Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Showcase


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 274 | 275 | (Page 276) | 277 | 278 | .... | 375 | newer

    0 0

    İstanbul Kültür Üniversitesi’nin ev sahipliğinde düzenlenen ‘Grafik Tasarım Programı Öğrenci Performans Sergisi’ 23 Mart Pazartesi günü açılıyor.

    Öğrencilerin gelişimlerini, ufuklarını, hayallerini ve çalışmalarını gözler önüne sermeyi amaçlayan Üniversite’nin Ataköy Yerleşkesi’nde gerçekleştirilen sergi, 27 Mart Cuma gününe kadar gezilebilecek.


    0 0

    ENKA Kültür Sanat Tiyatro Buluşmaları 22, 23 ve 24 Mart’ta gerçekleştirilecek son üç etkinlikle sezona veda edecek.

    Kapanış etkinliklerinde Barış İçin Müzik Orkestrası’nın konseri, Kuvayi Milliye-Kurtuluş Savaşı Destanı” ve “Bakarsın Bulutlar Gider” oyunları seyirciyle buluşacak. ENKA Kültür Sanat Buluşmaları’nın son haftasının ilk konuğu, artık gelenekselleşen Neşeli Pazarlar Konseri’nde bir kez daha Barış İçin Müzik Orkestrası olacak. 22 Mart Pazar günü sahne alacak topluluk, barışın sesini ENKA’da duyuracak. Pazar günü saat 11.30’da gerçekleşecek konser, tüm çocuklara ücretsiz olacak. ENKA’nın 23 Mart Pazartesi akşamı konuğu; Nazım Hikmet’in kaleme aldığı Kuvayi Milliye - Kurtuluş Savaşı Destanı oyunu olacak. Tiyatro 2000’in rejisiyle sahnelenecek oyun, milli mücadele ruhunu şiirsel bir dille aktaracak. ENKA Kültür Sanat Buluşmaları’nda son olarak, Bo Sahne’nin rejisiyle Bakarsın Bulutlar Gider oyunu sahnelenecek. Özen Yula’nın yazıp yönettiği oyun, birbirini anlamak isteyen herkesi sırlarla dolu bir içsel yolculuğa çıkaracak.


    0 0

    2015 PEN Şiir Ödülü’nü kazanan şair ve felsefeci Afşar Timuçin’e ödülü, dün 21 Mart Dünya Şiir Günü’nde sunuldu. Ödül töreninde ‘Şiir Bildirisi’ni okuyan Timuçin, şiire hiç olmadığı kadar çok ihtiyaç duyulduğunu ve şiirin ölüm-kalım savaşı verdiğini söyledi. Timuçin, “Gelin, hep birlikte dünyayı şiirle kurtaralım.” dedi.

    Dünya Şiir Günü, dün çeşitli etkinliklerle kutlandı. 2015 PEN Şiir Ödülü’nü kazanan şair ve felsefeci Afşar Timuçin’e ödülü, 21 Mart Dünya Şiir Günü’nde sunuldu. Ödül töreninde ‘Şiir Bildirisi’ni okuyan Timuçin, şiire hiç olmadığı kadar çok ihtiyacın olduğunu, şiirin ise ölüm kalım savaşı verdiğini söyledi. PEN Türkiye Yazarlar Derneği’nin Ortaköy Kültür Merkezi’nde düzenlediği törende açış konuşmasını PEN adına Yönetim Kurulu Üyesi Haydar Ergülen yaptı. Törende Afşar Timuçin’i şair, dergici, felsefeci ve müzisyen dostları anlattı. Eray Canberk, şairin çalışkanlığına değinirken, Ömür Candaş ve Gürol Sözen Yelken Dergisi macerasını anlattı. Törende Hasan Uçarsu şiirlerinin müzikle bağını, Aslı Kayhan ise şairin felsefeci yönünü dile getirdi.

    “ŞAİR KİMSENİN KAPISINDA BEKLEMEZ”

    Türkiye’de her yıl bir şair tarafından kaleme alınan şiir bildirisini bu yıl şair Afşar Timuçin okudu. “Evrensel cahillik her gün biraz daha yaygınlaşıyor, kurumlaşıyor, kökleşiyor, saldırganlaşıyor.” diyen şair, dünyanın ancak şiirle, şiiri yaratanlarla ve şiiri özümleyenlerle kurtulabileceğini dile getirdi. Timuçin, tören sonunda yeniden söz alarak şiir üstüne düşüncelerini dile getirdi. Timuçin, şunları söyledi: “Şiirin kanatları söküldü, gözleri bağlandı, şiir yaşamın dışına itildi. Şiir bir pencereden korkuyla dünyaya bakıyor, dışarıda kan gövdeyi götürüyor. Şiir korkuyla yaşayamaz, korku şiiri öldürür. Gerçek insan için şiirsiz kalmak havasız kalmak gibidir. Küçük hesaplar insanı insan olmaktan çıkarıyor, insan olma sevincini götürüyor. Kitaplık yok, olana da kimse uğramıyor. Doğru ve iyi ile ilgimizi yitirdik, güzel ile zaten yoktu. Şiir ödün vermeyen aykırı insanın işidir. Sürü insanından şair olmaz. Şiir tartışır, karşı çıkar ama yaltaklanmaz. Şiirin bittiği yerde insan da biter daha doğrusu insanın bittiği yerde şiir de biter. Şiir kimseye kuyruk sallamaz, şiir öldürmez yaşatır. Şair sıradan insandır, özel insan değildir, kimseden ayrıcalık beklemez ve kimsenin de kapısında beklemez. Durumumuz hiç hoş değil, insanlar şiirsiz evlere doğuyor, şiirsiz sokaklarda büyüyor, şiirsiz okullarda okuyor, şiirsiz meslekler ediniyor, şiirsiz yaşıyor ve şiirsiz ölüyor. Şiir insanın kendini bulmasıdır.”


    ‘Hapisteki şairler bırakılsın’ çağrısı

    Öte yandan, Uluslararası PEN, 21 Mart Dünya Şiir Günü bağlamında seçtiği beş dava için kampanya başlattı. PEN’in bildirisinde şöyle denildi: “Kazak şair Aron Atabek 2007’den beri hücrede tutuluyor. Katarlı şair Muhammed ibn el-Diib el-Acemi 2011’de tutuklanıp gizli duruşma ile ömür boyu hapse mahkum edildi. Yedi yıldır hapiste olan Kamerunlu şair Enoh Meyomesse’nin hapiste yazması da engelleniyor. Çin’de altı yıldır hapiste olan Nobel Barış Ödülü sahibi Liu Xiaobo’nun ev hapsindeki eşi Liu Xia aynı zamanda iletişim haklarından yoksun tutuluyor. Öldürülen pek çok Meksikalı kadın gazeteci ve yazar için şiir yazan ve öldürülen Susana Ch·vez Castillo’nun katilleri cezalandırılmış değil. Uluslararası PEN, hapisteki şairlerin serbest bırakılmasını, katillerin cezalandırılmasını talep ediyor.”


