Attn! Always use a VPN when RSSing!
Your IP adress is . Country:
Your ISP blocks content and issues fines based on your location. Hide your IP address with a VPN!
Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 354 | 355 | (Page 356) | 357 | 358 | .... | 375 | newer

    0 0
  • 02/22/16--13:00: Can'dan Umberto Eco indirimi
  • 19 Şubat'ta hayatını kaybeden usta yazar ve düşünür Umberto Eco'nun Türkiye'deki yayıncısı Can, yazarın kitaplarında yüzde 50'ye varan indirim yapacağını duyurdu ve “Can Yayınları olarak, Umberto Eco'nun ölümünün ardından aldığımız bir kararla, yazarın kitaplarında indirime gidiyoruz.

    Ayrıca yayınevimizden daha önce çıkan Açık Yapıt kitabını da yeniden Türkçeye çevirip okuyucularımızla en kısa zamanda buluşturmayı planlamaktayız.” denildi. Faucault Sarkacı 50'den 33 TL'ye, Gülün Adı 45'ten 28,50 TL'ye düşürüldü. Diğer kitapların indirimli fiyatları www.canyayinlari.com.tr'den öğrenilebilir


    0 0

    Yahşi Baraz, sanat galericiliğinde 40 yıllık bir tecrübeye sahip. 1975 yılında Kurtuluş'ta, ailesinden kalan apartmanı Galeri Baraz adıyla galeriye dönüştürdü ve o günlerden bugünlere geldi. Galeri geçen yıl 40 yaşını sessiz sedasız doldurdu. Yahşi Baraz, artık burada sergi açmıyor. ‘Anadolu'daki sanatı ve sanatseverleri geliştirmek' amacıyla Anadolu'ya yöneldi. Sakarya Sanat Galerisi'nde peş peşe sergiler açtı. Görüştüğümüzde 29 Mart'ta açacakları yeni karma serginin kataloğunu hazırlıyordu. Sanat piyasasının dünden bugüne serüvenini bilen ve pek çok kriz atlatan Baraz, son bir yıldır Türkiye'nin siyasi ortamının galericileri çok etkilediğini söylüyor. Sanat piyasasına, günümüz sanatçılarına, müzelere ve bir furya şeklinde büyüyen fuarlara dair tespitleri de önemli.

    40 yıllık galerici Yahşi Baraz:

    ‘Sanat piyasası çok sıkışık, bunlar iyi günlerimiz'

    Yahşi Baraz, sanat galericiliğinde 40 yıllık bir tecrübeye sahip. 1975 yılında Kurtuluş'ta, ailesinden kalan apartmanı Galeri Baraz adıyla galeriye dönüştürdü ve o günlerden bugünlere geldi. Galeri geçen yıl 40 yaşını sessiz sedasız doldurdu. Yahşi Baraz, artık burada sergi açmıyor. ‘Anadolu'daki sanatı ve sanatseverleri geliştirmek' amacıyla Anadolu'ya yöneldi. Sakarya Sanat Galerisi'nde peş peşe sergiler açtı. Görüştüğümüzde 29 Mart'ta açacakları yeni karma serginin kataloğunu hazırlıyordu. Sanat piyasasının dünden bugüne serüvenini bilen ve pek çok kriz atlatan Baraz, son bir yıldır Türkiye'nin siyasi ortamının galericileri çok etkilediğini söylüyor. Sanat piyasasına, günümüz sanatçılarına, müzelere ve bir furya şeklinde büyüyen fuarlara dair tespitleri de önemli.

    Galericilik, sizin başladığınız ilk yıllardan bugüne nasıl değişti?

    1970'li yıllarda Amerika'da bir galeride çalıştım, çok sevdim bu işi, Türkiye'de yapayım dedim. Ama Türkiye sanatta daha yolun çok başındaydı. Müzeler, sanat galerileri açılmamıştı, birkaç koleksiyoner vardı, resim alım satımı yok gibiydi. Basın, sergilerle hiç ilgilenmezdi. Bir Akademi'nin (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) içinde sanat ortamı vardı. Bir de Taksim Sanat Galerisi. İnsanlar da sergilere ilgisizdi. Atölyesini Akademi'nin dışında kurmuş ressam yoktu. Sadece hocalık yapan ve o şekilde ayakta duran birtakım sanatçılarımız vardı. Hepsi benden 35-40 yaş büyüktü.

    Siz kaç yaşlarındaydınız?

    30'lu yaşlarda. Ressamların hiçbiri galeriyle çalışmamıştı. Dolayısıyla diyalog kurmak zor oldu. Çoğu resim yapmayı bırakmıştı. Resim yapın, sergi açalım diye yönlendirmeye çalıştık. Sabri Berkel'ler, Mahmud Cuda'lar, eserlerine ne kadar değer biçeceklerini bilemezdi. Mesela Neşet Günal 800 Dolar'dı, bugün 1 Milyon Lira'ya bulamazsınız.

    Resme ilgi nasıldı, satmaya başladınız mı hemen?

    1975-1980 arası Türkiye'nin karanlık yıllarıydı. Siyasi çatışmalar ekonomiyi de bozmuştu. Sanat eseri satmak o yıllarda zordu, çok lüks bir şeydi. Fakat idealist bir şekilde üstüne gittik. 1980'e kadar çok kötü geçti. 1980 ihtilalinden sonra değişim oldu. Turgut Özal gelince Türkiye rahatladı. Resim satılmaya başlandı.

    Peki 90'lar… O yıllar Türkiye'nin zor zamanlarıydı, sizin için nasıl geçti?

    1990'lı yıllarda piyasa daha inişli çıkışlıydı. 2000'lere kadar böyle gitti. 2001'de büyük bir ekonomik kriz oldu. Galericiliğin en kötü yılları 2000-2001'dir. En iyisi hangisidir derseniz, 1985-1990 arası -bir de 2008-2012 arası iyidir.- Alıcılar sınırlıydı belki ama sürekli alımlar oldu. 1991'de Irak Savaşı her şeyi durdurdu. 2001'den sonra Türkiye'de yine değişim oldu. Bu değişim 2006'dan sonra bayağı hızlandı. Ekonomide iyiye doğru gidiş yaşandı. 2004'te İstanbul Modern, arkasından PERA, Sabancı Müzesi açıldı. Müzecilik sanat ortamına hareket kazandırdı. O yıllarda hem milli gelirde artma oldu, hem de yeni bir nesil geldi. Sanatla ilgilenen bir nesil. Biraz yatırım için, biraz da sevdiği için sanatla ilgilenen bir nesil…

    Şu anda Türkiye'de ne kadar yaşayan sanatçı var?

    3-4 bin civarında. Bu rakam tabi çok küçük. Amerika'da 250 bin, Rusya'da 300 bin, Polonya'da 40 bin, Almanya'da bütün sanat dallarıyla birlikte 1 milyon olduğu biliniyor. Ama bunların hangisi sanat tarihine kalacak, bunları küratörler ayıklayacak, tabi galerilerin de büyük katkısı oluyor sanatçı seçiminde.

    Çağdaş sanat ortamı Türkiye'de çok gelişti ama sadece satış telaşı var, kimsenin sanat umurunda değilmiş gibi görünüyor.

    Son on yılda yurt dışında Türkiye'yle ilgili büyük bir reklam yapıldı. Türkiye çok büyük bir gelişme içinde diye. Ekonomi gelişti, milli gelir arttı. Şimdi dursa da bu dönemleri gördük. Bu propagandanın etkisini ben yaşadım, yurt dışında Türkiye'den geldiğimi duyan bizi milyoner zannetti. Amerikalılar, Avrupalılar… Bu galericilerin de hoşuna gitti ve burada pazar araştırması yaptılar.

    Yabancı galerilerin Türkiye'ye gelmesi sanata/sanatçıya ne kattı?

    Buraya gelen galericilerin hiçbiri Türk ressamıyla, Türk resmiyle ilgilenmiyor, bir-iki tanesi hariç. Poul Casmin var, Taner Ceylan'ı satıyor, bir Fransız galerisi var, Ramazan Bayrakoğlu'nu satıyor. Yani kendi ressamlarını pazarlamaya çalışıyorlar. Bizim için dezavantajları oldu bu durumun. Birçok koleksiyoner, yıllarca topladığı resimleri sattı, o parayla yabancı resim aldı. Ve bu devam ediyor.

