Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 361 | 362 | (Page 363) | 364 | 365 | .... | 375 | newer

    0 0
  • 05/16/16--14:00: Sancar'ın büstü açıldı
  • Nobel ödüllü Prof. Dr. Aziz Sancar'ın Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinin girişine yerleştirilen büstü, düzenlenen törenle açıldı.

    Nobel ödüllü Prof. Dr. Aziz Sancar'ın Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinin girişine yerleştirilen büstü, düzenlenen törenle açıldı.

    Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesindeki törende konuşan Prof. Dr. Sancar, büstün kendisi için büyük bir onur olduğunu ifade etti.

    Türkiye'nin en önemli üniversitelerinden biri olan Hacettepe Üniversitesinin tıp alanına büyük katkıları bulunduğuna işaret eden Sancar, "Beni bu şekilde onurlandırdıkları ve Türk halk sağlığına büyük katkıları olan büyük tarihi insanların içinde beni de saydıkları için çok minnettarım. Beni yetiştiren ve bu seviyeye getiren Türkiye Cumhuriyeti'ne ve hocalarıma minnettarım. Sağolun, varolun." diye konuştu.

    Hacettepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Haluk Özen de büstün Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mümtaz Demirkalp tarafından yapıldığını belirtti.

    Daha sonra Prof. Dr. Sancar ve Prof. Dr. Özen, büstün açılışını gerçekleştirdi. Öğretim üyeleri ve öğrencilerden büyük ilgi gören Sancar, hatıra fotoğrafı çektirdi.

    Törene, Sancar'ın eşi Esta Gwendolyn Sancar da katıldı.


    0 0

    Lacivert dergisinin Genel Yayın Yönetmeni Atlas, "Biz Türkiye'de muhafazakar entelektüel çevrelerin ilk dergisiyiz. Bu işler daha önce karşı tarafta yapılıyordu ve kültürel iktidarın belirleyiciliği de onların elindeydi" dedi.

    Lacivert dergisinin Genel Yayın Yönetmeni Meryem İlayda Atlas, "Biz Türkiye'de muhafazakar entelektüel çevrelerin ilk dergisiyiz. Bu işler daha önce karşı tarafta yapılıyordu ve kültürel iktidarın belirleyiciliği de onların elindeydi." dedi.

    Lacivert dergisinin Genel Yayın Yönetmeni Meryem İlayda Atlas, "yaşam kültürü" kategorisinde okuyucuya sunulan derginin yayın hayatında ikinci yılına girdiğini, sloganının ise "hayatı ciddiye alan dergi" olduğunu anlattı.

    Atlas, kültür sanat dergilerinin uzun yıllar merkez medyanın dışında kaldığı yorumunu yaparak, şöyle konuştu:

    "Merkez medya yakın tarihe kadar tamamıyla bir tekeldi ama bu tekel son yıllarda kırılmaya başlandı. Farklı kesimleri temsil eden medya mecraları açıldı. Bu medya mecraları çeşitli içerikler gibi entelektüel alanda da kendini gösterdi. Çünkü ana akım dediğimiz şey Türkiye'de problemli bir şekilde kurgulanmıştır. Çok az bir kesimin hassasiyetlerine hitap eden, topluma sadece magazin içeriği dayatmak üzerine kurulu bir yapısı vardı."

    Entelektüel bir derginin ilk örneği

    Merkez medyanın ilgi alanı dışında yer alan konuların alternatif kuruluş, yerel gazete gibi algılandığını ifade eden Atlas, Lacivert dergisinin Türkiye'de dağıtımı yapılabilen, abonelik sistemi oluşturulabilen, bütün sosyal medya mecralarını kullanabilen entelektüel bir derginin ilk örneği olduğunu söyledi.

    Gazetelerde, haftanın 6 günü aynı insanların yazılarının yer aldığına dikkati çeken Atlas, şu bilgileri verdi:

    "Gladyatör tarzı insanların sahada olduğu ve birbiriyle çarpıştığı bir dünya var gazetecilikte. Böyle bir ortamdan bir fikir doğmaz. Zaten medyanın böyle bir beklentisi de yok. Bu durumda, medyanın aynı zamanda içinde olan ve gündemi de takip eden, okuyucuya daha derli toplu içerikler söyleyen, bir şeyleri hatırlatması ve bağlamına oturtması gereken dergilere ihtiyaç duyuyoruz."


    0 0

    Tokat'ta, Sultan 1. Mahmut döneminde yaptırılan Paşa Han, sahibi tarafından internetten 6 milyon 500 bin liraya satılığa çıkarıldı.

    Tokat'ta, Sultan 1. Mahmut döneminde yaptırılan Paşa Han, sahibi tarafından internetten 6 milyon 500 bin liraya satılığa çıkarıldı.

    Zararlızade Mehmet Paşa tarafından 1752'de yaptırılan, kent merkezindeki Paşa Han, bakımsızlıktan yıprandı. Hanı maddi durumu nedeniyle restore ettiremeyen sahibi Hamdullah Suphi Efeli, burayı satmaya karar verdi.

    Efeli, AA muhabirine yaptığı açıklamada, hanın, birçok tarihi eserin bulunduğu Sulu Sokak'ta yer aldığını söyledi.

    Dedesi Seyit Ahmet ile babası Ali Efeli'nin, hanı 50 yıl önce satın aldığını anlatan Efeli, "Tarihi bir handır. Burası eskiden otel olarak kullanılıyormuş. Buranın restore edilmesini istiyoruz. Hanın restorasyonu bizim için pahalı. Kamu veya şirketler için pahalı olmayabilir. Kamuya verme gibi bir çalışmamız olmadı. Restorasyonun yapılması için İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü nezdinde çalışmamız oldu." dedi.

    Hanı 2 ay önce internetten 6 milyon 500 bin liraya satılığa çıkardığını bildiren Efeli, "Çok arayan soran oldu. Buraya gelerek görenler oldu. Arayanlarla görüşmelerimiz sürüyor. Bu kadar ilgi beklemiyordum. İlgiyi görünce 'Hanı satışa çıkarmakta biraz da geç kalmışız' diye düşünüyorum." diye konuştu.


    0 0

    "TheArtCore 2016" sergisinden elde edilecek gelir, Mehmetçik Vakfı'na bağışlanacak.

    "TheArtCore 2016" sergisinden elde edilecek gelir, Mehmetçik Vakfı'na bağışlanacak.

    Nişart ve Pinelo Gallery'nin desteği ile ressam Sibel Tetik'in küratörlüğünde düzenlenen sergi, 27 Mayıs'ta Beylerbeyi Sarayı Tünel Sanat Galerisi'nde açılacak.

    Türkiye'nin çeşitli bölgelerinden birçok sanatçının resim, heykel, özgün baskı, gravür, fotoğraf, seramik gibi çalışmaları ile katılacağı serginin geliri, Uluslararası Kadınlar Dayanışma Derneği ve Mavi Haliç Lions Kulübü tarafından Mehmetçik Vakfı'na aktarılacak.

    Sergi 2 Haziran'a kadar görülebilecek.


    0 0

    Halk müziği sanatçıları Hülya Polat ile Selim Bölükbaşı, New York'taki Times Meydanı'nda kemençe çalıp, horonunu tanıttı.

    Halk müziği sanatçıları Hülya Polat ile Selim Bölükbaşı, New York'taki Times Meydanı'nda kemençe çalıp, horonunu tanıttı.

    New York'ta düzenlenecek Türk Günü Yürüyüşü etkinliklerine katılmak üzere kente gelen Karadeniz yöresi sanatçılarından Polat ve Bölükbaşı, kentin simgesi Times Meydanı'nda Karadeniz horonu tepti.

    Sosyal medya üzerinden yapılan duyurularla Times Meydanı'na gelen Türk vatandaşlarının da katıldığı gecede, Bölükbaşı tulum ve kemençe çaldı.

    Polat'ın türküleriyle coşan vatandaşları, Amerikalılar da ilgiyle izledi.