    Afşar Timuçin’in kaleme aldığı şiir bildirisi

    “Şiirin ölüm kalım savaşı verdiği bir dünyada yaşıyoruz. Gerici güçler gerçek bilimi gerçek felsefeyi gerçek sanatı boğma yolunda bütün çabalarını ortaya koyarken ince bilge kırılgan şiir gökdelenlerin siyasetlerin çıkarların markaların adaletsizliklerin tankların altında eziliyor. Bir kazanma hırsıyla dünyayı ele geçiren sermaye herkese ileri teknoloji ürünleri pazarlarken şiiri de bütün gerçek değerlerle birlikte yok etmek istiyor. İletişim araçlarının yetkinliğine karşın yanlış bilinç üretmeyi görev bilenler yüzyılların getirdiği değerleri geçersiz kılmaya, parayı tanrı sayan bir uydurma değerler dizgesini yaşama geçirmeye çalışıyor. Evrensel cahillik her gün biraz daha yaygınlaşıyor kurumlaşıyor kökleşiyor saldırganlaşıyor. Hiçbir değer tanımama konusunda kararlı görünen dünya sermaye güçleri bu amaçlarını gerçekleştirme yolunda adım adım ilerlerken demokrat görünen demokrasi düşmanlarından, ahlak değerlerini her şeyin üstünde tutar görünen ahlak düşkünlerinden, devrimciliği kimseye bırakmayan kurulu düzen yardakçılarından alabildiğine destek görüyor.

    Bu yüzden şiire bugün daha çok gereksinimimiz var. Kurtuluşun yalan yanlış tasarılarda, köksüz temelsiz düşlerde, ikiyüzlü ya da çokyüzlü ilişkilerde, basit ve bayağı siyasetlerde olmadığını, güçlünün eline bakmanın onursuzluk olduğunu bilenler dünyanın ancak şiirle, şiiri yaratanlarla ve şiiri özümleyenlerle kurtulabileceğini de biliyor. Şiir bize daha da insan olma yolunda neler yapmamız gerektiğinin öngörüsünü sağlıyor. Şiir bize kim olduğumuzu, insan için ne yapmamız gerektiğini, insana adanmanın nasıl bir şey olduğunu öğretiyor. Şiir kimseyi öldürmüyor, kendi için bir şeyler elde etmek istemiyor, insanlığı üçe dörde beşe bölmeyi düşünmüyor, insana güzelin yüceliğini duyururken aç yatan çocuklar için işsiz babalar için acılı anneler için daha doğru bir dünya kurmaya çalışıyor. Şiir insan olmanın ve insana adanmanın bilincidir. Şiir ışıktır umuttur savaştır inanıştır arayıştır. Şiir ün değildir unvan değildir zenginlik değildir, bir köşeyi tutmak bir yeri ele geçirmek ve orada cahilliğin ve çıkarcılığın saltanatını kurmak değildir. Kendilerini şiire adayanlar, yüce duyguların gerçek savaşçıları, gelin hep birlikte dünyayı şiirle kurtaralım, çünkü bugünkü koşullarda şiirden başka hiçbir şey bize aydınlıkların yolunu açacak gibi görünmüyor.”


    0 0

    22 Mart'ta sona eren TÜYAP Bursa 13. Kitap Fuarı’nı 302 bin okur ziyaret etti.

    Ziyaretçilerin 50 bini, fuarı okullarıyla birlikte ziyaret eden öğrenciler oldu. Bu yıl 300 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla gerçekleşen Bursa Kitap Fuarı, panel, söyleşi ve çocuk etkinlikleri gibi 80 kültür etkinliğine ev sahipliği yaptı. Dokuz gün boyunca düzenlenen imza günleri ve kültür etkinliklerinde yüzlerce yazar, okurlarıyla buluştu.


    0 0

    Sinema Yazarları Derneği (SİYAD), yeni yönetim kurulu önceki gün 47’de 41 üyenin oyçokluğuyla belirlendi.

    Cüneyt Cebenoyan, Yeşim Tabak, Kaya Özkaracalar ve Yusuf Güven’den oluşan Yönetim Kurulu’na akademisyen ve sinema yazarı Prof. Tül Akbal Süalp başkanlık edecek. Süalp başkanlığındaki yeni yönetim, 2016 yılının Aralık ayına kadar görev yapacak. Yeni yönetimden önce Alin Taşçıyan’ın istifasının ardından başkanlık görevini başkan yardımcısı Melis Behlil üstlenmiş, SİYAD ödülleri 11 Mart’ta Behlil başkanlığında sahiplerini bulmuştu.


    0 0

    Geçtiğimiz ay İzmir Folkart Sanat Galerisi’nde sergilenen dünyaca ünlü Alman koleksiyoner Prof. Dr. Hans Zilch’in koleksiyon sergisi ‘Ellerin Büyüsü’, 17 Mart’ta Ankara’da açıldı.

    Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde 31 Mart’ta son erecek olan sergi, Ankara’nın ardından İstanbul ve Antalya’da izlenebilecek. Pablo Picasso, Auguste Rodin, Salvador Dali, Eugène Delacroix, Le Corbusier, Man Ray, Joseph Beuys, Georg Baselitz gibi dünya sanatına yön veren sanatçıların el ile ilgili eserlerinin buluştuğu sergide 15’i heykel olmak üzere 160 eser yer alıyor. Hans Zilch’in koleksiyonunda Türkiye’den Abidin Dino, Adnan Çoker, Devrim Erbil, Ergin İnan, Mehmet Güleryüz, Bedir Rahmi Eyüboğlu, Balkan Naci İslimyeli, Fevzi Karakoç, Komet, Fikret Otyam, Nedret Sekban, Süleyman Saim Tekcan, Metin Yurdanur gibi sanatçıların da çalışmaları bulunuyor.

    Aynı zamanda ünlü bir plastik cerrahı olan Prof. Dr. Hans Zilch, ellerin cazibesini meslek yaşamına son verdikten sonra da sanat eserleri ile yaşatmaya karar verir. Pablo Picasso, Auguste Rodin, Salvador Dali, Eugène Delacroix, Le Corbusier, Man Ray, Joseph Beuys, Georg Baselitz gibi dünya sanatına yön veren sanatçıların eserlerinin yanı sıra Türkiyeli sanatçıların eserlerine de ilgi duyar. Elin oluşumu ve beynin gelişiminin paralellik gösterdiğine dikkat çeken Zilch, iki organın kendisini çok etkilediğini ve Ellerin Büyüsü fikrinin böyle ortaya çıktığını söylüyor. İlk kez Berlin Üniversitesi’nde hocalık yaparken ellerle ilgili çalışmaları biriktirmeye başlayan Zilch, Picasso eserlerinden sonra orijinal eserler toplamaya başlamış. 30 yılda oluşan koleksiyon, gittiği her ülkede aynı isimle sergileniyor. Proje direktörlüğünü Fahri Özdemir, genel sanat yönetmenliğini Kağan Batır’ın yaptığı sergisinin küratörü ise İbrahim Karaoğlu ve Michael Maske.


    0 0

    Kültür ve Turizm Bakanlığı, yurtdışına kaçırılan tarihî; eserleri getirmek için son yıllarda çaba gösteriyor, bu uğurda milyonlarca dolar harcıyor. Fakat yine de eser kaçakçılığının önüne geçilemedi. Bakanlık verilerine göre son üç yılda 154 koleksiyonerin belgesi ‘kaçakçılık’ yaptıkları gerekçesiyle iptal edildi.