    Bu çok acı bir şey… Sanat için de, sanatçı için de…

    Yabancı galerilerden milyonlarca dolarlık resim alındı. Bu durum Türk sanatçılarını çok etkiledi; biz mahvolacağız, bütün para yabancılara gidiyor, pazarımız bozuldu diye endişeleri oldu. Bu olabilir fakat şöyle bir gelişme oldu. Belirli ressamların dışındaki; Burhan Doğançay, Erol Akyavaş, Ergin İnan Fahrelnisa Zeyd, Nejad Devrim, beş altı ressam daha sayabiliriz bunların dışındaki birçok ressam şu an ekonomik krizde. Hiçbir şey satamaz durumdalar. Türk alıcılar belirli ressamlara para yatırıyor, diğerlerini yok farz ediyor. Bu bir süre devam edecek.

    Karışık ve tehlikeli bir ortam gibi görünüyor.

    Bugünkü tehlike şu aslında: Yeni açılan galeriler, bir seçki yapmadan, hangisi sanatçıdır diye düşünmeden, herkese sergi açtırıyorlar. Bu bir kaos yarattı. Bugün sergi açanların büyük bir kısmı sanat tarihine kalmayacaktır. Galerileri idare edenler de sanat kültüründen yoksun. Bunun da getirdiği başka bir kaos var. Çok aldatıcı sergiler açılıyor, yanlış yatırımlar yapılıyor. 20 sene sonra bugün açılan sergilerin hiçbirinin adını dahi duymayacaksınız. 2-3 kişi zor kalır.

    Hiç özgün bir şeyler çıkıyor mu?

    Genç kuşak sanatçılar özgün bir şey üretemiyorlar, hepsi alıntı. Yabancılar, ‘Bunları 30-40 sene önce bizim çocuklar yaptı' diyorlar. Kendilerini dünyaya nasıl kabul ettirecekler? Birkaç müze dışında Türk ressamını koleksiyonuna dahil eden müze yoktur. 20 yüzyıl kitaplarında hiçbir Türk ressamı bulamazsınız, ansiklopedilerde yoktur. Bunların sebeplerini araştırmak lazım. Neden Türk resmi yurt dışına açılamıyor, sormak lazım.

    Bizim güzel sanatlar fakültelerinde de eğitim feci durumda. Ben oradan mezunum, eğitim sistemini yakından biliyorum. Bugün birçok mezun tın tın mezun oluyor. 30 sene önceden de kötü vaziyette. İnternet olmasına rağmen… Mezun olanların biriktirdiği bilgi çok az. Bendeki kitaplar Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nin kütüphanesinde yok. Arşivimde 40 bin sanat kitabı bulunuyor.

    Fuarlara yabancı koleksiyonerlerin geldiği söyleniyor. Hakikaten böyle bir sirkülasyon var mı?

    Hiçbir yabancı koleksiyoner Türk resmi almaz. Yurt dışı müzayedelerinde Türk resmi satılıyor ama alıcıların çoğu Türk'tür. Yabancılar evrensel değeri olan resimleri alıyorlar. Türk sanatı henüz evrensel değil. 40-50 sene sonra müzeler kurulur, sanatçılarımıza sahip çıkarız, onları yurt dışında tanıtmaya çalışırız, belki o zaman yabancılar da ilgi göstermeye başlar. İlk olarak Türk sanatçılarına Türklerin sahip çıkması lazım. Müzeler yoluyla, koleksiyonlarla…

    Türkiye'de müzecilik daha çok yeni, 10 yıllık geçmişi var.

    Türkiye'de müzeleri Batı müzeleri karşılaştırdığımızda bir hiç olduğunu görürsünüz. Dünya müzeleri ne yapmış incelemeleri lazım. Hangi danışmanları kullanmış, hangi sanat eserlerini almış, yayın yapmış mı? Eğitim kurumları nasıldır? Bizdeki eğitim kurumlarına bakın, bir de İngiltere, Amerika'dakiler bakın. Müzeler aynı şekilde. Kütüphaneler aynı şekilde. Bir zengin adamın evinde kaç kitap var, bunlara bakacaksınız. Yoksa evine Osman Hamdi'yi asmış hiçbir şey ifade etmez. Duvara para asmış gibi bir şey çıkıyor karşınıza.

    Koleksiyonerler cephesinde durum nasıl?

    Dünya çapındaki koleksiyonerlere baktığınız zaman, benim en beğendiğim Baron Hans Heinrich von Thyssen vardır. Çok meşhur. Alman miltimilyarder bir adam. İspanya'da müze açtı. 13. yüzyıl sanatından Andy Warhol'a kadar elinde pek çok sanatçının eseri var. Şimdi o çapta bir koleksiyoner Türkiye'de yok. Türkiye'deki koleksiyoner kendini eğitmiş konumda da değil. Sanatla direkt bağlantısı yok. Sanatı bir statü, sınıf atlama olarak düşünüyor.

    Son bir-iki yıldır, Türkiye'nin siyasi durumu ortada. Bu sizi nasıl etkiledi?

    Çok etkiledi. Satışları aşağıya çekti. Bütün sanat piyasası böyle. Bazı açık artırma merkezlerinde her şey satıldı gösteriyorlar ama öyle olmadığına yüzde yüz inanıyorum. Piyasayı canlandırmak için söylenir böyle şeyler. Gerçekliği pek yoktur. Şu anda sanat piyasası çok sıkışık, daha da sıkışacağını tahmin ediyorum. Bugünler yine çok iyi günler. İdealist olanlar kazanacaktır.

    Artık burada sergi açmıyor musunuz?

    300'den fazla sergi açtık bu galeride. Bundan sonraki amacım Anadolu şehirlerinde sanatı geliştirmek, Sakarya Sanat Galerisi'yle başladık, onlara sergi hazırlıyorum. 29 Mart'ta karma bir sergimiz olacak.

    Neden böyle bir şeye yönelme ihtiyacı duydunuz?

    Kırk yılı aşkın bir süredir ülkemin sanat ortamında, aktif olarak araştıran, çalışan, düşünen, sergiler gerçekleştiren biri olarak sanat deneylerim hep büyük kentlerde gerçekleştirdiğim organizasyonlar oldu. Bu güne kadar gerek galerim adına gerek kurumlar adına İstanbul, Ankara ve İzmir'de düzenlediğim solo ve karma sergi etkinlikleri sanırım 300'ü aşmıştır. Yurt dışında ise 1978'de Chicago'da,1981'de Sofya'da ve 1982'de Düseldorff'da Türk resim sanatı örneklerini kuşatan üç büyük sergi düzenledim. Kariyerim boyunca Anadolu kentlerinde neredeyse hiç sergi etkinliği gerçekleştiremedim. Çünkü bu kentlerde sergi organize etme olanağı hiçbir biçimde bulamamıştım. Anadolu kentlerinde sanat yaratısına ilgi az olduğu için buralarda sergi açabilme olanağı yoktu. Şimdi var.


    0 0

    66. Berlin Film Festivali'nde Panaroma Special bölümünde gösterilen Ansızın/Auf Einmal adlı filmin yönetmeni Aslı Özge seyircisinin ilgisini her dakika taze tutmayı başaran çok yetenekli ve farklı bir yönetmen. Marmara Üniversitesi Film Akademisi'ni bitirdikten sonra çıktığı mesleki yolda emin adımlarla ilerleyen genç yönetmen üçüncü filminde ünlü Alman oyuncularla çalıştı.

    Yönetmen Aslı Özge adını ilk kez “Köprüdekiler” filmi ile duyurdu. Bu film ile İstanbul, Adana ve Ankara Film festivallerinde en iyi film ödüllerine layık görüldü. İlk filminde yoksul insanların hayatını beyazperdeye taşıdı, ikinci filmi “Hayatboyu”nda madalyonu ters çevirdi ve zengin bir çiftin evliliğini irdeledi. “Hayatboyu” üç yıl önce dünya prömiyerini Berlin Film Festivali'nde yapmıştı. Aslı Özge bu yıl da Berlin Film Festivali'nde seyirciyle buluştu ancak bu kez Almanya, Fransa ve Hollanda ortak yapımı bir film ile. “Ansızın/Auf Einmal” Almanca çekildi. Filmde başrolleri Sebastian Hülk, Julia Jentsch, Hans Zischler gibi Alman Sineması'nın ünlü isimleri paylaşıyorlar. Senaryosunu da kendisinin yazdığı filmde Aslı Özge, ansızın ortaya çıkan sarsıcı bir olay sonucunda insanın kendi zayıflıkları ve korkularıyla karşılaşmasını ve bunlarla bağlantılı olarak insanın hayatını ve çevresini sorgulamasını konu ediniyor.

    Aslı Hanım ben size hoşgeldiniz diyemeyeceğim siz zaten Berlin'de yaşıyorsunuz?
    (Gülüyor) Doğru, ben 2000 yılından beri hem Berlin'de hem İstanbul'da yaşıyorum.

