Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 289 | 290 | (Page 291) | 292 | 293 | .... | 375 | newer

    0 0

    Türkiye’nin ilk televizyon yayınında kullanılan kamera, ilk üniversite radyosunun 70 yıl öncesinden kalan mikrofonu, ilk süper bilgisayar ve daha onlarca tarihi eşya İTÜ Rektörlük Sanat Galerisi’nde sergileniyor.

    Fakat bu tarihi eşyaların hepsi çiçekli böcekli. Çünkü eserler, Yunus Karma’nın çiçek tasarımlarıyla birleştirilmiş. Sergi için İTÜ’nün fakültelerinden 1 yıl süren çalışmayla, yaklaşık 200 eşya toplanmış. Bu eşyalar arasından yapılan seçki ile 100’e yakın tarihi parça, çiçek tasarımı ile buluşturulmuş. 18 Haziran’a kadar devam edecek olan ‘İTÜ’den Eski Eşyalarla Çiçek Tasarımı’ sergisinde Türkiye’nin ilk televizyon yayınının yapıldığı İTÜ TV’de kullanılan kamera, ilk üniversite radyosu olan ve bu yıl 70. yaşını kutlayan İTÜ Radyosu’nun yayınlarında kullanılan mikrofon, İTÜ’de yapılan Türkiye’nin ilk süper bilgisayar gibi tarihi bugüne taşıyan çok önemli parçalar yer alıyor.


    0 0
  • 05/20/15--14:00: 100 nadir eser müzayedede
  • Alif Art Antikacılık AŞ müzayedecilik 24 Mayıs Pazar günü The Ritz–Carlton Otel’de üç farklı müzayede düzenliyor. Saat 12.00’de başlayacak müzayedelerden ilki “Kitap, Harita ve Gravür”, ikincisi “Nadir Yazma Eserler Koleksiyonu”, üçüncüsü ise gazeteci ve yazar Hıfzı Topuz’un tablo koleksiyonunun da yer aldığı “Osmanlı&Karma Sanat Eserleri” müzayedesi olacak.

    Topuz’un, aralarında Fahrelnisa Zeid, Avni Arbaş, Fikret Mualla, Nejad Melih Devrim, Âbidin Dino ve Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi sanatçıların eserlerinin de yer aldığı 38 tablosu toplam 1 milyon TL açılış fiyatıyla satışa sunulacak. 100 nadir esere toplam 8 milyon TL’nin biçildiği ikinci müzayedenin en önemli eseri, İbn-i Haldun’un Türkçeye çevrilen ilk Mukaddime’si. Çevirisi Pirizâde Mehmed Sahib Efendi tarafından 1725’te tamamlanan eser, Sultan I. Mahmud’a sunulmuştu. “Kitap, Harita ve Gravür”ler müzayedesinde ise açılış fiyatı 2 bin 200 TL olan Namık Kemal mektubu dikkat çekiyor. (www.alifart.com)


    0 0

    İki yılda bir verilen Uluslararası Man Booker Ödülü’nün bu yılki sahibi Macar yazar L·szló Krasznahorkai oldu.

    Ödüle İngilizce yazılan ya da eserleri İngilizceye çevrilmiş yazarlar değer görülüyor. Bugüne kadar çeviri eserleri ödül kazanan yazarlar Chinua Achebe, Lydia Davis, Philip Roth, Alice Munro ve İsmail Kadare’ydi. Listeye son eklenen Krasznahorkai oldu. Macar yazarı ödüllendiren Uluslararası Man Booker jürisi Krasznahorkai’yi hayal gücü ve bilgeliğiyle geleceği düşleyen, yoğun metinler kaleme alan bir yazar olarak tanımladı. Yazarın bilinen romanları arasında Direnmenin Melankolisi ve Seiobo Orada Aşağıda’nın yanı sıra Türkçede de yayımlanan iki romanı Şeytan Tangosu ile Savaş ve Savaş bulunuyor.


    0 0

    Avrupa Birliği’nin gündem maddelerinden biri olan e-kitaba uygulanan vergi, senelerdir tartışılan konular arasındaydı.

    Her ülkenin bu konuda kendi kıstaslarının olması arada uçurumlara neden olurken, bu farklılık dijital endüstrinin belli ülkelere yığılmasındaki en büyük etkendi. Geçtiğimiz mart ayında Avrupa Komisyonu Fransa ve online kitap devi Amazon’un merkezinin bulunduğu Lüksemburg’un Avrupa Birliği kurallarını ihlal ettiği gerekçesi ile Avrupa Adalet Divanı’na başvurusu sonuçlanmış ve mahkeme Avrupa Komisyonu’nu haklı bulmuştu. Fransa ve Lüksemburg, bu karardan pek memnun olmasa da e-kitapların basılı bir kitap olarak ele alınamayacağını dile getirerek, her iki ülkenin e-kitaba uyguladığı vergi oranlarını yükseltmesine hükmetmişti.

    Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, geçtiğimiz hafta Avrupa Komisyonu’nun dijital yayıncılık alanında hazırlanan yeni kanun tasarısını duyurdu. Tasarıda, e-kitap ve basılı kitap arasındaki vergi farkının belli bir seviyede tutulması dijital gazetelerde Katma Değer Vergisi’nde iyileştirmeye gidilmesi planlanıyor. Juncker, yürürlükteki Katma Değer Vergisi Kanunu’nun 1991’de hazırlandığına dikkat çekerek, günümüzde değişen dijital yayıncılığın yeniden ele alınması gerektiğini dile getiriyor. Avrupa Birliği’ne üye ülkelerde Haziran 2016’da yürürlüğe girmesi beklenen bu vergi reformu, dijital yayıncılığı daha da hareketlendirecek. Özgür ve bağımsız bir medya dünyasına vurgu yapan Juncker, hazırlanan tasarının sektöre hakim olan İngilizcenin karşısında yerel dillerde haber yapan yayın mecraların destekleneceğine vurgu yaptığını aktarıyor.

    Yayın dünyasında iyileştirmeler

    Dijital yayın sektöründe yeni dengeler oluşturacak bu tasarının kanunlaşması halinde, AB üyesi ülkelerdeki online medya mecralarının büyük bir tartışma konusu olan KDV ödemesi biraz gerilere çekilecek. Bunun yanı sıra e-kitap ve basılı kitap arasındaki vergi uçurumları da bir zemine oturmuş olacak. Kanunla birlikte e-kitap üreticilerinin Fransa ve Lüksemburg gibi e-kitaba düşük vergi uygulayan ülkelerden çekilmesi öngörülüyor.

