Attn! Always use a VPN when RSSing!
Your IP adress is . Country:
Your ISP blocks content and issues fines based on your location. Hide your IP address with a VPN!
Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 336 | 337 | (Page 338) | 339 | 340 | .... | 375 | newer

    0 0

    Anayasa Mahkemesi'nin (AYM) Abdullah Öcalan'ın kitaplarının toplatılmasını hukuksuz bulduğu bir dönemde Gaziantep 3. Sulh Ceza Hakimliği'nin gazeteci Hasan Cemal ve Tuğçe Tatari'nin kitaplarına toplatma kararı vermesi tepki çekti.

    AYM, Öcalan'ın kitapları hakkında verdiği kararda, el koyma ve imha kararının fikir ve ifade özgürlüğüne aykırı olduğunu belirtmişti. Türkiye Yayıncılar Birliği, P24 Bağımsız Gazetecilik Platformu ve yazarlar kitap toplatılmasına tepki gösterdi.

    Hasan Cemal'in “Delila Bir Genç Kadın Gerillanın Dağ Günlükleri” ve “Çözüm Sürecinde Kürdistan Günlükleri” kitabı ile gazeteci Tuğçe Tatari'nin “Anneanne Ben Aslında Diyarbakır'da Değildim” kitaplarına dün toplatma kararı verildi. Gaziantep Cumhuriyet Başsavcılığı'nın talebini kabul eden 3. Sulh Ceza Hakimliği, Cemal ve Tatari'nin kitaplarının toplatılmasına hükmetti.

    Toplatılma kararını T24 Haber sitesindeki dünkü köşe yazısına taşıyan Cemal, “Kitaplarımın ve özgürlüğün yanındayım” başlıklı yazıda konu hakkında değerlendirmelerde bulundu. Mahkemenin verdiği kararda “Terörü övmek ve terör örgütü propagandası yapma” gerekçesi gösterdiğine değinen Cemal, eleştiriye yasak getirildiğini belirterek ifade özgürlüğüne yeni bir darbe vurulduğunun altını çizdi.

    ‘KİTAPLAR BİR SUÇUN KANITI SAYILAMAZ'

    Türkiye Yayıncılar Birliği ise yaptığı açıklamada, “Kitaplar herhangi bir suçun kanıtı sayılamaz. Acı olan, bu gerçeği tekrar tekrar dillendirmek ve savunmak zorunda kalmaktır. Bu kararlar, yargının bağımsızlığına olan güvenimizi zedelemekte, gelecek günlerde daha ağır temel hak ihlalleriyle karşılaşacağımız endişesi doğurmaktadır. Yargıyı ve iktidarı ülkemizde sivil ve barışçıl ifade biçimlerini bastırarak şiddet ortamına katkıda bulunmamaya çağırıyor, yayınlama özgürlüğü ve toplumsal barış çağrımızı yineliyoruz.” dedi.

    P24 Bağımsız Gazetecilik Platformu ise “Toplatma kararına dayanak olarak gösterilen Basın Kanunu 25. maddesinde toplatmaya konu kitaplarla ilgili devam eden bir soruşturma ve kovuşturmanın olması gerektiği açıkça belirtilmektedir. Ancak yayınlanmasının üzerinden uzun zaman geçmiş ve yüz binlerce okura ulaşmış kitaplar hakkında şu ana kadar tek bir soruşturma ve kovuşturma açılmamıştır. Toplatma kararı, Basın Kanunu'nun 25. maddesi, Anayasa'nın ifade özgürlüğü ile ilgili 26 ve 28. maddeleri ve AİHS'nin 10. maddesine açıkça aykırıdır.” ifadesini kullanarak kitapların toplatılmasını son zamanlarda Doğu ve Güneydoğu illerinde yaşanan şiddet olaylarından bağımsız değerlendirmenin imkânsız olduğunun altını çizdi.

    Hasan Cemal ve Tuğçe Tatari'nin kitapları, 11 Ekim 2015 tarihinde Balıkesir, Hatay ve Siirt'i de kapsayan operasyonlarda gözaltına alınan Haşim V. ile Ömer T.'nin üzerinden çıktığı ve “PKK/KCK terör örgütünün görüşleri doğrultusunda yayın yaptığı ve suç unsuru taşıdığı” şeklinde tanımlanan çok sayıda kitap arasında olduğu için toplatılmasına karar verildi.


    0 0

    İngiltere'de yapılan bir araştırmaya göre yazarlar artık uzun romanlar yazıyor. Ödüller, çok satan kitaplar, gazete ve dergilerin kitap listelerinden yola çıkılarak geçtiğimiz hafta yayımlanan araştırma, kitapların sayfa sayısının arttığını ortaya koyuyor. 1999'da yayımlanan kitapların ortalama uzunluğu 320 sayfa iken bu rakam 2014'te 400 sayfaya çıktı.