    İki şehirde yaşamak nasıl bir şey sinemacı olarak… Siz hem yazıyorsunuz, hem yönetiyorsunuz, hem kurguluyorsunuz. Maşallah! İnsan hayran kalıyor!
    Teşekkür ederim. İki şehirde yaşamak çok rahatlatıcı oluyor. Mesela, senaryo yazma sürecinde daha çok Berlin'e çekiliyorum, çünkü Berlin İstanbul ile kıyaslandığında çok daha sakin bir şehir. Türkiye'nin gündemi bazen o kadar insanı meşgul edebiliyor ki insanın iç dünyasına dönmesi, senaryo yazması zorlaşabiliyor. Gazeteye bakmak ya da televizyonu açıp haberleri izlemek dikkatimi dağıtmaya yetiyor. Dolayısıyla konsantre olarak çalışmak istediğimde Berlin'e gidiyorum.

    Özellikle günümüzde Türkiye'de yaşamak zor değil mi?
    Olmaz mı? Ama her ne kadar Berlin'e kaçsam da Türkiye'de doğup büyüyen biri olarak orada olan her şey beni derinden etkiliyor. Olup biteni insanın kafasına takmaması imkansız.

    Peki, hangi rüzgâr attı size Berlin'e?
    Aşk (Kahkahalar) Tek sebebi aşk. Almanya'da ne bir tanıdığım ne de bir akrabam vardı ne de Almanca biliyordum, tamamen aşk yüzünden geldim.

    FESTİVALLER ÖNCELİKLE SİNEMA DİLİNİN KONUŞULDUĞU PLATFORMLAR OLMALI
    İnsan zaten ya aşk ya da iş yüzünden göç edermiş. Bir de savaş nedeniyle göçmek var. Berlinale'de de bu sene ana tema olarak göç seçildi. Festival için doğru bir seçim mi sizce?
    Göç günümüzün en büyük problemlerinden biri. Bunu tabii ki görmezden gelemeyiz ama benim için film yaparken ilk sırada tuttuğum kriter tema olmuyor. Ben Berlinale gibi büyük festivallerde sinema dilinin ön planda olduğu, formların konuşulduğu platformlar oluşturulmasını bekliyorum. Yani sadece bir ‘temanın' peşinden gitmek benim için o kadar ilginç değil, çünkü iyi yapılan bütün filmler bence politiktir. Sinemacı olarak en çok dikkat ettiğim nokta bir temayı gündeme taşımaktan çok, dert edindiğim konuyu nasıl anlattığım, yani sinema dili.

    Siz festivalde Panorama Special bölümünde gösterilen “Ansızın” (Auf Einmal) adlı filminizde bireyin toplum ile ilişkisini konu ediniyorsunuz. Filmin ana karakteri Karsten üzerindeki aile ve toplum baskısıyla hesaplaşıyor…
    Evet, bizler toplumda kendimizi hep iyi bir şekilde göstermeye koşullanıyoruz. Bir hata yaptığımızda bu hatayı hemen kimselere duyurmadan silmek veya düzeltmek, iyi imajımızı kaybetmemek, statümüzü korumak istiyoruz… Bütün bunlar bireyin üzerinde yoğun bir baskı oluşturuyor. Beni en çok ilgilendiren mesele buydu bu filmi çekerken. “Ansızın”ın merkezinde zengin bir sınıftan gelen ve her şeyi konformist bir şekilde, çok da fazla mücadele etmeden elde etmiş bir ana karakter var (Karsten), bir parti sonrasında yanında ölen bir kadınla hayatı tamamen değişiyor. Karsten çevresi tarafından kendisini yalnız bırakılmış ve dolayısıyla da zayıf hissediyor. İnsan doğasında olan bir şey bu bence- zayıf hissettikçe çevresinden sakladığı, bastırdığı duygular yüzeye çıkıyor ve gittikçe hınçlanıyor, hınçlandıkça da intikam almak istiyor, intikam beslenerek güçleniyor ve güçlü olmanın toplumda ona sağladığı avantajları keşfediyor. Mesela bence politikacılar ilginç bir şekilde ne kadar sert, asempatik ve sivri açıklamalar yaparlarsa halkı o kadar çok etkiliyorlar. Karsten'da biraz bunu işledim. Senaryoyu yazarken politikacıları düşünerek yazdım bu karakteri.

    HEPİMİZ ANNEMİZE BABAMIZA BENZERİZ
    Filmin ana karakteri ilginç bir keşif daha yapıyor. Aslında kişilik olarak, hayata, topluma bakışı açısından annesiyle babasından farklı olduğunu düşünüyor ama başına gelen olaydan sonra ne kadar çok onlara benzediğini anlıyor. “Ben sizden biriyim. Ben sizin çocuğunuzum. Size benziyorum.” diyor.
    Bu önemli bir farkındalık. Karsten bunun böyle olduğunu fark ettikten sonra sorunlarıyla da nasıl başa çıkabileceğini keşfetmeye başlıyor. Kim bilir kaç kez hepimiz ben annemin babamın yaptığı hatayı yapmayacağım, onlara benzemeyeceğim demişizdir. Sonunda onlara ne kadar benzediğimizin farkına varmak, bunu görmek ilginç geliyor bana.

    ÖDÜLLER BİR FİLMİ GÖRÜNÜR KILAR
    Siz mezuniyetinizden bu yana yaptığınız, gerek mezuniyet filmi gerekse kısa veya uzun metrajlı filmlerle sürekli ödüllere layık görülüyorsunuz. Takdir edilmek güzel bir duygu olsa gerek…
    Ödüllerin en önemli özelliği filmleri görünür kılması. Film ne kadar çok ilgi çekerse, bir sonraki filminizi o kadar kolay yapabilirsiniz.

    Berlin Film Festivali'ne de ikinci kez katılıyorsunuz. Nasıl bir duygu yeniden Berlinale'de var olmak?
    Berlinale'de olmak bu sefer farklı bir şey benim için. Almanca ve Almanya'yı anlatan bir film. Başka bir ülkede de geçebilirdi ama sonuçta Almanya'da geçtiği için Alman sistemini eleştirmiş oluyor.

    Siz sinemacı olarak 15 yıl önce Berlin'e taşındınız ama sadece Berlin'de yaşamıyorsunuz, İstanbul'da da evinizdesiniz. Bir de burada doğup büyümüş ya da küçük yaşta buraya gelmiş, hayatı yüzde yüz buraya odaklı Türkiye kökenli sinemacılar var. Onlar Alman sineması bizi görmüyor diyorlar. Görüldükleri zaman da yine göçmen köşesine itildiklerini söylüyorlar. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz ve kendinizi Alman sineması içinde nasıl konumlandırıyorsunuz?
    Nasıl konumlandığımı zaman gösterecek ama ben burada doğup büyümediğim için buraya Türkiye'den gelenlerin sorunlardan çok ben kendimi Türkiye'de yaşananlara daha yakın hissediyorum. Ama dediğim gibi benim hiçbir filmimin başlangıç noktası zaten bir tema olmuyor.

    Peki, buradaki Türkiye kökenli oyuncularla yönetmenlerle diyalog var mı aranızda?
    Çok yok aslında. Hani birbirimizi biliyoruzdur ama özel bir samimiyetim yok açıkçası. Benim daha çok Türkiye'deki sinemacılarla diyaloğum var, doğal olarak orada sinema okuduğum, daha çok orada film çektigim için.

    Buradan Türkiye Sineması'na gelelim. Berlin'de Türkiye Sineması iki büyük başarı gördü. 1964 yılında “Susuz Yaz”, 2010 yılında da “Bal” isimli filmler ile “Altın Ayı” Ödülü'nü aldı. Son altı yıldır ise yarışma bölümünde bir film göremedik. Türkiye Sineması'na Berlin odaklı olarak baktığınızda neler söyleyebilirsiniz?
    Ben bir film eleştirmeni değilim, ayrıca bu konuyla ilgili bir değerlendirme yapmak için iyi araştırma yapmak gerekir, bu da benim alanım değil. Böyle bir değerlendirmeyi ne Almanya için ne de Türkiye için yapabilirim. Daha öncede bahsettiğim gibi bir milletin ya da ülkenin sinemasını yapmak benim için hiçbir zaman merkezde olmadı, benim için önemli olan bireyin kendisi. Ve en önemlisi nerde ve nasıl şekilde olursa olsun istediğim türden filmleri yapabilmeye devam edebilmek.


    0 0

    22 Şubat 2016, TEM Sanat ve Mine Sanat, galericilikte 30 yılı geride bıraktı. Galeri Baraz geçen yıl, Maçka Sanat ise bu sene 40. yılını dolduruyor. Türkiye'de özel galerilerin tarihi çok eski değil, sayıları da az. “Ben sanatseverim, tüccar değilim” diyen Besi Cecan (TEM Sanat), "Tehlikeli bir sanat ortamındayız." diyen Mine Gülener (Mine Sanat) ve artık Kurtuluş'taki merkezinde sergi açmayan, Anadolu'ya yönelen Yahşi Baraz, galericiliğin geldiği noktayı değerlendirdi.