    Fransa, e-kitaba düşük vergi uygulamasını savunurken bu tür yayınların diğer hizmetler gibi değerlendirilmesi gerektiği kanaatinde. Yine geçtiğimiz ocak ayında Birlik’e üye ülkelerden İtalya e-kitaptaki % 22 olan vergiyi % 4’e; Malta ise % 18 oranındaki vergiyi % 5’e düşürerek, basılı kitapla aynı seviyeye indirmişti. Bunun yanı sıra Avrupa’nın pek çok ülkesinde e-kitaplardaki vergi oranı yüzde 3,5 ile yüzde 7 arasında değişirken, basılı kitaplar vergiden muaf tutuluyor. Türkiye’de ise 2013’ün Aralık ayında, Bakanlar Kurulu kararına göre, elektronik kitap ve benzeri yayınların elektronik ortamda satışında uygulanacak KDV oranı, 1 Aralık’ta yüzde 18’den 8’e düşürülmüştü.


    0 0

    Bağımsız filmleri dünyanın farklı ülkelerinde sinemaseverler ve yapımcılar ile buluşturan American Film Showcase, bu yıl Türkiye’ye de uğruyor.

    American Film Showcase’den dört film, American Promise, Everybody Street, The Philosopher Kings, When I Walk, 29-31 Mayıs arasında İstanbul ve Bursa’da gösterilecek. Başka Sinema organizasyonuyla gerçekleştirilecek etkinlik ücretsiz olacak. ABD İstanbul Başkonsolosluğu, University of Southern California School of Cinematic Arts ve Başka Sinema işbirliğiyle gösterilecek dört film, üç gün boyunca, beş salonda izlenebilecek. Başakşehir Cinetech Mall of İstanbul, Beyoğlu Pera, Haramidere Cinetech Torium, Kadıköy Moda Sahnesi ve Bursa Cinetech Korupark’ta yapılacak gösterimler ücretsiz.

    Etkinliğin en dikkat çekici filmi 2013 Sundance Film Festivali ABD Belgesel Jüri Özel Ödülü sahibi American Promise (Amerikan Sözü). Joe Brewster ve Michele Stephenson’ın yönettiği belgesel, 13 yıllık bir süreci anlatıyor. Aynı zamanda filmin yönetmeni olan, New York’un Brooklyn semtinde yaşayan orta sınıf mensubu Afro-Amerikalı ebeveynler Joe Brewster ve Michèle Stephenson kamerayı Dalton’da, ülkenin en prestijli okullarından birinde okuyan oğulları Idris ve en iyi arkadaşı Seun’a çeviriyor. İki erkek çocuğunun anaokulundan lise mezuniyet törenlerine dek ayrı ayrı izledikleri yolların bir güncesi niteliğindeki bu kışkırtıcı belgesel, Amerika’nın ırk, sınıf ve fırsat sorunlarında rüşdünü ispatlama mücadelesi ile ilgili ağır gerçekleri gözler önüne seriyor. American Promise 29 Mayıs Cuma günü Başakşehir Cinetech Mall of İstanbul’da 19.00 seansında, Beyoğlu Pera’da 20.00 seansında ve Bursa Cinetech Korupark’ta 21.15 seansında gösterilecek. (www.baskasinema.com)


    0 0

    1990’da kurulan Balat’taki Kadın Eserleri Kütüphanesi 25 yaşına girdi. Aile arşivleri, nadir eserler, kadın konulu tezler, makaleler ve daha birçok doküman bulunduran kütüphane, bilgi ve belge merkezi olmaya devam ediyor. Kütüphane, yirmi beşinci yılında pek çok projeyi de hayata geçirecek.

    İstanbul’un Balat semtinde, belki çoğu kimsenin habersiz olduğu, yanından gelip geçenlerin de pek fark etmediği bir ‘hazine’ var: Kadın Eserleri Kütüphanesi… Bağışlanan aile arşivleri, nadir eserler, kadın konulu tezler, makaleler, dosyalar ve daha pek çok belge bulunuyor içinde. Füsun Akatlı, Şirin Tekeli, Aslı Davaz, Füsun Ertuğ ve Jale Baysal tarafından 1990’da kurulan Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi (KEK), bu yıl 25. yaşını kutluyor. Kütüphanenin tarihi binasının bahçesinde 25 Nisan’da kadın örgütleri temsilcileri, sanatçılar ve kütüphaneye yıllar içinde destek veren gönüllülerin katıldığı 25. yılı kutlama gecesinin ardından, planlanan etkinlikler yıl boyunca hayata geçirilecek.

    Kadın hareketinin rüzgârını arkasına alan, dayanışma ve önemli bir politik eylem olarak sivil toplum desteğiyle kurulan Kadın Eserleri Kütüphanesi, bilgi ve belge merkezi olmaya devam ediyor. Uluslararası sempozyumlara ev sahipliği yapan kütüphanede birçok panel, imza, okuma günleri, müzik dinletileri, sergi ve söyleşiler için alternatif bir mekân görevi üstleniyor. Yönetim Kurulu Başkanı Fatmagül Berktay’ın ifadesiyle kütüphane, kadın hareketi ve sivil toplum adına çok önemli bir yere sahip ve görevini başarıyla yerine getiriyor.

    Şair Metin Altıok ile yazar Füsun Akatlı’nın kızı Zeynep Altıok Akatlı, annesinin kurulmasına öncülük ettiği kütüphanenin yönetim kurulu üyesi olarak elinden gelen her türlü desteği verdiğini söylüyor. “Annem kadınlar adına böyle bir kütüphane açılmasını sağlamış. Şimdi ben bu kütüphanenin yönetim kurulu üyesiyim ve bu benim için son derece gurur verici.” diyen Akatlı, 25 yıldır hizmet veren kütüphanenin daha uzun ömürlü olması için çalıştıklarını belirtiyor. Zeynep Akatlı, Avrupa Birliği standartlarında “Kadın Thesaurus”u ve “Fragen” gibi projeleri Türkiye’de başarıyla yürüten kütüphanenin, yerli ve yabancı kadın örgütüyle birlikte kadın hareketinin güçlenmesine de katkıda bulunduğunu anlatıyor. Bütün bu başarının ise kütüphane dostlarının ve gönüllülerinin karşılıksız emeği ve bağışlarıyla gerçekleştiğini söylemeden geçmiyor.

    25. YILA ÖZEL PROJELER

    Zeynep Altıok Akatlı, kütüphanenin tıpkı 10 yıl önce olduğu gibi bu yıl da Boğaziçi Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatları bölümüyle birlikte 29-30 Mayıs’ta “Kadına Karşı-Doğu Batı/Savaş Barış Tanımayan Şiddet” başlıklı uluslararası sempozyum düzenleyeceği bilgisini veriyor. 29-30 Mayıs’ta gönüllülere “Kadınların Bilinci, Kadınların Belleği” konulu eğitim verilecek. Sempozyumda KEK Genel Kurul üyelerinden Tülin Tankut’un hazırladığı KEK belgeseli yayınlanacak. Aslı Davaz’ın girişimiyle Arzu Pekin’in yazarlığını yaptığı vakıf kitabının yayımlanışı ve “Kadın Belleği Dijitalleşiyor” projesi de 25. yıl dolayısıyla hayata geçecek projeler arasında. (www.kadineserleri.org)


    0 0

    İstanbul’un Adalar semtinde faaliyet gösteren Uyum Kültür Derneği, sokaklardan uzaklaşıp eve hapsolan çocuklar için aileleriyle katılabilecekleri bir uçurtma festivali düzenliyor.