    Gazetecilerin bir sorusu üzerine Polat, ''Biz eskiden babamızdan korkardık köyde horon tepmeye, şimdi geldik dünyanın merkezinde tepiyoruz, ne güzel.'' dedi.


    0 0

    Edebiyat dünyasının en saygın ödüllerinden biri kabul edilen Man Booker Uluslararası Ödülü'nü, "The Vegetarian" adlı romanıyla Güney Koreli yazar Han Kang kazandı.

    Edebiyat dünyasının en saygın ödüllerinden biri kabul edilen Man Booker Uluslararası Ödülü'nü, "The Vegetarian (Vejetaryen)" adlı romanıyla Güney Koreli yazar Han Kang kazandı.

    Kazanan isim, İngiltere'nin başkenti Londra'daki ünlü Victoria & Albert Müzesi'nde düzenlenen 2016 Man Booker Uluslararası Ödülü töreninde açıklandı.

    Vejetaryen adlı kitapta, et tüketmeyi bırakan ve insan barbarlığına karşı koymaya çalışan bir kadının hikayesi yer alıyor.

    Kitabın yazarı 45 yaşındaki Han Kang ve 28 yaşındaki çevirmeni Deborah Smith, 50 bin sterlin (72 bin dolar) para ödülünü paylaşacak.

    Bu arada, kitabın çevirmeni İngiliz vatandaşı Smith'in, İngilizce-Korece alanında yeterli sayıda çevirmen olmadığını fark etmesi üzerine, 2010 yılında kendi çabalarıyla Korece öğrenmeye başladığı biliniyor.

    Man Booker Uluslararası Ödülü, İngilizce kaleme alınan ya da İngilizce çevirisi yapılmış eserlere veriliyor.


    0 0
  • 05/16/16--14:00: O ülkede konser vermeyecek!
  • Ünlü şarkıcı Justin Bieber, başladığı dünya turnesi kapsamında Arjantin'de konser vermesinin mümkün olmadığını açıkladı.

    Kanadalı pop şarkıcısı Justin Bieber, hakkındaki soruşturma nedeniyle, mart ayında başladığı dünya turnesi kapsamında Arjantin'e gelemeyeceğini duyurdu.

    Sosyal paylaşım sitesi Twitter'daki hesabından açıklama yapan Bieber, turne kapsamında Arjantin'e gelmeyi çok istemesine rağmen avukatlarının bu ülkede konser vermesinin kendisi için uygun olmayacağını bildirdiğini ifade etti. Bieber, “Eğer durum değişseydi gelmeyi çok isterdim ancak bu kez gelemeyeceğim” ifadesini kullandı.

    Ünlü şarkıcı, iki korumasını 2013 yılında Buenos Aires'teki bir gece kulübünün dışında fotoğrafçı Diego Pesoa'ya saldırtmakla suçlanıyordu.

    Ancak geçen yıl temmuz ayında Arjantin'de bir mahkeme, Bieber hakkında 2013'te ülkede çıkarılan tutuklama emrini kaldırdı. Tutuklama emrinin kaldırılmasına rağmen Bieber hakkındaki suçlamalar düşürülmedi. Mahkeme kaynaklarından alınan bilgiye göre Bieber'ın olay hakkında ifadesinin alınması için tarih belirlenmesi bekleniyordu.


    0 0

    Ukrayna Devlet Başkanı Poroşenko, Eurovision Şarkı Yarışmasında birinci olan Kırımlı Tatar sanatçı Jamala'ya Ukrayna Halk Sanatçısı unvanı verdi.

    Ukrayna Devlet Başkanı Petro Poroşenko, Eurovision Şarkı Yarışmasında birinci olan Kırımlı Tatar sanatçı Jamala'ya Ukrayna Halk Sanatçısı unvanı verdi.

    Devlet Başkanlığından yapılan açıklamada, Poroşenko kabulünde Jamala'yı Ukrayna Halk Sanatçısı onursal unvanı ile ödüllendirdi.

    Poroşenko, Jamala'nın başarısını "fantastik bir zafer" olarak nitelendirerek, çok sayıda insanın bundan dolayı mutlu olduğunu belirtti.

    Jamala'nın zaferinin Ukrayna ve Kırım Tatar halkı için çok önemli olduğuna dikkati çeken Poroşenko, Kırım Tatar halkının 72 yıl önce yaşadığı trajediyi artık sadece diplomatların değil, sıradan insanların da bilir hale geldiğini ifade etti. Poroşenko, Jamala'nın Kırım meselesinin dünya kamuoyunda yeniden birinci sıraya oturmasına büyük katkıda bulunduğunu vurguladı.


    0 0

    Ahşap sanatçısı Mehmet Şakir Ünlü, geliştirdiği “Ahşapkari” sanatı ile boya kullanmadan farklı renklerdeki doğal ahşaplardan tablolar yapıyor. Tavla zarı büyüklüğünde 5 bin parça ahşap kullandığı tabloyu bir ayda tamamlayabilen Ünlü, sanatını öğreteceği öğrenci bulamamaktan şikayetçi.

    Mehmet Şakir Ünlü (60), tekniğini ve ismini bulduğu ‘ahşapkari' sanatı ile tavla zarı büyüklüğündeki doğal ahşap parçaları boya kullanmadan birleştiriyor, tabloya dönüştürüyor. Bursa'da yaşayan Ünlü, sanatını yeni nesillere de öğretmek istiyor. Ünlü, uzun yıllar reklam işleriyle uğraştığını ve bu süre içinde ahşap sanatına ilgi duyduğunu, araştırmalar yaptığını söyledi, gençliğinden beri özellikle atık ahşaplardan yapabilecekleri üzerinde düşündüğünü ifade etti. Sanatçı, 4 yıldır ‘ahşapkari' adını verdiği sanatıyla ilgilenmeye başladığını belirtti.

    Bu sanatta boya kullanmadığını vurgulayan Ünlü, şöyle konuştu: “Türkiye'de kahverengi dışında farklı renklerde doğal ahşap yoktu. Zamanla dünyanın farklı yerlerinde değişik renklere sahip doğal ahşaplar olduğunu gördüm. Yurtdışından getirtmeye başladım. Ahşapkari, doğal renkteki ahşap parçalarından dünyada ilk kez yapılan bir sanat. Bu sanatın tekniği ve ismi bana ait. Telkari gibi eski sanatların isimlerini çağrıştırması için bu sanatın adını ahşapkari koydum.” Tabloların yapımında az sayıda yerli ağaç kullandığını belirten Ünlü, “Genellikle, Güney Amerika, Afrika ve Güney Asya'dan gelen ağaçların parçalarını kullanıyorum. Çoğu da atık ahşap parçaları.” dedi.

    Ünlü, tablolar için öncelikle ahşabı zar büyüklüğünde küçük parçalara böldüğünü, küçük bir tabloda yaklaşık 5 bin ahşap parçası kullandığını dile getirerek tablo büyüdükçe sayının da arttığını söyledi. Ünlü, şu bilgileri aktardı: “Tablo yaparken önce çizim yapıyorum ya da hazır taslak resimler kullanıyorum. Ardından ağaçları makinede küçültüyorum sonra maket bıçaklarıyla tavla zarı büyüklüğünde kesiyorum. Sonra onları tek tek tabloya yapıştırıyorum. Kestiğim parçaları beyaz tutkalla tek tek yapıştırıyorum. Tablo bittikten sonra üzerine dolgu verniği atıyorum. Vernikten sonra zımpara ile tüm yüzeyi eşit hale getiriyorum. Son olarak da yeniden koruyucu vernik atıyorum.”

    Atatürk, Madonna, Yeşil Türbe, kılıç kalkan oyunu, Meryem Ana, Hazreti İsa tabloları yaptığını belirten Ünlü, en pahalı tablosunu 10 bin liraya sattığını söyledi.

