Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 349 | 350 | (Page 351) | 352 | 353 | .... | 375 | newer

    0 0
  • 02/02/16--13:00: Berlin jürisi tamamlandı
  • 66. Berlin Festivali'nin uluslararası jürisi tamamlandı. Daha önce jüri başkanlığını Amerikalı usta oyuncu Meryl Streep'in yapacağını açıklayan festival yönetimi, dün jürinin diğer üyelerini de paylaştı.

    Buna göre Streep'in ekibinde şu isimler yer alıyor: Alman oyuncu Lars Eidinger, İngiliz film eleştirmeni Nick James, Fransız fotoğraf santçısı Brigitte Lacombe, İngiliz oyuncu Clive Owen, İtalyan oyuncu Alba Rohrwacher ve Polonyalı yönetmen Małgorzata Szumowska. 11-21 Şubat arasında düzenlenecek festivalin ana yarışma bölümünde bu yıl Türkiye'den bir yapım yok. Ancak yan bölümlerden Generation KPlus'ta Genç Pehlivanlar, Rauf ve Mavi Bisiklet adlı üç yapım yer alıyor. Ayrıca Forum bölümünde de Ahu Özyurt imzalı Toz Bezi filmi gösterilecek.


    0 0

    Dünyanın en ünlü Don Kişot koleksiyonuna ev sahipliği yapan Almanya'nın Goslar Modern Sanatlar Müzesi'nin ‘Don Kişot Evi'nden getirilen 200'e yakın sanatçının 400 eseri sanatseverle buluştu.

    ‘Don Kişot'un İzleri' sergisi, sanatçılar, koleksiyonerler, siyasetçiler ve sanatseverlerin katılımıyla ‘izdiham gibi bir açılışla' kapılarını açtı. Serginin açılışında konuşan Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen, “Hiçbir padişahın, hiçbir sultanın ölüm yıl dönümü anılmazken, Cervantes'in 400'üncü ölüm yıl dönümü için bir aradayız. Sanatın gücü, sanatçının gücü buradan da kendini belli ediyor.” dedi.

    Don Kişot'un yazarı Miguel De Cervantes, ölümünün 400. yılında ülkesi İspanya başta olmak üzere tüm dünyada anılıyor. Elli ayrı dilde yapılacak 2 bin anma programının Türkiye ayağında “Don Kişot'un İzleri” sergisi bulunuyor. Çankaya Belediyesi'ne ait Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde (ÇSM) açılan sergide, Picasso ve Salvador Dali'nin yanı sıra 200'e yakın sanatçının 400 Don Kişot resimleri gösteriliyor. Sergi, bugüne kadar Türkiye'de açılan en büyük Don Kişot sergisi olma özelliği taşıyor. Küratörlüğünü İbrahim Karaoğlu'nun yatığı sergide 40 yerli sanatçı da eserleriyle yer alıyor. İbrahim Karaoğlu, Bettina Ruhrberg küratörlüğünde ve Meryem Schultz, Jörg Kastner, Mustafa Güneş koordinatörlüğünde hazırlanan “Don Kişot'un İzleri” 6 Mart 2016 tarihine kadar görülebilecek. Sergide yer alan eserler, Ankara'nın ardından İstanbul, İzmir ve Antalya'daki önemli galerilerde sergilenecek.

    Fotoğraf: Ünal Livaneli

    TÜM SALONLAR DOLDU TAŞTI

    ÇSM'deki sergi için bir de ‘Atlı Don Kişot' heykeli yapıldı. ÇSM'nin girişine konan heykelin önünde fotoğraf çektirmek için sıraya girildi. ÇSM'deki tüm salonlar Don Kişot'un İzleri sergisi için ayrıldı. Sergi açılışında tüm salonlar sanatseverlerle doldu taştı. Don Kişot hayranlarına, Çankaya Belediyesi tarafından hazırlanan ‘sergi kitabı' da hediye edildi. Sergiye siyaset, sanat, edebiyat ve iş dünyasından pek çok isim katıldı. Sergiyi gezenler, nadide bir koleksiyonun parçalarını görme fırsatı buldu.

    “HİÇBİR SULTAN ANILMIYOR, CERVANTES'İN 400'ÜNCÜ ÖLÜM YIL DÖNÜMÜ İÇİN BİR ARADAYIZ”

    Serginin açılışına Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen'in yanı sıra CHP Ankara milletvekilleri Aylin Nazlıaka, Şenal Sarıhan ve çok sayıda davetli katıldı. Açılışta konuşma yapan Başkan Taşdelen, “Bugün sanatın gücüne ve evrenselliğine hep birlikte şahit oluyoruz. Bundan 400 yıl önce ölen Cervantes'in ölüm yıl dönümünde birlikteyiz. Onun en büyük eseri Don Kişot'un, abideleşen o güzel yapıtın, edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan o yapıtın sergisinde bir aradayız. Hiçbir padişahın, hiçbir sultanın ölüm yıl dönümü anılmazken, Cervantes'in 400'üncü ölüm yıl dönümü için bir aradayız. Sanatın gücü, sanatçının gücü buradan da kendini belli ediyor. Çünkü sanat demek özgürlük demek, sanat demek bağımsızlık demek, özgür düşünce demek, var olmak demek, sormak, sorgulamak, direnmek demek. Onun için Cervantes'in 400'üncü ölüm yıl dönümünde ‘ne mutlu direnenlere, ne mutlu zulme karşı baş kaldıranlara ve ne mutlu Don Kişot'lara' diyorum.” ifadelerini kullandı.


    0 0

    Bu yıl 69. kez düzenlenecek Cannes Film Festivali'nin jüri başkanı açıklandı.

    Geçtiğimiz yıl Mad Max: Fury Road filminin özel gösterimiyle festivale katılan yönetmen George Miller, Cannes'ın jüri başkanı olacak. 11-22 Mayıs arasında yapılacak festivalin tarihindeki ilk Avustralyalı jüri başkanı olan Miller'ın son filmi Mad Max: Fury Road, 88. Oscar Ödülleri'ne 10 dalda aday gösterildi. Cannes'da geçen yıl jüri başkalığı görevini senarist ve yönetmen kardeşler Joel ve Ethan Coen yapmıştı.


    0 0

    İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından 1-24 Haziran tarihleri arasında düzenlenecek 44. İstanbul Müzik Festivali'nin programı dün Martı Istanbul Hotel'de yapılan basın toplantısıyla açıklandı. Toplantıya İKSV Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı, İstanbul Müzik Festivali Direktörü Yeşim Gürer Oymak ve E.C.A. Presdöküm Sanayii AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Gaye Akçen konuşmacı olarak katıldı.

    Bu yıl ilk kez E.C.A. Presdöküm Sanayii AŞ sponsorluğunda gerçekleştirilen festival aralarında İdil Biret, Murray Perahia, Gautier Capuçon, Angel Blue, Gérard Caussé, Herbert Schuch, Patricia Petibon, Alice Sara Ott, Maria João Pires, Antonio Meneses, Maxim Vengerov, Richard Galliano, Sylvain Luc gibi isimlerle dünyanın önde gelen topluluklarından Viyana Senfoni Orkestrası, Venedik Barok Orkestrası, Orchestra of the Swan, Artemis Quartet, Academy of St Martin in the Fields ve Varşova Filarmoni'nin de bulunduğu 600 sanatçıyı ağırlayacak. İki dünya prömiyeri ile bir Türkiye prömiyerine ev sahipliği yapacak festival 17 farklı mekânda dinleyicilerle buluşacak.

    Orchestra of the Swan-Bir Yaz Gecesi Rüyası

    Konser ortasında oyun sahnelenecek

    44. İstanbul Müzik Festivali'nin teması İngiliz yazar Shakespeare'in 'Eğer müzik aşkın gıdasıysa, durmadan çalınız' dizelerinden esinleniyor. Bu yıl edebiyat ve tiyatroyu müzikle bir araya getiren festivalde ölümünün 400. yılında Shakespeare özel konserlerle anılıyor. Bir Yaz Gecesi Rüyası oyunu için Mendelssohn'un bestelediği eseri Soprano Ayşe Şenogul seslendirirken oyuncu Tilbe Saran da oyundan bölümleri canlandıracak. Temadan esinlenen bir diğer konserde ise ünlü piyanist Alexei Volodin'in yorumu Mert Fırat ve Tilbe Saran'ın oyunculuğu ile buluşuyor.

    Çocukları da unutmayan 44. İstanbul Müzik Festivali programında özel bir müzikale yer ayırıyor. İngiliz şef Howard Griffiths'in halen direktörlüğünü yürüttüğü Brandenburg Devlet Orkestrası ile birlikte hazırladığı 'Cadı ile Maestro' masalı oyuncu Bergüzar Korel'in anlatımıyla sahnelenecek. Festivalin biletleri 13 Şubat Cumartesi günü saat 10.00'dan itibaren Biletix satış noktaları ve ana gişe İKSV'den satışa çıkıyor. (www.biletix.com)

    Yaşar Kemal'in Deniz Küstü'sü sahnede

    44. İstanbul Müzik Festivali'nde geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz usta yazar Yaşar Kemal için de bir bölüm hazırlandı. Yazarın 1978 tarihli romanından Michael Ellison'ın uyarladığı müzik tiyatrosu Deniz Küstü'nün 11 Haziran'da Süreyya Operası'nda dünya prömiyeri yapılacak. Michael Ellison'un müzikleri, Simon Jones'un rejisi, Zeynep Tanbay'ın koreografisi ve NohLab tarafından tasarlanan Deniz Küstü matine ve suare olmak üzere iki seansta izleyicilerle buluşacak. İstanbul'a, İstanbul'un denizlerine, yunuslarına, deniz yaşamına bir övgü niteliği taşıyan Deniz Küstü, Balıkçı Selim gibi idealistler ile sırf kendi ceplerini doldurmak uğruna deniz yaşamını olduğu gbi insanların da yaşam alanlarını ve geçim kaynaklarını yok eden diğerlerinin hayatları kesiştiğinde olacakları lirik ve dramatik bir bakış açısıyla irdeliyor.