    Sanat galericiliğinde 30 yıl az değil. Hele, Türkiye gibi henüz yolun başındaki bir sanat ortamı için iyi bir istikrar sayılır. Mart 1985'te kurulan Mine Sanat, bir yıldır sergileriyle ve hazırladığı üç ciltlik kitapla 30. yılını taçlandırdı. Geçen hafta açılan, İstanbul'daki yeni ve yedinci yerleri ‘7 MEKAN' ile de galericilikteki istikrarını sürdürmeye devam ediyor. 18 Ocak 1986'da kurulan TEM Sanat ise otuzuncu yaş gününü, açılışını aynı güne denk getirdiği 'Devabil Kara' sergisiyle kutluyor.

    Kurtuluş'taki mekânında 300'den fazla sergiye ev sahipliği yapan Yahşi Baraz ise artık burada sergi açmıyor. 40. yılını da sessiz sedasız geçirdi. Baraz, epeydir ‘Anadolu şehirlerinde sanatı geliştirmek' için işbirliği içinde. Sakarya Sanat Galerisi'ne sergiler hazırlıyor, danışmanlık yapıyor. Görüştüğümüzde 29 Mart'ta açacakları karma serginin hazırlığı içindeydi.

    1980'ler, Türkiye'de özel galericiliğin yavaş yavaş hareketlendiği yıllardı. Adalet Cimcoz'un 1950'lerin sonunda Beyoğlu'nda açtığı Türkiye'nin ilk özel sanat galerisi Maya'nın kısa serüveninden sonra kimse özel galeri açmaya cesaret edemedi. Galeri Baraz (1975), Maçka Sanat (1976), Bakraç Sanat'ın (1979) girişimleri ve 80'lerin başlarından itibaren banka galerilerinin artması Cimcoz gibi 'sanatsever', 'sanatçı dostu' galerilere cesaret verdi. TEM Sanat, Mine Sanat, Galeri NEV, Doku Sanat, Urart Sanat galerilerinin kuruluşu bu yıllara denk geliyor.

    Türkiye'de çağdaş sanat ortamı artık çok gelişti, ilerledi. Sergiler, fuarlar, galeriler arttı fakat farklı bir hava hakim. Eskiden sanatçı-galerici ilişkisi daha çok özveri üzerine kuruluydu. Galerilerin şekli bile bu amaca hizmet ederdi. TEM Sanat gibi daha çok eşyası; perdesi, masası, aile albümü olan, birkaç kedisi bulunan, sıkılmayacağınız, oturup çay kahve içebileceğiniz daha samimi yerlerdi galeriler. Yenileri, bir pazar alanı olarak tasarlanıyor.

    “Ben sanatseverim, tüccar değilim.” diyen Besi Cecan (TEM Sanat), "Tehlikeli bir sanat ortamındayız." diyen Mine Gülener (Mine Sanat) ve "Yanlış yatırımlar yapılıyor." diye Yahşi Baraz (Galeri Baraz) gibi ‘sanat ve sanatçı dostu' galeri sahiplerinin de nesli tükeniyor. Onlara kulak vermek lazım:

    Besi Cecan (TEM Sanat Galerisi'nin kurucusu): ‘Ben sanatseverim, tüccar değil'

    "O yıllarda ben bir şirkette dış ilişkiler müdürüydüm. Devamlı seyahat ediyorum, kamyon ve treyler satıyorum. Emekli olduktan sonra, ailemden de bir miktar miras kalınca kendimi sanata verdim. Çünkü ben sanatseverim, tüccar değil. İlgilendiğim sanatçılar vardı. Mesela 30 kuşağı sanatçılarından Ali Avni Çelebi'nin perişan hali beni çok üzmüştü. Büyük bir usta oysa. Fındıkzade'de beş katlı asansörsüz bir binada oturuyordu. Eşi de Parkinson hastası. 80 yaşındaydı o zaman. Galerilere resim yapıyor ama hiçbir zaman karşılığını alamamış ve artık resimden nefret eder hale gelmişti. Odun taşıyor, kömür taşıyor, kahvehanede pişti oynuyordu. Beni galeri açmaya iten sebeplerden biri budur.

    İlk etapta yurt dışına gitmeye karar verdim. Elimde fotoğraf makinemle yedi şehri dolaştım. Paris, Berlin, Torino, Floransa… Buralardaki galerileri etüt ettim, notlar aldım. Edindiğim izlenimlerle Nişantaşı'nda TEM Sanat'ı açtım. Zincirli asma sistemini İtalya'dan aldım. Sonra, ben burada perdenin üzerine resim asıyorum. Avrupa'da bütün galeriler o zaman öyleydi. Bu benim işime geldi. Çünkü dört duvar arasında yaşayamam, bütün günümü burada geçiriyorum. Benim ilk amacım satmaktan ziyade sanatı sevdirmek. 30 sene ayakta kaldığıma göre demek ki satmışım ve sanatçılara destek olmuşum da…

    Resim alan önce sanatsever olacak, sonra koleksiyoner. Ben sanatsever üretmeye çalışıyorum. Piyasamızda toplayıcılar var. Onlar benden resim almazlar. Çünkü pazarlık yapmam. Bu onlara uymaz. Sanatçımı korumak zorundayım. Pazarlık bizde bir spor gibi. Benim sanatçımla da, koleksiyonerle de aramda dürüstlük vardır. Fahiş fiyatla hiçbir zaman resim satmadım. Satsaydım burada olmazdım. 30 yıldır Nişantaşı gibi bir yerde mekanımı korudum. Dayandım. Her ay mutlaka bir sergi açtım. Yazın da açığız. 12 ay sanatçılarıma hizmet veriyorum.”


    Mine Gülener (Mine Sanat Galerisi'nin kurucusu): ‘Acı bir yozlaşma yaşanıyor'

    “Türkiye'de tarihini bir kitapla anlatan bir-iki galeri var. Biz onlardan biriyiz. İlk galerimi Altıyol'da açtım. Anadolu yakasında çağdaş sanat galerisi yoktu o yıllarda. Burası kültür faaliyeti daha az olan bir bölgeydi. Dolayısıyla direndik. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nin hocaları da bana çok destek oldu. Kuruluşumda büyük katkısı olan Özdemir Altan, Adnan Çoker, Mustafa Ata, Yusuf Taktak, Zekai Ormancı olmazsa Mine Sanat olamazdı. Onlar da Türkiye'de çağdaş sanatın köprüyü geçmesini istiyorlardı.

    Altıyol'dan sonra Bahariye, Caddebostan'dan derken Nişantaşı'na geldik ve artık buradayız. Biz tamamen idealist düşüncelerle galericilik yaptık. Bir arkadaşım bana ‘şövalye' adını koymuştu. O dönemde resim hiç satılmıyordu. İnsanları galeriye sokabilmek için kapıda dururduk. Nedir, ne değildir, ücretli mi, girelim mi, girmeyelim mi diye bir çekimserlik vardı. Zorla içeri alırdık insanları ve saatlerce anlatırdık yaptığımızı. Galeri zaten bir eğitim kurumu benim gözümde. Bir kişiyle 4-5 saat konuştuğum olurdu. Koleksiyoner de yetiştirdik. Tamamen amatör ruhla başladık, hep galeriye masraf ettim. İlk on yıl hiç resim satamadım. Eşimin müzik mağazası Melodi Müzik bizi ayakta tuttu. Bugüne kadar çizgimden hiç ödün vermedim. Fakat bir zamanlar müzikte yaşanan yozlaşma artık plastik sanatlara bulaştı. Acı bir şekilde yozlaşma yaşanıyor. Maalesef sahte resim piyasası gelişti. Tehlikeli bir sanat ortamındayız. İnsanlar hangi sanat eserini alacağını yarı biliyor, yarı bilmiyor. Bir geçiş dönemi yaşıyoruz.”