    Edebiyat tarihi, Savaş ve Barış (1.400 sayfa), Anna Karenina (800), Karamazov Kardeşler (1.000) ve Kayıp Zamanın İzinde (7 cilt ile toplam 4.000 sayfa) gibi oldukça uzun romanların yanı sıra Venedik'te Ölüm (109), Yaşlı Adam ve Deniz (136), Hayvan Çiftliği (160) ve Katip Bartleby (63) gibi çok da uzun olmayan kitaplara sahip. Bu eserlerin ortak noktası ise klasik olmaları. Bir kitabın niteliğini sayfa sayısı elbette belirlemez ve edebiyatın rakamlarla arasının iyi olduğunu söyleyemeyiz. Fakat günümüz yazarlarının kitaplarının gitgide kalınlaştığı bir gerçek.

    Ödüller, çok satan kitaplar, gazete ve dergilerin kitap listelerinden yola çıkılarak geçtiğimiz hafta yayımlanan araştırma, kitapların sayfa sayısının arttığını ortaya koyuyor. Araştırmacı James Finlayson'ın online e-kitap ve dergi platformu Flipsnack için hazırladığı çalışmaya göre, 1999'da yayımlanan kitapların ortalama uzunluğu 320 sayfa iken bu rakam 2014'te 400 sayfaya yükselmiş. Kitapların uzunluğu 15 yıl öncesine oranla yüzde 25'lik bir artış göstermiş. Kitapların gittikçe kalınlaşmasını, yayıncılık endüstrisinin dijitale kaymasına bağlayan Finlayson, kitabı satın alma sürecinde, online satış sitelerine daha çok yönelen okurun, kitabın sayfa sayısıyla ilgilenmediğini belirtiyor. Kitapçıdan alışveriş eden okurun ise eline aldığı eserin sayfa sayısına bakarak bir yargıda bulunduğunu aktarıyor.

    Guardian gazetesinden Richard Lea ise 1969'dan beri verilen saygın edebiyat ödülü Man Booker'a layık görülen kitapların kalın olduğuna dikkat çekiyor. İlk beş yılda ödül alan kitapların kalınlığı ortalama 300 iken, son beş yılda bu rakam 520'ye ulaşmış. Ödülün bu yılki sahibi Jamaikalı Marlon James'in A Brief History of Seven Killings adlı romanı ise 700 sayfa.

    KISA OLANIN CAZİBESİ

    Kalın kitaplar pek çok ülkede yayıncıları tereddütte bırakır, ve yazar adayları bu yüzden reddedilebilir. Kimi yayıncılar da yazarlarını uzun yazmak konusunda teşvik edebiliyor. Günümüzde bazı yazarların kurmacadaki ustalıkları, okuru sayfa sayısına bakmaksızın eline aldığı kitabı bitirmeye sevk ediyor. Bu tür yazarlar, okurun bu eğiliminin farkındadır. Bu yüzden okur ve yazar arasında kitabı sonuna kadar okumaya dair gizli bir anlaşma vardır.

    Kimi yayıncılar ve yazarlar ise okurun beklentilerini dikkate alır. Haruki Murakami'nin 2009'da Japonya'da yayımlanan üçlemesi 1Q84, Türkçede 2012'de tek cilt halinde, 1.022 sayfa olarak basıldı. Yazar, ülkesinde kitaplarını daha çok tren yolculuğu yapanların okuduğunun farkındadır. Taşımada kolaylık olması için, kalın romanlarını iki veya üç cilt halinde yayımlıyor. Murakami'nin şu tespiti de kayda değerdir: “Uzun roman yazmak, hayatta kalma eğitimi gibidir. Fiziksel güç, sanatsal duyarlılık kadar gereklidir.”

    İnternet çağında gittikçe kısalan metinler ve okurun bu yöndeki talebi, kısa ve yüzeysele duyulan cazibe olarak yorumlanabilir. Bu dijital çağda, kitaplar sayfa uzunluklarından çok ‘megabayt'lar ve yüzdelik dilimlerle ifade ediliyor. Fakat, kalın kitaplara karşı hâlâ bir önyargı var. Goodreads gibi sitelerde kitabın uzunluğuna göre kurulan kitap kulüpleri dikkat çekiyor. Kitaba ödediği paranın karşılığını almak isteyenler ise okurdan öte, tüketici kimliğini öne çıkararak, kalın kitaplara yönelebiliyor.

    BİR KİTAP NE ZAMAN BİTER?