    Ünlü, bu sanatın kursunu verdiğini ancak sabır isteyen bir iş olması nedeniyle devam ettirecek meraklı bulamadığını vurguladı. “Bir tablonun yapımı yaklaşık bir ay sürüyor. Bir tabloya başladığımda saatlerin, günün nasıl geçtiğini anlamıyorum. Sabır isteyen ancak çok keyifli bir iş. Sizi adeta başka bir boyuta taşıyor.” diye konuştu.


    0 0

    Orman ve Su İşleri Bakanlığından, Gaziantep'te koruma statüsü verilerek ilan edilen 2 yeni tabiat parkıyla, Türkiye'deki tabiat parkı sayısının 208'e yükseldiği bildirildi.

    Orman ve Su İşleri Bakanlığından, Gaziantep'te koruma statüsü verilerek ilan edilen 2 yeni tabiat parkıyla Türkiye'deki tabiat parkı sayısının 208'e yükseldiği bildirildi.

    Orman ve Su İşleri Bakanlığından yapılan açıklamada, Doğa Koruma ve Milli Parklar (DKMP) Genel Müdürlüğünce korunan alanlara yeni halkaların eklendiği belirtilerek, Gaziantep sınırları içinde 2 yeni tabiat parkının ilan edildiği bildirildi.

    Alleben Tabiat Parkının Şahinbey ilçesi Gerciğin ve Yamaçtepe Mahallesi sınırlarında yer aldığı ve 2 bin 820 dekar ormanlık alandan oluştuğu, Huzurlu Tabiat Parkının ise İslahiye ilçesi Huzurlu Yaylası'nda yer alan bin 520 dekarlık ormanlık alandan meydana geldiği bilgisi verildi.

    Gaziantep'te koruma statüsü verilerek ilan edilen bu tabiat parkları ile kentte tabiat parkı sayısının 4, korunan alan sayısının ise 6 olduğu belirtilerek, ülke genelinde ise tabiat parkı sayısının 208'e yükseldiği belirtildi.

    "Hedef, gelecek kuşaklara milli bir miras olarak aktarmak"

    Açıklamada değerlendirmesine yer verilen Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, Bakanlık olarak Türkiye'nin tabii, kültürel rekreasyonel kaynak değerlerine sahip bölgeleri milli park, tabiat parkı, tabiat koruma alanı ve tabiat anıtı olarak ayırarak, koruma altına aldıklarını belirtti.

    Eroğlu, "Bu alanlara olan farklı kullanım taleplerini kontrollü ve planlı bir şekilde karşılayabilmek ve buraların koruma, kullanma dengesini gözeterek, gelecek kuşaklara milli bir miras olarak aktarmayı hedefliyoruz." değerlendirmesinde bulundu.


    0 0

    TRT TV Filmleri Projesi kapsamında çekilen 33 filmden biri olan "Son Takla", yarın "TRT Ev Sineması" kuşağında izleyiciyle buluşacak.

    Yönetmen Volkan Özgümüş, "Futbolun özeline girebildiğim kadar girdim. Takım otobüsünden soyunma odasına kadar o havayı soludum. Hemen hemen herkesin anladığı ve hakkında yorum yaptığı futbolu, kurmaca halinde sunmak çok zor." dedi.

    TRT TV Filmleri Projesi kapsamında çekilen 33 filmden biri olan "Son Takla", yarın "TRT Ev Sineması" kuşağında izleyiciyle buluşacak.

    Filmin yapımcı ve yönetmeni Volkan Özgümüş AA muhabirine yaptığı açıklamada, "TRT TV Filmleri" projesinin devrim niteliğinde olduğunu ve "Son Takla" filminin projenin çıtasını daha da yükselteceğini söyledi.

    Filmin, Trabzonspor'dan Beşiktaş'a transfer olduktan sonra hayatı değişen eski futbolcu Cemil'in hikayesini anlattığını belirten Özgümüş, "Fonda Trabzon'un güzelliklerinin, futbolun, yarım kalmışlıkların yer aldığı tatlı bir karadeniz filmi. Bir yüzleşme ve geriye dönüş hikayesi. Bu konular da Türk insanının çok yakından takip ettiği futbol üzerinden işleniyor. İş bana geldiğinde, futbol filmi olmasından dolayı çok heyecanlandım. Futbol ülkesinde yaşıyoruz ama futbol filmimiz yok. Bir kaç filmden başka örneği yok. Sinema seyircisini futbolla yakalamak çok güzel." açıklamasında bulundu.

    "Türkiye'nin, referans futbol filmi olması için çok uğraştık"

    Özgümüş, film için futbol danışmanıyla çalıştıklarını ve maç sahnelerinde, birkaç oyuncu haricinde herkesin profesyonel futbolcu olduğunun altını çizerek,"Çok büyük sorumluluk hissediyorum. Futbolu iyi biliyorum. Buna rağmen ön hazırlığını çok sıkı tuttum. Gidebildiğim kadar maça gittim. Futbolun özeline girebildiğim kadar girdim. Takım otobüsünden soyunma odasına kadar o havayı soludum. Hemen hemen herkesin anladığı ve hakkında yorum yaptığı futbolu kurmaca halinde sunmak çok zor. Dolayısıyla, gerçeğe en yakın halde çekmek istedim. Futbol filmlerinin az olması da bu durumu özelleştirdi. Türkiye'nin, referans futbol filmi olması için çok uğraştık. Futbol filmi dendiğinde akla 'Son Takla' gelecek."bilgisini verdi.


    0 0

    Cannes Film Festivali'ne paralel etkinliklerden "Eleştirmenler Haftası" kapsamındaki yarışmada uzun metraj kategorisinde yarışan yönetmen Mehmet Can Mertoğlu'nun filmi Albüm, eleştirmenlerden ve izleyicilerden büyük ilgi gördü.

    Cannes Film Festivali'ne paralel etkinliklerden "Eleştirmenler Haftası" kapsamındaki yarışmada uzun metraj kategorisinde yarışan yönetmen Mehmet Can Mertoğlu'nun filmi Albüm, eleştirmenlerden ve izleyicilerden büyük ilgi gördü.

    Evlat edinen bir çiftin, hazırladığı bir fotoğraf albümüyle çocuktan evlatlık olduğunu gizlemeye çabalamasını konu alan, toplumdaki ön yargıları ve bürokrasiyi sorgulayan Albüm, Mertoğlu'nun "Yokuş" ve "Fer" kısa filmlerinin ardından senaryosunu yazdığı ve yönetmenliğini yaptığı ilk uzun metrajlı filmi olma özelliğini taşıyor.

    Mertoğlu, Cannes'da "Eleştirmenler Haftası" kapsamında gösterimi tamamlanan ve pek çok eleştirmenin olumlu not verdiği filmiyle ilgili AA muhabirinin sorularını yanıtladı.

    Film üzerinde çalışmaya dört yıl önce başladığını anlatan Mertoğlu, evlat edinme konusundan yola çıkarak çok ilgi duyduğu, oluşturulmuş, yani kurgusal tarih konusunu ele aldığını söyledi.

    Cannes'da çoğu olumlu pek çok eleştiri aldıklarını dile getiren Mertoğlu, "Görece genç sayılırım, 27 yaşındayım. İlk filmimin Cannes'da gösterilmiş olması benim için kıvanç verici. Filmimin taçlandırılmış olmasından memnuniyet duyuyorum." dedi.

    Mertoğlu, "En zengininden en fakirine herkes çocuklardan evlatlık olduklarını saklıyor. Hayatımda çok trajik olaylar gördüm, evlat edinilen çocukların yaşadığı. Bir çocuğu sahiplenmek ayıp bir şey değil, çok da güzel bir şey. Filmim aracılığıyla bu konu toplumda tartışılırsa sevinirim." diye konuştu.

    Cannes Film Festivali paralelinde Fransız Film Eleştirmenleri Birliği'nin organize ettiği "Eleştirmenler Haftası" etkinliğine ilk veya ikinci uzun metrajlı filmlerini yapan yönetmenler davet ediliyor. Etkinliğin ödül töreninin 20 Mayıs'ta yapılması planlanıyor.