    24 Mayıs Pazar günü Heybeliada-Değirmen alanında, 31 Mayıs Pazar günü ise Büyükada-Tepeköy’de saat 10.00 ile 17.00 arası gerçekleşecek festivalde Küçük Prens temalı uçurtmalar dernek tarafından katılımcılara ücretsiz verilecek. Etkinlikte yer alan her bir çocuğa Küçük Prens kitabı hediye edilecek.

    Uyum Kültür Derneği Genel Sekreteri Yıldırım İlhan programla ilgili, “Göğün yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne bakmaktan, yıldızları şiir gibi konuşturmaktan vazgeçtiğimizde ‘geceyi saatlerine bakarak anlayan’ insanlara döndük. Gökyüzüne doğru değil de ekrana bakmaya dayalı bir yaşamla kirlenir olduk. Tabletlerle gökyüzünü takas etmek insanoğlu için en acı bir kayıp oldu.“ diyor. Gökyüzünden yoksun bir dünyada göklerin masumiyetiyle buluşma niyetiyle yola çıktıklarını vurgulayan İlhan, “Gökyüzü ve Küçük Prens sevdalıları ‘Aynı Göğün Altında’ buluşuyoruz ve bu dünyadan yıldızlara doğru yükselen Küçük Prens’i gökyüzünde uçurtmalarla karşılıyoruz. Gökyüzü en çok Küçük Prens’e yakışıyor.” diyor.


    0 0
  • 05/21/15--14:00: Köklere dönüş
  • Hollywood’un gözde oyuncularından Ryan Gosling, kamera arkasına geçtiği ilk filmde Amerika’daki emlak krizine odaklanıyor.

    Hikâye filminden ziyade atmosfer filmi olan Kayıp Nehir, David Lynch, Dario Argento ve N. W. Refn filmlerinden bol miktarda esinti taşıyor. Bekar bir anne olan Billy, evini kaybetmek üzereyken acil para ihtiyacını karşılamak için esrarengiz bir gece kulübünde çalışmaya başlar. Billy’nin oğlu Bones ise yıkılan şehrin kalıntılarını satmaya çalışırken acımasız Bully’nin hedefi olur.


    0 0
  • 05/21/15--14:00: Tanıdık bir müteahhit
  • Ülkemizin en gözde rant alanı inşaat sektörüne ve HES'lere iğneleyici bir yaklaşım sergileyen Oflu Hocayı Aramak, mockümentary (sahte belgesel) türünde.

    Hikâye şöyle: Karadenizli işadamı Ali Baltaoğlu, Doğu Karadeniz'i dağ turizmine açacak mega bir inşaat projesine girişmek üzeredir. Kaçkar Dağları Milli Parkı'na bu projenin önünü açacak gerekli kanunlar çıkarılırken Ali Bey, tanıtıma faydası olabileceği düşüncesiyle Karadeniz'in şehir efsanelerini araştıran bir belgesel filme sponsor olur.


    0 0
  • 05/21/15--14:00: Ahmet Uluçay hayal okulu
  • Ahmet Uluçay’ın hayatı ve çalışmaları, nihayet dört başı mamur bir belgesele konu oldu.

    Güliz Sağlam’ın ödüllü belgeseli Tepecik Hayal Okulu, birbirinden özgün kısa filmlerin, Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’ın ve yarım kalan Bozkırda Deniz Kabuğu’nun yönetmeni Uluçay’ı anlatıyor. Film, seyirciyi Uluçay’ın yaşamına paralel biçimde köye, çocukluğa, düşlere, bir sinema tutkununun dünyasına taşıyor; “Yaşadığı her anı görsellikle tasvir etme tutkusu, sinemayı seven birine engellerle mücadele etme gücü verebilir mi?” sorusuna odaklanıyor.


    0 0
  • 05/21/15--14:00: Yarına kaç var çocuklar?
  • Bir süredir ateşi düşse de küresel ısınma sorunu her daim tazeliğini koruyor.

    Bilim insanları bile dünyanın sonunun nasıl olacağını yüksek sesle dile getiriyor artık. Küresel ısınmanın edebiyata ve sinemaya bilim-kurgunun alt türü olarak (iklim-kurgu/climate fiction) dâhil olması ise eski hikâye. Distopik öyküleri de katarsak geleceğin dünyası, karanlık ve kaos ile eşdeğer.

    Yarının Dünyası / Tomorrowland, ‘başka bir dünya mümkün’ diyerek umut aşılıyor. Bir zamanların dâhi çocuğu Frank Walker, büyüdüğünde hayata küsmüş, dünyanın sonunu bekleyen umutsuz bir adam olur. Onu inzivadan çıkaran kişi, bilime meraklı genç Casey Newton olacaktır. İkili, Tomorrowland adlı bir paralel evrenin sırlarını çözmek üzere yolculuğa çıkar.

    Yarının Dünyası, küresel ısınma ve dünyanın sonuna dair felaket senaryolarını çoğaltmaktansa bunlarla yüzleşip meseleye çare bulmayı salık veriyor. Ratatouille (2007) ve İnanılmaz Aile (2004) gibi animasyon filmlerinin iki Oscar’lı yönetmeni Brad Bird, Görevimiz Tehlike: Hayalet Protokol (2011) ile adım attığı uzun metrajdaki ikinci adımında önceki işlerine yakın duruyor. Animasyon filmi olmamakla birlikte çocuksu bir film Yarının Dünyası. Başka bir deyişle, Disney’in çocuklara yönelik eğlendirici ve eğitici filmlerinin yeni halkası. Bilim-kurgu adına bir yenilik ortaya koyamayan filmin söylemi ise pratikte sorunlu. Küresel ısınma sorununa devletlerin ikiyüzlü yaklaşımını, ABD’nin Kyoto Protokolü’nü onaylamayan ülkelerin başında geldiğini biliyorsanız film hepten boşluğa düşüyor. Ve Kavafis’in ünlü şiiri Şehir’den dizeler dilinizin ucuna geliveriyor: “Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte / öyle tükettin demektir bütün yeryüzünü de.”


    0 0

    63 yaşındaki Liam Neeson, yeni aksiyon filmi Gece Takibi’nde (Run All Night) geçmişin yüklerinden arınmaya çalışan sorumlu ‘aile babası’ rolünde. Katalan yönetmen Jaume Collet-Serra’nın imzasını taşıyan film, bildik kodlara sahip olsa da formülleri doğru işlettiği için kendini izletiyor.