    Edebiyatta, her dönemin kendine göre eğilimleri var. Pek çok yazar buna kulak vererek edebi üretimini gerçekleştirebilir. Ernest Hemingway, incecik kitabı Yaşlı Adam ve Deniz'in bin sayfadan daha uzun olabileceğini söyler ve kendisini bundan alıkoyan bir sınırdan bahseder: “Edebiyatta o zamana kadar yazılıp takdir görmüş eserlerin koyduğu sınırlar içindesiniz.”

    Peki yazar bir eserini ne zaman bitirmesi gerektiğine nasıl karar verir? “İnsan yazdığı romanın kendi bütünlüğünün noktalandığı ana kadar onu bitirmekle yükümlü.” diyen Selim İleri, şöyle devam ediyor: “Has edebiyat, öz edebiyat açısından bakarsak, bir romanın uzunluğu, kısalığı mutlak suretle onun kendi iç yapısı, mimarisi ile ilintilidir ve o çerçeve içerisinde değerlendirilmelidir.” Eserine ne zaman bitirmesi gerektiğini tarif etmekte zorlandığını söyleyen Ayfer Tunç ise, “Bir his oluşuyor, metin daha fazla sözcük kaldırmaz oluyor, sanki bir cümle daha eklense kıvamı kaçacak. O zaman bitmesi gerekiyor.” diyor.


    0 0

    Birleşik Krallık Mimarlar Enstitüsü (RIBA-The Royal Institute of British Architects) tarafından, dünyanın en iyi yeni binasını ödüllendirmek için bu yıl ilki düzenlenen 2016 Uluslararası RIBA Ödülü'ne başvurular başladı. Dünyanın bütün mimarlarına açık olan yarışmaya 9 Şubat 2016 tarihine kadar proje gönderilebilir.

    Kazanan, dünyaca ünlü mimar Richard Rogers'ın yönetimindeki, aralarında NL…'nin kurucusu ve yöneticisi Kunle Adeyenmi ve Gumuchdjian Architects'in kurucusu ve RIBA ödül komitesi başkanı Philip Gumuchdjian'ın dahil olduğu jüri tarafından belirlenecek. Değerlendirmeye dahil olacak diğer jüri üyeleri ilerleyen zamanlarda açıklanacak. RIBA'nın değerlendirme süreci kapsamında, jüri üyeleri ön elemeyi geçen binaların her birini iki kere ziyaret edecek ve büyük jüri, finale kalan altı binayı belirledikten sonra, kazanan binayı seçmek için bir kez daha altı binayı ziyaret edecek.

    The RIBA Büyük Jüri (soldan-sağa): Richard Rogers (Rogers Stirk Harbour Partners Kurucu Direktörü), Kunlé Adeyenmi (NL… Projects Direktörü), Philip Gumuchdjian (Gumuchdjian Architects Direktörü)

    RIBA Başkanı Jane Duncan: “Mimari mükemmelliği dünya çapında duyuracak bu yeni ödülü sunmak bize heyecan veriyor. Amacımız, Uluslararası RIBA Ödülü'nün, dünyanın en yenilikçi ve vizyon sahibi mimarlık örneklerini gün yüzüne çıkarması, iyi tasarıma sahip binaların ve mekanların çevrelerine ve topluma katacağı olumlu değerlerle ilgili yerel ve küresel tartışmalar için bir kıvılcım yaratmasıdır.” diyor. Büyük Jüri Kurulu Başkanı Richard Rogers ise şöyle konuşuyor: “Uluslararası RIBA Ödülü açılışında, jüri başkanlığı yapmaktan dolayı çok mutlu olduğumu belirtmek isterim. Mimarlığın küresel alanda değişen taleplere nasıl tepki verdiğini ve sorunları nasıl çözdüğünü keşfetmek için sabırsızlanıyorum. Küresel ölçekte mimari mükemmeliyeti değerlendirmek ve desteklemek konusunda yeni bir standart getirecek olan Uluslararası RIBA Ödülü yarışmasını başlatmak için sabırsızlanıyoruz.”

    Uluslararası RIBA Ödülü'ne yapımı son üç yıl içinde tamamlanmış (1 Ocak 2013-1 Şubat 2016 arasında) binalar katılabilecek. Bundan sonra gerçekleşecek yarışmalarda, ödül son iki sene içinde tamamlanmış bir binaya verilecek. Uluslararası RIBA Ödülü'nün kazananı, Aralık 2016'da Londra'da düzenlenecek resepsiyonda açıklanacak. Daha fazla bilgi için www.architecture.com/Awards2016 sitesini ziyaret edebilirsiniz.


    0 0

    Fotoğraf sanatçısı Ali İhsan Öztürk'ün objektifinden Bursa fotoğrafları 20-25 Aralık tarihleri arasında Cemal Reşit Rey Konser Salonu Fuaye Alanı'nda sergilenecek.