    0 0

    Anadolu'nun tarihi en eskiye dayanan kazı alanlarından İzmir'deki Yeşilova Höyüğü'nden elde edilen buluntular, 8 bin 500 yıl önce en gözde rengin hematitten elde edilen "kırmızı" olduğunu ortaya çıkardı.

    Anadolu'nun tarihi en eskiye dayanan kazı alanlarından İzmir'deki Yeşilova Höyüğü'ndeki kazılarda elde edilen buluntular, 8 bin 500 yıl önce en gözde rengin hematitten elde edilen "kırmızı" olduğunu ortaya koydu.

    Yeşilova Höyüğü Kazı Başkanı Prof. Dr. Zafer Derin, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Yeşilova Höyüğü'nde İzmir kentinin 8 bin 500 yıl öncesinden başlayarak 5 bin yıl öncesine kadar iki farklı sürecine, yani hem savaş hem de barış sürecine ilişkin bulgular elde ettiklerini belirtti.

    Yeşilova Höyüğü kazılarında çanak çömlek, taş alet gibi birçok şey bulduklarını, onlar vasıtasıyla binlerce yıl önceki yaşamı anlamaya çalıştıklarını dile getiren Derin, "Elde ettiğimiz bulgularla insanın yaşamını anlamaya çalışıyoruz. Onu kullanan insan neden o aleti yapmış, hangi kaynakları kullanmış, hangi topluluklarla ilişkiye geçmiş, neresi ile ticaret yapmış bunu öğrenmek istiyoruz." dedi.

    "Kaplar ve takılardan moda anlaşılıyor"

    Modayı daha çok kaplar ve takılardan anladıklarını ifade eden Derin, elbiselerden ve dokumalardan ancak "iz" halinde kalıntılar bulunduğunu söyledi.

    Derin, çanak ve çömlek ile takının bugün olduğu gibi o gün de modayı yansıttığını kaydederek, şu bilgileri aktardı:

    "8 bin 500 yıl önce evlerde kullanılan kaplar modadır, takılar modadır. Bunu anlamaya çalışıyoruz. Doğal taşları kullanarak, nesneleri kullanarak takı yapıyorlar. Bu takılar kadınların beğenisini kazanıyor. Çanak çömlek üretirken kullandıkları modeller, formlar da modadır. Çünkü bakıyoruz, çok uzak noktalarda da aynı formlar kullanılıyor. Renkler açısından da öyle. Nasıl bir ara çelik tencere modaydı, o dönemde birbirlerinin evinde çelik tencere gören kadınların beğendikleri nesneleri kendi evleri için de ürettiklerini görüyoruz. Özellikle kırmızı ve pembeyi çok seviyorlardı."

    "Evlerin duvarlarını, tavanlarını süslüyordu"

    Kırmızı rengin 8 bin 500 yıl önce "ateş" ve "kan" ile özdeşleştiğini belirten Derin, "barış" anlamına da gelen bu rengin o dönemde evlerin duvarlarını, tavanlarını süslediğini anlattı.


    0 0

    İstanbul'da Esenler Kadir Topbaş Kültür ve Sanat Merkezi, minik öğrencilerin büyük etkinliğiyle şenlendi. 39 ilçenin öğrencilerinin 94 eseri burada sergilenmeye başlandı.

    Tasarruflu otopark sisteminden el işçiliğine, mutfak ürünlerinden aydınlatma cihazlarına kadar her türlü buluş takdir topladı. Açılışa Esenler Kaymakamı Yüksel Ünal, İstanbul İl Milli Eğitim Müdür Yardımcısı Mehmet Nezir Eryarsoy, okul müdürleri ve davetliler ile vatandaşlar katıldı. Eryarsoy, “Öğrencilerimizi kutluyorum. Mükemmel eserlere şahit olduk.” dedi.

    YETER Kİ HAYAL EDİN VE İNANIN

    Hayallerin, insan için vazgeçilmez olduğunu vurgulayan Esenler Kaymakamı Ünal, minik proje sahiplerine şunları söyledi: “Yeter ki, hayal edin ve inanın. Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethedeceğine kimse inanmamıştı. Ama genç yaşına rağmen fethi başardı. Hayalin peşini bırakmamak ve sonuca varmak aşk işidir. Siz de aşkınızı kaybetmeyin. Kaybederseniz eserlerinizle birlikte kaybolursunuz. İnanın ve yapacağınız işe aşkla sarılın. Bu eserler de aşkla yapılmış ve Avrupa'da dahi olmayan projeler ortaya çıkmış. Hepinizin ellerine sağlık.”


    0 0
  • 05/18/16--14:00: 'Karagöz'e ölüm yok'
  • Karagöz geleneğinin 86 yaşındaki ustası Orhan Kurt, "Karagöz sanatının geleceğinden endişem yok, gençler ilgileniyor. Karagöz'e ölüm yok." dedi.

    Karagöz geleneğinin 86 yaşındaki ustası Orhan Kurt, "Karagöz sanatının geleceğinden endişem yok, gençler ilgileniyor. Karagöz'e ölüm yok." dedi.

    Karagöz geleneğinin usta sanatçısı Orhan Kurt, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Karagöz ile 1936 yılında subay olan babasının yüzbaşı arkadaşı Niyazi Bey'in evlerinin bahçesinde Karagöz oynatması üzerine tanıştığını ve o günden itibaren Niyazi Bey'e yardım ederek öğrenmeye başladığını anlattı.

    Kurt, 1950 yılına kadar kendi edindiği bilgilerle Karagöz oynattığına dikkati çekerek, şunları söyledi:

    "Sultanahmet'te oturuyordum. Birgün bir sokaktan yokuş yukarı tırmanırken bir evden tanbur sesi duydum. Oturdum dinledim, sonra kapı açıldı, dağ gibi bir adamla karşılaştım. Bana, 'Ne yapıyorsun sen burada?' dedi. 'Ben de biraz çalarım, dinliyorum' deyince içeri davet etti. O çaldı amatör, ben çaldım profesyonel, çünkü tanbur eğitimi almışım yıllarca. Adam baktı ondan iyi çalıyorum, 'Ben Karagöz yaparım' dedi, 'Ben de yaparım' dedim. Bir getirdi ki yaptığı Karagöz'ler dilim tutuldu. Meğer üstadı azam Ragıp Tuğtekin'miş, büyük ustaymış."

    Tuğtekin ile tanıştıktan sonra 22 yıl ona çıraklık yaptığını aktaran Kurt, müzikte ilk hocasının da Şükrü Derya Bey olduğunu, tanbur çalmanın yanı sıra hanendelik yaptığını ve yaklaşık 22 bin eser bildiğini kaydetti.

    "Ekranlarda Karagöz'ün en kötü örneğini görüyorum"

    Kurt, özellikle Ramazan aylarında televizyon kanallarında yer alan Karagöz çalışmalarını gözlemlediğine değinerek, şu yorumu yaptı:

    "Ekranlarda şu an Karagöz'ün en kötü örneğini görüyorum, beğenmiyorum. Ben öyle oynamam, bildiğim gibi oynarım. Karagöz oynatmak ses ister, müzik bilgisi, edebiyat bilgisi ister. Teatral olmayı bileceksin, toplum bilgisini yalamış yutmuş olacaksın. Bir de artistlik ister. Psikolojiyi ve insanı iyi tanımak, ona değer vermek lazım. Bütün bunları kompoze etmeyi bilmek gerekiyor."

    "Sanatımın karşılığını aldım"

    Kurt, "Türkiye'de kıymetim bilindi diye düşünüyorum, çok mutluyum." düşüncesini paylaşarak, "Sanatımın karşılığını hep aldım, çok mutluyum." dedi.

    Orhan Kurt'un, Mehmet Lütfi Şen'in küratörlüğünde düzenlenen "Gölgenin Tasarımı" sergisi, 27 Mayıs'a kadar Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi'nde görülebilecek.