    Yıl geçmiyor ki Liam Neeson’ı iki-üç aksiyon filminde birden izlemeyelim. Daha ocak ayında Takip 3 filmiyle karşımıza gelen 63 yaşındaki oyuncu, yine bir aksiyon filmiyle salonlara misafir.

    Schindler’in Listesi (1993), Michael Collins (1996) gibi politik, tarihi-dram filmlerinin oyuncusu 50’sinden sonra aksiyona yöneldi. Artık o karakter oyuncusunun yerinde kötü adamlara dünyayı dar eden bir aksiyon yıldızı var. Bunun sorumlusu kim derseniz, sürpriz bir isme çıkıyor yollar. Liam Neeson’ın Jason Statham’ın ağabeyi versiyonunda bir aksiyon yıldızına dönüşmesinde Christopher Nolan’ın payı var. Evet, Nolan 2005’te Batman Başlıyor filminde ona Ducard rolünü verince içindeki aksiyon ışığı da ortaya çıktı. Gençliğinde boksör ve futbolcu olan İrlandalı oyuncuya aksiyonun kapılarını ardına kadar açan film ise 96 Saat (2008) oldu. Yoksa Aşk Her Yerde / Love Actually’nin (2003) karısının yasını tutan romantiği olarak aşk filmlerinin kalbi kırık oyuncusu olup çıkacaktı. 2009’da karısının ölümüyle sarsılan Neeson için Aşk Her Yerde’de oynadığı karakterin altı yıl sonra kaderi olması ise ayrı bir bahis.

    Liam Neeson, Gece Takibi’nde (Run All Night) geçmişin yüklerinden arınmaya çalışan sorumlu ‘aile babası’ rolünde. Uzun süre mafya babası Shawn Maguire’ın (Ed Harris) en iyi arkadaşı ve tetikçisi olan Jimmy (Liam Neeson), iyice gözden düşmüştür. Eski şöhreti geride kalan Jimmy’yi kadim dostu Shawn Maguire’dan başka kimse umursamaz. Geçmişteki suçlarından dolayı polis de hâlâ peşindedir. Yeraltı dünyasının kirli işleriyle uğraşırken ailesinden uzaklaşan Jimmy, kendisiyle bağlarını yıllar önce koparmış oğlu Mike’ın (Joel Kinnaman) Maguire ailesinin hedefi haline geldiğini öğrenince bir tercih yapmak zorunda kalır: Suç dünyasındaki ailesi mi yoksa gerçek ailesi mi?

    KATALAN-İRLANDALI İŞBİRLİĞİ

    Gece Takibi, Katalan yönetmen Jaume Collet-Serra ile Liam Neeson’ın üçüncü birlikteliği. Daha önce Kimliksiz (2011) ve Non-Stop (2014) filmlerinde birlikte çalışan ikili, Gece Takibi’nde bildik kodlara sahip olsa da sıkı bir aksiyon filmine imza atıyor. İkilinin son birlikteliği de öncekiler ayarında. Tam olarak tatmin etmese de kendini izleten bir aksiyon filmi Gece Takibi. Liam Neeson, yakın dönemin benzer filmlerinde (Kanunun Ötesinde, Takip serisi, John Wick) olduğu gibi geçmişi sırtında kambur gibi taşıyan, her şeyden el etek çekmiş bir ‘veteran’ı oynuyor. Westernin kemikleşmiş temalarından olan yeminini bozmuş eski bir savaşçının sahalara dönmesi için ahlaki olduğu kadar kişisel bir sebep de gerekir. Jimmy’de ikisi birden var. Daha fazlası da… Jimmy hem oğlunu ve onun ailesini korumak ister hem de oğluna karşı ihmal ettiği babalık görevini yıllar sonra da olsa yerine getirmeye çalışır. Diğer taraftan, Maguire ailesi adına işlediği cinayetlerin ağırlığından, bir nevi, geçmiş günahların yükünden kurtulmak için kefaret ödemesi gerektiğini düşünür. Kişisel meseleye ahlaki bir boyut da katınca sonrası aksiyon sineması... Kısa formül şöyle: Hepsini öldür!

    Shawn Maguire ile Jimmy’nin savaşına oğulların mücadelesi eklenince küçük de olsa bir çeşitlilik geliyor hikâyeye. Filmin ana ekseni ‘babalar ve oğullar’a doğru kayıyor kısa bir süre. Gece Takibi, polisiye-aksiyon türünün takipçilerine yeni bir şey vaat etmiyor. Bildik kodlarla donatılmış hikâye, klişe olay örgüsüne rağmen, formüllerin iyi işletilmesi sonucu kendini izletiyor.


    0 0

    Kazuo Ishiguro’nun on yıl aradan sonra yayımlanan son romanı “Gömülü Dev” doğanın kalbinde geçer. Büyük yazarın kurguladığı sıra dışı dünyada insanlar doğaya hükmetmez, tüm ihtişamıyla insana hükmeden doğanın kendisidir.

    İnsanlar evlerini yamaçların derinliklerine oyulmuş kovuklara kurarlar, çoğu zaman günlerini ırmak kenarlarında, söğüt ağaçlarının altında geçirirler. Doğayla uyum içinde, kendi arzuları ve hırsları uğruna müdahale etmek yerine, ona eklemlenerek sürdürürler hayatlarını. Ishiguro’nun kurduğu ve şimdilerde bize imkânsız görünen bu durumun bir benzeri Studio-X’te dün akşam açılan “Mutlu Malikler” sergisinde görülüyor. Hikâyede, yazarın kurduğu dünyanın bir benzeri var, ancak bu defa doğa aktif rolde: Tabiat emlak piyasasını ele geçirmiş ve kendi projelerini halka arz ediyor!

    Fikrin ortaya çıkışını, gelin serginin Fransız sanatçısı Soazic Guezennec’den dinleyelim: “Üç yıldır Mumbai’de (Hindistan) yaşıyordum. Gözüme çarpan şeylerden biri, şehir ve doğanın karşılaşmasıydı. Yoğun bir şekilde şehirleşme yaşanıyordu ama aynı zamanda doğa da çok güçlüydü. Orman şehrin içindeydi. Ben şehrin kenarında oturuyordum ve sınırın sürekli genişlediğini görebiliyordum.” Asıl hikâye buradan sonra başlıyor: Sanatçının evinin yakınlarındaki tropikal ormana 50 katlı 12 kule inşa ederler. Doğaya hak ettiği şehri verme fikri ise emlak ilanlarının yer aldığı reklam panoları sayesinde gelir. Bilirsiniz, İstanbul’da da her yerde göze çarparlar: ‘Doğayla iç içe! Doğadan ilham aldı! Doğayla bir olun!’ Bu, çoğu zaman gerçek dışı sloganlar Guezennec’e bir fikir verir: Bu reklamlar gerçek olsaydı ne olurdu diye düşündüm. Satış ofislerinden birçok katalog topladım. Sloganların gerçek olduklarını hayal ederek resimler oluşturdum.”