    Bursa Valiliği'nin himaye ettiği sergide, şehrin doğal ve tarihi güzellikleri tüm ihtişamıyla ile gözler önüne seriliyor. Bursa'da “insan, zaman ve mekan” temasıyla çekilen 102 fotoğrafın yer aldığı serginin açılışı; Bursa Valisi Münir Karaloğlu, İstanbul Valisi Vasip Şahin, İstanbul Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan'ın katılımıyla gerçekleşecek. Bursa'nın tarihi, doğa ve kültürel mirasının fotoğraflara aktarıldığını belirten Bursa Valisi Münir Karaloğlu, açılış öncesi sergiyle ilgili yaptığı açıklamada; “2015 yılı Bursa'mız için önemli bir yıldı. UNESCO Dünya Miras Listesi'nde 7 bölgemizle yer aldık. Avrupa Tarihi Termal Kentler Birliği'ne Türkiye'den ilk ve tek üye şehir olarak EHTTA Genel Kurulu'na ev sahipliği yaptık. 2015'e veda ederken Bursa'mızın yükselişini bu sergiyle taçlandırmak istedik" dedi. 5 gün ziyaretçilere açık olacak sergide, ayrıca çeşitli workshoplar, Karagöz ve Hacivat Gösterileri ve sürpriz etkinlikler olacak.

    Bursa/Gölyazı

    Oylat

    Saat Kulesi

    Uluabat Gölü

    Uludağ

    Uludağ


    0 0

    Türkiye'nin ilk ve tek dijital müzik platformu Motto Müzik, yayın hayatına YouTube üzerinden başladı. Allianz Türkiye'nin oluşturduğu Motto Müzik'te, enstrüman öğrenmek isteyenlere ücretsiz dersler, müzik haberlerini takip etmek isteyenlere güncel haberler, ünlü müzik insanlarıyla birbirinden eğlenceli programlar yer alıyor.

    Allianz Türkiye'nin CEO'su Solmaz Altın, Allianz Platformu Motto Müzik hakkında “Allianz Türkiye olarak ekonomik büyümeye katkıda bulunurken, toplumsal sorumluluk bilinciyle hareket ederek bireylerin gelişimini desteklemeye önem veriyoruz. Müziğin birleştirici gücüne inanıyor, müziğe hem globalde hem de Türkiye'de yatırım yapıyoruz. Toplumun yaşam kalitesini artıran sosyal bir marka olarak, odağımıza müziği koyuyor, topluma etkin şekilde dokunacak projelere imza atıyoruz. Allianz Platformu Motto Müzik, bu adımlarımızın en önemli parçalarından... 7'den 70'e herkesi müziğin ilham veren gücüyle buluşturarak, yaşamdan daha fazla keyif almalarını arzuluyoruz. İlerleyen dönemlerde bu odaktaki yatırımlarımıza devam etmeyi hedefliyoruz.” diyor.

    Yekta Kopan söyleşileri

    Her perşembe akşamı “Yekta Kopan'la Noktalı Virgül” isimli programıyla Motto Müzik'te yer alan yazar-programcı Yekta Kopan, sanat dünyasının ünlü isimleriyle söyleşiler gerçekleştiriyor. Plak koleksiyoneri, DJ, yazar, radyocu ve programcı Murat Meriç de Allianz Platformu Motto Müzik Ailesi'nin üyeleri arasında yer alıyor. Koleksiyonunu Allianz Platformu Motto Müzik takipçilerine açan Murat Meriç'in “Plak Dolabı” isimli programının her bölümünde bir sanatçının nadir albümleri pikaptan çalınıyor ve sanatçıyla ilgili bilinmeyen hikâyelere yer veriliyor. Mottosu müzik olanları buluşturan Allianz Platformu Motto Müzik'in programcılarından Sarp Dakni ise “Otur 0 Aferin 10” isimli programında ünlü konuklarını teste tabi tutuyor. Soruların, sanatçıların hikayelerine doğal yollardan bağlandığı bu programda Sarp Dakni konuklarıyla eğlenceli sohbetler gerçekleştiriyor. Allianz Platformu Motto Müzik Ailesi'nin bir diğer ismi, gazeteci ve müzik yazarı Barış Akpolat ise “Neye Niyet Neye Kısmet / 3N1K” isimli programında müzisyenler ve müzik dünyasından önemli isimlerle klasik röportaj mantığından uzak, sürprizlerle dolu söyleşiler yapıyor.

    İlham İrem'in gitaristinden ücretsiz ders

    Motto Müzik'te ücretsiz enstrüman dersleri de yer alıyor. Özlem Tekin, Murder King ve pek çok grupla sahneye çıkan davulcu Onur Akça, Motto Müzik takipçilerine davul çalmayı sıfırdan öğretiyor. Amatör müzisyenlere ipuçları da veren program haftalık olarak yayımlanıyor.