    Müzikli tiyatroyu şef Michael Rafferty yönetecek.


    0 0

    Bu yıl ikincisi verilen “Itri Türk Mûsikî;si Ödülleri", önceki akşam Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda düzenlenen törenle sahiplerine takdim edildi. Alâeddin Yavaşça, Devrim Erbil, Ahmet Özhan gibi isimlerinden katıldığı tören, Oğuz Haksever ve Mehmet Barlas'ın Makam Farkı programının sunumuyla gerçekleşti.

    10 farklı kategorinin yarıştığı “Itri Türk Mûsikî;si Ödülleri"nde; Yılın Türk Müziği Beste ve Bestecisi dalında Prof. Dr. Zeki Atkoşar, Yılın Türk Müziği Ses Sanatçısı dalında Bekir Ünlüataer, Yılın Türk Müziği Saz Sanatçısı dalında Derya Türkan, Yılın Türk Müziği Yayını ve Yazarı dalında Doç. Dr. Güneş Ayas ödülün sahibi olurken, Yılın Türk Müziği Prodüksiyonu ödülünü XVI. Yüzyıl Türk Mûsikî;si Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü İstanbul Devlet Tarihi Türk Müziği Araştırma ve Uygulama Topluluğu Yayını, Yılın Türk Müziği Süreli Yayını ödülünü Kadem Mûsikî; ve Edebiyat Dergisi, Yılın Türk Müziği TV ve Radyo Programı ödülünü ise Şarkılar Seni Söyler-TRT Müzik kazandı. Prof. Dr. Ahmet Hakkı Turabi Yılın Türk Müziği Akademisyeni, Cüneyt Kosal Hayat Boyu Başarı Ödülü ve Cinuçen Tanrıkorur Jüri Özel Ödülü'ne layık görüldü.

    Doç. Dr. Murat Salim Tokaç, Doç. Dr. Cenk Güray, Prof. Dr. Gülçin Yahya Kaçar, Prof. Dr. Şehvar Beşiroğlu, Dr. Bülent Katkak, Oğuz Haksever, Mehmet Barlas, Yurdal Tokcan ve Fahrettin Yarkın'ın seçici kurul üyeliği görevini üstlendiği "Itri Türk Mûsikî;si Ödülleri", bilim, sanat, basın, edebiyat ve çevresinden 200 kişiden oluşan Büyük Jüri'nin oylarıyla belirlendi.

    İlki 2013 yılında Türk Musikisi Vakfı ve Beyoğlu Belediyesi işbirliğiyle verilen ödüller, bu yıl tartışmalı başlamıştı. Ödüller, bu yıldan itibaren Beyoğlu Belediyesi ve T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'nün işbirliğiyle düzenlenecek. Türk Musikisi Vakfı, yirmi gün önce konuyla ilgili açıklama yapmış: “Ödül, vakfımızın fikri olmasına ve vakfımız adına tescili bulunmasına rağmen, isim vakfımızın izin ve bilgisi dışında kullanılmaktadır.” demişti.


    0 0
  • 02/02/16--13:00: Metot yazarlığı
  • İngiliz yazar ve senarist Thomas W. Hodgkinson, kendini evinin dolabına kilitleyip son romanını burada yazdı. Akli melekeleri yerinde, merak etmeyin. Amacı yeni bir yazma tekniği geliştirmekti. Başardı da... Geçtiğimiz hafta BBC Radyo'da ‘metot yazarlığı'nı tanıtan Hodgkinson, mart ayında Londra'da derslere başlayacak.

    İngiliz yazar ve senarist Thomas W. Hodgkinson, son kitabı Bir Avcının Anıları'nın (Memoirs of a Stalker) kahramanı, eski eşinin evine gizlice girer ve üç ay boyunca orada bir dolapta yaşar. Derin bir aşk hikâyesi, kırgınlıklar, acılar vardır romanda. Hodgkinson, ana karakterin neler yaşadığını anlatabilmek için romanı evinin dolabında yazar. Tabii alan kısıtlı, bilgisayar kullanmak mümkün değil. Metni cep telefonuyla kaleme alır.
    Kahramanını daha iyi anlamak için romanını dolapta yazarak, bir zihin okuması gerçekleştiren Hodgkinson, bu yazma tekniğine metot yazarlığı (method writing) adını verir. Yazar, oyuncuların, rolüne büründükleri karakterin kendisi olabilmek için yaptığı hazırlık olarak adlandırılan ‘metot oyunculuğu'ndan esinlenir.
    Rus oyuncu, yönetmen Konstantin Stanislavski'nin (1863-1938) ortaya attığı ve karakteri aktörün bir parçası haline getirmeyi amaçlayan metot oyunculuğu, oyuncuyu gerçek hayatında o karakteri yaşamasına kadar uzanır. Al Pacino, Dustin Hoffman ve Robert de Niro gibi isimler bu tekniğin ustaları arasında sayılır. Bir nevi Shakespeare gibi yazdığı metni canlandırabilen bir ustalık. Hodgkinson'ın geçen hafta tanıtımını yaptığı metot yazarlığı yeni bir yazma tekniği olarak kendine yol bulmaya çalışıyor.
    KAHRAMANINI YAŞAYAN YAZAR
    BBC Radyo 4'te projesini tanıtan yazar, www.theactofwriting.co.uk adlı site ile bu yeni yazma metodunda, yazarlara farklı teknikler kullanmayı önerirken, metot yazarlığının tıpkı metot oyunculuğu gibi başarılı bir yöntem olabileceğini düşünüyor.
    Hodgkinson, bu tekniğin roman yazmak için tek geçerli yol olmadığını da dile getiriyor. Fakat yazarların bu yeni yazma metoduna karşı kayıtsız kalmaması gerektiğine inanıyor. Mart ayında Londra'da derslere başlayacak Hodgkinson ve arkadaşları metot yazarlığını yaymayı amaçlıyor.
    Radyodaki programda, bu tekniğin yazarların sürekli yaptığı bir uğraş olduğunu dile getiren Prof. Sarah Churchwell, romancının kahramanını tam anlamıyla resmetmek için kitabı yazma aşamasında onun kimliğine büründüğünü, o karakteri yaşadığını aktarıyor. Romancının yazdığı karakterin içinde yaşadığını belirten Churchwell, yazma eyleminin bunun üzerine kurulduğunu hatırlatıyor. Churchwell bu tekniğin kurmaca ve kurmaca olmayan metinler üreten yazar için alternatif bir yazma tekniği olabileceğini düşünüyor.
    Metot yazarlığı karakteri inşa ederken alternatif bir yol olarak görülebilir. Kurmacada karakter metnin ana damarını oluştururken, kitabın kahramanını geliştirecek bu tür teknikler elbette değerli. Fakat kimi yazarlık atölyelerinde de bir yazma tekniği olarak ele alınan bu yöntem önümüzdeki günlerde daha da konuşulacak.


    0 0

    İtalyan mimar Fossati tarafından 1848'de yapılan, Gülhane Parkı'nın girişindeki Alay Köşkü'nün karşısında yer alan tarihi Hazine-i Evrâk (Evrâk Hazinesi) binası Arşiv Müzesi olarak geri dönüyor.

    Sultan Abdülmecid döneminde inşa edilen bina artık arşivcilik tarihimizi anlatan bir sergi mekânı olacak. 1853'te açılan Hazine-i Evrak, cumhuriyet döneminde Başbakanlık Osmanlı Arşivleri 1 No'lu depo binası olarak kullanılmış, 2008'de de Ulusal ve Uluslararası Araştırma, Arşiv, Belgeleme ve Okuma Salonu yapılmıştı. Yaklaşık 160 yıllık hizmetten sonra iki sene önce Ticarethane Sokak'taki Başbakanlık Osmanlı Arşivleri'nin Kağıthane'ye taşınmasıyla bu bina da boşaltılmış, akıbeti de merak edilir olmuştu. Araştırmacıların, binanın kendilerine tahsis edilmesi yönünde beklentisi vardı. Hem tarihçilerin hem de araştırmacıların büyük bir kısmı 600 yıllık arşivin Kağıthane gibi nemli bir bölgeye taşınmasından memnun olmamıştı. Arşiv Müzesi'nde artık son çalışmalar yapılıyor. Resmi açılışı henüz belli olmayan müzenin, oteller bölgesine dönüştürülen bölgenin kültürel hayatına nasıl bir hareketlilik getireceği merak ediliyor.


    0 0

    UNESCO'nun kültürel miras listesinde bulunan Kapadokya'da büyük bir kazı skandalı yaşandığı iddia edildi.