    Kültür ve Turizm Bakanlığı, yurtdışına kaçırılan eserleri geri alabilmek için son yıllarda milyonlarca dolar harcadı. Kaçakçılığın önlenememesinin en önemli nedenlerinden biri, ‘2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’ ve buna bağlı yönetmeliklerdeki eksiklikler. 2005 yılında yasada yapılan değişiklik ile eserlerin yurtiçinde kalmasını sağlayan koleksiyonerlerin eli kolu adeta bağlandı. Değişiklikle, eserler ‘taşınır’ ve ‘taşınmaz’ diye ikiye ayrıldı. Böylece yeri belli olmayan, hangi parçadan koptuğu anlaşılmayan eserler bile ‘taşınmaz’ statüsüne alındığı için koleksiyonerler tarafından alınamıyor. Koleksiyonerlerin alamadığı bu parçalar, kaçakçılar tarafından yurtdışına çıkarılıyor.

    Eser kaçakçılığından Türkiye Koleksiyoner Derneği de muzdarip. Dernek Başkan Yardımcısı Turgut Tokuş, ‘2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’ ve buna bağlı yönetmeliklerin özel müze ve koleksiyoncuların çalışmasını zorlaştırdığını belirtiyor. Tokuş, “Özel müzeler ve koleksiyonerler teşvik edilseydi yurtdışına kaçırılan eserler yurtiçinde kalacak, müzelerin denetimindeki envanter defterine kaydedilerek korunacak ve belgelenecekti. Bu arada yurtdışına kaçırılan eserlerin geri getirilmesi için bir sürü uğraş, temas, masraf da yapılmamış olacaktı.” diyor.

    Yasal zorluklardan dolayı birçok koleksiyonerin eser almayı durdurduğunu ya da koleksiyonculuktan vazgeçtiğini kaydeden Tokuş, “1973 yılında yayınlanan 1710 sayılı ‘Eski Eserler Kanunu’nda ‘Taşınır ve taşınmaz her çeşit eski eserden koleksiyon meydana getirilebilir’ ve ‘Özel kişiler yönetmeliğine göre her türlü eşyadan müteşekkil koleksiyonlar meydana getirebilirler’ hükmü bulunuyordu. Buna rağmen 2863 sayılı kanunda müzelerin denetimindeki koleksiyonerler tarafından alınıp korunabilecek eserler ‘taşınır’ ve ‘taşınmaz’ diye iki gruba ayrıldı. Nereye ait olduğu bilinmeyen, bugüne kadar yeri birçok defa değişmiş ve yerlerinden taşınmış olan birçok eser özel müze ve koleksiyoncular tarafından 2005 yılından beri alınamıyor.” şeklinde konuşuyor.

    Ayrıca devlet müzelerinin de eserleri sadece bağış yoluyla aldığını hatırlatan Tokuş, bu nedenle eserlerin müzeye getirilmediğini, değerli olanların yurtdışına kaçırıldığını, daha az değerli olanlarınsa yerinde tahrip edildiğini vurguluyor. Kaçırılan veya tahrip edilen eserler arasında üstü yazılı veya kabartmalı mezar stelleri ile yazılı taşlar da bulunduğunu anlatan Tokuş, 2005 yılındaki yasal değişiklikten önce alınıp tescil edilmiş, yasadan sonra ‘taşınmaz’ olarak nitelenen eserlerle müze kurmanın da zorlaştırıldığını belirtiyor.

    Yasal zorlaştırmalar nedeniyle özel müzecilikte Türkiye’nin geri kaldığını söyleyen Turgut Tokuş, Ege’de küçük bir Yunan adasında 3 müze olmasına karşın, Türkiye’de toplam 206 özel müze bulunduğunu belirtiyor. Tokuş, bunlardan çok azının arkeoloji müzesi olduğuna dikkat çekiyor. Tokuş şöyle devam ediyor: “Eserlerin koleksiyonerler tarafından alınıp, satılmasına ve korunmasına imkan verilmeli. Gönüllü bir uğraş olan koleksiyonerlik kolaylaştırılmalı ve özel müzeler teşvik edilmeli.”


    154 koleksiyonerin belgesi iptal edildi

    Kültür ve Turizm Bakanlığı verilerine göre, son üç yılda 154 kişinin koleksiyonerlik belgesi iptal edildi. Bu sayı, 2012’de 52, 2013’te 46 ve 2014 yılında ise 56. İptal gerekçeleri arasında, kaçakçılığın yanı sıra, satın alınan veya bulunan eserin zamanında müzeye bildirilmemesi, denetim sırasında envanterdeki eserin yerinde olmaması da bulunuyor. Türkiye’de şu an 1567 belgeli koleksiyoner mevcut. Son üç yılda 194 kişiye de yeni koleksiyonerlik belgesi verilmiş.


    Ofisi müze gibi

    Turgut Tokuş, Türkiye Koleksiyonerler Derneği Başkan Yardımcılığı’nın yanı sıra Anadolu Kültür Akademisi (AKA) Başkanlığı da yapan tarihi eser koleksiyoneri. Türkiye onu 2003’te dönemin Kültür Bakanı Erkan Mumcu’nun katıldığı törende, elindeki Aphrodisias’ın ‘Tiberius Portiği’ne ait friz bloğunu Aydın’daki Aphrodisias Müzesi’ne bağışlamasıyla tanıdı. (Bakanlık, Friz bloğunun birini 2006’da New York Fortuna Fine Arts Gallery’den yaklaşık 1 milyon TL’ye satın alarak Türkiye’ye getirebilmişti.) Elli yıldır eser alan Tokuş’un koleksiyonu özel bir müze kuracak sayıya ulaşmış. Koleksiyonunda 800’ü aşkın eser bulunuyor. Çankaya’daki ofisi mini bir müze gibi. Eserleri, müze kurmak için AKA’ya devretmek isteyen Tokuş, yasadan kaynaklı ‘taşınır-taşınmaz’ ayrımı nedeniyle bunu yapamadığını söylüyor.


    0 0

    26. Ankara Uluslararası Film Festivali'ne bir ay kala, festivalde yarışacak uzun metraj filmlerin ardından kısa film ve belgeller de belirlendi. Festivale 217 kısa film başvurusu yapılırken, 31 film yarışmaya aday gösterildi. Başvurusu yapılan belgesel sayısı ise 86 olurken, 16 tanesi yarışmaha hak kazandı.

    Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı tarafından gerçekleştirilen Ankara Uluslararası Film Festivali kapsamında ulusal uzun film yarışmasının dışında bağımsız sinema ve farklı anlatım olanaklarının geliştirilmesine destek vermek amacıyla kısa film ve belgesel yarışması da düzenleniyor. Festivale bu yıl 217 kısa film başvurusu geldi.

    KISA FİLM VE BELGESELLERİ SEÇECEK KURUL DA KESİNLEŞTİ

    Yarışmaya hak kazanan filmler her kategorinin kendi seçici kurulu tarafından da değerlendirilecek. Kurmaca, deneysel ve canlandırma dallarının her birinde birincilik, ikincilik ve üçüncülük ödüllerinin verileceği yarışmanın kısa film seçici kurulunda yer alan isimler Banu Bozdemir, Gökçe Bahadır, İlker Canikligil, Doç Dr. Sevilay Çelenk ve Priit Tender oldu. En iyi üç belgeseli belirleyecek olan seçici kurulda ise Mithat Bereket, Mihriban Sezen, Nezahat Gündoğan, Su Yücel, Uğur Kutay yer alıyor. Ödüller 2 Mayıs 2015'te Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Farabi Salonu'nda düzenlenecek törenle sahiplerine verilecek.