    Ogün Sanlısoy, İlhan İrem ve pek çok sanatçıya albüm ve konserlerinde eşlik eden gitarist ve eğitmen Onur Ataman ise sıfırdan gitar öğrenmek isteyen Allianz Platformu Motto Müzik izleyicilerine her hafta adım adım gitar eğitimi veriyor.


    0 0

    Dünyanın önde gelen mimarlık etkinliklerinden biri olan Venedik Bienali 15. Uluslararası Mimarlık Sergisi, 28 Mayıs-27 Kasım 2016 tarihleri arasında gerçekleştirilecek.

    İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın (İKSV) koordinasyonunu yürüttüğü Türkiye Pavyonu'nda yer alacak proje, iki aşamalı bir açık çağrı değerlendirmesi sonucunda seçici kurul tarafından belirlendi. Venedik Bienali 15. Uluslararası Mimarlık Sergisi Türkiye Pavyonu'nda, Mehmet Kütükçüoğlu, Ertuğ Uçar ve Feride Çiçekoğlu'nun önderliğindeki Hüner Aldemir, Hande Ciğerli, Gökçen Erkılıç, Nazlı Tümerdem ve Yiğit Yalgın'dan oluşan ekibin hazırlayacağı; Namık Erkal ile Cemal Emden'in destekleriyle şekillendirilecek Darzanà başlıklı proje yer alacak.


    0 0

    Türkiye'nin ilk kurumsal triosu olan Arkas Trio, kuruluşunun beşinci yılında iki özel konser verecek. 19 ve 20 Aralık yapılacak konserlerden ilki Cumhuriyet kadınlardan biri olan ve kendi adına Maltepe İstanbul'da açılan ‘Prof. Dr. Türkan Saylan Kültür Merkezi'nde gerçekleşecek. Konser, 19 Aralık Cumartesi günü saat 20.00'de başlayacak.

    İkinci konser ise, Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği'nin organizasyonuyla “Dostluk Köprüsü Burs Projesi” için üniversiteli kız öğrenciler yararına gerçekleşecek. Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Hall'da 20 Aralık Pazar günü saat 18.00'de başlayacak.

    Enstrümanlarının dünya çapında ustaları olan ve üç solist sanatçıdan oluşan Arkas Trio, ilk konserlerinden itibaren evrensel düzeydeki performans ve yorumlarıyla klasik müzik dünyasının ve dinleyicisinin dikkatini çekerek, büyük beğenisini kazandı. Topluluk, ülkemizin ender yetişen ve kendi kuşaklarının en önde gelen sanatçıları olarak tanınan, kemancı Tuncay Yılmaz ve piyanist Emre Elivar ile Alman viyolonselist Gustav Rivinius'tan oluşuyor. Yorumladığı klasik repertuvarın yanı sıra, az bilinen oda müziği eserlerini de ortaya çıkarmayı kendisine misyon edinen Arkas Trio, aralıksız çalışmalarını başarılı konserleriyle sürdürüyor. Topluluk, bu özel konserler için romantik oda müziği repertuvarından seçkin bir program hazırladı: Franz Schubert'ten ‘Notturno', Joaquin Turina'dan Trio, No.2, Op. 76, Si Minör ve Camille Saint-Saens'ten Trio, No: 2, Mi Minor, Op. 92.


    0 0
  • 12/17/15--13:00: Gassalın elindeki meyyit
  • Alper Kıvılcım, ikinci yönetmenliğinde de metafizik dünyadan gelen misafirleri konu alan bir hikâye anlatıyıor.

    Gassal Abbas, ücra bir köyde tek başına yaşamaktadır. Evin en alt katını gasilhane olarak kullanan Abbas, burada köyün erkek ölülerini yıkar ve kefenler. Şehir hayatından bıkan Akay'ın yolu Abbas'ın yaşadığı köyden geçer. Akay'ın bir gece misafir olacağını sanan Abbas, onun uzun süre kalmasından rahatsız olur. Yaşanan gelişmeler, her şeyin açıklığa kavuşmasını sağlayacaktır.


    0 0
  • 12/17/15--13:00: Yeni yıl dileği
  • En son, Benim Adım Sam (2001) ile kamera arkasına geçen senarist ve yapımcı Jessie Nelson, yeni filminde bir yılbaşı komedisine soyunuyor.

    Yıldız oyuncularıyla dikkat çeken filmde, Charlotte Cooper'in olmasını çok istediği bir yılbaşı dileği vardır: Ailesine kusursuz bir yılbaşı yaşatmak. Ancak dört kuşak Cooper ailesinin bir çatı altında toplanması kusursuzdan başka her şeye benzer. Derken, çok fazla kar yağar, yiyecekler havalanır ve beklenmedik bir grup misafir onlara katılır...