    Nevşehir Belediyesi, ‘temizlik yapılacak' diyerek 3 bin yıllık tarihi Nevşehir Kalesi eteklerinde başladığı kentsel dönüşüm çalışması sırasında MS. 4. yüzyıla dayanan freskler ve tarihi bir Ortodoks Kilisesi buldu. Arkeolojik kazı ekibi yerine, belediye işçileri tarafından sürdürülen çalışmalara Müze Müdürlüğü düzeyinde nezaret edilmesi tepkilere neden oldu. Belediyenin, kazıyı Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın denetiminden kurtarmak için çalışmaya resmi belgelerde ‘kazı' yerine ‘temizlik' adını verdiği öğrenildi.

    Bölgede uzman arkeologlarla inceleme yapan Mimarlar Odası Ankara Şubesi yönetimi, belediye, bakanlık ve Koruma Kurulu hakkında suç duyurusunda bulunmaya hazırlanıyor. Yapılan açıklamada, “Üç bin yıllık tarihi olan bölgede bir tarih kıyımı yaşanıyor. Kimse müdahale etmiyor.” denildi.

    Türkiye'nin en çok turist çeken bölgelerinden olan Kapadokya'da son yıllarda tarihi ve doğal dokuyu bozacak projeler yürütülüyor. Göreme ve Kapodokya Milli Parkı bölgesinde incelemelerde bulunan Mimarlar Ankara Şubesi yöneticileri, ‘tarih ve doğayı katleden uygulamaları' tespit etti. Uçhisar'da peri bacalarının bulunduğu alana yapılan otelin inşaatının durdurulması için dava açan Oda, davayı kazanmalarına rağmen otelin tamamlanmasına engel olamadı. Mimarlar, yine Uçhisar'da peri bacalarına zarar verecek şekilde inşa edilen başka bir otelin daha yapıldığını tespit etti. Ayrıca Ürgüp'te arkeolojik sit alanında dev istinat duvarlarının inşa edildiğini kayda geçirdi. Mimarlar, son olarak Nevşehir Kalesi ve çevresinde kentsel dönüşüm adı altında yapılan kazı çalışmalarının denetimden uzak ve bilimsel olmayan metotlarla yapıldığını gözlemledi. Konuyla ilgili rapor hazırlayan Oda yöneticileri, raporu UNESCO ve Kültür Bakanlığı'na sundu.

    HRİSTİYANLIĞIN İLK KİLİSELERİNDEN BİRİNİ İŞÇİLER BULDU

    Mimarlar Odası Ankara Şubesi yöneticilerine göre; Nevşehir Kalesi ve çevresinde yürütülen çalışma için ‘kazı izni' yerine ‘temizlik' kılıfı uyduruldu. Belediye işçileri, kale eteklerinde kepçelerle yaptıkları ‘temizlik' sırasında dünyanın en büyük yeraltı şehirlerinden biri olan alanda yeni bir kilise kalıntısı ve freskler buldu. Temizlik adı altında yapılan kazı sırasında bazı fresklere zarar verildiği anlaşıldı. Nevşehir Belediye Başkanı Hasan Ünver, ‘keşifle' ilgili şu açıklamayı yaptı: "Ortodoks inancına sahip Hristiyanların ilk kiliselerinden biri olduğu tahmin edilen bir yapıya ulaştık. Şu anda çok ciddi bir veri ile karşı karşıyayız. Bu dünya Ortodoksluğunun belki tarihi akışına ve seyrine yön verecek bir çalışma olacaktır diye düşünüyorum.” Belediye tarafından, çalışmalar sırasında Osmanlı döneminden kalma mızrak, birtakım tarihi belgeler ve sarnıç bulunduğu da duyuruldu.

    "BU TEMİZLİK KILIFINA SOKULMUŞ BİR KAZIDIR"

    Mimarlar Odası Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Namık Kemal Kaya, Nevşehir Belediyesi'ne çalışmalarla ilgili 8 soru yönelttiklerini belirtti. ‘Çalışmaların tabakalı mı yoksa tabakasız mı?' yürütüldüğü sorusuna belediyenin, "Tabakalı ya da tabakasız herhangi bir kazı yapılmıyor. Sadece tünel ve kaya oyuklarında temizlik yapılıyor." şeklinde cevap verdiğini söyledi. Kaya, bu cevabın ‘temizlik kılıfına uydurulmuş kazı' anlamına geldiğini belirterek, “Madem kazı yapmadınız freskleri nasıl keşfettiniz? Kültür ve Turizm Bakanlığı arkeoloji ekibi olmadan yapılan bu kazıyı durdurmalı." diye konuştu. Oda'nın Kent İzleme Merkezi üyesi Redife Koçak, "Kapadokya tarih ve doğa katliamı yapılıyor. Nevşehir Kalesi civarındaki 11 tescilli evin kentsel dönüşüm adı altında yıkıldığını tespit ettik." şeklinde konuştu.


    0 0

    Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk okurlarına bir sürpriz yaptı ve 14 ay gibi kısa bir zamanda yeni kitabı Kırmızı Saçlı Kadın'ı (Yapı Kredi Yayınları) yayımladı.

    Bir kuyucu ile çırağı üzerinden babalık, otoriterlik gibi duyguları ele alan yazar, binlerce yıllık baba-oğul ilişkisini Oidipus ve Rüstem ile Sührab efsaneleriyle yeniden gündeme getiriyor. Pamuk ile romanı ve Türkiye'yi konuştuk.

    Geçen yılki röportajımızda “Defterimde daha 11 romanın planı var. Hepsini yazamayacağım, o kadar ömrüm olmayacak ne yazık ki.” demiştiniz. Orhan Pamuk'un bir yılda roman yazdığı çok görülmüş değil. Bu acele neden? Zamanın daralmasından mı endişe duyuyorsunuz?

    Zamanın daralmasından endişe ediyorum. Unutmayın, 40 yıl oldu artık romancılığım her sene 200 sayfa tuttururum ben. 14 ayda 200 sayfa normal, zaten düşündüğüm bir şeydi. Evet, daha önümde yazmak istediğim 10 roman var. Eskiden Kara Kitap'ı, Cevdet Bey ve Oğulları'nı yazdığım zaman günün yarısında romanımı yazar, yarısında şu etrafımda gördüğünüz kitapları okur, kendimi geliştirirdim. Artık daha az okuduğumu itiraf edebilirim. Ama bir telaş halinde ve zevk halinde kendime de, aklımdaki romanları yazmak istiyorum.

    Kırmızı Saçlı Kadın'ı söz gelimi Kafamda Bir Tuhaflık'la kıyaslayacak olursak, değindiği bazı meseleler itibariyle pekâlâ 480 sayfa olabilecek bir roman. Neden 200 sayfada sınırlı tutmayı tercih ettiniz?

    Evet, ama 480 sayfalık düşünce romanı okunmaz. Bu roman, düşünce, efsaneler, çadır tiyatrosu gibi anlatılan şeyler bakımından yer yer kültür tarihi ve denemeye yaklaşıyor. Bundan daha fazla olursa okur söylenir ve yapı çöker diye düşündüm. Siz bu kitabı, ne bileyim, müzelere gidiyoruz, resimlere bakıyoruz, İran'a gidiyoruz, siz onu neden neden diye okuyorsunuz. Ama 600 sayfada onu yapamazsın. Bu, Beyaz Kale gibi bir kitap.

    Bu içerik olarak da hacim olarak Beyaz Kale'ye en yakın romanınız sanırım.

    Evet, ikisi de doğu-batı romanı, bir tane daha yapayım, sonra onları tek bir ciltte birleştireyim diye düşünüyorum. Yani nedir, düşünce romanı, elbette doğu ve batı üzerine ham, kaba genellemeler de var kimi zaman. Belki kabul edilmesi zor ama düşünmek için o genellemeleri de yapmak zorunda. Öte yandan çok üzerine düşündüğüm bir konu. Yazdığım için memnunum. 18. yüzyılın Diderot'nun, Voltaire'in romanları gibi hem roman olarak çalışıyor; gerçek, Türkiye'de kuyu kazma ayrıntıları bunun için önemli, hem de felsefi sorular soruyor, normal bir romanın kaldıramayacağı kadar, üst üste edebi, felsefi, sosyolojik, sorunları açıyor.

    Yaklaşık 30 yıl önce bir kuyucu ve çırağı ile yaptığınız röportajdan yola çıktığınızı biliyoruz. Peki, bu yeterli miydi size bir kuyucu hikâyesi yazdırmaya?

    Bir yazar, bir konuyla neden ilgilenir? Yazarın duyargaları günlük hayatın her türlüsüne açıktır. Gazetedeki bir haber de bizi ilgilendirebilir, seyahate gitmişken bir yerde gördüğüm eski bir kale, kervansaray, yıkıntılar da... 1988 yılında yan bahçede bir kuyucu ustasıyla çırağı kuyu kazıyorlardı. Kendimi tanıttım ve bir röportaj yaptım. 30 yıl kafamın bir köşesinde ben bununla ne yaparım diye düşündüm. Hep bakıyorum. Defterde bir tek 'kuyu' yazıyor, ertelenmiş. Romancılıkta anlatmak istediğimiz çoğu zaman yaşadığımız, entelektüel nedenlerle ilgilendiğimiz, ilgimizi çeken konular, odak noktaları, sinir uçları vardır. Bir de o sinir uçlarını, atmosferi bağlayacağımız, hepsinin üzerinden geçeceğimiz hikâyeler... Biraz ayrı şeylerdir bunlar. Belki de babalık, otoriterlik, efsanelerin gücü, ilk gençlikten çıkıp sorunlu olgun kişi olma, annenin sevgisini kazanma, var olmayan babayla mücadele gibi konuları bir kuyu hikâyesi üzerinden yazabileceğimi anladım. Ama tek başına bir kuyu hikâyesi benim için ilgi çekici değildi.