    ÖN ELEMEYİ GEÇEN KISA FİLMLER

    Kurmaca Dalında:

    Adem Başaran (Orhan İnce)

    Anonim (Kamer İncedursun)

    Berfeşir (Serhat Karaaslan)

    Gri Bölge (Derya Durmaz)

    Havva (Güçlü Aydoğdu)

    İçeride (Emir Ziyalar)

    Ne Ax e Ne Ji Asfalt (Bedir Afşin)

    Noğa (Miraç Atabey)

    Öğretmen (Baran Gündüzalp)

    Panfilo: Apokaliptik Bir Masal (Memed Aksoy)

    Saç (Ümit Tayam)

    Sola Sor (Ro Oğuz)

    Tatmin (Mahmut Telci)

    Tzkaişi Ekole (Resul Sakınmaz)

    Yaz Gecesi Gökyüzü (Can Eşkinazi)

    Deneysel Dalında:

    Dönüşüm (Hasan Kılıç)

    Edifice (Irmak Karasu)

    Fine Line (İlhami Tunç Gençer)

    Kaotika (Yiğit Küçükkibar)

    L'Homme Nodosité (Hande Sığman)

    Yuva (A. Alper Ayduman)

    Canlandırma Dalında:

    Born! (YÖzgür Özcan)

    Dünyamalı (Vahit Sarıtaş)

    Fasülye Dünya(Hakan Berber)

    Gezi (Murat Özfilizler)

    Göçebe Toprak (Samet Yarar)

    Malala (Özge Boz)

    Merdivenler (Serdar Çotuk)

    Öz (Oğuz Çağrı Kara)

    Şem (Burkay Doğan)

    The Balance of Yin-Yang (Alper Durmaz)

    ÖN ELEMEYİ GEÇEN BELGESELLER

    Altın Kızlar (Sıla Özsoy, Said Tuğcu)

    Bakur (Çayan Demirel, Ertuğrul Mavioğlu)

    Benden Önce (Mehmet Emre Gül)

    Bir Gün Ben de Öleceğim (Neslihan Kültür)

    Cennetin Düşüşü (Ersin Kana)

    Çirok (Muhammet Beyazdağ)

    Diyar (Devrim Akkaya)

    Hafsa (Emre Karapınar)

    Kırmızı Işık (Yasemin Akıncı)

    Komşu Komşu! Huuu! (Bingöl Elmas)

    Küçük Kara Balıklar (A. Haluk Ünal, Cem Terbiyeli, Ezel Akay, Serpil Güler, Önder İnce)

    Külkedisi Değiliz (Emel Çelebi)

    Meyhane Dedemin Can Evi (Mehdi Shabani)

    O İklimde Kalırdı Acılar (Zeynel Koç, Cenk Örtülü)

    Ölmez Ağaç Yırca Direnişi (Kazım Kızıl)

    Su Bedevileri (Ömer Güneş)

    (CİHAN)


    0 0

    Her yazar kitabındaki bir karakterin akılda kalmasını umut eder. Kahramanın okurda kalıcı bir etki bırakması için türlü türlü ustalıklara girişir.

    Dickens’ın kendi yazdıklarıyla kahkahalara boğulup, yine kahramanlarından biri öldüğünde gözyaşlarını tutamadığı söylenirken Ernest Hemingway’e “Karakterlerinize nasıl isim koyarsınız?” sorulduğunda “Elimden gelen en iyi şekilde.” diye cevap verdiği bilinir. Jorge Luis Borges ise karakterlerine isim verirken iki yöntem kullandığından söz eder. Birincisi dedelerinin, onların babalarının adlarını kullanmak, ikincisi ise dikkatini çekmiş isimlere yer vermek: “Örneğin, bir öykümde sürekli oradan oraya gidip gelen bir karaktere Yarmolinski dedim, çünkü isim ilgimi çekmişti – garip bir sözcük, değil mi? Diğer bir karakterin adı da Red Scharlach’tı çünkü Scharlach Almancada kızıl demektir ve karakter bir katildi; kıpkızıl yani, değil mi? Red Scharlach, Kızıl Kırmızı.”

    Roman kahramanları hikâyenin önüne geçebilecek güçte iken yazarın bu kahramanı bir isimle akılda kalacak bir kimliğe büründürürken sancılı bir süreç yaşar. Son yıllarda okurun kitabın ana kahramanını aklından çıkaramadığı eserlerin azlığı bir yana yayımlanan kitaplardaki ana kahramanın isimsiz oluşu dikkat çekiyor. Tom McCarthy, Ben Metcalf, Greg Baxter, Daniel Galera, Deepti Kapoor, Paul Beatty ve Alejandro Zambra gibi yazarlar bunların başında geliyor. Modern yazarların bu tekniği hikâyeyi günümüzün dışında anlatmak istediklerinde başvurduğunu dile getiren Sam Sacks, bazen bu isimsiz kahramanın anlatıcının kendisi olduğu ve görevi okur ve hikâye arasında bir köprü olan bu sesin isminin çok da önem teşkil etmediğini belirtiyor. Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreği, bu şekilde kaleme alınmış bir eserdir. Otobiyografik kurmacalarda, geçtiğimiz yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Fransız yazar Patrick Modiano’nun pek çok eseri gibi, anlatıcı ve yazarın, kurgu ve anı arasında gidip gelen o ince çizgiden dolayı kahramanın isimsiz olması tercih ediliyor. Sacks, özellikle son dönemde yazılan sürgün romanlarında kahramanın isimsiz oluşu tercih edilen yöntemler arasında olduğunu belirtiyor. Kimi eleştirmenler yazarın bu tercihinin bir dehadan öte kitabın karakteri ve okur arasında paradoksal bir dayanışma olduğuna dikkat çekiyor.

    Hem sosyal hem de metafiziksel bir hastalık

    Dünya edebiyatının en önemli isimsiz kurmaca karakterleri Sokaktaki Adam (Philip Roth); Rebecca (Daphne du Maurier); The Power and the Glory (Graham Greene); Görünmez Adam (Ralph Ellison); Surfacing (Margaret Atwood); The Aspern Papers (Henry James) şeklinde sıralanabilir. Philip Roth’un New York’ta bir reklam ajansından emekli olan “Sokaktaki Adam” adlı romanında da isimsiz ve görünüşte güzel bir hayat süren bir kahraman karşımıza çıkar. Herkesin hayranlık duyduğu ödüllü bir sanat yönetmeni olan bu karakter, yaklaşan ölümün sesini duyar. Cenaze töreninde başlayan roman boyunca çocukluğundan itibaren hastaneye yattığı, ameliyat olduğu ana kadar uzanır. Yine Samuel Beckett’ın 1953’te yayımlanan “Adlandırılamayan” adlı romanının kahramanı da isimsizdir. “Devam edemem, devam edeceğim” ile biten romanın bu son cümlesi isimsiz kahramanın merkezde olduğu eserden, geriye kalan önemli bir ses olarak edebiyat tarihine yerleşmiştir. Paul Auster’ın New York Üçlemesi’nin son kitabı “Kilitli Oda” da bu isimsiz kahramanların olduğu eserlerdendir.