    0 0

    Türkiye'deki sinema salonlarında bu hafta 2'si yerli 7 film vizyona girecek.

    Doğa Can Anafarta'nın yönettiği ve Büşra Çubukçuoğlu, Funda Ersin, Murat Onuk ile Doğuş Gün Demir'in oynadığı "Alamet-i Kıyamet: Tarikat" izleyici ile buluşacak.

    Filmde, Çubukçuoğlu'nun canlandırdığı, hamile olan ve tuhaf komşularıyla garip bir apartmanda yalnız yaşayan Elif karakterinin hayatının bazı olaylar nedeniyle karabasana dönmesi anlatılıyor.

    Korku türündeki film, 1999 yılında ülkemizde ve dünyada yaşanan gizemli olaylara farklı bir bakış açısından bakıyor.

    "Misafir"

    Zümrüt Erkin, Tamer Levent, Ayten Uncuoğlu ile Hale Akınlı'nın oynadığı filmin yönetmenliğini Mehmet Eryılmaz yaptı.

    İlk filmi "Hazan Mevsimi: Bir Panayır Hikayesi"nin yanı sıra dramatik belgesel filmlere imza atan Mehmet Eryılmaz, ikinci uzun metraj filmi olan "Misafir"in senaryosunu da kendi kaleme aldı.

    Anne kız ilişkisini, ölüm teması çerçevesinde işleyen ve aile içi cinsel taciz meselesini alt hikaye bağlamında ele alan film, genel planda hayata tutunamayan insanların hikayesini anlatıyor.

    "İyi Adamlar"

    Shane Black'ın yönettiği filmde, Russell Crowe, Ryan Gosling, Angourie Rice ile Matt Bomer oynuyor.

    70'lerde Los Angeles'ta geçen ve iki özel dedektifin macerasını konu alan film özetle şöyle:

    "Los Angeles'ta, şanslı ama sakar özel dedektif Holland March ve dikkatli araştırmacı Jackson Healy bir gizemi çözmek için bir araya gelir. Birlikte herkesin aradığı ve önemli bir sırrı saklayan kayıp kızı bulmaları gerekmektedir. Bu kız, ünlü bir film yıldızı olan Misty Mountain'ın gizemli ölümünü çözebilecek bilgilere sahip tek kişidir. Bu araştırma esnasında iki özel dedektif kendilerini yüksek statüdeki devlet yetkililerinin hedefinde bulurlar."

    "Yakışıklı Rocky"

    Nishikant Kamat'ın yönettiği gerilim ve aksiyon türündeki film, Goa'da işlettiği dükkanıyla mütevazı bir yaşam süren "Rocky" lakaplı Kabir Ahlawat'ın, sekiz yaşındaki bir kızı kaçıran uyuşturucu mafyasıyla girdiği intikam odaklı mücadeleyi konu ediniyor. 2014 yapımı Hollywood filmi "John Wick"in baz alındığı ve Bollywood draması ögeleriyle süslenmiş bu Hint yapımının başrollerinde John Abraham ile çocuk oyuncu Diya Chalwad'ın yanı sıra yardımcı rollerde Shruti Haasan, Nishikant Kamat ve Sharad Kelkar yer alıyor.

    "Başımın Belası"

    Başrollerini Jason Sudeikis ve Rebecca Hall'un paylaştığı filmde ikiliye, Joe Manganiello, Dianna Agron ve Blythe Danner gibi oyuncular eşlik ediyor.

    Ünlü bir müzisyen olan eşini kaybetmenin acısını atlatamamış genç bir gazetecinin, eşinin hayatını anlatan bir biyografi kaleme almaya niyetlenmesinin ardından; New York'tan genç kadının yaşadığı kasabaya gelen bir üniversite hocasının da aynı amaçla müzisyenin hayatıyla ilgilenmesi ile ikili arasında oluşan bağı anlatan filmin yönetmen koltuğunda Sean Mewshaw bulunuyor.

    "Annemle Geçen Yaz"

    Brezilya sinemasının tanınan yönetmenlerinden Anna Muylaert'in beyazperdeye taşıdığı filmde Camila Mardila, Karine Teles, Lourenço Mutarelli ile Michel Joelsas oynuyor.

    Aile, iktidar ve sevgiye dair mizahla harmanlanan traji-komik filmin hikayesi özetle şöyle:

    "Val, işini ciddiye alan bir hizmetçidir. Kızı Jessica'yı yetiştirmeleri için Brezilya'nın kuzeyindeki akrabalarının yanına bırakan Val, Sao Paulo'da zengin bir ailenin yanında sevgi dolu bir dadı olarak çalışmaktadır. Jessica 13 yıl sonra annesini ziyarete geldiğinde, annesinin ailenin yanında bir köle gibi çalışmasından rahatsız olur ve tepki gösterir. Bu beklenmedik tutumundan evdeki herkes etkilenmeye başlar."

    "7. Gün"

    Kelvin Tong'un yönettiği filmin başrollerini Elizabeth Rice ve Matthew Settle paylaşıyor.

    Korku türündeki film, başarılı bir gazetecilik geçmişi olan genç bir kızın, kız kardeşinin esrarengiz ölümü üzerine Singapur'a gitmeye karar vermesi ve ardından karşılaştığı gizem dolu olaylar konu ediliyor.


    0 0

    Çin Kültür Devrimi, 1949 Komünist devriminden 16 yıl sonra, lider kadronun kültür yozlaşması olarak yorumladığı gelişmelerin önünü almak için gerçekleştirdiği, her yönüyle yıkıcı bir süreç oldu.

    16 Mayıs 1966'da başlayan Çin Kültür Devrimi ile devrimin lideri Mao Zedong, aradan geçen yarım asra rağmen ülkede değerlendirilmeye tabi tutulmadı. Ancak Kültür Devrimi'ne konu olan burjuva eğilimlerinin benzeri ve hatta daha ileri düzeydeki yansımaları, 21. yüzyıl başlarında Çin toplumunun başat özelliği haline geldi.

    Kültürel dejenerasyon ve çözüm

    Kültür Devrimi, Batı burjuvazisinin tesirinden kaynaklanan ‘kültürel dejenerasyona' son verilmesi kadar, komünist devrimi yozlaştırıcı olduğu ileri sürülen kadim Çin geleneklerine ve dini yapılanmalara, yani geniş anlamıyla Çin'in geleneksel toplumsal kültürüne karşı da işletilerek, Maocu komünist ideolojiyi yeniden yapılandırma anlamı taşıyordu. 1949 devrimi üzerinden pek fazla süre geçmemişken ve devrimin lideri Mao da hayattayken ortaya çıkan bu “sosyo-kültürel erozyona” çözüm bulmak da ona düşüyordu. Biri içeriden, diğeri dışarıdan iki kültürel yapı ve göstergeleri, Mao'nun ideolojisi ve bu ideolojinin temsilcilerince düşman ilân edildi.

    Bu anlamıyla dönemin Batı burjuvazisine ait kültürel objelerin ve kısmen de olsa ideolojinin Çin'e nüfuz etmesine karşı verilen devlet merkezli bir kalkışma olan Kültür Devrimi, dönemin lideri Mao Zedong ile yardımcısı Lin Piao'nun öncülüğünde, on binlerce gencin tüm ülke sathında mobilize edilmesiyle gerçekleştirildi. Lin Piao'nun yürüttüğü süreç, ülkede fiziksel baskılar, ölümler ve intiharlar gibi, bugüne kadar sarılamamış psikolojik yaralarıyla modern Çin tarihindeki yerini aldı.