    Orhan Pamuk kuyuyu nasıl içselleştiriyor. Ne ifade ediyor kuyu sizin için?

    Dünyaya açılmamızın sınırını bizim hayal gücümüz belirliyor ama unutmayın, çocukluğumda bahçelerde her zaman kuyu vardı. ‘Yaklaşma, düşme!' Esrarengiz bir kuyu fikri çocukluğumda vardı. Kara Kitap'ta da kuyu vardır ya da apartman aralığı dediğimiz tersine konmuş kuyudur. Sarnıçlar, kuyular, yazları özellikle bunlar İstanbul'da bir çocuğun hayal dünyasında yeri vardır. Ama öte yandan, evet, nasıl bir sokak satıcısı ya da kuyu kazan bir usta benim dünyamda değilse, bir uzaklığım da var ama bütün konularım için de bu geçerli. Burada kahramanıma Mevlut'tan çok daha yakınım. En sonunda unutmayın o bir ‘küçük bey'.

    Kitabın girişinde, okuru, baba ve oğul olmanın sırlarına sürükleyeceğinizi söylüyorsunuz. Bundan muradınız neydi?

    Baba oğulun sırlarından çok duyguları demek daha doğru belki ama o güzel bir cümle olmazdı. Kitap iki düzlemde çalışıyor bana kalırsa, bir kuyu kazma hikâyesi üzerinden Sophokles ve Firdevsi, Oidipus ve Rüstem ile Sührab hikâyesi, otoriterlik, bireysellik konularını irdelemeye yarayan bir araç, bir yandan da duygusal bir çizgi. Babası etrafta olmadığı için özgür olan çocuk, otoriter babayı keşfetme, babasızlık duygusu, baba olmak, anneyle arkadaşlık, babaya öfke duymak, çok önemli bir şekilde bütün kitapta alttan alta işleyen suçluluk duygusunun kendisi. Temelde kahramanım Cem'in, babasının solcu, siyasete bulaşmış, düşünceleri için fedakârlık yapmış olmasına karşın oğulun para kazanmak, iyi bir hayat yaşamak istemiş olması, babasının onu solcu olarak yetiştirmemiş olması... Hayatta babasının beğeneceği biri olmak istemesi. Bir yandan bunu olamadığı için içi içini yemesi... Bunlar tanıdığım duygular. Benim babam Cem'in babası gibi değildi, belki Cem gibiydi. Güzel bir hayat yaşamak istemişti, bense 'daha idealist', edebiyatla uğraşmış, siyasi dertlerle uğraşmış biriyim. Babam evde kitap okurdu ve o kitaplardan iyi bir şekilde bahsederdi. Ben de ondan etkilenip o kitapları yazmış olmak isterdim. Bunlar sevdiğim konular... Toplumsal olarak, popüler olarak bilinen aile baskısı, devlet baskısı, okul, sınıf baskısı, mahalle baskısı, gibi şeyler de otoriteyle ilişkili, özgürlükle, karşı çıkmayla ilgili konular. Bütün bunlar bir paket. Rüstem ve Sührab'ın hikâyesi Oidipus'un hikâyesi bu ağır konuları anlamamıza yarayan birer model hikâye.

    BİR KURTARICIYA İNANMAK İSTİYORUZ

    O zaman şunu soralım, Kırmızı saçlı kadın Cem'e “Sen de kendine başka bir baba bul. Herkesin babası çoktur bu ülkede. Devlet baba, Allah baba, Paşa baba, Mafya babası... Burada kimse babasız yaşayamaz...” diyor. Baba, hem kadar otorite sahibi ve ondan kurtulmak istiyoruz hem de neden bu kadar arzuluyoruz?

    Babayı hem arzuluyoruz, hem de isyan ediyoruz. Bunlar yan yana. Hem öldürmek istiyoruz, hem de öldürdükten sonra, Batı'da, büyük suçluluk duyuyorlar. Ya da baba hem oğlunu çok sevdiğini söylüyor hem de pat diye kafasını kesip başında hüngür hüngür ağlıyor. Bunlar karşıtıyla birlikte var olan duygular. Babayı çok önemsiyoruz, çünkü bana kalırsa otoriteye ihtiyaç duyan, çok fazla özgürlükçü olamayan, dayatarak işlerin yapıldığı geleneksel toplumlarda babaya ihtiyaç duyuluyor. Otorite ihtiyacı da çaresizlikten anarşi, kaos korkusundan geliyor. Bu kitabı son olaylara tepki diye yazmadım ama en son birinci seçim ile ikinci seçim arasında toplumumuzun verdiği tepkiler de ne yazık ki hâlâ otorite ihtiyacını gösteriyor. Demirel'e yıllarca 'baba' demiş bir toplumdayız. Kemal Atatürk baba, Demirel baba, herkes baba, bir kurtarıcıya inanmak istiyoruz. Kaostan korkuyoruz. Ve kötü de davransa babaya evet diyor seçmenimiz.

    BİR KADININ AĞZINDAN ROMAN YAZMAK İSTİYORUM

    Mahmut Usta, Akın, Cem, Enver… Kitap aslında bir erkekler romanı ama kitaba ismini veren bir kadın. Kırmızı Saçlı Kadın'ı bu kadar önemli kılan ne?

    Benim erkek olmam, erkek dünyasından bilinçli bir şekilde dışarı çıkmak istemem... İki tane efsane buluyorum, yaşadığımız topluma bu efsaneler üzerinden, karşılaştırarak bakıyorum. Bir de bakıyorum ki, yahu bu efsaneler amma erkek merkezli! Her hikâyede kadınlara düşen ise uzaktan ağlamak. Yaşlandıkça daha çok feminist olmak istiyorum. Bu hikâyeye bir kıvrım daha atayım diye kadın bakış açısından da bakmak istedim.

    Peki, bundan sonra bu feminist yaklaşım ne getirecek?

    Bundan sonra yapar mıyım, yapabilir miyim bilmiyorum ama birinci tekil şahısla bir kadının ağzından 600 sayfalık herkesin çok inanacağı bir kitap yazmak. Orhan Pamuk da kadın mıymış dedirtmek istiyorum. Öyle bir kitap yazmayı çok isterim.

    Kırmızı Saçlı Kadın'ın sizin tanıdığınız âlemden küçük izler taşıyan gerçek kişiliklerle ilişkisi var mı?

    Yok ama Nilüfer Göle yakın arkadaşımdır ve kırmızı saçlıdır. Yazıştık. Böyle bir roman yazıyorum dedim, bir toplantıda geçen, kırmızı saçlı bir kadın ile saçları doğal kırmızı olmayan kadın arasındaki konuşmayı Nilüfer'den dinledim. Ve kadının monoloğunun başına koydum.

    ‘UNUTMAK İNSANI MODERNLEŞTİRMİYOR'

    “Biz Türkler geçmişimize sahip çıkamadık” vurgusu iki üç yerde var. Bu konu Cem gibi sizi de dertlendiriyor mu?

    Doğru ama o ifadeyle değil. İran'a gitmiş herkes, ‘vay be, İranlılar da amma geleneksel kültürlerini tutmuşlar. Şairlerini Hafız'ı, Mevlana'yı hepsini tıkır tıkır söylüyorlar.' diyor, doğru. Biz Batılılaşmak adına geleneksel kültürü unutmaya açıkça karar verdik, ilan ettik ve maşallah da unuttuk. Ama onlar unutmadılar. Bunun iyi sonucu, kötü sonucu beni ilgilendirmiyor. Orada etkilendiğim bir şey oluyor. Ben Türk batılılaşmasının unutmakla değil, eski hikâyeleri modernleştirmekle, değiştirmekle olmasını isterim. Eski hikâyeleri alıyorum, biraz değiştiriyorum. Onları karşılaştırıyorum, kahramanların hikâyeleriyle ilişkilendiriyorum. Bunları yapmayı seviyorum. Modernleşme, geçmiş kültürü unutma değil, onu iyice bilip, Batı kültürünü bilip, Tanpınar'ın yaptığı gibi yeni, üçüncü bir şey yapma. O daha cazip. Unutmak, işte Kundera'nın unutması gibi oluyor. Unutmak insanı modernleştirmiyor, yalnızca unutmuş oluyorsun.

    Sizce okur 30 sene bir baba katili gibi yaşayan Cem'i, Oidipus'u, Rüstem'i affetmeli mi?