    Doğadan ilham alan hayali emlak projeleri için Studio-X bir emlak ofisi olarak kurgulanmış. Bir tarafta projelerin gösterildiği video yer alırken diğer köşede broşürler, büyük saksı bitkileri, dev afişler boy gösteriyor. İlk defa 2013’te ilham aldığı şehirde sergilenen bu çalışmanın İstanbul ayağı için de işler üretildi. Söz gelimi, sanatçı İstanbul’un görsellerinden bazı kuleleri, bazı bölgeleri çıkardı, yani silip attı. Çünkü ona göre İstanbul’da yollar dar, yeşil az ve her yer bina!

    Bu noktada hemen serginin diğer sanatçısından bahsedelim. Guezennec’in “yeşil az” tespitine kısmen bir çözüm niteliği taşıyan “Neden Olmasın Bostanı”... Mimar Aslıhan Demirtaş, ‘kentte tarım olur mu?’ sorusuna cevap veriyor adeta Studio-X’in camekânından. Yedikule bostanlarında aktif olarak bostancılık yapan Ahmet Öztürk’ten alınan marul, reyhan, domates, turp ve rokalar 5 litrelik su şişeleri kesilerek içine yerleştirilmiş. Camekâna üst üste kırmızı yün iplerle asılan bu sebzeler sabah güneşinde büyüyüp serpilmeye başlamışlar bile. Studio-X İstanbul Direktörü Selva Gürdoğan’ın dediğine göre sergi bittiğinde burada yetişen sebzelerle ziyaretçilere salata bile ikram edilecek!

    Şehir ve doğa ilişkisini yeniden düşünmeye çağıran “Mutlu Malikler” sergisini 3 Temmuz’a, “Neden Olmasın Bostanı”nı ise eylül sonuna kadar görebilirsiniz.


    0 0

    Ekonomik krizin hayatı derinden etkilediği Yunanistan’da, evsizler kendi hayatlarını fotoğrafladı. Foto muhabiri Nikos Pilos’un editörlüğünde gerçekleştirilen ‘Sokaktaki Hayatlar’ projesi sayesinde, şimdilik 8 kişinin hayatı değişmiş görünüyor, kim bilir belki diğerlerine de umut olur...

    Yunanistan’da yayımlanan sokak dergisi Shedia, ekonomik krizle boğuşan Atina’da ümit verici bir projeye imza attı. Barınma evlerinde kalan ya da sokaklarda yaşayanlar tarafından satılan derginin sekiz gönüllüsü, yaklaşık iki sene boyunca Atina sokaklarını fotoğrafladı. Sayıları giderek artan evsizler, bir nevi kendi hayatlarını çektiler. Yunanlı foto muhabiri Nikos Pilos’un editörlüğünde gerçekleştirilen “Sokaktaki Hayatlar” projesi sonucunda seçilen 80 kare fotoğraf, Onasis Kültür ve Sanat Merkezi’nde sergilendi.

    Evsizlerin bazıları sokaklardaki insanları, bazıları da ‘evlerinin penceresinden görünen şehri’ çekmiş. Ortaya oldukça ilginç tecrübeler çıkmış. 56 yaşındaki Matina’ya kulak verelim: “Bu projeye katıldığımda ben de evsizdim, tabii ki bu durum cehennemi andırıyordu. İnsanın hayatı, yüzü hatta karakteri bile değişiyor. Neyse ki biraz kendime geldim, kırık parçalarımı toplamaya başladım. Diğer evsizlerle konuşuyor, onların fotoğrafını çekiyordum, onların nasıl hissettiklerini biliyordum. Evsiz bir kadının portresini çekmiştim ve o portre Shedia’ya kapak fotoğrafı oldu. Kadına fotoğrafını gösterdiğim zaman kendisini tanımadı, hatta bana ‘Bu benim yüzüm olamaz’ dedi. Şok olmuştum tabii ki ama evsizlik böyle bir şey, insan kendini kaybediyor.”

    ‘TENCEREDE SU ISITIP BANYO YAPIYORUM’

    Projenin bir başka yüzü ise 50 yaşındaki Hristos. Kriz nedeniyle senelerdir bir depoda yaşayan Hristos, “Hâlâ tencerede su ısıtıp banyo yapıyorum, bazen çok kızıyorum bu halime. Belediyenin evsizler için kurduğu tesislere gidip banyo yapıyorum. Tabii ki bunu da her gün yapamam, bir an önce depodan kurtulup bir eve taşınmak istiyorum. Bu sergi bana çok şey öğretti, ben şimdiye kadar hep boynu eğik biriydim, kafamı kaldırmıyordum bile, fotoğraf makinesini elime aldıktan sonra yukarı doğru bakmaya başladım. Bulutları, kuşları çekmeye çalıştım. Bu, benim için olağanüstü bir şeydi. Çektiğim fotoğraflar da sergilendi, umarım başka şehirlerde hatta ülkelerde de sergilenir.” diyor.

    İlk defa 15 yaşında evsiz kalan 39 yaşındaki Yannis ise proje sayesinde bir işe başlamanın ve kirasını ödeyebilmenin mutluluğunu yaşıyor: “Yaklaşık 3 senedir işsizdim, Shedia dergisini öğrendiğim güne kadar... Sonra burada işe başladım. Bu iş sayesinde yavaş yavaş kaldığım yerin birikmiş kiralarını ödedim. Yıllardır sokakta yaşadım ve bunun bir daha olmaması için elimden geleni yapıyorum. Tabii, bir gün ev sahibinin kapıyı çalıp ‘Yanni, artık dayanamıyoruz, çıkıp git’ demesinden çok korkuyorum.”

    Shedia fotoğrafçılarının arasında şimdiye kadar hiç fotoğraf çekmemiş biri de var. 58 yaşındaki Lefteris, aslında evsizleri fotoğraflamak istememiş, bunun nedenini tam olarak ifade edemiyor ama “Belki bana kendi hayatımı hatırlattıkları için çekmek istemedim. Çok uzun bir süre ben de evsiz kaldım ve bu hayatı artık fotoğrafta bile görmek istemiyorum, o yüzden sadece güzel şeyler çekmeye çalıştım.” diye ekliyor.

    Hayata tutunmak için Shedia dergisini satan bir başka Atinalı da 34 yaşındaki Iulia. Fotoğraf çekmeyi sevdiğini anlatan Iulia’nın hayatı proje sayesinde değişmiş: “Projeye katıldığım için çok mutluyum. Fotoğraf, bakış açımı değiştirdi, yaşadığım yerlerde şimdiye kadar görmediğim şeyleri görmemi sağladı.”