    Yahşi Baraz (Galeri Baraz'ın kurucusu): 'Büyük bir kaos var'

    "1970'li yıllarda Amerika'da bir galeride çalıştım, çok sevdim bu işi ve Türkiye'de yapayım dedim. Ama Türkiye sanatta daha yolun çok başındaydı. Müzeler, sanat galerileri açılmamıştı, birkaç koleksiyoner vardı, resim alım satımı yok gibiydi. Basın, sergilerle hiç ilgilenmezdi. Bir Akademi'nin (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) içinde sanat ortamı vardı. Bir de Taksim Sanat Galerisi. İnsanlar da sergilere ilgisizdi. Atölyesini Akademi'nin dışında kurmuş ressam yoktu. Sadece hocalık yapan ve o şekilde ayakta duran birtakım sanatçılarımız vardı. Hepsi benden 35-40 yaş büyüktü. Galeriyi açtığım zaman 30'lu yaşlardaydım. Ressamlar, hiçbiri de galeriyle çalışmamıştı. Dolayısıyla diyalog kurmak zor oldu. Çoğu resim yapmayı bırakmıştı. Resim yapın, sergi açalım diye yönlendirmeye çalıştık. Sabri Berkel'ler, Mahmud Cuda'lar, eserlerine ne kadar değer biçeceklerini bilemezdi. Mesela Neşet Günal 800 Dolar'dı, bugün 1 Milyon Lira'ya bulamazsınız.

    Son on yılda yurt dışında Türkiye'yle ilgili büyük bir reklam yapıldı. Türkiye çok büyük bir gelişme içinde diye. Ekonomi gelişti, milli gelir arttı. Şimdi dursa da bu dönemleri gördük. Bu propagandanın etkisini ben yaşadım, yurt dışında Türkiye'den geldiğimi duyan bizi milyoner zannetti. Amerikalılar, Avrupalılar… Bu galericilerin de hoşuna gitti ve burada pazar araştırması yaptılar. Buraya gelen galericilerin hiçbiri Türk ressamıyla, Türk resmiyle ilgilenmiyor, bir-iki tanesi hariç. Poul Casmin var, Taner Ceylan'ı satıyor, bir Fransız galerisi var, Ramazan Bayrakoğlu'nu satıyor. Yani kendi ressamlarını pazarlamaya çalışıyorlar.

    Bizim için dezavantajları oldu bu durumun. Birçok koleksiyoner, yıllarca topladığı resimleri sattı, o parayla yabancı resim aldı. Ve bu devam ediyor. Yabancı galerilerden milyonlarca dolarlık resim alındı. Bu durum Türk sanatçılarını çok etkiledi; biz mahvolacağız, bütün para yabancılara gidiyor, pazarımız bozuldu diye endişeleri oldu. Bu olabilir fakat şöyle bir gelişme oldu. Belirli ressamların dışındaki; Burhan Doğançay, Erol Akyavaş, Ergin İnan Fahrelnisa Zeyd, Nejad Devrim, beş altı ressam daha sayabiliriz bunların dışındaki birçok ressam şu an ekonomik krizde. Hiçbir şey satamaz durumdalar. Türk alıcılar belirli ressamlara para yatırıyor, diğerlerini yok farz ediyor. Bu bir süre devam edecek.

    Bugünkü bir tehlike şu aslında: Yeni açılan galeriler, bir seçki yapmadan, hangisi sanatçıdır diye düşünmeden, herkese sergi açtırıyorlar. Bu bir kaos yarattı. Galerileri idare edenler de sanat kültüründen yoksun. Bunun getirdiği de başka bir kaos var. Çok aldatıcı sergiler açılıyor, yanlış yatırımlar yapılıyor. 20 sene sonra bugün açılan sergilerin hiçbirinin adını dahi duymayacaksınız. 2-3 kişi zor kalır.

    Türkiye'nin son bir yıldır yaşadığı siyasi durum da bizi çok etkiledi. Satışları aşağıya çekti. Bütün sanat piyasası böyle. Bazı açık artırma merkezlerinde her şey satıldı gösteriyorlar ama öyle olmadığına yüzde yüz inanıyorum. Piyasayı canlandırmak için söylenir böyle şeyler. Gerçekliği pek yoktur. Şu anda sanat piyasası çok sıkışık, daha da sıkışacağını tahmin ediyorum. Bugünler yine çok iyi günler."


    0 0

    Dünya prömiyerini Sundance Film Festivali'nde gerçekleştiren ve 52. Antalya Film Festivali'nde dört Altın Portakal kazanan Sarmaşık, internet üzerinden izlenebilecek.

    Tolga Karaçelik, Twitter adresi üzerinden yaptığı açıklamada Sarmaşık'ı izleyemeyenlerin filmi, www.festivalfilm.net'ten izleyebileceklerini duyurdu. Karaçelik'in yazıp yönettiği filmin oyuncu kadrosunda Nadir Sarıbacak, Kadir Çermik, Hakan Karsak, Osman Alkaş, Özgür Emre Yıldırım ve Seyithan Özdemir yer alıyor.


    0 0

    Yabancı dilde en iyi film dalında Oscar'a aday olan Mustang, Türkiye'de yeniden gösterime giriyor.

    Deniz Gamze Ergüven imzası taşıyan Fransa'nın Oscar adayı, 26 Şubat'ta sinemalarda olacak. Mustang, Oscar yarışında aday olduğu kategoride son 5 film arasına kalarak büyük başarı elde etmişti. Gösterime girdiği ABD'de de eleştirmenlerin, kamuoyunun ve Hollywood'un önde gelen isimlerinin büyük beğenisini kazanan film, ödül için en iddialı filmler arasında görülüyor. Oscar sonuçları 28 Şubat pazar gecesi Los Angeles'ta gerçekleşecek ödül töreninde açıklanacak.


    0 0

    7-17 Mart arasında 12. kez düzenlenecek Akbank Kısa Film Festivali, 65. Berlin Film Festivali'nde büyük ödül Altın Ayı'yı kazanan Cafer Panahi'nin sinemasından bir seçki sunacak.

    Yönetmenin Altın Ayı ödüllü son filmi Taksi Tahran 11 Mart Cuma günü saat 20.30'da Akbank Sanat'ta gösterilecek. Film gösterimi öncesi saat 18.30'da filmin oyuncularından ve yönetmenin kızı olan Solmaz Panahi ve filmin kurgu yönetmeni Mastaneh Mohajer'in konuşmacı olarak katılacağı söyleşi, Müge Tüfenk moderatörlüğünde gerçekleştirilecek.

    Saraybosna Film Festivali'nin programcısı Elma Tataragic ve dünyanın önde gelen kısa film yapım ve dağıtım şirketlerinden Shorts International'ın kurucusu Carter Pilcher de 12 Mart Cumartesi günü saat 18.30'da Akbank Sanat'ta düzenlenecek söyleşi ile deneyimlerini paylaşacak. 10 gün boyunca sürecek festivalde 104 film seyirciyle buluşacak. (www.akbankkisafilmfestivali.com)


    0 0
  • 02/23/16--13:00: ANAMED 10 yaşında
  • Beyoğlu İstiklal Caddesi'nde açılan Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi (ANAMED), bu yıl 10. yaşını kutluyor.

    Bu vesileyle dün merkez binada bir değerlendirme toplantısı yapıldı, bugüne kadar açılan sergiler, yayınlar ve 250 binden fazla araştırmacıya sunulan hizmetler anlatıldı.

    ANAMED Direktörü Doç. Dr. Chris Roosevelt, kurum yöneticisi Dr. Buket Coşkuner, araştırmacı Mehmet Kentel'in katıldığı toplantıda ANAMED'in gelecek programı da açıklandı. Vehbi Koç Vakfı'yla birlikte 3 yılda bir düzenlenen Uluslararası Sevgi Gönül Bizans Araştırmaları Sempozyumu'nun dördüncüsü 23-25 Haziran 2016'da gerçekleştirilecek. Ağustos 2016'da ‘Beyoğlu Araştırma Merkezleri Platformu Kütüphane Kataloğu' projesi aktif hale getirilecek. Proje kapsamında; ANAMED, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, SALT Araştırma, Alman Arkeoloji Enstitüsü (DAI), Hollanda Enstitüsü (NIT), Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü (IFEA) ve Orient Enstitüsü'nün arşivindeki kitapların listesi, araştırmacılar tarafından rahatça kullanılmasını sağlamak için ortak bir katalog ve web sitesinden bir araya getiriliyor. Gelecek sergi programında ise nisanda ‘Kent ve Koku', haziranda ‘Trabzon Ayasofyası: Kilise, Kent ve İmparatorluğun Yeniden Keşfi', eylülde ise ‘İstanbul Kara Surları' var. KÜLTÜR SANAT


    0 0

    TÜYAP tarafından Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliğiyle Samsun'da düzenlenen 2. Karadeniz Kitap Fuarı, dün açıldı.