    Günümüz yazarları eserlerinde her ne kadar bu isimsiz kahramanlara sığınsalar da kitabı bitirdiğimizde yazarın kendisini bu görünürde adı olmayan karakter sayesinde daha yakından tanırız. Virginia Woolf’un o kışkırtıcı sorusunda dediği gibi “Ama hangi yazarın, eğer bu yazar düpedüz bir daktilo değilse, kendi kişiliğinden tamamiyle bağımsız olmayı başarabildiğini gördünüz?” Yoksa Sam Sacks’ın dediği gibi bir kurmaca eserde kahramanın isimsiz oluşu “hem sosyal hem de metafiziksel bir hastalık mı?”


    0 0

    Fotoğrafçı Ümit Oğuz Göksel’in “Fotoğraflarla İstanbul Kütüphaneleri” isimli sergisi 30 Mart’ta Cemal Reşit Rey’de (CRR) açılıyor. Osmanlı dönemine ait kütüphanelerden modern üniversite kütüphanelerine kadar 12 mekânın fotoğraflarının yer aldığı sergi bir hafta açık kalacak.

    ‘Türkiye’de böyle kütüphaneler mi var?’ Evet!.. Türkiye’de böyle kütüphaneler var ama çoğumuz bilmiyoruz; yanından geçiyoruz, hatta içine giriyoruz fakat fark etmiyoruz. Fotoğrafçı Ümit Oğuz Göksel tam da bu amaçla, yani kütüphaneleri tanıtmak için İstanbul’un kütüphanelerini fotoğrafladı. İlk başta sıradan bir projeydi bu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), Kütüphane Haftası nedeniyle kendisinden böyle bir çalışma yapmasını istemişti. On iki kütüphaneyi fotoğraflayacak ve karelerini sahibine teslim edecekti. Fakat öyle olmadı... Beş aydır kütüphanelere gire çıka emektar çalışanları yakından tanıdı, kütüphanecilik dünyasıyla gönül ilişkisi kurdu. Eş-dost, arkadaş çevresinin fotoğraflara bakıp ‘Türkiye’de böyle kütüphaneler mi var?’ sorusuyla gelen hayretlerini de görünce işin rengi değişti.

    İstanbul’da yaklaşık 400 kütüphane bulunuyor ancak Göksel, belli başlı kütüphaneleri çekmiş: İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA) Kütüphanesi, İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), Atatürk Kitaplığı, Kadın Eserleri Kütüphanesi, Nadir Eserler Kütüphanesi, Kadıköy Tarih Edebiyat Sanat Kütüphanesi, Beyazıt Kütüphanesi, Süleymaniye Kütüphanesi, Orhan Kemal Kütüphanesi, Ahmet Hamdi Tanpınar Kütüphanesi, Kadir Has Üniversitesi Kütüphanesi ve İTÜ Kütüphanesi. Belli başlı kütüphaneler diyoruz ama onların da pek tanınmaması ne kadar ironik!

    (Ahmet Hamdi Tanpınar Kütüphanesi)

    51. Kütüphane Haftası 29 Mart 2015 Pazar günü, İstanbul Büyükşehir Belediye Bandosu eşliğinde, Tünel Meydanı’ndan saat 14.00’te geleneksel “İstanbul Kütüphaneleri Yürüyor” programıyla başlayacak. 5 Nisan’a kadar devam edecek etkinliklerle ilgili ayrıntılı bilgi, kutuphanehaftasi.istanbulkutuphaneci.org adresinden öğrenilebilir.

    “DEPOLARI BİZİM EVDEN DAHA DÜZENLİ”

    Ümit Oğuz Göksel, “Fotoğraflarla İstanbul Kütüphaneleri” sergisinde ziyaretçilerin bugüne kadar farkında olmadıkları detayları, mesela kütüphanelerin etkileyici mimarilerini bu fotoğraflarla keşfedeceğini söylüyor ve ekliyor: “Kütüphaneler, İstanbul’un kültür tarihinin en önemli unsurlarından olan kitapların evidir. Son derece önemli olan bilgileri barındırmasına rağmen toplumun küçük bir kesimi bu imkândan yararlanıyor. Bu sergi ile öncelikle İstanbul’da yaşayanlara bu zenginliği tanıtmak ve anlatmak istedim. Yüzlerce kütüphanenin çok az bir kısmına ulaşabildiğim için üzgünüm.”

    Okumayan bir toplum olduğumuzdan herkes şikâyet eder. Fakat Göksel’in izlenimleri ümit verici. Kütüphanelere dair beş aylık gözlemleri şöyle: Doluluk oranı oldukça yüksek, sadece sınava çalışmaya gelenler değil, gerçekten kütüphane için gelenler çoğunlukta. İSAM, IRCICA gibi ihtisas kütüphaneleri yaygınlaşıyor, kütüphane görevlileri 7/24 okuru nasıl mutlu ederiz diye mesai harcıyor ve okura inanılmaz bir hürmet gösteriliyor. Aynı zamanda Işık Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Göksel, “Ziyaretçileri, çalışanları seyrettim, ondan sonra çekime geçtim. Depolarına girdim, depolar bile bizim evden tertipliydi.” diyor.

    Bu yıl 51’incisi düzenlenen “Kütüphane Haftası” kapsamında açılacak olan sergi, 5 Nisan’a kadar görülebilir.

    (Kadir Has Üniversitesi Kütüphanesi)


    Nöbetçi kütüphaneler

    30 Mart-5 Nisan tarihleri arasında kutlanacak ‘Kütüphane Haftası’nda bazı kütüphaneler gece açık kalacak ve nöbetleşe etkinlikler düzenlenecek. İşte o kütüphaneler: Beyoğlu Belediyesi Turabibaba Kütüphanesi ve Bilgi Erişim Merkezi, Atatürk Kitaplığı, Beykoz Osman Akfırat Kütüphanesi, Bakırköy Rıfat Ilgaz İlçe Halk Kütüphanesi, Gaziosmanpaşa İlçe Halk Kütüphanesi, Kadıköy Aziz Berker İlçe Halk Kütüphanesi, Kartal İlçe Halk Kütüphanesi, Maltepe İlçe Halk Kütüphanesi, Orhan Kemal İl Halk Kütüphanesi, Pendik İlçe Halk Kütüphanesi. Etkinlik detayları http://kutuphanehaftasi.istanbulkutuphaneci.org/ adresinden öğrenilebilir.


    0 0

    Vahşi yaşam fotoğrafçısı Süha Derbent, Rwanda Development Board (RDB) Turizm Baş Yetkilisi, Büyükelçi Yamina Karitanyi ile 2007 yılından bu yana yaptığı çalışmaları artık RDB adına sürdürmek ve devlet arşivini oluşturmak üzere anlaşma imzaladı.

    12 Mart'ta imzalanan anlaşmaya göre Süha Derbent; başta soyu tehlike altında bulunan dağ gorilleri olmak üzere, volkanlar, yağmur ormanları ve Rwanda'nın insan manzaralarını kapsayacak görsel belgeleri (fotoğraf ve video) arşivleyecek. Derbent, ilk adımı mayıs ayında atılacak olan belgeleme sürecinde, özel izinlerle birçok fotoğraf üretmeyi hedefliyor. Yapılan anlaşmayla ilgili açıklama yapan Derbent “Uzun zamandır büyük bir ilgi ve heyecanla çalıştığım Rwanda doğasında bu yeni olanaklarla başta dağ gorilleri olmak üzere çok özenli ve dikkat çekici çalışmalar yapacağım için çok mutluyum. Beni çok onore eden bu işbirliği Büyükelçi Yamina Karitany'nin vizyoner yaklaşımı sayesinde oluştu. Sonuçların verimli olması için iyi bir ekip çalışması yapmayı hedefliyoruz. Bu günden itibaren Sedventure ile yapacağımız organizasyonlarda misafirlerimize çok farklı ve özel anlar yaşatacağız.” dedi.