    0 0
  • 12/17/15--13:00: Ya ben giderim, ya o!
  • Fransız oyuncu ve yönetmen Julie Delpy, kamera arkasına geçtiği altıncı filminde, yine kadın-erkek ilişkilerine odaklanıyor.

    Violette, 40 yaşında, hayatını moda sektörüne adamış başarılı bir kadındır. Uzun soluklu bir ilişkisi yaşayamayan Violette, bir bilgisayar dâhisi olan Jean Rene ile tanıştığında en sonunda aradığını bulur. Jean Rene farklı biri olmasına rağmen, ikilinin arasında bir kimya oluşur. Ancak ilişkilerinin ciddiye binmesiyle Violette'in oğlu Lolo problem çıkarır. Lolo, Jean-Rene'yi bir türlü sevemez ve annesine layık bulmadığı bu adamı uzaklaştırmak için gizli bir operasyon başlatır.


    0 0

    Nadide Hayat, Çağan Irmak'ın kaçış sinemasının son örneği. Bu kez 50 yaşındaki Nadide Hanım'ın kaçışına ortak oluyoruz.

    Nadide (Demet Akbağ), kocası ve iki çocuğu için saçını süpürge ederek 50 yaşına gelmiştir. Eşini kaybedince boşluğa düşer. Evli kızı, torunuyla birlikte haftada bir onu ziyaret eder; bekâr oğlu ise annesinin ablasına taşınıp evi kendisine bırakmasını dört gözle bekler. Kendine yeni bir meşgale arar ama bir türlü bulamaz Nadide. Spora gider, gruplara, etkinliklere katılır, kurslara yazılır... Derken, gazetede bir haber görür. Üniversite öğrencilerine af çıkmıştır. Evliliğe adım atarken yarım bıraktığı Su Ürünleri Fakültesi'ne yıllar sonra kayıt yaptırır. Okulun ilk günü, Muğla açıklarındaki iki caretta caretta kaplumbağasını takip etmek için oluşturulan araştırma ekibine dahil olur. Kendisiyle aynı yaşlarda bir kadın hoca ve genç öğrencilerden oluşan ekiple birlikte soluğu Ege kıyılarında alan Nadide, hayatındaki boşluğu dolduracak bir maceraya atılır...

    Çağan Irmak'ın ilk defa senaryoyu başka isimlerle birlikte yazdığı film, sıcak bir öykü anlatmasına rağmen, Çağan Irmak filmlerinin çok uzağında bir seyirlik. ‘Çağan Irmak sineması'nın en önemli özelliği olan hikâye anlatımı, çerçeve, kamera kullanımı Nadide Hayat'ta hayli gevşek. Sanki kamerayı bir başkasına teslim etmiş Irmak. Bu yönüyle Nadide Hayat, uzak ara, Çağan Irmak'ın en kötü ve özensiz filmi.

    Kuşak çatışması klişelerine itibar etmediği iddiasını bıktırırcasına tekrar eden senaryo, bir süre sonra bu iddiasının altında kaldığı gibi, tecrübenin gençler üzerindeki dönüştürücü etkisi gibi daha da sıkıntılı bir klişeye yaslanıyor. Çağan Irmak'ın alışıldık, “Kimseye bakma, hayatını kendi bildiğin gibi yaşa” mesajına gelip dayanan hikâye, kendini keşfeden bir kadın karaktere alan açmaya çalışıyor. Fakat bunu yaparken elinde Demet Akbağ'ın usta oyunculuğu dışında elle tutulur bir mesele, senaryo ve hikâye kurgusu yok.

    Nadide Hayat'a bir Çağan Irmak filmi diye gitmek sizi hayal kırıklığına uğratabilir. Yer yer komedi unsurları barındıran, sıcak bir kendini keşif hikâyesi niyetine sinema salonunun yolunu tutmak daha ‘garanti' bir tercih olur.


    0 0

    Yıldız Savaşları'nın yedinci filmi Güç Uyanıyor, serinin 40 yılda oluşturduğu geniş hayran kitlesini tatmin edecek hamleler yaparken ‘efsane'ye yeni seyirciler devşirecek bir zemin hazırlıyor. 2019'da tamamlanacak yeni üçleme ilk üç filmin (IV, V, VI) ana iskeletinde gelişiyor.