    Affetmeli, çünkü kitabın tonu cezalandırıcı, ayıplayıcı değil. Kitap Cem'in babası gibi solcu ve fedakâr, işkencelerden geçmiş adam tipi olamamasını ayıplayalım demiyor. Cem gibiler para düşünüyor, yüzeysel bir hayatı var ama o kadar da değil, kültüre de meraklı. Türk edebiyatında entelektüellere, Cihangir'de ya da Nişantaşı'nda oturanlara, ya da daha genel söylersek okumuş yazmışlara insan gibi bakmayı Oğuz Atay icat etti Tutunamayanlar'da. Onlara ‘vay bunları biliyor, köklerinden kopmuş ya da köklerine fazla bağlı, fazla gerici' diye bakmaz, insan diye bakar. Bu kitapta ben de bu kadar yüksek hikâyelerle, efsanelerle meşgul olmama rağmen kahramanlarıma aslında Oğuz Atay gibi, Çehov gibi insan gibi bakmaya çalışıyorum. Bu efsanelerle, para kazanmakla, baba öldürmek ya da oğlunu tanımakla ilgili Cem, ama bir yandan da küçük insanın dertleri gibi de görebiliriz.

    Siz metaforik de olsa, babanızı öldürmek istediniz mi?

    Babam herhalde Freud okuduğu için, Freud'un anlattığı baba olmadı. O yüzden istemedim. İstemişsem çok az istemişimdir. Neden? Bana otorite dayatmadı, 'sen bilmiyorsun, yapamazsın, bunun doğrusu budur, yasaklıyorum' demedi, elini sürmedi, azarlamadı. Ne yapsam ‘çok akıllısın' dedi. Notum kötü olsa ‘bu aptal hocalar seni anlamıyor evladım' oldu söylediği. Bilmem anlatabildim mi! Böyle bir babayı öldürmek istemezsin.

    CAN DÜNDAR GİBİ ARKADAŞLARIMIZIN İŞİ ZOR'

    Yurtdışındaki dostlarınız size Türkiye'ye dair en çok ne soruyor? Onların sorularına cevap vermekte zorlanıyor musunuz? Örneğin demokrasi ve düşünce özgürlüğü konusunda…

    Mesleki olarak çeşit çeşit dostlarım var. Sorular değişiyor. Yavaş yavaş diyelim, iktidar partisinin otoriterliği unutuluyor, daha çok göçmen sorunu... Yazdan beri, göçmen ve IŞİD sorunu konuşuluyor. Demokrasimizle benim istediğim kadar ilgilenmiyorlar. Ben ‘yahu gazeteciler hapse giriyor' filan deyince kulak arkası ediyorlar. Batı Türkiye'nin dostluğunu istiyor, ki IŞİD'le savaşında yardım etsin. İstenmeyen göçmenlere de kapıyı tutsun.

    Yani demokrasi konusu batılıların umurunda değil mi?

    'Zaten ne kadar olur Türk'ün demokrasisi' diyorlar. Demokrasinin daha iyi olduğu dönem de vardı, onlar bu farklarla fazla ilgili değiller. Onun için Can Dündar gibi arkadaşlarımızın işi de zor.

    Akademisyenler olayına tepki geldi ama...

    O akademisyenler dayanışması içerisinde oldu zannediyorum. Ama son altı aydır batıda, ‘Türkiye'de düşünce özgürlüğü şöyle gerilemiştir' diye büyük bir cümle, ifade yok. Her zaman işleri düşünce özgürlüğü olan insan hakları kurumları, demokrasi kurumları, akademik kurumlar bunlar konuşuyor ama o düzeyde kalıyor. Çünkü en sonunda burada belirleyici olan siyasetçilerin sözleri, gazetelerin Ortadoğu, Türkiye, dünya sayfalarında ise göçmen ve IŞİD krizi ele alınıyor. Batının IŞİD'in terör eylemlerinden korkusu Türkiye'deki demokrasiden çok daha önemli. En sonunda batının siyasetçisini de suçlayamıyorum çünkü orada demokrasi var, batı diyelim tipik bir Avrupa ülkesinin seçmeni ‘bana ne Türkiye'deki demokrasiden, bu göçmenleri buraya getirme ey Angela Merkel, Paris'e de IŞİD bomba atmasın, Türkler dostunsa onları hallet.' diyor.

    Chomsky gibi insanlar da çıkıyor...

    Chomsky özel, istisnai bir adam. Onu var eden koşullar önemli.

    ‘GAZETELER GİTTİKÇE DANDİKLEŞİYOR'

    Türkiye'de git gide bağımsız aydınların, entelektüellerin konuşabileceği medya kalmıyor. Bu nasıl bir sonuç doğuracak?

    Azalıyor ne yazık ki, yalnız bu konuda çok kötümser değilim, en sonunda web siteleri var. Gazeteler gittikçe mantarlaşıyor, dandikleşiyor.

    Gazete okuyabiliyor musunuz peki?

    Okuyorum, gazete almayı severim. Ama satışları düşüyor. Herkes kendi gazetesini, kendi köşe yazarını okuyor. Düşünce özgürlüğüne iki türlü saldırı var. Bir açıkça Ahmet Hakan'a olduğu gibi, adam dövmek, tehdit etmek, mahkemeye çağırıp ifadesini almak, dava açmak sonra da hapse atmak gibi, bir de kontrol ederek, gazete sahiplerinin başka işleri var, o işler üzerinden, vergi üzerinden kontrol etmek... Olumlu görmemiz gereken bir gelişme de var. Onlar da web siteleri. Ne kadar Hasan Cemal'i işten atarsanız atın, Hasan Cemal yine de bir şekilde yazıyor. Ve merak ediyor, okuyorsun.

    Siteler toplumun sadece bir kesimine hitap ediyor. İktidara yakın kanalların yayınlarındaki öfke ve nefret dilini de biliyoruz.

    Ama onların o kadar da gücü yok. Hükümetin kontrol ettiği haberleri insanlar oturup çok da izlemiyorlar diye düşünüyorum. Evet, cumhurbaşkanına ne desen hakaret oluyor. Adını vermeden de söylersin aynı şeyi. Yasak olan yerde edilen sözün de kıymetli oluyor. Sen de bahsetme, resmini basma, söyleyeceğini yine söyle. Utanç verici bir baskı var ama karamsar değilim.

    'KUTUPLAŞMADAN MEDET UMUYORLAR'

    Artık sokakta insanlar ölmüyor dediniz ama Güneydoğuda kahvaltı sofralarında hayatını kaybedebiliyor insanlar. Türkiye'nin buradan görünmeyen başka bir gerçeği de yok mu?

    Aynı şey değil. Orada bir savaş var. Orada iki tane ordu oluşmuş durumda. Hem Türk askerleri, hem de oradaki yerel savaşçılar ölüyor. Bunlar için üzülüyoruz, barış gelmesini istiyoruz. Bu konu ayrı, 70'lerde sokakta adam öldürülmesinden kastım, bugün PKK ile savaşırken ya da Güneydoğudaki ölümler gibi ölümler değil, bilmediğin sebepten dan dun seni öldürüveriyorlar işte. O başka bir şey.

    Şu anda aslında iki Türkiye var. Bu nasıl bir yarılmaya yol açar? Ve yarın bunu nasıl çözeceğiz; teavisi mümkün mü?

    Eskiden İngiltere'de meşhur bir İngiliz düşünürün söylediği bir şey var, ‘iki millet vardır İngiltere'de, yukarı sınıf, aşağı sınıf.' Bizde de şimdi kutuplaşma var. Ne yazık ki devletin en tepesindeki kişiler de, köşe yazarları da kutuplaşmadan medet umuyor. Ben bundan memnun değilim. Türkiye'nin çok yüksek potansiyeli var. Kutuplaşmayla değil, bir ütopyayla, inançla… Zenginleşme önemli bir şey ama tek bir ideal de olamaz bu. Zenginleşmenin yanında özgürleşme, kültürel çeşitlilik, birey haklarına saygı, düşünce özgürlüğü bunlar da önemli.

    'AKADEMİSYENLERİN EZİLMESİNİ YANLIŞ BULUYORUM'

    Çok gündem oldu, akademisyenler bildirisiyle ilgili siz ne düşünüyorsunuz?

    Akademisyenler bana kalırsa kusuru olan bir bildiriye imza attılar. Ben kendim de pek çok bildiriye imza attım, önüne bir şey geliyor, hepsini okumuyorsun, tıklıyorsun işte. Akademisyenlerin barış olsun diye kusuru olan bir bildiriyi imzalamasına "Ben sana bunun hesabını soracağım, bunu nasıl yaparsın, burada bunu mu kast ediyorsun, bunun hizmetine girmişsin" gibi vatan haini diyerek onların aşağılanmasını, ezilmesini yanlış buluyorum. Ayrıca bu üniversitelere herkesin çocukları gidecek. Çok da para kazanmıyorlar, öğretim üyesi olacağım diyen insanın daha gençliğinde bir idealizmi var, kitaplarla bilgiyle yaşayacak. Şimdi onun burnunu sürteceksin. Senin ona yaptığını o da öğrencisine yapacak. Böyle otoriter toplumda, o buna vurur, bu ona vurur. Böyle bir toplum mu istiyoruz? Yoksa böyle bir şey olmuş, geç, üzerinde durma, idare et, daha hoşgörülü ol, daha geniş ol, kendine güven. İşte seçimi kazanıyorsun, yüzde 50 aldın, daha ne istiyorsun, daha kimi döveceksin!.. Bilakis bu kadar baskıcılıkla artık yavaş yavaş oy kaybedersin. Biraz daha gülümser olsan, yumuşak olsan oyun düşmez. Ama bunu da artık ben mi söyleyeceğim.