    150 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katıldığı fuarda panel, söyleşi, atölye çalışması ve çocuk etkinlikleri gibi 50'ye yakın kültür etkinliği düzenlenecek. Etkinlikler, imza günleri ve Okur ve Yazar Buluşmaları kapsamında Emre Kongar, Canan Tan, Mustafa Armağan, Ömer Sevinçgül, Deniz Kavukçuoğlu, Sevil Atasoy, Murat Menteş, Ahmet Şimşirgil, Bahadır Yenişehirlioğlu, Aret Vartanyan, Nebil Özgentürk, Nazan Tacer, Feridun Andaç, Nedim Gürsel, Kahraman Tazeoğlu, Menderes Samancılar, Ayşe Tolga ve Murat Tavlı'nın aralarında bulunduğu pek çok yazar fuarda okurlarıyla buluşacak. Zaman Kitap da Karadeniz Kitap Fuarı'nda, 2. Salon 201B No'lu stantta olacak. Girişin ücretsiz olduğu Karadeniz Kitap Fuarı 2016-Samsun 27 Şubat'a kadar 10.00-20.00, kapanış günü olan 28 Şubat'ta ise 10.00-19.00 saatleri arasında Tekkeköy'deki TÜYAP Samsun Fuar ve Kongre Merkezi'nde ziyaret edilebilir. (www.karadenizkitapfuarisamsun.com)


    0 0

    Oyuncu Tansu Biçer, Semaver Kumpanya'da bu sezon Moliere'in klasik eseri Cimri'yi sahneye uyarlıyor. İlk kez bir tiyatro oyunu yöneten Biçer, Cimri için “Bugünkü birçok çağdaş metinden daha fazla günümüzü anlattığını düşünüyorum.” diyor.

    Cimri'yi yönetmeye nasıl karar verdiniz?

    Aslına bakarsanız Işıl Kasapoğlu ile Serkan Keskin'in kararıydı. Bana ‘Cimri'yi yönetmek ister misin?' diye sordular. Ben de bir kez daha okudum. Bir klasik olduğu için ürkütücü gelebilir. İnsan ilk kez bir oyun yöneteceği zaman gidip Cimri'yi mi yönetir, diyebilirsiniz. Birçoğu da demiştir. Neden daha çağdaş bir şey yapılmıyor, diye soruluyor. Ama ben Cimri'yi okuduğum zaman bugünkü birçok çağdaş metinden daha fazla günümüzü anlattığını düşünüyorum.

    İlk kez bir tiyatro oyununu yönettiniz. Hazırlık süreci nasıl geçti?

    Heyecanlı ve tedirgin ediciydi. İşin içinde amatör bir yaklaşım olduğu için rejiden daha çok oyunculuğu önemsedim. Bana sorsanız çıkıp boş sahnede de oynanır bir oyun, en azından oyuncu olduğum için böyle düşünüyorum. Tabii ki anlatacak, destekleyecek bir şeyler olmalı ama özellikle bir reji ve dekor yapılmalı diye düşünmüyorum. Bu anlamda kafam rahattı. Orada reji deneyimi olan arkadaşlarım vardı, onlara güvendim.

    SERKAN'IN DİLİNİ VE HUYUNU BİLİYORUM

    Cimri'nin kadrosunda Serkan Keskin gibi arkadaşlarınız da yer alıyor. Bu durum çalışmalarınıza yansıdı mı?

    Tabii, ama değişken oluyor. Ben oyuncularımın çoğuyla ilk kez tanıştım. İster istemez bir yakınlık farkı oluşuyor. Serkan'ın dilini ve huyunu biliyorum. Diğerlerini bilmediğim için her an kırabilirim. Ama Serkan'ı ne yaparsam kırarım kırmam biliyorum. Ama genç arkadaşlarımızla aramda kısmi bir yaş farkının oluşu onların beni hoca gibi görmelerinde etkili oldu. O anlamda mutluyum, kendilerini güvenip bana teslim ettiler.

    Hem sahne önünü hem sahne arkasını deneyimlemiş biri olarak oyunculuk mu yoksa yönetmenlik mi daha zor?

    Oyuncu tek başına olma konusunda daha rahat ve özgürmüş. Ekibi, oyunu düşünmen gerekmiyormuş. Yönetmenlikten sonra böyle düşünüyorum aslında, normalde ben oyunu oynarken böyle bir şey yapmam. Ama yönetmenin rejiden ziyade insan ilişkilerini yönetme konusunda da önemli bir yeri bulunuyormuş. Bunları kollamayı, bütün ekip ve her şey ile ilgilenmeyi yönetmen olunca daha çok anlıyorsun.

    Süreci değerlendirdiğinizde bir oyunu yönetmek yorucu muydu?

    Hiç yorulmadım, sıkılmadım. Beraber çok güzel çalıştık. Ben oyuncuyken de sıkılırdım 8-9 saat prova yapmaktan ama biz onu yapmadık. Mümkün olduğunca çalışma vaktini daralttım. Belli bir yaşa gelince uzun provalar herkesi sıkıyor. Kısa olduğunda sonuca ulaşma konusunda hem daha özgür oluyorsun hem kendini sıkıştırmıyorsun. Ayrıca gençlerdeki utangaçlık azalıyor.

    6 YIL SONRA TİYATRO SAHNESİNDE

    Bu arada 6 yıl sonra tiyatro oyunculuğuna da döndünüz...

    Evet uzun bir süre oldu. Kronik Kolektif'in yeni oyunu Vahşet Tanrısı ile izleyici karşısına çıktık. Saim Güveloğlu yönetiyor. Ben, Tülin Özen, Roza Erdem ve Çetin Sarıkartal bir aradayız.

    Hem Cimri hem de diğer oyunun provası sizi zorlamadı mı?

    Eş zamanlı yürüttüm biraz, koşuşturmacayla geçti. Ama birbirini tamamladı. Oyunda öğrendiklerimi Cimri'de uyguladım.


    0 0

    Dünyanın en çok sahnelenen gösterisi Kuğu Gölü, bu kez sokak dansı versiyonuyla nisan ayında İstanbul ve Ankara'da izleyiciyle buluşacak.

    Çaykovsky'nin başyapıtı Kuğu Gölü'nü yeniden yorumlayarak break dansı sahneye taşıyan ünlü koreograf Fredrik Rydman, fantastik bir dansla unutulmaz bir sahne gösterisi sunmaya hazırlanıyor. Tempolu dans koreografisi ve remiks müzikleriyle nefesleri kesecek olan Swan Lake Reloaded, dünya turnesi kapsamında 1-3 Nisan tarihlerinde Ankara Congresium sahnesinde, 8-10 Nisan tarihlerinde ise İstanbul Zorlu PSM'de olacak. Yaklaşık 20 bin sanatseverle buluşacak olan Swan Lake Reloaded'nın sanat grubu içinde dünyanın önde gelen break dans üstadları sahne alacak.

    Misyonu tüm dünyada uyuşturucu karşıtı olarak bilinen ünlü koreograf Fredrik Rydman tarafından sahneye konulan Swan Laked Reloaded, bilinenin aksine “Aşk ve sevginin değiştiremeyeceği hiçbir şey yoktur” mottosuyla çıkış yapıyor. Aşk ve hırsın, bağımlılık ve kandırmacanın hikâyesinin anlatıldığı, “Swan Lake Reloaded”da Çaykovsky sokak dansçılarıyla buluşuyor.


    0 0
  • 02/23/16--13:00: Korsan geri döndü
  • İstanbul Devlet Opera ve Balesi, klasik balenin büyük eserlerinden Le Corsaire'ı (Korsan) sahneye taşıyor.

    İngiliz Şair Lord Byron'un aynı adlı şiirinden esinlenilerek Jules-Henri Vernoy de Saint-Georges ve Joseph Mazilier'in metnini yazdığı Korsan, 27 Şubat'ta Kadıköy Süreya Operası'nda yapılacak prömiyeri ile seyircisiyle buluşacak.

    Korsan'' balesi, günümüzün yaşayan bale efsanelerinden biri olan Kanadalı ünlü bale sanatçısı Anna- Marie Holmes'un koreografisi ve Adolphe Adam, Cesare Pugni, Leo Delibes, Riccardo Drigo, Prince Oldenbourg'un müzikleriyle sahneye konulacak. Holmes'un koreografisiyle Amerikan Bale Tiyatrosu'nda her iki senede bir sahnelenen eser, Conrad'ın korsanları ve arkadaşı Birbanto'yla Osmanlı İmparatorluğu'na doğru yola çıkması ile başlayıp, karaya çıktıklarında çeşitli malların ve esirlerin satıldığı bir pazarda Conrad'ın esir kızlar arasında gördüğü bir güzele aşık olması ve Seyd Paşa'nın bu kızı seçmesi ile devam eder. Renkli ve canlı bir bale olan Korsan, dünyada ilk kez 23 Ocak 1856'da Paris'te Joseph Mazilier'in koreografisiyle sahnelenmiş, sonrasında Avrupa'da ve Rusya'da pek çok koreograf tarafından yorumlanmıştı.