    Yıldız Savaşları'nı değerlendirirken, onu kutsal metin gibi görenler ile bu modern efsaneye ‘atari oyunu' olarak yaklaşanlardan uzak, sakin bir bakış gerekiyor. Bu kadar ifrata veya tefrite gerek yok. İşin özünde, bir yetişkinin kurduğu oyun dünyası var. Bu dünyanın popüler kültürü dönüştürmesi, kendi mitini oluşturması eğlence endüstrisinin gelişimi ile ilgili. 70'lerde güçlü bir bağımsız damar olarak ortaya çıkan Yeni Hollywood'u ‘öldüren' filmdir Star Wars IV (1977). Ondan iki yıl önce Lucas'ın ‘haşarı' arkadaşı Steven Spielberg'in Jaws ile açtığı ‘blockbuster' yolu, Star Wars IV ile perçinlendi ve dünya sinemasının lokomotifi Hollywood'u geri dönüşü olmayacak şekilde değiştirdi.

    40 yıllık Yıldız Savaşları serisi, George Lucas'ın hayalhanesinden süzülen bir evrende geçiyor. Uzayın derinliklerinde, “uzak, çok uzak galaksilerde” geçtiği için genişlemeye müsait bir evren. Nitekim, Lucas'ın ürettiği seri ile büyüyen bir ‘çocuk' geçti dümene şimdi. Yıldız Savaşları VII: Güç Uyanıyor'un yönetmen koltuğuna oturan J.J. Abrams, “Star Wars hayranı bir çocuk” olarak tanımlıyor kendini.

    ESKİ EKİP BULUŞUYOR

    Serinin yedinci filminde eski ekip ile yeni ekibin kaynaşması söz konusu. Harrison Ford, Mark Hamill, Carrie Fisher gibi kıdemli isimlere Oscar Isaac, Daisy Ridley, John Boyega ve Adam Driver gibi yeni nesil oyuncular eşlik ediyor. Güç Uyanıyor'da Han Solo (Harrion Ford), kayıp gemisi Millenium Falcon'a kavuşur. Fakat gemisinde Rey (Daisy Ridley) ve Finn (John Boyega) adlı iki kaçak vardır; yanlarındaki BB-8 adlı droidde ise yıllardır inzivada olan Luke Skywalker'ın (Mark Hamill) yerini gösteren bir harita. Bu haritaya karanlık tarafa hizmet eden Kylo Ren'den (Adam Driver) önce ulaşmaları gerekmektedir.

    ABRAMS'IN ‘SAYGILI' DOKUNUŞU

    J.J. Abrams, hem serinin yıllar içinde oluşturduğu geniş hayran kitlesini tatmin edecek hamleler yapıyor hem de efsaneye yeni seyirciler devşirecek bir zemin hazırlıyor. Güç Uyanıyor, 1977 yapımı ilk filmin hikâye ve olay örgüsünü yeniden kuruyor. Darth Vader'ın yerini Kylo Ren alırken yine bir baba-oğul çatışması perdeye yansıyor. Karanlık tarafın merkez istasyonu Ölüm Yıldızı'nın yerine ondan 10 kat büyük yeni bir istasyon geçiyor. Han Solo ile Chewbacca direnişçilerden uzaklaşıp eski hallerine, ilk filmde tanıdığımız gibi kaçakçılığa geri dönmüş. Prenses Leia ise direnişçilerin generali kimliğiyle karşımıza çıkıyor. Han Solo'nun efsane gemisi Millenium Falcon'un, droid R2-D2'nun, direnişçilerin savaş gemilerinin ve tabii ki ışın kılıçlarının aynen korunması serinin ruhuna ve geçmişine saygıda kusur edilmediğini gösteren hamleler.

    YENİ MASKOT BB-8

    Bununla birlikte Abrams, yeni bir üçlemenin ilk ayağında 40 yıllık efsaneye kendi dokunuşlarını yapmayı ihmal etmiyor. Bu çabalar, şık bir sonuç ortaya çıkarıyor. Rey ve Finn karakterleri, Yıldız Savaşları'nın günümüz paradigma değişikliklerine ayak uydurması için ihtiyaç duyulan hamleler. Erkeğin korumasına muhtaç olmayan, güçlü, savaşçı ve Jedi özellikleri taşıyan kadın karakter Rey ile vicdan sahibi, iç çatışmaya yaşayan, âşık, siyahi bir Stormtrooper olan Finn, serinin karakterizasyonuna farklı bir soluk getiriyor. Yeni R2-D2 olmaya aday BB-8'in ise oyuncak mağazalarında çok satılacağı şimdiden belli.

    2017 ve 2019'da izleyeceğimiz iki devam filmiyle tamamlanacak yeni üçlemede çekirdek hikâye ve ana iskelet ilk üç film (IV, V, VI) ile aynı gelişecek gibi görünüyor. Darth Vader'ın yerini Kylo Ren alacak, genç Skywalker niyetine Poe monte edilecek, Leia'nın dengi ise Rey olacak. Yaşlı Luke Skywalker ise hocası Obi-Wan Kenobi'nin ‘postuna' oturacak.