    “Fotoğraflardan kazanılan para evsizlere dağıtıldı”

    Nikos Pilos (Sokaktaki Hayatlar projesinin editörü, foto-muhabiri):“Beni değil, arkadaşları tebrik etmelisiniz, projeye katılan herkes ya uzun yıllar evsizliği yaşadı ya da hâlâ evsiz! Aralarında şimdiye kadar hiç fotoğraf çekmemiş olanlar var, çekenler de sadece doğum günü partilerinde fotoğraf çekmiş. Dolayısıyla işimiz zordu. Ben onlara fotoğrafa ilişkin bazı dersler verdim, bazen fotoğraf çekerken onlarla birlikte dolaştım. Gerçekten elde ettiğimiz sonuçtan çok memnunum. Sergiden elde edilen para, tabii ki hayatını zor şartlarda kazanan fotoğrafçılarımıza dağıtıldı.”


    0 0

    Bu yıl 5. kez düzenlenen İstanbul Uluslararası Sanat ve Kültür Festivali, önceki akşam Alex Prager’in sergisinin açılışıyla başladı.

    Festivalin dünkü mekânı Vakko Moda Merkezi’nde ise Juliette Lewis ile Harvey Keitel gibi iki yıldız isim vardı. Resmi açılış töreninin ardından Juliette Lewis’in başrol oynadığı The Realism of Tomorrow filminin gösterimi yapıldı. Ardından Lewis ve Daniel Arsham ile bir söyleşi gerçekleştirildi. Öğleden sonra, Cannes’dan ayağının tozuyla İstanbul’a gelen Harvey Keitel, hayatı ve kariyeri üzerine sinemaseverler ile söyleşti. Bu yıl Sanat ve Kültürde Gerçekçilik Üzerine Diyaloglar temasını ele alan festival, bugün Soho House İstanbul’da gerçekleştirilecek etkinlikler ile sona erecek.


    0 0

    Süreyya Berfe, 1969’da yayımladığı ilk kitabı ‘Gün Ola’dan beri şiirde kendine özgü rengini hep taşıdı. Son kitabı Her Gölge Titrer’i vesile kılarak konuştuğumuz Berfe, yüzü kadar sözünü de sakınan bir şair. Az konuştu ama zaten çok sözün yalansız olmayacağını hepimizden iyi o biliyordu: “Şiirde yalan söyleyemezsiniz. Yalancıysanız bu hemen anlaşılır.”

    Avusturyalı şair Hugo von Hofmannsthall, “Derinlik gizlenmelidir. Nereye? Yüzeye.” demişti. Bu söz, şiiri ilk okuyuşta okurunu çarpmayan, derinliğine usul usul inilen, anlamını göze en yakın yere yani yüzeye saklayan Süreyya Berfe’nin şiiri için söylenmiştir sanki. Değilse, “Kanadından tüy düşeceğini/ ötüşünden anlamıştım” diyen şairin şiirini nasıl anlamlandırmak gerekir? 1969’da yayımladığı ilk kitabı “Gün Ola”dan beri Süreyya Berfe’nin dizeleri, edebiyatımızın şiir havzasına dupduru, berrak bir su olarak akageldi. Kendine özgü rengini hep taşıdı. Şiirini Türkçenin kimsenin gözünün olmadığı, ‘sözden düşmüş’ “üvezlerin” göverdiği toprağına ekmesi, onu gözden ırak tutmuş olsa da Berfe, sesini daha çok bu sessizliğin içinde demledi. Süreyya Berfe ile son kitabı Her Gölge Titrer üzerine konuştuk. Karşımızda yüzü kadar sözünü de sakınan bir şair vardı ama tılsım yine şairin sözlerinde saklıydı: “İnsanın yalan söyleyemeyeceği tek şeyin şiir olduğunu unutmamak gerekir. Şiirde yalan söyleyemezsiniz. Yalancıysanız bu hemen anlaşılır.” Evet, az konuştuk ama zaten çok sözün yalansız olmayacağını hepimizden iyi o biliyordu.

    Son kitabınız Her Gölge Titrer (YKY) Süreyya Berfe şiiri için nasıl bir anlama ve değere karşılık geliyor?

    “Süreyya Berfe şiiri” diye özel ve özgün bir şiir olamaz. İstesem de, çırpınsam da olamaz. Şiirin tabiatına aykırıdır. Her Gölge Titrer’e anlam ve değer atfettiğiniz için teşekkür ederim. Nasıl bir anlam ve değer olduğunu ben bilemem.

    Cemal Süreya, Mayakovski’den, “Genç şairlerin bitmemiş şiiri azdır” sözünü aktardıktan sonra geçen zamanla birlikte şair için şiir yazmanın giderek zorlaştığını ima ediyor. Elli üç yıla yayılan şiirlerinizi dikkate aldığınızda yaş ile şairin verimi arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?

    Doğru. İş, zaman geçtikçe zorlaşır. Yaş ile yazma, yazabilme arasındaki ilişkiyi kim kesin olarak bilebilmiş ki ben bileyim! Şu kadarını söyleyebilirim belki: Çalıştığın, daha çok çalıştığın sürece bir şeyler yapabilirsin.

    Cemal Süreya demişken,“Keşke” şiirini ona adıyorsunuz ve sanırım şiir, onunla yaşadığınız bir anıya dayanıyor, yanılıyor muyum?

    Hayır, yanılmıyorsunuz. Başka konuşmalarda söylemiştim ama anlatayım… Sevgilimden ayrılıyordum. Cemal’le arası iyiydi, birbirlerini seviyorlardı. Bir gün Cemal’le baş başa kaldık, “Nasıl?” diye sordu, anlaşmamıza imkân yok dedim, nasıl olur dedi ve onun sevdiği özelliklerini saymaya başladı. Benim aklıma gelmeyen bazı şeyler... Ben, ‘haklısın keşke bunun için sevseydim onu’ dedim. Yine saymaya başladı, haklısın dedim, ‘keşke bunun için sevseydim onu’ deyince Cemal, “Sen aptal mısın, bunlar şiire çıkar!” dedi. Benim aklıma gelmedi, sen çıkaracaksan çıkar dedim. Sat bunu bana dedi. Ne satması, sen kullanacaksan kullan!.. Bir süre sonra bir baktım bunu yazmış. Ama ne kadar da güzel olmuş, aman Tanrım! Dört başı mamur bir şiir... Sen de yaz dedi sonra. Ben yazamam, zaten sen en güzelini yazmışsın dedim. Keşke bu günleri görseydi...

    Doğa karşısındaki dikkatinize, ilginize bakınca şair olmanın Süreyya Berfe için bir varoluş hali olmaktan öte adeta bir ödev olduğunu gözlemliyorum. Katılır mısınız?