    Hedefte kadim Çin kültürü de var

    Kültür Devrimi'nin doğurduğu ‘şiddet' sadece ithal burjuvaziyi hedef almadı, aksine yalnızca Çin'de değil neredeyse tüm Doğu ve Güneydoğu Asya'ya nüfuz etmesiyle dikkat çeken kadim Çin kültürel unsurlarına da yöneldi. Çin devletinin, dönemin kültürel etkileşimi bağlamında ortaya çıkan burjuva eğilimli toplumsal değişimlere verdiği ideolojik tepkinin, Mao'nun ideolojisine bağlı yüz milyonlarca köylü kitlesinin varoluşsal dayanağı olan Çin'in geleneksel ve kültürel unsurlarını da kapsaması, hiç kuşku yok ki, devrim yapıcıların açmazlarından biriydi.

    Mao, Batı toplumlarında ortaya çıkan ‘proleter' sınıfa ait olmayan, ancak proleter yerine ikame edilen ve bir anlamda sanal ‘işçi sınıfı' olarak da karşılık bulan köylü kitlelerini, ideolojisinin en önemli unsuru kabul ederek anlamlandırıyordu. Bunun dışında toplumsal yaşamın üretebileceği tüm unsurlar ikincil, hatta var olma şansı dahi tanınmayan olgular bütünüydü.

    Kültür odaklı toplumsal kıyım

    16 Mayıs 1966'da başlayan bu süreç, Kızıl Muhafızlar adı verilen milis güçleri tarafından, ülkenin dört bir yanındaki ‘operasyonlarla' gerçekleştirildi. Komünist Parti başta olmak üzere tüm kurumlar, buralara nüfuz ettiği iddia edilen ‘burjuva' ideolojisiyle bağlantılı kişilerden ‘temizlendi'.

    Yerlerinden, işlerinden edilen milyonlarca insan kadar, yaklaşık bir buçuk milyon kişi hayatından oldu. Devrimin ruh halini ortaya koyması açısından bir örnek vermekte fayda var: Suçlananlar arasında, bugünkü Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'in babası ve Mao dönemi bakanlarından Şi Çongşün de var. Suçlanma nedenlerinden biri olarak, o dönem Doğu Almanya'ya yaptığı seyahat sırasında, dürbünle Batı Almanya'ya bakması olarak gösterilir. Çongşün işkence görürken, üvey kız kardeşi de baskılar karşısında intiharı yeğlemişti.

    Kültür Devrimi tabusu

    Üstünden elli yıl geçmesine rağmen, ‘Kültür Devrimi bugün Çin yönetiminde ve toplumunda neye tekabül ediyor?' sorusuna açık bir cevap bulabilmek mümkün değil. Ellinci yıl dolayısıyla Çin'de daha önce gözlendiği gibi kutlamalar yapılmazken, o döneme yönelik akademik, siyasi ya da kültürel bir hesaplaşmaya da tanık olunmuyor. Sokaktaki vatandaş ve medya Komünist Parti korkusundan konu hakkında görüş belirtmezken, Komünist Parti organlarında da, Mao'nun başında bulunduğu Kültür Devrimi girişiminin gerçekliği, nelere yol açtığı ve sonuçları gibi hususlarda derslerin çıkartılmasına matuf bir çabadan söz edilemiyor.

    Mao'nun Komünist Parti'nin ideoloğu ve kurucusu olması nedeniyle Parti ile özdeşleştirilmesi, eleştiri yoksunluğunu özellikle Komünist Parti açısından, ideolojik bağlamda anlaşılır kılıyor. Mao'ya veya onun Kültür Devrimi'ne yöneltilecek eleştirel bir yaklaşım, kuşkusuz ki Çin halkı nezdinde Parti'nin meşruiyetinin de zedelenmesi anlamını taşır. Mao'nun kendisini ve bütüncül anlamda ideolojisini eleştirmek bile, şimdilik Çin nezdinde dokunulmaması gereken bir tabudan başka bir şey değil. Bu nedenle, Çin yönetimi ve aydınları hem korkuya neden olan hem de korkutan bu tabuyla baş başa yaşamayı tercih ediyor.

    Komünist Parti: Bir varoluş sorunu

    Bir liderin ve bir ideolojinin tabu haline gelmesinin nedenleri olmalı. Bu noktada, Komünist Parti'yi büyük kitleler için bu kadar önemli kılan sebeplerin kaynağını 19. yüzyılda aramak gerekiyor: Yanı başındaki komşusu Japonya'nın aksine modernleşme sürecine adım atamamış olması; yönetim zafiyetleri karşısında köylü kitlelerin isyanları ve yaşanan devrimler; Batılı sömürgecilerin varlığı ve Japon ordularının Çin'i işgali gibi süreçlerin akabinde, Çin'i ‘kurtaracak' bir ideolojinin önderlik ettiği toplumsal ve siyasal hareket, gelecek yüzyıla damgasını vuracaktı.

    Özellikle İngiliz ve Japon emperyalizmine karşı Çin'in kadim geçmişinin bir karşılık veremeyişi, aksine çözümün Batı'nın ürettiği anarşizm, sosyalizm ve nihayetinde Marksizm'de bulunması, uzun bir fetret döneminin ardından bu ideolojinin, Çin birliğini sağlayan yegane siyasi yaklaşım olarak algılanmasını sağladı.

    Marksizm'e biçilen bu kurtarıcılık ve ulusal birliği sağlaması rolünün, yukarıda dile getirilen sürecin önünü kesen bir yöne işaret ettiğinden kuşku yok. Kültür Devrimi'nin ve akabinde Komünist Parti ideolojisinin bir sorgulamaya tabi tutulması halinde ortaya çıkacak ideolojik boşluğun, Çin devletini ve bu devletin yüz milyonlarca bağlısını, terk edilmiş Çin geleneksel yapısına dönüşü olanaklı kılacak bir dönüşüme mi götüreceği, yoksa Batı kapitalizmine teslim bayrağı çekilmesine mi yol açacağı, makul bir soru olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle Çin yönetimi, böylesi varoluşsal bir boşluğa sürüklenmek yerine, yukarıda dile getirilen tabunun şu veya bu şekilde ‘güç verici' yapısına bağlılığı yeğliyor.

    1972 ABD-Çin anlaşması

    60'lı yılların ikinci yarısında devrime neden olan ve ‘kendiliğinden' bir sosyo-kültürel akışkanlık olarak da kabul edilebilecek olan burjuva nüfuzunun, bir başka düzeyde Çin toplumuna ‘enjekte edilmesi', devrimden sadece birkaç yıl sonra iktidarın siyasi bir tercihi olarak gündeme gelmeye başladı.

    Bu bağlamda ABD Başkanı Richard Nixon'un 1972 yılının Şubat ayında Pekin'e yaptığı ziyaret, iki ülke ilişkilerinde etkisi bugüne kadar sürecek bir seyrin ilk ipuçlarını oluşturuyordu. Nixon, Çin'in dönemin belki de en önemli siyasi konusu olarak algıladığı Tayvan'ı, siyasi bir argüman olarak da olsa, kendi sınırları içerisinde tanıma söylemini kabul etti. ABD ve Çin arasında sadece ekonomi değil, eğitim ve kültür alanlarında da işbirliği konusunda anlaşma sağlandı. “Çin, niçin bu kadar çabuk bir sürede ABD ile masaya oturdu?” sorusu hakkıyla araştırılmaya muhtaç. Bu noktada, Kültür Devrimi'nde milyonlarca insanın mağduriyeti kadar, ülke ekonomisinin aldığı yara ve gerileme, bir sonraki jenerasyonun pragmatik bir açılım ihtiyacını ortaya koymuş olmalı.