    Medora, Conrad, Gülnare, Lankendem, Ali, Birbanto, Seyd Paşa rollerini, İstanbul Devlet Opera ve Balesi sanatçıları dönüşümlü canlandırılacak. Orkestrayı Svetoslav Borisov yönetecek. Dekor Zeki Sarayoğlu'na, kostüm Çimen Somuncuoğlu'na, ışık Müfit Özbek'e ait.

    ‘'Korsan'', 27 Şubat, saat 20.00'deki prömiyerden sonra 1, 3, 8,10 Mart - 6, 8 Nisan 2016' da saat: 20.00'de 5, 12 Mart'ta saat 16.00'da Kadıköy Belediyesi Süreyya Opera Sahnesi'nde izlenebilir.


    0 0

    Mirasını, 2010 yılında Türkiye Eğitim Gönüllülleri Vakfı'na bağışlayan Türk sanat müziğinin çınarı Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca'nın 90. doğum günü özel bir konserle kutlanıyor.

    TEGV tarafından, 1 Mart'ta Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda gerçekleştirilecek konserde sanatçının unutulmaz eserleri icra edilecek. Konserin başlama saati 21.30.


    0 0

    Ankara Devlet Tiyatroları (DT), 01 Mart - 06 Mart 2016 tarihleri arasında gerçekleştirilmesi planlanan ‘Ankara Tiyatro Günleri' için tahsis ettiği Şinasi Sahnesi'nin tahsisini ‘program yoğunluğu' gerekçesiyle iptal etti.

    Kulislere yansıyan bilgilere göre DT, etkinlikte Levent Üzümcü'nün ‘Anlatılan Senin Hikayendir' adlı oyunda sahne alacağı için bu kararı aldı. Ankara Tiyatro Günleri Etkinlik Komitesi, sosyal medyadan yaptığı açıklamada, “Bütün programın iptal edilmesinin yanı sıra yeni bir tarih veya alternatif salon Ankara Devlet Tiyatroları Müdürlüğünce gösterilmedi. Akabinde başka bir tarihte gerçekleşecek olan 23 Şubat Levent Üzümcü gösterisinin iptal haberini almamız ve aynı gün Ege Üniversitesi Rektörlüğünce iptal edilen Levent Üzümcü İzmir oyunu bizlere gerçek sebebin programa katılacak sanatçılar ile alakalı olduğunu göstermiştir.” denildi.

    Etkinlik komitesinin durumdan haberdar ettiği Yenimahalle Belediye Başkanı Fethi Yaşar, Ankara Tiyatro Günleri etkinliği için belediyenin salonlarını açtı. Bu sebeple tiyatro günleri etkinliği Nazım Hikmet Kültür Merkezi ve 50. Yıl Dört Mevsim Tiyatro Salonu'nda gerçekleştirecek.


    0 0

    Ankara Devlet Tiyatroları (DT), 1-6 Mart arasında gerçekleştirilmesi planlanan ‘Ankara Tiyatro Günleri' için tahsis ettiği Şinasi Sahnesi'ni ‘program yoğunluğu' gerekçesiyle iptal etti.

    DT'nin bu kararında Levent Üzümcü'nün sahne alacağı ‘Anlatılan Senin Hikâyendir' adlı oyunun programda yer almasının etkili olduğu iddia ediliyor. Ankara Tiyatro Günleri Etkinlik Komitesi, sosyal medyadan yaptığı açıklamada, “Programlarımız iptal edildi ve yeni bir salon gösterilmedi. Akabinde, başka bir mekanda 23 Şubat'ta yapılacak Levent Üzümcü gösterisinin iptal haberini almamız ve aynı gün Ege Üniversitesi Rektörlüğü'nce iptal edilen Levent Üzümcü İzmir oyunu bizlere gerçek sebebin programa katılacak sanatçılar ile alakalı olduğunu göstermiştir.” denildi.

    DT Genel Müdürlüğü konuyla ilgili dün yaptığı yazılı açıklamada iptal sebebi olarak, oyunu sahneleyecek İstanbul Jest Tiyatrosu'nun ‘sözleşme hükümlerine aykırı davranışlarını' gösterdi. Jest Tiyatrosu yetkilileri ise DT'nin tahsis iptali yazısında ‘program yoğunluğu'nun gerekçe gösterdildiği ifade edildi.

    Durumdan haberdar olan Yenimahalle Belediyesi, Ankara Tiyatro Günleri için salonlarını açtı. Böylece tiyatro günleri Nazım Hikmet Kültür Merkezi ve 50. Yıl Dört Mevsim Tiyatro Salonu'nda gerçekleştirilecek. (www.ankaratiyatrogunleri.com)


    0 0

    Bu yıl 35.si gerçekleştirilecek İstanbul Film Festivali'nin Altın Lale yarışmalarının jüri başkanları belirlendi.

    Festivalin Ulusal Yarışma jüri başkanlığını Müjde Ar, Uluslararası Yarışma jüri başkanlığını ise Arjantinli yönetmen Pablo Trapero üstlenecek. Venedik, San Sebastian ve Locarno gibi birçok önemli festivalde jüri üyeliği yapan Arjantinli yönetmen Pablo Trapero 1990'larda gelişen Yeni Arjantin Sineması akımının en yetkin isimlerinden kabul ediliyor. Trapero başkanlığındaki jürinin seçtiği filmler Eczacıbaşı Topluluğu tarafından 25.000 Euro'luk para ödülüyle destekleniyor. 2004'te İstanbul Film Festivali'nin Sinema Onur Ödülü takdim ettiği Müjde Ar'ın başkanlığındaki ulusal jüri ise toplam 9 dalda ödül verecek.


    0 0

    Bir kitaptan okurun zihninde kalan, kitabın ismidir bazen. Zira okur ilk olarak kitabın adıyla karşılaşır.

    Hem yazar hem de okur cephesinde bu derece önem taşıyan bu ad verme eylemi, sıkıntılıdır. Salâh Birsel ‘kitap adlarının fırdır olduğundan ve ele geçirdiğinizi sandığınız anda kaçıp gittiklerinden' bahsederken, buna işaret eder. Günümüz yazarlarının bu kovalamacada zorlandıklarını söylemek güç değil.

    Son dönemde yayımlanan kitaplar isim sıkıntısı yaşıyor. Yazarlar bu çıkmazdan daha önce yayımlanmış kitapların adlarını biraz değiştirerek ya da ünlü bir yazarın kitabından yola çıkarak kurtulmaya çalışıyor. Kimi zaman, birbirinden habersiz, aynı adla yayımlanan kitaplar da var. Yeni yayımlanan kitaplarda sık rastlanan isim benzerliği ve daha önce yayımlanmış kitaplardan ödünç almalar, günümüz edebiyatının yaşadığı isim kıtlığına işaret ediyor.

    İspanyol yazar Javier Marías'a yakasındaki Shakespeare rozetinin sırrı sorulduğunda “Yazar olarak ünümün bir kısmı onun sayesinde gerçekleşti. Altı-yedi kitabımın adını ondan ödünç aldım.” diyor. Marías'ın İngilizcede yeni yayımlanan kitabı “Thus Bad Begins” de Hamlet'ten alınma. Aslında Shakespeare'in eserleri pek çok ünlü yazarın kitabına ilham vermiştir. Edith Wharton'ın “The Glimpses of the Moon”, David Foster Wallace'ın “Infinite Jest” romanları ve Agatha Christie'nin pek çok kitabı… Julian Barnes'ın kitabı “The Noise of Time”'ın ismi ise Rus şair ve denemeci Osip Mandelstam'ın aynı adlı hatıratından. Geçtiğimiz hafta dünyaya veda eden Harper Lee'nin son romanı “Go Set a Watchman” ise İncil'de geçiyor. Kimi eleştirmenler özellikle ‘usta' yazarların daha önce yazılmış eserlerden kendi metinlerine isim vermeyi, edebi bir bağlantı kurma çabası olarak görüyor.

    PARA GETİREN İSİM BENZERLİKLERİ

    Stephen King'in “Joyland” (2013) romanı, raflarda yerini almasının ardından, Emily Schultz'un 2006'da aynı adla yayımladığı e-kitabın satış rakamlarını artırır. Zira okurlar King'in romanı zannederek Schultz'un kitabını satın alır. Genç yazar, bu benzerlikten dolayı yüklü miktarda para kazanır. Paula Hawkins'in Türkçede “Trendeki Kız” adıyla yayımlanan polisiye-gerilim romanı, A.J. Waines'in “Trende Bir Kız” adıyla yayımladığı kitabı ile karıştıran çok sayıda okur oldu. Amazon'da kitap hakkında yapılan yorumlar karıştı ve “Hiç olmadığı kadar fazla para kazanıyorum.” diyen Waines'in romanı 30 bin satış rakamına ulaştı.