    Tabiat karşısında ilgiden, dikkatten öte, dil tutulması ve hayranlık var. Tabiat, haklıdır her zaman. Tabiatsız hiçbir şey olmaz. Şair olmanın, şahsen benim için bir azap olduğunu biliyorum. Nihayet biliyorum. Bakmayın siz tabiatı görmezden gelenlere, tabiat karşısında şuursuz davrananlara, çok basit bir örnek vereyim, bütün kuşlara kuş diyenlere… Tabiat karşısında o kadar dikkatsiz, ilgisiziz ki, ben biraz özenli davranınca dikkat çekiyor.

    “Alice Munro için / gümüş para bastırmış Kanada” diyorsunuz ama dizelerinizde daha çok bize yönelmiş acı bir sitem tonunun yankılandığı görülüyor...

    Sitemden de öte. Yalnız bizde değil, dünyanın birçok ülkesinde şiir üvey evlat. Laf olsun diye söylemiyorum. Mehmet Akif Ersoy’dan sonra, hükümetin resmi yöneticileri hatıra pulu bastırmıştı ya, onun gibi gümüş para bastırmışlar Alice Munro için. Bu, Kanada’da şiir önemseniyor ya da önemsenmiyor anlamına gelmez ama bizden daha dikkatliler. Bizim halimize bakın... Şairlerimize gösterilen ilgiye, yakınlığa… Cemal mesela, hayattayken kitaplarının bu kadar bastığını, okunduğunu gördü mü? Bu sitem az bile...

    Bir söyleşinizde, “Belki şiiri bırakmak bir zaferdir.” demiştiniz. Her Gölge Titrer’in ilk şiiri “Yazdıkların”ı “Sıcak bitti/Yazmasan da olur” dizeleriyle bitiriyorsunuz. Andığım dizeleri bir “zafer” olarak mı anlamalıyız?

    Belki... Ama şunu belirtmeden geçmemeliyim. Şiiri bırakmak, şiire karşı kazanılmış bir zaferdir


    0 0

    Akbank Sanat, mayıs ayı boyunca farklı coğrafyalardan gelen sanatçıların katılımı ile gerçekleştirilen Dünya Müziği Günleri’ne ev sahipliği yapmaya devam ediyor.

    Etkinlik kapsamında Pakistan’ın en ünlü sitar ustalarından Ashraf Sharif Khan ve önde gelen tabla virtüözlerinden Shahbaz Hussain yarın saat 22.00’de Akbank Sanat Dünya Müziği Günleri’nin konuğu olacak. (www.akbanksanat.com)


    0 0

    Uluslararası Kıbrıs Üniver-sitesi’nin yılda dört sayı olarak yayımlanan uluslararası hakemli, dil, edebiyat, iletişim, halkbilim ve sosyoloji dergisi folklor/edebiyat, 82. sayısında, 1980 yılında yitirdiğimiz, ünlü halkbilimci Sedat Veyis Örnek’i kapağına taşıdı.

    İki yılda hazırlanan ve 820 sayfadan oluşan dosyada Örnek, etnolog, oyun yazarı ve çevirmen olarak tüm yönleriyle ele alınıyor. Örnek’in yayımlanan yedi kitabı üzerine makaleler, dostlarının anıları, tiyatrocu kimliği üzerine değerlendirmelerin yer verildiği dergi, bir bilim adamı üzerine yayımlanmış en kapsamlı dosyalardan biri niteliğini taşıyor. Dergiyle birlikte bir de DVD hazırlanmış. DVD’de, Örnek’in ilk ve tek baskısı 1966 yılında Ankara Üniversitesi tarafından yapılan ‘Sivas ve Çevresinde Hayatın Çeşitli Safhalarıyla İlgili Bâtıl İnançların ve Büyüsel İşlemlerin Etnolojik Tetkiki’ ile 1971 yılında yayımlanan ‘Etnoloji Sözlüğü’ ve ‘Anadolu Folklorunda Ölüm’ adlı kitaplarının dijital örneklerinin yanı sıra Türk Halkbilimi kitabından yararlanarak Yeşim Dorman’ın yazdığı Ölüm-Doğum-Düğün’ün 1989 yılında Nurhan Tekerek’in sahneye koyduğu oyunun videosu ve reji defteri bulunuyor. (www.sedatveyisornek.humanity.ankara.edu.tr)


    0 0

    20 Mayıs 1915’te açılan Medresetü’l-Hattâtî;n (Hattatlar Medresesi), kuruluşunun 100. yılında M. Uğur Derman’ın hazırladığı bir kitapla anılıyor. Günümüzün hattatlarının hocalarını yetiştiren medrese acaba şimdi ne durumda? Cağaloğlu Ankara Caddesi’ndeki bina, boş, bomboş, kaderine terk edilmiş...

    f20 Mayıs 1915’te Ca-ğaloğlu’nda açılan Medresetü’l-Hattâtî;n (Hattatlar Medresesi) kuruluşunun 100. yılında anılıyor. Bu vesileyle M. Uğur Derman bir kitap hazırladı. Kubbealtı Neşriyat’ın yayımladığı ‘Medresetü’l-Hattâtî;n 100 Yaşında’ adlı eser, medresenin kuruluş tarihiyle aynı günde, geçen hafta perşembe günü Çemberlitaş’taki Kubbealtı Vakfı’nda tanıtıldı. Uğur Derman’ın konuşmasından sonra, fiyatı o güne özel 125 TL yerine, 75 TL’ye indirilen kitabın imza törenine geçildi.

    Çiçek Derman, Mehmed Özçay, Irvin Cemil Schick, Ali Toy, Savaş Çevik, Faruk Taşkale, Alparslan Babaoğlu, Fuat Başar, Beşir Ayvazoğlu, Roni Margulies, Gürcan Mavili, Ömer Faruk Şerifoğlu, Ali Rıza Özcan, Yusuf Çağlar gibi camiadan daha pek çok ismin katıldığı toplantı ve imza töreninde hocanın önünde uzun bir kuyruk oluştu, öğrencileri, dostları kendisini yalnız bırakmadı. Biz de payımıza düşenleri alıp aklımızda sorularla vakıftan ayrıldık: Acaba ‘Hattatlar Medresesi’ şimdi ne halde? 1929 kapandıktan sonra neler yaşadı, neler gördü, geçirdi? Her toplantıda büyük bir gururla ifade edilen “Kur’an-ı Kerim Mekke’de nâzil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı.” sözüne layık bir şekilde korunuyor mu, değerlendiriliyor mu?

    Şu anda kaderine terk edilen bina, uzunca bir süre MEB Devlet Kitapları Müdürlüğü Cağaloğlu Yayınevi tarafından kullanıldı.

    Daha birçok soruyla birlikte yolumuzu Çemberlitaş’tan Cağaloğlu’na çevirdik ve mektebin önüne geldik. Ankara Caddesi’nden Sirkeci’ye inerken, İran Konsolosluğu’nun bitiminde Babıali Yokuşu’nun hemen başında sol kolda kalan Medresetü’l-Hattâtî;n şimdi ne durumda biliyor musunuz? Boş, bomboş, kaderine terk edilmiş...