    0 0

    Elgiz Müzesi, 27 Mart Cuma günü, ikincisini organize ettiği dört genç çağdaş sanat koleksiyonerden derlenen ‘Genç Koleksiyonerler 2’ sergisini açıyor.

    Küratörlüğü Marcus Graf’ın üstlendiği sergide, davet edilen koleksiyonerleri temsil eden eserlerden bir seçkinin yanında ilk alımları da izleyicilere sunuluyor. Şeli-Alber Elvaşvili, İrem-Sina Kınay, Billur-Atilla Tacir ve Şebnem-Mahmut Ünlü koleksiyonlarından oluşan sergi 16 Mayıs’a kadar görülebilir. Sergi çerçevesinde müzede yan etkinlikler de düzenlenecektir. Sergide eserleri yer alan bazı sanatçılar ise şöyle: Arzu Akgün, Cecil Beaton, Marius Bercea, Taner Ceylan, Murat Germen, Fikret Mualla, Ahmet Oran, Seçkin Pirim, Leopold Rabus, Daniel Sinsel, Ömer Uluç, Andy Warhol, Zhu Yi Yong ve Chen Yu.


    0 0

    İş Sanat’ın dünya müziği serisinin nisan ayı konuğu, Fado’nun özel seslerinden Dulce Pontes oluyor.

    Sanatçı, dünya müziği arenasında bugün her ne kadar Portekiz’in geleneksel ezgilerine getirdiği özgün yorumuyla yer bulsa da sahneye çıkışı, ilk gençlik yıllarına, rock şarkılar seslendirdiği “Os Percapita” grubuna dayanıyor. Bir yandan kendi şarkılarını yazarken bir yandan da reklam filmlerinde ve müzikallerde oynayan Pontes, 1991’de Canção Ulusal Festivali’ni kazanmasının ardından aynı yıl Eurovision şarkı yarışmasında ülkesini temsil ederek uluslararası arenada adını duyurdu. 1993 yılında çıkardığı Lagrimas isimli albümü ile unutulmaya yüz tutmuş Fado ezgilerini seslendiren sanatçı, içten ve güçlü sesi ile tüm dünyada dikkatleri üzerine çekti. Richard Gere ve Edward Norton’ın başrollerini paylaştığı 1996 yapımı İlk Korku filminde söylediği duygu yüklü şarkısı Canção do Mar, bugün hâlâ sanatçının en sevilen şarkıları arasında yer alıyor. Arap, Afrika, Brezilya ve Balkan ezgilerinden de esinlenen Pontes, ünlü İtalyan besteci Ennio Morricone’nin Cinema Paradiso’daki unutulmaz şarkısı ile de dikkatleri çekti. Dulce Pontes, 3 Nisan Cuma akşamı saat 20.00’de İş Sanat’ta Portekiz kıyılarından esintiler yaşatacak.


    0 0

    Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde iki yıldır verilen Tema Ödülü’ne Prof. Dr. Nermin Abadan Unat değer görüldü.

    Gerekçe olarak festivalin 18. yılı olması vesilesiyle Prof. Unat’ın “hep 18” kalmayı başardığı ve sosyal bilimler alanında hem bilgi üretimi hem de bilginin yeni kuşaklara aktarımı açısından yaşayan bir hazine olduğu vurgulandı. Uçan Süpürge ile Prof. Dr. Unat’ın yolları kısa bir süre önce Benim Madam Curie’m projesinde kesişmişti. Toplumsal cinsiyet rollerinin atadığı kalıplaşmış yargıları ve kadınlara atfedilen kalıplaşmış meslek algısını yıkmayı; özellikle kız çocukların meslek edinme konusunda ufuklarını açmayı hedefleyen Benim Madam Curie’m projesi kapsamında başarı hikâyelerine odaklanılan ve tarihte iz bırakmış, yol açan dört bilim kadınının arasında Abadan Unat da yer almıştı.


    0 0

    Sanat, iştah kabartıcı bir yatırım aracı olarak yükselişine devam ediyor. Son dönemlerde müzayedelerde üst üste kırılan rekorlar, bu piyasanın nereye doğru gittiği sorusunu gündeme getirirken sanatçı cephesinden de bu astronomik rakamlara karşı aykırı ve eleştirel sesler yükselmeye başladı. Yaşayan en önemli sanatçılardan biri olan Alman ressam Gerhard Richter, eserlerine dudak uçuklatan fiyat verenleri ‘aptal’ bulduğunu söyledi.

    Son yıllarda sanat piyasasında üst üste rekor haberleri geliyor. Dünyanın en büyük sanat araştırma merkezi Paris Artprice, 2013/14 yılını 2 trilyon dolar gelirle kapatan çağdaş sanat piyasasının, kendi rekorunu kırdığını geçtiğimiz aylarda duyurmuştu. Sanat bir taraftan iştah kabartıcı bir yatırım aracı olarak kendine yer edinirken bu dudak uçuklatan gidişe karşı aykırı sesler yükselmeye başladı. Alman ressam Gerhard Richter, bu isimlerden biri.

    Yaşayan en önemli sanatçılardan biri olan Richter’in “Abstraktes Bild” (Soyut Resim, 1986) adlı eseri geçtiğimiz ay Londra’daki Sotheby’s’te düzenlenen müzayedede 46,3 milyon dolara satıldı. Söz konusu gidişi umutsuz bir aşırılık olarak değerlendiren usta sanatçı, bu yüksek rakamların kendisini dehşete düşürdüğünü dile getirdi. The Guardian gazetesinden Kate Connolly’ye geçtiğimiz hafta konuşan Richter, kendi resimlerine bu kadar yüksek fiyat verenleri “aptal” bulduğunu belirterek, piyasadaki bu balonun patladıktan sonra fiyatların bir nevi çakılacağını söylüyor.

    GENÇ SANATÇILARIN İŞİ ZOR

    83 yaşındaki sanatçı, eserini satın alan isimsiz alıcının bu esere neden bu kadar para verdiğine anlam veremediğini ifade ediyor. Abstraktes Bild’in son satış rakamı, resmin ilk satıldığı fiyatın tam 5 bin katı. Müzayedelerde yaşanan bu ‘çılgınlığı’ ‘iş çığırından çıktı’ şeklinde değerlendiren ressam, bu büyük rakamlardan kendisinin çok cüzi bir miktarda para kazandığını, asıl büyük kazancın satıcıya gittiğini belirtiyor. Böyle geniş çaplı müzayedelerin sanatçıya fayda getirmekten ziyade daha çok satıcıyı memnun ettiğini söyleyen sanatçı, bu durumdan hiç de memnun değil. Richter, yakın zamanda 2 bin Euro değer biçtiği bir eserinin galericisi tarafından “Bu fiyat çok düşük, bunu 10-20 bin Euro arasında fiyatlandırmalıyız.” dediğini aktarıyor. “Domplatz, Mailand” (Cathedral Meydanı-Milano) adlı eserinin 29 milyon Euro’ya satılmış olmasını epey tuhaf karşılayan sanatçı, bu eserinin o kadar da iyi bir resim olmadığını söylüyor.