    0 0

    Sinema Yazarları Derneği (SİYAD), 2015'in en iyi yabancı filmi olarak Mad Max: Fury Road'u seçti.

    Oscar ödüllerine de 10 dalda aday olan filmin ithalatçısına ödülü Şişli Kent Kültür Merkezi'nde düzenlenecek törende verilecek. SİYAD üyelerinin oylarıyla belirlenen yılın en iyi 20 filmi sıralaması ise şöyle: Mad Max: Fury Road, Leviathan, 45 Yıl, Foxcather Takımı, Turist, Whiplash, Sessizliğin Bakışı, Birdman, Ters Yüz, Mommy, Toprağın Tuzu, Gizli Kusur, Burgonya Dükü, Beyaz Tanrı, Prenses Kaguya Masalı, Sicario, Citizenfour, Peşimdeki Şeytan, The Lobster, Amy. SİYAD Kısa Film Kurulu ise 2015'in En İyi Kısa Film'i için Ah Geceler!, Çığlık, Orman, Salı ve Savaş Bölgesi filmlerini seçti. 48. SİYAD Ödülleri, Tuğrul Tülek'in sunumuyla 2 Mart'ta Şişli Kent Kültür Merkezi'nde düzenlenecek.


    0 0

    İnternet üzerinden yayın yapan haftalık sinema dergisi Arka Pencere, 6. yaş gününü özel bir gösterim ile kutladı.

    Derginin medya sponsoru olduğu Hitchcock/Truffaut belgeseli, Fabula Films işbirliğiyle geçtiğimiz salı akşamı Soho House'da düzenlenen özel bir organizasyonla Türkiye'de ilk kez seyirci karşısına çıktı. Kent Jones'un yönettiği film, sinemaseverlerin ve sinemacıların başucu eserlerinden, François Truffaut'nun Alfred Hitchcock'la yaptığı ünlü söyleşinin ve kitabının hikâyesini ele alıyor. Belgeselde, Martin Scorsese, David Fincher, Wes Anderson, Olivier Assayas, Arnaud Desplechin, Kiyoshi Kurosawa gibi ünlü yönetmenler, Hitchcock sinemasıyla kurdukları ilişkiyi anlatıyor. Gösterimden önce Atilla Dorsay, 1972 yılındaki Cannes Film Festivali'nde, Hitchcock ile yaptığı röportajdan detaylar anlattı. Hitchcock/Truffaut filmi, nisan ayında 35. İstanbul Film Festivali'nde gösterildikten sonra mayıs ayında vizyona girecek.


    0 0

    Mustafa Kara'nın yönettiği Kalandar Soğuğu'nun festival yolculuğu devam ediyor.

    Karadeniz'in bir dağ köyünde zor şartlarda yaşayan bir ailenin hikâyesini anlatan film, Fransa'da düzenlenen Festival Premiere Plans'ten jüri özel ödülü ile döndü. Dünya prömiyerini kasım ayında Tokyo'da gerçekleştiren Kalandar Soğuğu, Bryan Singer'ın jüri başkanlığını yaptığı 28. Uluslararası Tokyo Film Festivali'nde En İyi Film ve En İyi Yönetmen olmak üzere iki ödül kazanmıştı. Mustafa Kara'nın ikinci uzun metrajı olan yapım, 52. Uluslararası Antalya Film Festivali'nin ulusal ve uluslararası yarışmasında da yer almış, uluslararası yarışmada En İyi Erkek Oyuncu, ulusal yarışmada ise Jüri Özel Ödülü, En İyi Müzik ve En İyi Kadın Oyuncu ödüllerine layık görülmüştü.


    0 0

    Bu küstah ve amansız kediyi tanıyoruz… Kötü Kedi Şerafettin, ismiyle tam müsemma bir ‘metropol canavarı', Cihangir sokaklarında ve damlarında bütün serkeşliğiyle maceradan maceraya koşan bir acayip yaratık.

    Yedi bela, yürüyen felaket, arsız kedi Şerafettin, 90'lı yıllarda karikatürist Bülent Üstün'ün kaleminden doğduğunda döneminin en popüler çizgi karakterlerinden birine dönüşmüştü. ‘Fenalığın' tecessüm etmiş hali olan Şero'nun adı, ilerleyen senelerde dilden dile yayılıp neredeyse deyimleşti, şarkılara bile mısra oldu. Kötü Kedi'nin, bütün o bıçkın, pervasız, gözü kara, macera oğlanı halleriyle sembol figürlerden biri olduğunda, posterlerden, tişörtlerden taşıp kanlı-canlı beyazperdede arzı endam etmesi de zaten bekleniyordu. Şerafettin, L-Manyak sayfalarındaki doğumunun yirminci yılında, uzun soluklu bir prodüksiyon sürecinin ardından nihayet seyirci karşısına çıktı.
    Tekir Şero'nun animasyondaki maceraları, takipçilerini şaşırtmıyor ve bu yönüyle çok tanıdık. Şerafettin, (Babası Tonguç, sevgilisi Misket, oğlu Tacettin, Martı Rıfkı ve Fare Rıza'yla beraber) sinema seyircisinin önüne, dergi ve albüm sayfalarındaki serüvenlerinden uyarlanmış, temposu yüksek bir öyküyle çıkıyor. Öyle ki Şerafettin'in başına filmin 82 dakikalık süresinde gelmedik kalmıyor: Babasıyla didişerek evden atılıyor, sevgilisi Misket'le tanışıp ilk defa âşık oluyor, oğlu Tacettin hayatına giriyor, kendini öldürmeye azmetmiş düşmanından kaçarken, bir yandan da çetesiyle birlikte belalı bir banka soygununa bulaşıyor. Bütün bunları elbette ‘Şeroca' bir üsluptan seyrediyoruz. Şerafettin'in çizgi hikâyelerinde başlı başına birer bölüm olan sekansların animasyonda hızlıca birbirini takip etmesinin, izleyende bir ‘acelecilik' hissi uyandırdığını da not etmek gerek. Ana karakteri sinema seyircisine hatırlatmak için tercih edilen senaryo, tiplemede var olan ‘aşırılığı' daha da artırmış…
    ÇOCUKLAR İÇİN DEĞİL
    Bu haliyle Kötü Kedi Şerafettin, Pixar, Disney, Blue Sky gibi prodüksiyon şirketlerinin yapımlarında alıştığımız animasyon evrenlerinden apayrı bir yerde duruyor. Ortada, yetişkin sinema seyircisini bile yer yer ısıracak aykırılıkta, hiç de ‘evcil' görünmeyen (buna da zaten niyeti olmayan) bir prodüksiyon var. Perdede izlediğimiz şey, sefahat düşkünü, yaman kedinin dikenli, keskin bir çizgi hikâyesi. Yapımcılar ve kreatif ekip ticari bir risk de alıp doğal animasyon izleyicisi çocukları hedef kitlesinden tamamen çıkarmış… Kötü Kedi Şerafettin'in teknik yönü ise kuşkusuz takdire değer. Yakın dönemde çekilen yerli animasyon örnekleriyle kıyaslandığında çıtayı epey yükseğe koyuyor. Filmin estetik standardı, kendinden sonra çekilecek yerli işlere referans niteliğinde. Ana karakterlerin incelikli ‘render'ı ve Cihangir sokaklarının neredeyse bir Hollywood işi titizliğindeki renk-doku çalışması göz alıcı. Görsel tarafıyla Kötü Kedi, İstanbul'a dair şık bir metropol masalı...
    Dergi ve albüm sayfalarındaki delifişek tavırlarından taviz vermeden tam tekmil sinema perdesine zıplayan efsane antikahraman, günümüz seyircisinden istediği geri dönüşü alabilecek mi, bekleyip göreceğiz…


    0 0

    Bruce Lee'nin hocası Ip Man'ın hayatını konu alan serinin üçüncü filminde değişen bir şey yok. Sanatını ayağa düşürmeyen, ailesine düşkün Ip Man, bu kez Amerikalı bir emlak patronuna karşı mahallesini savunuyor.

    Çin dövüş sanatlarının yurdumuz erkek sinemaseveri nezdinde ayrıcalıklı bir yeri vardır. Zayıf prodüksiyonlarla kotarılan, entarisinin beline kuşak bağlamış adamların havada uçuştuğu Hong Kong üretimi filmler kaç kuşağa sinema ve tabii ki karate sevdası aşıladı. 70'lerin sonunda sinema salonlarında, 80'lerde ise ‘ev sineması'nda... Tarantino kadar hayranıydık o ‘vurdulu kırdılı' filmlerin, yalan yok! Asıl adı Lee Jun Fan olan ‘çelimsiz' bir adamın adından, binbir çeşit telaffuzla ne isimler türettik bu topraklarda. Bruş Li, Bruj Li, Burjuli, Brüş Li, Buruje Li, Vuruş Li, Bürüs Li...

    Adını doğru söyleyemesek de Bruce Lee sevdası 80'lerin sonunda her sokak başında pıtırak gibi biten karate, kung-fu, taek-wondo kurslarıyla meyvesini vermişti. Herhalde video kasetlerden kung-fu filmleri izleyen son kuşaktık. Yeni yetme bir ‘çekirge' olan Jackie Chan'in ‘kaplan yumruğu' ya da ‘ölümcül yılan vuruşu' dün gibi hatırımda. Çekirge demişken, Kung-Fu dizisindeki usta Po'nun öğrencisi çekirge Caine'i (David Carradine) de unutmayalım.