    2000'li yıllar ve Çin orta sınıfı

    Şöyle bir kıyaslama yapmak da mümkün: 1960'lı yıllarda kültür devrimine yol açan ve bazı yönleriyle sadece sembolik düzeyde kaldığı kabul edilebilecek burjuva eğilimlerini tevarüs eden toplumsal değişimlerin içeriğiyle, 2000'li yıllarda artık bir orta sınıfın yaratıldığı ve bu sınıfın neredeyse tüm taleplerinin sınır tanınmaksızın karşılandığı bir Çin toplumu var karşımızda. Bu gelişmeyi, 1990'lı yıllardan itibaren baş gösteren ‘küreselleşme' olgusu karşısında Çin'in tutunamadığı şeklinde yorumlamak mümkün. Tam da bu noktada, “Çin zaten kültür devrimini bu nedenle yapmamış mıydı?” sorusu gündeme getirilebilir. Kimi sosyal bilimcilerin ileri sürdüğü üzere, her dönemin kendi şartları çerçevesinde bir tür küreselleşmeden bahsetmek mümkün. Bugün farklı olan, olsa olsa bunun hızı ve kapsama alanının beklenmedik şekilde gelişmiş olması. 1960'lı yıllarda Kültür Devrimi'ne giden süreçte ‘burjuvalaşma' eğilimi sembolik ve pratik düzeyde karşılığını bulur ve Çin sınırlarında yer edinirken, bu gelişmeyi dönemin bir tür küresel etkileşimine bağlamak mümkün.

    ‘Dünkü devrimden bugüne kalan nedir?' sorusuna iki yöntemle cevap bulmak mümkün: İlki, Çin halkı nezdinde bu konunun nasıl algılandığının tespiti. Çin resmi politikası, araştırmaya ve soruşturmaya olanak tanımayan bir yapı olduğundan, halk katmanlarına inip bu noktada cevap bulmak mümkün değil. İkincisi ise dış gözlem. Ne kadar sağlıklı olduğu tartışmalı kabul edilse de dışarıdan gözlemler, Çin'in 1960'lardaki kültür devrimine neden olan unsurları çoktan içselleştirdiğini ortaya koyuyor.

    Bu içselleştirme, yurtdışında öğrenim gören Çinli öğrencilerden uluslararası medyaya, sadece orta sınıflar için değil, belki daha çok ‘proleter' sınıf için ‘yeni bir kazanım olarak' futboldan, Çin devletinin ekonomi alanında aldığı reform olarak değerlendirilebilecek kararlara kadar, bir dizi araçla gerçekleştiriliyor. Örneğin 2015 rakamları dikkate alındığında, üç yüz bin civarında Çinli öğrencinin ABD yükseköğrenim kurumlarında okuduğu gerçeğiyle karşı karşıyayız. Bu eğilimin orta dereceli okullara kadar yaygınlık kazanması ve ebeveynlerin yaşları küçük olan bu gruptaki çocuklar için özel Katolik okullarını tercih etmeleri, dini-kültürel boyutun da işin içine girdiğini gösteriyor.

    2005 yılında orta dereceli okullarda okuyan Çinli öğrenci sayısı binin altındayken, 2013 yılında bu rakamın yirmi üç bine çıkması gibi hususiyetler dikkate alındığında, Çin'in 1960'lardaki Kültür Devrimi'nin gündeme taşıdığı argümanla çelişkiler taşıyan, kayda değer sosyo-politik değişimler yaşadığı gözlemleniyor. Kültür Devrimi olgusu üzerinde ‘Çin Komünizmi ve Toplumsal Değişme' veya benzeri pek çok çalışma yapmak mümkün. Ancak bu çalışmaların Çin toplumunun nabzını tutabilecek şekilde ortaya konulabilmesi için, Çin'in biraz daha değişim geçirmeye ihtiyacı var.

    Komünist Parti yola devam

    Bu durum, bizi artık ‘Komünist Parti etkin değil' sonucuna götürmüyor elbette. Ancak bugün Çin rejiminin savunabileceği alanların sınırının daraldığı da ortada. Örneğin Batı kapitalist sisteminin ürünü kabul edilen sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte, dini gruplara yönelik yasal düzenlemenin bir tür ‘demir yumruk' göstergesi olduğuna kuşku yok. Şi Cinping'in parti mensuplarının yolsuzluklarıyla mücadelesi de takdire şayan. Ancak tüm bunlar Çin'in Kültür Devrimi günlerinden çok uzakta olduğunu görmeyi engellemiyor.

    Aradan geçen yarım yüzyılın sonunda, Çin'de yaşanan Kültür Devrimi, kurucu liderin ve resmi ideolojinin ‘haklı eylemi' olarak o günden bu yana meşrulaştırılıyor. Ancak devrimin başlarında dört genç Kızıl Muhafız tarafından dövülerek öldürülen mühendis Chen Yangrong'un oğlu, “Beş bin yıllık Çin tarihi böyle zulüm görmedi” diyerek Kültür Devrimi'nin neye tekabül ettiğini kısaca ortaya koyuyor.

    Çin'in 1960'lardaki Kültür Devrimi'nin gündeme taşıdığı argümanla çelişkiler taşıyan, kayda değer sosyo-politik değişimler yaşadığı gözlemleniyor. Kültür Devrimi olgusu üzerinde ‘Çin Komünizmi ve Toplumsal Değişme' veya benzeri pek çok çalışma yapmak mümkün. Ancak bu çalışmaların Çin toplumunun nabzını tutabilecek şekilde ortaya konulabilmesi için Çin'in biraz daha değişim geçirmeye ihtiyacı var.


    0 0

    Josef Stalin'in emrindeki Sovyet hükümeti kararıyla 18 Mayıs 1944'te 250 bin Kırım Tatarının vatanından kopartılarak Özbekistan SSC ve Sovyetler Birliği'nin başka bölgelerine sürgün edilmesinin üzerinden yıllar geçti. Acıları halen taze olan Kırım Tatarlarının yüreklerini dağlayan sürgünün 72. yılı dün yurtta etkinliklerle anıldı.

    İstanbul, Ankara, Bursa, Eskişehir ve Konya ağırlıklı bazı şehirlerde Stalin'in emrindeki Sovyet hükümeti kararıyla 18 Mayıs 1944'te 193 bin 865 Kırım Tatar'ının vatanlarından kopartıldığı ‘Kırım Tatarları Sürgünü'nün 2016 etkinlikleri olayı lanetleyen gösterilerle yapıldı. Sürgünün 72. yılında Kırım ve Balkan dernekleri ile sivil toplum örgütleri düzenledikleri mitinglerde 1944'te yaşanan acıları dile getirdi. Zaman'a değerlendirme yapan Kırım Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Tuncer Kalkay, “Rusya için tarihi utanç olan bu sürgünün sancılarını ve acılarını bugün dahi iliklerimize kadar hissediyoruz.” dedi.

    250 BİN KİŞİ HAYVAN VAGONLARINA KONULDU

    İkinci Dünya Savaşı öncesi Almanya'nın Kırım'ı ele geçirmesi üzerine Sovyet ordularının şehri yakıp yıkıp terk etmesiyle başlayan Kırım Tatarlarının dramı, Sovyet Birlikleri'nin tekrar şehri ele geçirip ağır baskı uygulamalarıyla zirveye ulaştı. Kırım kaynaklarına göre; yaptırımlarla birlikte gün geçtikçe kötüye giden ortamda Stalin'in emriyle 250 bin Kırım Tatar'ı tren istasyonlarına gönderildi. Ardından hayvan vagonlarına bindirilen Kırım Tatarları Orta Asya'ya, Sibirya'ya sürgün edildi. Birçoğu yollarda ya da gittikleri kamplarda hastalıktan veya katliamla öldü.

    RUSYA, OSMANLI İLE ANTLAŞMASINI BOZDU

    Rusya'nın Osmanlı Devleti ile yaptığı Küçük Kaynarca Antlaşması'nda yer alan ‘Kırım Hanlığı'na dokunulmayacak ve özerkliği tanınacak' maddelerini hiçe saydığını belirten Kalkay, şöyle devam etti: “Biz Küçük Kaynarca Antlaşması'yla bağımsızlığımıza kavuştuk. Rusya ise Osmanlı Devleti ile imzaladığı bu antlaşmayı 9 yıl sonra bozdu. Ve antlaşmadan sonra baskıları daha da arttı. Sürgünlere gönderdiler ve işkence yaptılar. Rusya, Kırım'ın tarihsel süreçlerinde zulümlerini her zaman göstermiştir.”