    Müzayedelerin kendisine sık sık katalog gönderdiğini ve bunlara bakarken şaşkına döndüğünü itiraf eden sanatçı, dönüp bakılmayacak pek çok eserin fahiş fiyatlarla satışa çıktığını söylüyor. Resim piyasasında yaşananlardan genç sanatçıların ve ‘ciddi galeriler’in büyük ölçüde etkilendiğini dile getiren Richter, kimsenin sanatın kendisiyle ilgilenmediği ve resmi sadece bir yatırım aracı olarak gördüğü düşüncesinde. Richter, bu gidişata kendince dur diyebilmek için geçtiğimiz yıllarda 100 küçük eserini uygun fiyata satışa çıkarmış. Sanatçı, kısa sürede tükenen bu eserlerinin, daha sonra müzayedelerde yüksek fiyatlara satıldığına tanık olmuş. Kendisinin resim satın almadığını söyleyen Richter, sevdiği eserleri görmek için müzelere gittiğini anlatıyor. Güncel sanatın en güçlü 100 ismi arasında gösterilen Richter’in bu görüşleri sanatı bir yatırım aracı olarak keşfeden ve sanatın her türlü formuyla bir anda haşır neşir olan zengin sınıfın ‘çılgınlığına’ dikkat çekmek şeklinde değerlendirebilir. Bu yeni düzenle birlikte yükselen ‘balon’un ne zaman patlayacağı ise merak konusu.

    TÜRKİYE’DE HERKES HALİNDEN MEMNUN!

    Türkiye’de de son yıllarda müzayedelerde dudak uçuklatan fiyatlara resimler satılıyor. Fakat bu durumdan genç sanatçılar dışında kimse pek şikayetçi değil, zira zaten sanat alıcısının az olduğu ülkemizde bu tür haberler başta müzayede sahipleri olmak üzere herkesi sevindiriyor. Son on yıla bakarsak, Osman Hamdi Bey’in ünlü tablosu Kaplumbağa Terbiyecisi’ni Pera Müzesi TMSF’den 5 milyon TL’ye satın almıştı. Burhan Doğançay’ın Mavi Senfoni’si 2009 yılında, Erol Akyavaş’ın Enel Hak adlı eseri de 2010’da, Antik AŞ tarafından 2,2 milyon TL’ye satılarak o dönemin en pahalı resimleri ilan edilmişti. En son geçtiğimiz ay Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun İstanbul adlı eseri -ressamın kendi rekorunu da kırarak- 1.830.000 TL’ye satıldı. Bedri Rahmi, Osman Hamdi Bey, Erol Akyavaş bugün aramızda değil, o yüzden bu yüksek fiyatlar konusunda ne söylerlerdi bilinmez. Fakat 2013’te vefat eden Burhan Doğançay, eserinin bu kadar yüksek fiyata satılmasına tepki gösterenlere ateş püskürmüştü. Gerhard Richter gibi, sanatçıdan ziyade satıcılara para kazandıran bu sisteme ülkemizde karşı çıkacak sanatçı henüz yok.


    Aynı yüzyıla iki farklı bakış

    Gerhard Richter’in fotoğraflarının yer aldığı kitap, yakın zamanda Türkçede yayımlandı. Yazar, yönetmen, düşünür Alexander Kluege ile Gerhard Richter, 2009’un yılbaşı gecesi Sils Maria’da, Nietzsche’nin evinin hemen yakınındaki Waldhaus Oteli’nde buluşup aynı yüzyıla farklı gözlerle bakıyorlar. Bu buluşmadan ortaya çıkan “Sürükleyen Zaman” adlı kitap, usta sanatçıyı yakından tanımak için iyi bir kılavuz. Kluege’in kısa metinlerine Richter’ın kar altında doğayı anlatan fotoğrafları eşlik ediyor kitapta. Görselin ve yazının diliyle aralık ayına odaklanan bir kitap “Sürükleyen Zaman”. 39 fotoğraf ve onlara eşlik eden metinlerin yer aldığı kitapta tarih, geçmiş ve şimdiki zaman üçgeninde mitolojiden meteorolojiye, matematikten felsefeye uzanan bir konu çeşitliliği üzerine iki ustanın birlikteliği dikkat çekiyor.


    0 0

    Genç sanatçıları, koleksiyonerler, galeriler, kültür-sanat kurumları ve sanatseverlerle buluşturan Mamut Art Project, bugün Maçka KüçükÇiftlik Park’ta başlıyor.

    Üçüncü yılına Akkök Holding ana sponsorluğunda giren Mamut Art Project’te bu sene 56 sanatçının, farklı disiplinlerden yaklaşık 400 eseri sergilenecek. Bu yıl toplam 990 sanatçının başvurduğu Mamut Art Project’te yer alan çalışmalar Agah Uğur, Başak Şenova, Eda Kehale Argun, İnci Eviner ile Osman Erden’den oluşan jürinin değerlendirmesi sonucunda seçildi. Sanat çevrelerinin keşif alanı olarak tanımladığı Mamut Art Project’te İstanbul, Ankara ve İzmir’in yanı sıra Diyarbakır, Konya, Nevşehir, Van, Karabük, Malatya, Kırklareli, Edirne’den genç sanatçıların da eserleri yer alıyor. (www.mamutartproject.com)


    0 0

    Twitter, 23-29 Mart günleri arasında dünyadaki tüm müzeleri Müze Haftası’nı kutlamaya davet etti.

    7 gün boyunca müzeler, 7 farklı temada hashtag ile Twitter üzerinden takipçileriyle etkinliğe katılacak. Etkinliğin ilk gününde Paris’te bir müze devasa bir #MuseumWeek hashtag’ini kapısının önünde sergilemeye başladı ve katılımcılardan onu bulup nerede olduğunu tweet’lemesini istedi. Güney Kore’deki Doosan Art Merkezi duvarlarından birine şekerle #MuseumWeek yazdı. Etkinliğe Türkiye’den de Pera Müzesi ile Oyuncak Müzesi katılıyor. Geçen sene ilki yapılan bu kutlama oldukça ilgi çekmiş ve 20 ülkede 630 etkinlik yapılmış, müzelerle ilgili 260 bin tweet atılmıştı. Bu sene ise 44 ülkeden 1.000’den fazla müze bir hafta sürecek kutlamaya kaydoldu. Bunların arasında dünyanın en büyük müzeleri sayılan British Museum (@britishmuseum) ve Cathédrale NotreDame (@notredame2paris) da var.

    Müze Haftası’nda Twitter her gün müzeler ve müze fan’larının tweet atabilecekleri farklı temalar belirledi. Bugünkü hashtag #İlhamMW / #InspirationMW (İnsanlardan müzelerle ilgili olan ve insanların kendilerine ait eşyalarını paylaşmalarını isteyin). Yarınki tema: #AileMW / FamilyMW (Müzenizin aile dostu yönlerini takipçilerinizle paylaşın.) 28 Mart Cumartesi: #FavoriMW / #FavMW (Takipçilerinizin müzeniz hakkındaki favorilerini paylaşacakları bir gün). 29 Mart Pazar: #PozverMW / #PoseMW (Takipçilerinizden müzenizde selfie’ler veya aile fotoğrafları çekmelerini isteyin.)