    DÖVÜŞMENİN SANAT HALİ

    90'ların sonunda Kaplan ve Ejderha sayesinde yeni bir görsel-estetik ve felsefi anlayışla bütün dünyada huruç harekâtına girişti dövüş sanatları. Ang Lee, Wong Kar-wai, Hsiao-Hsien Hou ve Tarantino gibi usta sinemacılar türe can suyu verip, iade-i itibar kazandırdı. Hatta Hsiao-Hsien'in son filmi Suikastçi, geçen yıl Cannes'da Altın Palmiye için yarıştı.

    Dövüş sanatı filmleri bizim için bir nostalji unsuru olsa da Çin'de ve Hong Kong'da ismiyle müsemma bir şekilde ‘sanat'. Ve bu sanatın gerçek ustaları var. Ip Man (1893-1972), geçtiğimiz yüzyılda yaşamış bir dövüş sanatı ustası. Wing Chun adlı dövüş sanatını 20. yüzyıla taşıyan ve sonraki nesillere öğreten Ip Man, bu alanda çok önemli bir isim. Onu ‘efsane' yapan, öğrencilerinden birinin Bruce Lee olması değil sadece. Hakkında çekilen onca filmde dövüş sanatlarındaki ustalığı kadar mütevazı hayatı ve ailesine verdiği değer ön plana çıkar.

    Ustanın adıyla 2008'de başlayan serinin üçüncü filminde değişen bir şey yok. Ip Man (Donnie Yen) yine ağırbaşlı, gösteriş ve popülizmden uzak, sanatını ayağa düşürmeyen, ailesine düşkün bir eski zaman insanı. Bu kez Amerikalı bir emlak patronu (Mike Tyson) ve onun yerli işbirlikçilerine karşı mahallesini savunuyor. Aynı zamanda, Wing Chun dövüş sanatında kendini ispatlamaya çalışan Cheung Tin-Chi'ye (Jin Zhang) unutamayacağı bir hayat dersi verecektir...

    HİKÂYE BAHANE, NOSTALJİ ŞAHANE

    Ip Man serisinde hikâye ve karakter tasarımı zayıf olsa da dönemin siyasi ve sosyal fonu hep belirleyici bir unsur oldu. 1930'larda geçen ilk filmde Ip Man'ın Foshan'da Wing Chun ustası olarak kendini göstermesiyle birlikte Japonya'nın Çin'e saldırması vardı. 1940'lardaki ikinci filmde usta bu kez iç savaştan Hong Kong'a kaçar; burada sömürgeci İngiliz polislerin kanun dışı işleriyle mücadele eder. 1950'lerin sonunda geçen üçüncü film, gelenek-modern çatışmasıyla kıvranan, ekonomik kalkınmanın eşiğindeki Hong Kong'u resmediyor. Amerikalı emlak patronundan ‘yabancı şeytan' diye bahsediliyor örneğin. Gelenek, ağırbaşlılık, çalışkanlık, para için değerlerinden vazgeçmeme gibi özellikler bir erdem olarak vurgulanıyor.

    Hong Kong'un dünyanın ticaret merkezlerinden biri olup ‘yoldan çıkmadan' önceki son dönemini gösteriyor Ip Man 3. Bu yönüyle, nostaljik olduğu kadar milliyetçi bir damarı var. Ancak yönetmen Wilson Yip, önceki iki film kadar özenmiyor bu ‘bölüme'. Eski dövüş sanatı filmleri gibi gelişigüzel bir hikâye, detayları es geçen kavga sahneleri, başı sonu kopuk diyaloglar ve birbirinden bağımsız duran görüntü yumakları... Filmde, Donnie Yen'in ölçülü bir şekilde oynadığı Ip Man haricinde bir karakter yok. Hepsi yarım yamalak, defolu; tıpkı Hong Kong üretimi eski dövüş sanatı filmlerindeki gibi...

    Türkçe dublaj ile gösterime giren Ip Man 3, serinin eksik halkası kalmasın diyenler için tercih sebebi olabilir.


    0 0

    Gaziantep, Hatay, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş'taki mozaikler önümüzdeki haftadan itibaren yurtdışında tanıtılacak.

    Demet Sabancı Çetindoğan'nın başkanlığını yaptığı Ortak Nesiller Entegrasyonu (ONE) Derneği'nin, yeni projesi ‘Mozaik Yolu', önceki akşam Maslak'taki Elgiz Müzesi'nde tanıtıldı. Türkiye'nin yeni bir kültürel turizm alanı kazanması, Anadolu mozaiklerinin korunması ve tanıtımları açısından desteklerin artırılması hedeflenen projeye Kültür ve Turizm Bakanlığı ile dört ilin belediyeleri destek veriyor.

    (Soldan sağa) Üst Sıra: Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi Başkan Vekili Sıddık Sezal, Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş, Şanlıurfa Belediye Başkanı Nihat Çiftçi, Kahramanmaraş Dulkadiroğlu Belediye Başkanı Necati Okay, Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanı Fetih Yanardağ. Alt Sıra: Gaziantep Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı Kurumsal İletişim Daire Başkanı Nuraydın Arıkan, Demet Sabancı Çetindoğan, Elif Çoban, Şölen Yönetim Kurulu Başkanı İsmail Çoban, Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanlığı Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanı Hülya Yıldız.

    Çikolata markası Şölen'in sponsor olduğu yurtdışı tanıtım etkinliklerinin ilki 11 Şubat'ta İsviçre'nin Gstaad şehrinde yapılacak. Ardından Venedik Guggenheim Müzesi'ne (İtalya) geçilecek. 2017 yılı içinde ise Victoria an Albert Museum (İngiltere) ve Smithsonian Institute'da (Amerika) program devam edecek. Sabancı, programın içeriğini şöyle anlattı: “Gelişmiş ülkelerin tamamı, kültürel miraslarını, adeta hazine değeri vererek koruyor, dünyaya anlatıyor. Hiç kimse işteki başarılarından söz etmiyor, hep kültürel değerlerini anlatıyor, bunu ikili ilişkilerimde çok yaşıyorum. Mozaik Yolu projesi de bu çerçevede çok değer verdiğimiz bir proje oldu. Program kapsamında Mapping sistemiyle, dört şehrimizdeki mozaikler ve bilgileri canlı olarak gösterilecek. Sevan Bıçakçı'nın mozaiklerinden yaptığı takı tasarımları sergilenecek. Programda ayrıca mozaik desenlerinden üretilen özel elbiseli mankenler olacak. Bir de tabii yemek sunumlarımız var.”

    Urfa Edessa, Gaziantep Zeugma ve Hatay Roma dönemi mozaikleri ile Kahramanmaraş Germenica Antik Kenti'nde son yıllarda yoğun kazılar gerçekleştirildi. Hatay, Antep ve Urfa'da mozaik müzeleri açıldı. Müze bulunan üç şehir, ‘en büyük, en önemli mozaik müzesi'ni yapma konusunda tatlı bir rekabet içindeler. Şimdi bu rekabet, yurtdışında da birlik-beraberlik vurgusuyla devam edecek. Ülkemizin doğusunda yaşanan savaş ve ölümler düşünüldüğünde projenin tanıtımı riskli bir döneme denk geliyor. Demet Doğan Sabancı'ya bunu sorduğumuzda ‘Hayır, hâlâ ülkemizi çok merak eden, gelmek ve iş kurmak isteyen dostlarım var.” diyor.

    Hatay Arkeoloji Müzesi-Soteria Mozaiği

    Şanlıurfa Edessa Mozaikleri

    Kahramanmaraş Germenica Antik Kenti


    0 0

    ‘Mevsimlik Öykü Dergisi' Öykülem'in üçüncü sayısı yayımlandı. Dergide, 2013 yılı Nobel Edebiyat Ödüllü Kanadalı öykücü Alice Munro ile yapılmış bir söyleşinin çevirisine yer verilmiş.

    Ahmet Büke, Gaye Boralıoğlu, Necati Tosuner ve Eyüp Tosun'un öyküleriyle birlikte toplamda on üç öykü yer alıyor. Derginin ‘kış 2016' sayısının en dikkat çekici bölümü ise 10 okurun 2015 yılı öykü kitaplarını değerlendirdiği bölüm.


    0 0

    İki aylık şiir ve edebiyat dergisi Mühür, 2009'dan beri gelenek haline getirdiği ‘Şair Dağın Doruğunda' şiir seçkisine bu yıl da devam ediyor.

    ‘125 Şair-126 Şiir' başlıklı kapağıyla çıkan son sayıda 2015'in şiir birikimini Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Fırat anlatıyor. Seçkisine aldığı isimler için ‘Kendi dağına kendince tırmananlardan bir seçme yaptım.' ifadesini kullanan Fırat ekliyor: “Olduğu yerde debelenmesini bir tırmanışmış gibi gösterenleriyse ayırdım. Bu seçki ile Türk şiirinin endamına, arzına baktım. Duruş burda. Tırmanış burada. Ey şair! Dağın(ın) doruğuna doğru mu olacaksın yoksa zemin üzerinde debelenecek misin?”