    Metnin temel taşlarından biri olan isim, onu diğerlerinden ayıran önemli bir unsurdur. Günümüz edebiyatında yaşanan bu isim benzerlikleri, çakışmaları ve kopyalamalar açıkça, bir kısır döngüye işaret ediyor. Sahafta gördüğü bir kitaptan, çokça izlenen bir televizyon dizisinden veya bir şiirden ilham alan yazarlar da söz konusu. Kitap adının telif haklarına dahil olmaması, bu ‘ilham'ın sebeplerinden biri olsa gerek. Sonuçta, kitabın adı, yazarın ve yayıncının seçimi fakat okurun da elbette bunu sorgulama hakkı var, öyle değil mi?


    0 0
  • 02/24/16--13:00: Korsan geri döndü
  • İstanbul Devlet Opera ve Balesi, klasik balenin büyük eserlerinden Le Corsaire'ı (Korsan) sahneye taşıyor.

    İngiliz şair Lord Byron'un aynı adlı şiirinden esinlenilerek Jules-Henri Vernoy de Saint-Georges ve Joseph Mazilier'in metnini yazdığı Korsan, 27 Şubat'ta Kadıköy Süreya Operası'nda yapılacak prömiyeri ile seyircisiyle buluşacak.

    Korsan balesi, günümüzün yaşayan bale efsanelerinden Kanadalı Anna-Marie Holmes'un koreografisi ve Adolphe Adam, Cesare Pugni, Leo Delibes, Riccardo Drigo, Prince Oldenbourg'un müzikleriyle sahneye konulacak. Holmes'un koreografisiyle Amerikan Bale Tiyatrosu'nda her iki senede bir sahnelenen eser, Conrad'ın korsanları ve arkadaşı Birbanto'yla Osmanlı İmparatorluğu'na doğru yola çıkması ile başlayıp, karaya çıktıklarında çeşitli malların ve esirlerin satıldığı bir pazarda Conrad'ın esir kızlar arasında gördüğü bir güzele âşık olması ve Seyd Paşa'nın bu kızı seçmesi ile devam eder. Korsan, ilk kez 23 Ocak 1856'da Joseph Mazilier'in koreografisiyle Paris'te sahnelenmiş, sonrasında Avrupa'da ve Rusya'da pek çok koreograf tarafından yorumlanmıştı.

    Medora, Conrad, Gülnare, Lankendem, Ali, Birbanto, Seyd Paşa rollerini, İstanbul Devlet Opera ve Balesi sanatçıları dönüşümlü canlandıracak. Orkestrayı Svetoslav Borisov yönetecek. Dekor Zeki Sarayoğlu'na, kostüm Çimen Somuncuoğlu'na, ışık Müfit Özbek'e ait. Korsan, 27 Şubat, saat 20.00'deki prömiyerden sonra 1, 3, 8, 10 Mart - 6, 8 Nisan 2016'da saat 20.00'de 5, 12 Mart'ta saat 16.00'da Kadıköy Belediyesi Süreyya Opera Sahnesi'nde izlenebilir.


    0 0

    Avrupa'nın önemli sanat merkezlerinden Barbican Centre'ın düzenlediği Digital Revolution (Dijital Devrim) sergisi Londra, Stockholm ve Atina'nın ardından İstanbul'a taşındı. Yuri Suzuki, Pasha Shapiro ve Ernst Weber gibi sanatçıların yeni çalışmalarının yer aldığı sergi, önceki gün Zorlu Performans Sanatları Merkezi'nde açıldı.

    Günümüzden yaklaşık bir asır önce Amerikan Patent Dairesi Başkanı Charles H. Duell, “Artık yeni bir şey yok. İcat edilecek her şey icat edildi.” sözünü söylerken şüphesiz ki bugün ulaştığımız teknolojik imkânları tahmin etmiyordu. Sadece son 15 yılda dijital dünyada kat edilen mesafe, hayatlarımıza her anlamda yön verdi. İnternet, sosyal medya, dijital müzik, görsel efektler, yapay zekâ, 3D baskı ve giyilebilir teknolojiler gibi çok sayıda yeni kavramlarla tanıştık.

    Bizi çevreleyen teknolojik dünyanın 70'li yıllardan bu yana sanatla birlikte yaşadığı dönüşüm geçtiğimiz aylarda Avrupa'nın önemli sanat merkezlerinden biri kabul edilen Barbican Centre'da ‘Digital Revolution' (Dijital Devrim) adlı sergide bir araya getirildi. İlk ana bilgisayarların bulunduğu dijital arşivden ödüllü interaktif tasarımlara kadar çok sayıda bölümün yer aldığı sergi Londra, Stockholm ve Atina'nın ardından İstanbul'a taşındı. Zorlu Holding'in ana sponsorluğunda Zorlu PSM'de önceki gün açılan sergiyle ziyaretçiler bugüne kadar Türkiye'de gerçekleşmiş en kapsamlı teknoloji sergilerinden birine tanık olacak.

    GERÇEKLİĞİ YENİDEN BELİRLİYOR

    Serginin basın toplantısına Zorlu PSM Genel Müdürü Murat Abbas ile Zorlu Holding CEO'su Ömer Yüngül konuşmacı olarak katılırken, Barbican Centre'ın uluslararası temsilcisi Neil McConnon görüntülü bağlandı. McConnon, küratörlüğünü yaptığı sergi için “Dijital Devrim, gerçeklik kavramını yeniden belirleyen ve bunu deneyimlemek için yeni yollar bularak izleyicisine ilham veren bir sergidir. Bu çalışmada, kısa tarihine rağmen dijital dünyanın odak noktasındaki önemli figürlerle çalışma fırsatı bulduk.” diyor. Dijital Devrim, hayal gücünün sınırlarını zorlayan birçok sanatçının tasarımına ev sahipliği yapıyor. Teknoloji ile sanatı buluşturan sanatçılar arasında film yapımcısı, mimar, tasarımcı ve müzisyenler yer alıyor.

    ERNST WEBER'DEN U2'NUN KLİP YÖNETMENİNE...

    Umbrellium (Usman Haque ve Nitipak Samsen), Universal Everything, Yuri Suzuki, Pasha Shapiro ve Ernst Weber gibi sanatçılardan gelen yeni çalışmalar ve DevArt adlı dijital sanat işlerinin bulunduğu serginin en ilgi çeken bölümlerinden birinde Chemical Brothers, U2 ve Kanye West gibi isimlerin video klip yönetmenliğini yapan Chris Milk'in imzası var. Sanatçı ‘Treachery Of Sanctuary / Mabede İhanet' adını verdiği interaktif çalışmasında katılımcıların kendi bedenlerinin yansımalarını kullanarak doğum, ölüm ve başkalaşım hikâyesini anlatıyor.

    Christopher Nolan'ın Inception ve Alfonso Cuaron'ın Gravity filmlerindeki dijital teknolojinin görsel efektlerin yapım aşamasındaki etkisi izlenebilirken uygulamalı olarak da tecrübe edilebiliyor. Sergi ayrıca will.i.am, Yuri Suzuki, Pasha Shapiro ve Ernst Weber tarafından gerçekleştirilen analog ve dijital müzik arası ‘Pyramidi' adlı çalışmayı da ağırlıyor. Serginin dikkat çeken deneysel çalışmalarından biri de Zach Lieberman'ın ‘Play The World / Dünyayı Oynat' eseri. Ayaklı hoparlörlerden oluşan bir çemberin ortasındaki 88 tuşlu klavye ile dünyadaki tüm radyo istasyonlarına bağlanabilen sinyaller yayan çalışma müziğin dijital konumunu gösteriyor.


    0 0

    Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER)'nin düzenlediği “Bâbıâli Sohbetleri”nde bu hafta Türkiye'nin seçkin sanatkârı, şairi, fikir ve sanat adamı üstad Sezai Karakoç konuşulacak.

    “Sanat ve Düşünce Dünyasında Sezai Karakoç” başlıklı konuşmayı araştırmacı yazar Dr. Şâkir Diclehan yapacak. Sezai Karakoç hakkındaki yazılmış ilk eser olan Sanat ve Düşünce Dünyasında Sezai Karakoç'un yazarı olan Dr. Şâkir Diclehan, konuşmasında Karakoç'un fikir ve sanat hayatı ile Diriliş Nesli'ni anlatacak, dinleyicilerin konuyla ilgili sorularına cevap verecek. Mehmet Nuri Yardım'ın takdim edeceği sohbet toplantısı, Timaş Kitapkahve'de bugün saat 18.00'de başlayacak. Herkesin katılabileceği program, Alayköşkü Caddesi, No. 5 Cağaloğlu adresinde gerçekleşecek. KÜLTÜR-SANAT


older | 1 | .... | 354 | 355 | (Page 356) | 357 | 358 | .... | 375 | newer