    Sosyal medya ve müze uzmanı, @CultureThemes projesinin ev sahibi Mar Dixon “Geçen seneki #MüzeHaftası büyük ses getirmişti ve bu sene de aynı derecede popüler olacağa benziyor. Etkinliğin İngiltere’yi ve Avrupa’yı aşıp tüm dünyaya yayılması oldukça heyecan verici. Twitter müze ve galerilere koleksiyonları ve uzmanlık alanlarını dünya üzerindeki kullanıcılarla paylaşmaları için benzersiz bir fırsat sunuyor.” dedi.


    0 0

    Azerbaycan’ın büyük şairi Bahtiyar Vahapzade’nin (1925-2009) ‘Gün Var Bin Aya Değer’ adlı şiir kitabının telif hakkı oğlu Azer Vahapzade tarafından Kimse Yok mu Derneği’ne bağışlandı.

    Ankara’daki imza töreninde konuşan Azer Vahapzade, şiir kitabı telifinin dernek yöneticilerinin teşebbüsüyle gerçekleştiğini söyledi. Vahapzade, şöyle devam etti: “Bu büyük bir meseledir, hesap edin ki bu da babamın 90. yılında bir hediyedir. Çok seviniyorum. Size kendi minnettarlığımı bildirmek isterim. İki millet olarak, kökümüz aynıdır. Dilimiz aynıdır, dinimiz aynıdır. Sözlerimizde farklılıklar olabilir. Bu da mesafe uzunluğuna göre olabilir ama aynı bakarız, aynı düşünürüz. Sovyetler döneminde bizim bu şekilde kalmamızın nedeni Türkiye’dir.” Kimse Yok mu Derneği Genel Müdürü Orhan Erdoğan ise Kimse Yok mu Derneği olarak değişik meslek gruplarında çalışan gönüllülerle birlikte derneğe katkı sağlamaları amacıyla farklı projeler ürettiklerini söyledi. Erdoğan, “Bunlardan biri de özellikle eser sahibi yazarlara, şairlere teklifimiz oldu. Kendilerine ‘Eserlerinizden bir ya da birkaçının telif haklarını veya onlardan gelecek olan gelirleri dernek için bağışlar mısınız?’ dedik. Yurt içerisinde ve yurtdışında yazarlara ulaşmaya çalıştık. Bahtiyar Vahapzade’nin oğlu Azer Bey, babasının vârisi olarak şiir kitaplarından birinin telif hakkını devretmiş bulunuyor.” dedi.


    0 0
  • 03/26/15--02:59: Sahnede bağlama şöleni
  • Cemal Reşit Rey (CRR) konser salonu, önceki iki gün saza ve söze ev sahipliği yaptı. Bu yıl ilki gerçekleştirilen Bağlama Günleri’nde panel, atölye çalışması, sergi ve konser ile bir bağlama şöleni yaşandı.

    Birinci gün Cengiz Özkan’ın sahneye çıktığı Âşık Veysel anma konseri ile sona erdi. İkinci gün, etkinliğin kapanış konserinde ise sahnede Erdal Erzincan ve orkestrası vardı. Konserin ilk bölümünde Erdal Erzincan solo performans ile sahnedeydi. Yer yer bağlamasını coşturdu Erzincan, kimi zaman da sesiyle eşlik etti sazına. Bağlamanın tellerine şelpe şelpe vururken “evler yıkan, beller büken, kervan kıran” sarı yıldıza “niye doğdun” diye de sordu… Maraş’tan gelen haberle Meyrik’in ölüm acısına da ortak etti dinleyiciyi.

    Konserin ikinci bölümünde Erzincan’a on beş kişilik bağlama orkestrası eşlik etti. Kimi Tanbura’da şelpe çaldı, kimi divan bağlama, bas bağlama ve cura ile türkülere renk kattı. Orkestra on türkü icra etti ama dinleyenleri Anadolu’yu baştan başa gezdidi. Karacaoğlan da vardı konserde, Pir Sultan Abdal da, Muharrem Ertaş da… Orkestranın her bir üyesi tezenesini teline dokundururken oluşan görsel şölen de görülmeye değerdi. Bağlama Günleri’nin gündüzleri de dolu dolu geçti. İlk gün Prof. Dr. Erol Parlak’ın yönettiği “Türkiye, Avrupa ve Çevre Kültürlerde Bağlama” başlıklı panele Prof. Dr. Gülnaz Abdullahzade ve Doç. Martin Greve konuşmacı olarak katıldı. İkinci gün Yücel Paşmakçı’nın yönettiği panelde Öğr. Gör. Okan Murat Öztürk ve Arş. Gör. Erdem Şimşek toplumsal, kültürel ve simgesel özellikleriyle bağlamayı anlattı. Programın belki de en önemli etkinlikleri Çetin Akdeniz ve Güray Hafiftaş’ın yönetiminde ayrı ayrı gerçekleşen Ustalık Sınıfı eğitimleriydi.


    0 0

    İtalyan asıllı saray ressamı Fausto Zonaro’nun (1854-1929) altı başyapıtından biri sayılan ‘Bayram’ isimli tablosu 50 yıldır İstanbul’da bir aile koleksiyonunda saklı duruyordu.

    Eser Mart 2012’de Arkas Holding koleksiyonuna katıldıktan sonra Nisan 2012’de açılan bir sergi ile görücüye çıkmıştı. Zonaro’nun yaptığı bayram kutlaması konulu iki büyük boyutlu tablonun daha küçük olanı ise 21 Nisan’da Londra’daki Sotheby’s müzayede evinin “Oryantalist ve İslam Eserleri Haftası” kapsamında satışa çıkacak. 350-450 bin sterlin fiyat biçilen ve daha önce müzayedeye hiç girmemiş bu ikinci tabloya büyük bir ilgi var. Müzayedede bu ünlü tablonun yanı sıra resmin eskizi niteliğinde bir detay yağlıboya da 40–60 bin sterline satışa çıkacak.

    Tabloda, Ramazan Bayramı’nda Tatavla’da kurulan bir panayır alanı resmediliyor. Resmin sağ köşesine kendisini de yerleştiren ressam, anılarında o günden şöyle bahseder: “Davul geliyor, ardından zurnayı çok iyi çalan Ermeni... Tulumbacılar birer birer kol kola bağlanarak diziliyor. Davulun tokmağının vurmasını bekliyorlar. Ve işte küçük küçük adımlar, küçük küçük eğilmeler başlıyor.”

    En son Milan’da 1919’da sergilenen eserin satışa çıkışı Floransa’da Medici-Riccardi Sarayı’nda Nisan-Haziran 2015 tarihleri arasında düzenlenecek olan kapsamlı Zonaro retrospektifi ile aynı zamana denk geliyor. Eserin kimin koleksiyonuna gireceği ise şimdiden merak konusu.

    Müzayedede Avrupalı ressamların Türkiye konulu eserlerinden oluşan bir seçki de yer alacak. Alman sanatçı Hubert Sattler’in Beyazıt Yangın Kulesi’nden İstanbul resmi 150–200 bin sterlin, Auguste Etienne François Mayer’in Bayezit Camii’nden ayrılan Sultan II. Mahmut adlı tablosu 70-90 bin sterline satışa çıkacak.


older | 1 | .... | 274 | 275 | (Page 276) | 277 | 278 | .... | 375 | newer