    RUSYA, BİZLERE ÇOK ACILAR YAŞATTI

    Rusya'yı zulmeden ve işkence yapan devletlerin merkezine oturtan Kalkay, “Rusya, tarihsel süreçte sadece bizlere değil, başka devletlere de aynı muamelelerde bulundu. Sürgünden önce mezarlarımızı yıktı ve cenazelerimizi gömmemize izin vermedi. Kütüphanelerimizi ve kitaplarımızı yaktı. Acılarımıza yas tutmamıza dahi izin vermedi. Eli silah tutan herkesi katletti. 1944'te bizleri Orta Asya'ya ve Sibirya'ya sürgüne gönderdi. Orta Asya'ya gidenleri halka karşı kötü gösterdi. Yamyam olduğumuz dahi söylendi. Rusya'nın zulmü 1960'a kadar sürdü.” şeklinde konuştu. Anavatanlarına 1991'den itibaren dönmeye başladıklarını belirten Kalkay, Rusya'nın Kırım'ı 2014'te ilhak etmesiyle Tatar yetkililerin hapse atıldığını ve dışarıdaki liderlerin de Kırım'a alınmadığını söyledi.

    JAMALA BİZİ ONURLANDIRDI

    2016 Eurovision Şarkı Yarışması'nda birinci olan Kırım Türk'ü kökenli Jamala'nın başarısına değinen Kalkay şunları ifade etti: “Kızımız bize büyük sevinç ve gurur yaşattı. Şarkısı, 1944'te yaşadığımız sürgünü anlatıyordu. Dünya sürgünümüze ve insanlık dışı yaşadıklarımıza tanık oldu. Kırım Tatarlarının sürgünde çektikleri acıları gösterdi. Jamala'nın yarışmadaki şampiyonluğu bizler için başarıdan ötedir.”


    0 0
  • 05/18/16--14:00: 120 yıl önce yapılmış
  • Yılın ilk 4 ayında en çok izlenen 10 İstanbul'un tarih, kültür, bilim, sanat ve edebiyat gibi pek çok sahada farklı yüzlerini tanıtan ‘İstanbul'un Yüzleri' serisinin 76. kitabı ‘İstanbul'un 100 Sinema Salonu' yayımlandı.

    Esere göre, İstanbul'da ilk sinema gösterimi 16 Ocak 1897 Sponeck Salonu'nda yapılmış. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ tarafından İstanbul'daki sinema salonlarını tanıtmak, şehrin kültürel ve sanatsal hafızasını gelecek nesillere aktarmak amacıyla hazırlanan kitapta, sinema salonlarının kuruluş tarihleri, gösterilen film türleri, yaşanan çarpıcı olaylar, hatıralar, anekdotlar, isim değişiklikleri, salonun mülkiyetinde ve işletmesinde yaşanan değişimler ve sinema salonunun son durumu kronolojik bir biçimde okuyucuya tanıtılıyor.

    Doç. Dr. Barış Bulunmaz ve Yrd. Doç. Dr. Ömer Osmanoğlu tarafından yayıma hazırlanan kitap, İstanbul'un kültürel dokusunu ve serüvenini sinema salonlarının tarihi üzerinden anlatıyor. Beyoğlu'ndan Kadıköy'e, Fatih'ten Şişli'ye, Beşiktaş'tan Bakırköy'e kadar İstanbul'un birçok ilçesinde kurulan ve kitaba konu olan yüz sinema salonu arasında tarihi Melek Sineması, Lale Sineması, Cine Palace, Süreyya Sineması, El Hamra Sineması, Geyikli Sineması, Feriye Sineması ve Pera Sineması gibi şehrin gösteri dünyasına damgasını vuran sinema salonları bulunuyor.

    Kitapta yer alan bilgilere göre Lumière Kardeşler'in 28 Aralık 1895'te Paris'teki sinematograf adını verdikleri icadı kullanarak gerçekleştirdikleri gösteriden bir yıl sonra, 16 Ocak 1897'de (başka bir kaynağa göre ise 12 Aralık 1896) aynı filmlerin gösterimi İstiklal Caddesi (Grand Rue de Pera) numara 246'daki Sponeck adlı mekanda yapıldı. Film gösterimi için hazırlanan afişlerden anlaşıldığına göre, bu gösterim Galatasaray'ın karşısındaki binanın 1. katında, canlı projeksiyonlarla gerçekleştirilmiştir. Salon, film gösterimine uygun bir biçimde yeniden düzenlenmiş ve program günde 4 gösterim olacak şekilde planlanmıştır. Ercüment Ekrem Talu'nun anılarında anlattığına göre, bu ilk film gösterimleri şehirde hararetli tartışmaların yaşanmasına sebep olmuştur: “Kimi, bu sihirli icadı görmeyi günah sayıyor, kimi gidip gördüğünden dolayı tövbe istiğfar ediyor, ileri fikirliler ise bir medeniyet unsurunun daha yurda girmiş olduğuna seviniyorlardı.”

    ilk sabit sinema kuruluyor

    Ülkemizdeki ilk sabit sinema salonu olan Pathé Sineması, 1908'de, zamanla İstanbul'un sanat ve eğlence merkezlerinden birisi haline gelen Tepebaşı'nda kurulmuştur. Kurucusu Sigmund Weinberg olan sinema Meşrutiyet Caddesi (eski adı Mezarlık Caddesi), 17 numaralı adreste faaliyete başlamıştır. Weinberg, Sponeck'teki ilk gösterimin ardından özellikle kahve ve birahane salonlarından yaygınlaşan film gösterim işini daha profesyonel bir tarzda yapmaya karar vermiş ve 1896'da Fransa'da kurulmuş olan ve 20. yüzyılın en büyük sinema şirketlerinden birisi haline gelen Cinéma Théâtre Pathé Fréres adlı şirketle temasa geçerek firmanın temsilciliğini üstlenmiştir.


    0 0

    TRT'nin iddialı olan 'Sevda Kuşun Kanadında' adlı yeni dizisi çekimleri devam etmekte. Set çalışanlarının sosyal medyada paylaştıkları fotoğraflar dizinin hayranları tarafından yoğun ilgi görüyor.

    Trt 1 ekranlarında yayınlanan, başrollerini Deniz Baysal, Murat Ünalmış, Yavuz Bingöl, İlker Kızmaz, Müge Boz, Ufuk Bayraktar gibi isimlerin paylaştığı dizi Sevda Kuşun Kanadında'nın oyuncular kadar set ekibinin sosyal medyada paylaştığı resimlerde büyük beğeni topluyor.

    Sosyal medya hesaplarından cast ekibinin paylaştığı görüntüler dizinin başarısında nasıl bir emek ve özveri verildiğini gözler önüne seriyor.

    Gelen son haberlere göre 4 bölümü yayınlanan diziye yeni katılan isimler de mevcut. O Ses Türkiye yarışmasıyla ünlenen ve son olarak Adını Kalbime Yazdım dizisinde rol alan Erkam Aydar da Sevda Kuşun Kanatları'nda dizisi kadrosunda. Son olarak Yaz'ın Öyküsü dizisinde rol alan Tolga Ortancıl, Benim İçin Üzülme dizisinde rol alan Timur Ölkebaş, Emanet dizisinde rol alan Ercan Özdal, Seddülbahir 32 Saat dizisinde rol alan Şakir Güler ve Alper Köymen dizinin kadrosunda yeralıyorlar

    SEVDA KUŞUN KANADINDA DİZİSİ KONUSU NEDİR?

    70'li senelerde geçen ve bir imkânsız denilen aşk hikayesini anlatacak. Dizinin arka fonunda ise dönemin siyaseti anlatılacak. Sevda Kuşun Kanadında dizisi çekimleri tüm hızıyla sürüyor. Dizinin TRT 1'de hangi gün ve ne zaman yayınlanacağı ise henüz belli olmadı.


older | 1 | .... | 361 | 362 | (Page 363) | 364 | 365 | .... | 375 | newer