    Kapatıldıktan sonra 1950’li yıllarda Basma Yazı ve Resimleri Derleme Müdürlüğü’ne tahsis edilen bina, uzunca bir süre MEB Devlet Kitapları Müdürlüğü Cağaloğlu Yayınevi tarafından kullanılmıştı, şimdi akıbeti meçhul… Artık dünyanın gözü önünde olan ve sanat merkezi olma yolunda hızla ilerleyen İstanbul’a doğru dürüst bir hat müzesi yapılamamışken, depolarda çürüyen hatlar korunamamışken Medresetü’l-Hattâtî;n binasının fark edilmesini beklemek gereksiz bir romantizm oluyor bu durumda. Kuruluşunun 100. yılında böyle bir mektebin restore edilip tekrar açılması ya da müzeye dönüştürülmesi ‘ecdadımız’ diye haykıranlara elbette daha çok yakışırdı.

    ‘Medresetü’l-Hattâtî;n 100 Yaşında’ kitabının tanıtımı, 20 Mayıs’ta Çemberlitaş’taki Kubbealtı Vakfı’nda gerçekleştirildi.

    Üç kez kapatılmak istendi

    M. Uğur Derman kitabı, hocası Süheyl Ünver’in arşivi ve hafızasının üzerinden, yılların birikimi ile Ömer Faruk Şerifoğlu, Mehmed Özçay, Muhammed Yaman, Erdoğan Aldoğan, Talip Mert’in yeni bulduğu bilgi ve belgelerle kısa sürede hazırlamış. 223 sayfalık eserde, Medresetü’l-Hattâtî;n’in uzun tarihini bulacaksınız. Biz burada, üç kez kapanma tehlikesi geçiren, iki icazet töreni yapabilen ve Ramazan’da açtığı hat sergileriyle çok beğenildiği, dönemin yayınlarından anlaşılan medreseden kısaca bahsedeceğiz.

    Arif Hikmet Bey’in müdür olarak tayin edildiği Medresetü’l-Hattâtî;n, 20 Mayıs 1915’te açılıyor. Sami Efendi, Kamil Akdik, İsmail Hakkı Altunbezer, Necmeddin Okyay gibi isimlerin hoca olduğu medreseden, bugünün hattatlarına, üstadlarına hocalık yapan pek çok isim mezun oluyor. Halim Özyazıcı, Şevket Efendi, Süheyl Ünver, Hamid Kamil Bey, Macid Ayral o isimler arasında.

    Medreseye 15 yaşından küçük talebe kabul edilmiyor. Devam zorunluluğu ise yok, öğrencinin yeteneğine ve hocanın takdirine bırakılmış bu durum. Medrese Ramazan’da tatil ediliyor, ama boş kalmıyor. 1916’dan itibaren Ramazan ayında, binanın zemin katında hat sergileri açılıyor.

    Medresetü’l-Hattâtî;n ilk mezunlarını 14 Ekim 1918’de veriyor. O on üç kişi arasında medresenin ebru hocası Necmeddin Okyay ve Mustafa Halim Özyazıcı ön sırada. 22 öğrencinin mezun olduğu ikinci mezuniyet töreni 27 Kasım 1923’te Süleymaniye’deki Evkaf Müzesi’nde yapılıyor. Yukarıda görülen büyük fotoğraf o zaman çekilmiş. Süheyl Ünver’in kızı Gülbün Mesara’nın arşivinde bulunan bu karede kimler yok ki… Oturanlar (soldan sağa): Reisü’l Hattatin Hacı Kamil Efendi, Ferid Bey, Hulusi Efendi, Müze Müdürü Ressam Ali Sami Bey, Tuğrakeş İsmail Hakkı Bey, Tahirzade Hüseyin Bey, Hacı Nuri Bey, Müzehhib Baha Efendi, Mecmeddin Efendi, Kemaleddin Bey. Ayaktakilerin hepsi ise yeni mezunlar. Aralarında Eyüplü Cemal Efendi, Süheyl Ünver, Müzehhib Hamid Bey, Neyzen Sami Bey, Macid Bey, Sadık Bey yer alıyor. Okulu birincilikle bitiren Hamid Bey, Süheyl Bey ve Macid Bey’e altın saat hediye edilmiş. Bu tarihten sonra da okul mezun vermiş, fakat bir daha icazet töreni yapılamamış.

    Medresetü’l-Hattâtî;n, üç kere kapanma tehlikesi geçiriyor. İlki 1921’de. Sebebi, devletin bütçesini zorladığı iddia ediliyor, bu bilginin doğru olmadığı hocalar tarafından kısa sürede ispatlanıyor. İkinci kapatılma tehlikesi 3 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu yürürlüğe girince yaşanıyor. Dönemin müzeler müdürü Halil Edhem ve hocaların gayretiyle, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki müzakereler sonucunda adı Hattat Mektebi yapılarak bu girişim de önleniyor. 1928’deki Harf İnkılabı ile ise bu tarihi mektep tarihe karışıyor.

    Uğur Derman kitapta, medreseyle ilgili anılarına da yer vermiş. 48 yıl önce Süheyl Ünver ile birlikte medresenin üst katına çıkmışlar. Ünver, bu anlamlı ziyarette Derman’a medresedeki hocalarının ders verirken oturduğu yerleri tek tek göstermiş, bir başka gün de oturma düzeninin krokisini defterine çizmiş. Kitapta bu krokiye yer veriliyor. Medresenin tarihini ve hocalarını iki ayrı bölümde anlatan eserde dikkat çeken belgelerden biri de maaş bordroları. 1917 tarihli bordroda, Divan-ı Hümayun’dan selis ve nesih muallimi Hacı Kamil Efendi’ye 480 kuruş, odacı Şaban Ağa’ya 250 kuruş takdir edilmiş.


    0 0

    Türkiye’de havacılığın öncü ismi, Milli Mücadele kahramanı Vecihi Hürkuş’un hikâyesi film oluyor. ‘Kanat’ adlı filmin senaristi ve genel yönetmeni Mehmet Çetin.

    5 milyon dolar bütçeyle gerçekleştirilmesi planlanan film kasımda gösterime girecek. Kanat, Birinci Dünya Savaşı yıllarında savaş pilotu olarak görev yapan, uçak mucidi Vecihi Hürkuş’un hayatını örnek alan bir gencin, özel kanat tasarımlı bir uçağı icat ederken karşılaştığı güçlüklerin hikâyesi etrafında gelişiyor. Hayatını icadına adamış bu gencin mücadelesi sırasında yaşadığı aşk ile uçak tutkusu arasında gidip gelmesi, ona farklı bir hayat bakışı kazandırır. Film, 3D izleme seçeneği ve ileri düzey görsel efektleriyle çekiliyor.


older | 1 | .... | 289 | 290 | (Page 291) | 292 | 293 | .... | 375 | newer