    Şiirlerin yaş sırasıyla dizildiği seçkinin en deneyimlisi olarak 1934 doğumlu Mehmet Sadık Kırımlı dikkat çekiyor. Tahir Abacı, Haydar Ergülen, Orhan Alkaya, Mine Ömer, Sema Güler, Fırat Caner, Gonca Özmen, Çağla Göksel Çakır, Erkan Kara, Şakir Özüdoğru, Anıl Cihan, Şeyda Üzer, Mahmut Feyzi, Celal Fedai, İbrahim Topaz, Veysel Çolak, Tuğrul Keskin ve Faruk Bal'ın yer aldığı seçkinin en küçüğü 1995 doğumlu Okan Yılmaz. (www.muhurkitapligi.com)


    0 0

    Sinopale Uluslararası Sinop Bienali önerisiyle Sinop'un kent belleğinde önemli bir yer tutan tarihi sebze hali kültür merkezine dönüştürülüyor. Açılış tarihi henüz belli olmayan bina, Hal Sinop Buluşma Merkezi adıyla Sinop'ta kültürel, sosyal ve eğitsel etkinliklere ev sahipliği yapacak, kentin kalkınmasına hizmet edecek.

    Sinop Hal binası 1980'li yıllara kadar kentin önemli sosyal ve ticari merkezi konumundaydı. Bununla birlikte, Türkiye'de örneği ilk olan sosyal girişim örneklerinden de biriydi. Bina, 1950'li yıllarda hayırsever işadamı Muharrem Tansel tarafından inşa edilerek Sinop Belediyesi'ne bağışlanmıştı. Vakıfnamesinde ise hal binasının yerine farklı bir amaçla yapı yapılamayacağı, dükkanların ihtiyaç sahibi küçük esnafın kullanımına verilmesi, kâr amaçlı kullanılmaması, dükkanlardan elde edilen gelirin hal binasına ve fakirlerin ihtiyaçları için kullanılması şart koşuluyordu. Esnaf kültüründen AVM kültürüne evrilen tüketim alışkanlıkları zaman içinde Sinop'un hal binasını işlevsiz bıraktı. Ancak geleceği gören vakıfnamesi sayesinde günümüze ulaşmayı başaran bina, kent belleğindeki önemi nedeniyle Sinopale girişimi tarafından gündeme getirilerek, kentin gelişimine hizmet eden yeni bir fonksiyon kazandırılması doğrultusunda Sinop Belediye Başkanlığı ile kentsel dönüşüme örnek olacak bir çalışma başlatıldı. Ardından Mimar Sinan Üniversitesi, Sokak Bizim Derneği gibi kurumlarla oluşturulan ortaklıklar sayesinde Sinop Hal binasının kente değer katması yönünde yeni bir başlangıç gerçekleşti. (www.sinopaleforum.org)


    0 0

    Sakıp Sabancı Müzesi, ‘Zero Geleceğe Sayım' sergisinin ardından Zero akımının yaşayan kurucusu, Alman ressam ve heykeltraş Heinz Mack'ın kişisel sergisine ev sahipliği yapacak. 18 Şubat'ta başlayacak sergi öncesinde, sanatçının Düsseldorf'taki atölyesini bir grup gazeteciyle gezdik.

    Almanya'nın yaşayan en önemli sanatçılarından ressam ve heykeltıraş Heinz Mack (1931), Sabancı Müzesi'ne konuk oluyor. Mack, II. Dünya Savaşı sonrasında Almanya'daki Nazi karanlığını ve kasvetli ortamı dağıtmak üzere ortaya çıkan ve bütün kalıpları kıran “Zero” (Sıfır) akımının Otto Piene ile kurucusu. Alman modernist akımının bu önemli ustasının eserleri yakın zamanda Sabancı'daki ZERO sergisindeydi. 18 Şubat'ta açılacak ‘MACK. Sadece Işık ve Renk' adlı sergiyle, sanatçının 60 yıllık sanat üretiminden heykeller, ışıklı sütunlar ve rölyefler sunulacak. Son nesil klasik Avrupa sanatçılarından biri olan Mack'ın Almanya'nın Düsseldorf kentindeki atölyesini, sergi öncesinde bir grup gazeteciyle gezdik.
    Düsseldorf'a vardıktan sonra ilk durak Mack'ın eserlerini sakladığı, sanayi bölgesindeki deposu oldu. Sanatçı bizi kapıda karşılarken, ilerlemiş yaşına rağmen enerjisi ve hayat dolu olması göze çarpıyor. Günlerdir soğuk ve yağmurlu havanın etkisinde olan Düsseldorf, güneşli bir güne başlamıştı. Bahçedeki heykelleri işaret edip, “Bakın hava güneşli olunca eserler böyle ışıklanıyor.” diye heyecanla konuşuyor. Heykellerinde, demir, kum, tahta, cam ve seramik gibi çeşitli materyaller kullanan Mack ışığa olan tutkusuyla biliniyor. Atölyesindeki yüzlerce eser bu ışık dilini hep birlikte konuşuyor.

    17 Temmuz'da sona erecek olan ‘Mack Sadece Işık ve Renk'te sanatçının heykelleri, ışıklı sütunları, tabloları ve çizimleri yer alacak.

    Hemen atölye turuna başlayan Mack, paketlenmek ve müştelerine gönderilmek üzere malzemelerini depoda biriktiren bir fabrikayı andıran kocaman iki atölyesiyle herkesi şaşırtıyor. Bu depoların elektriğinden ısıtmasına kadar her şeyiyle ilgilenen Mack, gözü gibi baktığı eserlerinin sayısını kendisi bile hesaplamakta zorlanıyor. Sanatçının bu düzeninin ardında her ikisi de sanat tarihçisi olan karısı Ute ve kızı Marie-Valeria yer alıyor. Mack'in, piyasada çokça görülen ve eleştirilen asistanlar ordusuyla çalışan (Anish Kapoor, Damien Hirst ve Antony Gormley) gibi isimlerden uzak bir sanat pratiği var. Depo gezisinin ardından ikinci durak, Mack ile 17. yüzyıldan kalma hem atölye hem de ev olarak kullandığı alçakgönüllü çiftlik evi oluyor. Bahçedeki heykeller ve kendi tasarladığı atölyesini göstererek, “Buradaki heykelleri, tabloları hep kendi ellerimle yaptım, ben elleriyle çalışan bir sanatçıyım.” diyor.
    ‘Sanat zulme ve acımasızlığa karşı bir sestir'
    Doğu ile Batı kültürlerinden beslenen ve İslam sanatlarına ilgisini sık sık dile getiren Mack, bu atölye turundan sonra bir basın toplantısı düzenledi. Mack'ın sanatçı, felsefeci kimliğiyle gazetecilere söyleyecek çok şeyi var. İstanbul'daki sergi için çok heyecanlı olduğu her halinden belli. Doğu-Batı buluşmasına önem veren Mack, “Eserlerimde ideoloji yok. Kendi bireyselliğimi derinlerde tecrübe ediyorum.” diyor. Gölge ve ışığa önem verdiğini belirten Mack, “Her materyalin kendi dili var, onu öğrenmek lazım” diye de öğütlüyor. Sanatçı ve ideoloji ilişkisine değinen Mack, “Sanatçı politik olanla yakınlık kurduğunda özgürlüğü elinden alınır. Bu tarih boyunca öyle olmuştur. Ben özgür bir sanatçıyım, hiçbir politik güç bana ne yapmam gerektiğini söyleyemez. Bu yüzden kendi eserlerimle Türkiye'deki sanatçılar üzerinde bir etki veya ilham kaynağı olabilme temennisi içindeyim.”diyor.
    Nazan Ölçer'in deyişiyle bilge bir sanatçı olan Mack, sanat piyasasının maymunu değil. Hatta kimi zaman piyasadan kendi eserlerini satın alacak kadar da işlerine düşkün. Ticari beklentinin yüksek olduğu bir dönemde sanatçının özgürlüğüne sıklıkla işaret ediyor. Bir sanatçı olarak umudunu asla yitirmediğini dile getiren Mack, “Matisse, karısını ve kızını elinden alan Nazi döneminde bile resmi bırakmadı çünkü sanat zulme ve acımasızlığa karşı bir sestir.”şeklinde konuşuyor.
    İstanbul'a gelecek eserlerin seçiminde çok az müdahalesi olduğunu söyleyen Mack, kendi sergisinin İstanbul'da ziyaretçisi olacağını söylüyor. Küratörlüğünü S. Ü. Sakıp Sabancı Müzesi Müdürü Dr. Nazan Ölçer ile Royal Academy of Arts Londra eski Sergiler Direktörü ve sanat tarihçisi Sir Norman Rosenthal'in üstlendiği sergi Tahincioğlu Holding katkılarıyla 17 Temmuz'a kadar görülebilecek.


    0 0

    27. İstanbul Uluslararası Kısa Fim Festivali'nin ödül töreni önceki akşam yapıldı.

    İtalyan Kültür Merkezi Sinema Merkezi'nde yapılan törende en iyi kurmaca film ödülü Emre Kayış'ın ‘Çevirmen' adlı filmine verildi. Belgesel ödülüne Tarzan Kemal, Canlandırma Ödülü'ne ise ‘Altın Vuruş' layık görüldü. KÜLTÜR-SANAT


older | 1 | .... | 349 | 350 | (Page 351) | 352 | 353 | .... | 375 | newer