    HAZIRLIKSIZ GİTMEYİN

    Güç Uyanıyor, yeni bir üçlemeye zemin hazırlarken, neredeyse her karesinde geriye dönüp bakmayı ihmal etmiyor. Yıldız Savaşları, 40 yıl içinde sadece altı film değil, belgeseller, çizgi diziler ve televizyon dizileriyle kendi efsanesini tahkim etti. Seriyi bilenler için bol süpriz hazırlayan Güç Uyanıyor'a gitmeden önce bütün külliyatı izlemek zor olabilir. Fakat ilk üç filmi görmekte fayda var. Hiç olmazsa, 1977 yapımı ilk filme göz atabilirseniz, yeni filmden hissenize daha fazla espri ve gönderme düşer.



    0 0

    İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü, “Yiyecek, İçecek, Güzel Giysi ve Hayatın Tatlı Yanları: Osmanlı İmparatorluğu'nda Tüketim” başlıklı sempozyum düzenliyor.

    BİLGİ santralistanbul Kampüsü'nde bugün başlayacak etkinlikte “Osmanlı döneminde Türk kahvesi ile boza nasıl bir statü göstergesiydi? Giysi ve ziynet eşyası neyi simgeliyordu?” gibi sorulara cevap aranacak. Konuşma dili İngilizce olan sempozyuma Türkiye'den ve dünyadan pek çok akademisyen katılıyor.


    0 0
  • 12/18/15--13:00: Mustang Oscar yolunda
  • Deniz Gamze Ergüven'in yönettiği Mustang, Altın Küre adaylığının ardından Oscar yolunda bir adım daha attı.

    Dün açıklanan Yabancı Dilde En İyi Film dalının ilk dokuz yapımlık ‘kısa listesi'nde Mustang de yer aldı. Fransa-Türkiye ortak yapımı olan Mustang, Karadeniz'de bir sahil kasabasında büyüme çağındaki beş kız kardeşin öyküsünü anlatıyor. Fransa'nın Oscar adayı film, Türkiye'nin bu daldaki aday adayı Sivas'ı da geçmiş oldu. Mustang ile birlikte Yabancı Dilde En İyi Film dalında aday gösterilen diğer yapımlar şöyle: Yeni Ahit (Belçika), Saul'un Oğlu (Macaristan), Theeb (Ürdün), The Fencer (Finlandia), Bir Savaş (Danimarka), Yalan Labirenti (Almanya), Viva (İrlanda) El Abrazo de la Serpiente (Kolombiya). Oscar ödüllerinin nihai aday listesi 8 Ocak 2016'da açıklanacak. 88. Oscar Ödülleri, 28 Şubat 2016'da Los Angeles'ta yapılan törenle sahiplerini bulacak.


    0 0

    Bu yıl 66. kez düzenlenecek Berlin Film Festivali'nin (11-21 Şubat 2016) programı şekilleniyor.

    Geçtiğimiz hafta ana yarışmanın ilk filmleri açıklanırken dün yan bölümlerden Generation'da yer alan ilk 13 yapım belli oldu. Henüz tamamlanmayan bölümde iki Türk filmi var. Barış Kaya ve Soner Caner'in yönettiği Rauf ile Mete Gümürhan imzalı Genç Pehlivanlar, gençlik temalı filmlerin katıldığı Generation KPlus bölümünde Kristal Ayı ödülü için yarışacak. Barış Kaya ve Soner Caner'in ilk filmi olan Rauf, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde bir dağ köyünde tabut ustası bir adamın çırağı olarak yaşayan 11 yaşındaki Rauf'un öyküsünü anlatıyor. Film, 52. Antalya Film Festivali'nin Film Forum bölümünde 100 bin TL'lik Working Progress ödülünü kazanmıştı.

    İSTANBUL'A NİYET, BERLİN'E KISMET

    Mete Gümürhan'ın Genç Pehlivanlar adlı filmi ise bir belgesel. Film, Amasya Güreş Merkezi-Yatılı Okulu'nda geleceğin (olimpik, yağlı ya da geleneksel) güreş şampiyonları olmayı hayal eden, yaşları 10 ile 18 arasında değişen 26 çocuğun hikâyesini anlatıyor.

    12 yaşında altı çocuğun arkadaşlık, başarı ve sıkıntılarına odaklanan film, annesini kaybettiğinden beri dedesi tarafından büyütülen ve kilo sorunu olan Baran, geçen yıl kolunu kırdığı için antrenmandan geri kalan ve uluslararası şampiyonaya hazırlanan Harun, hırslı ve hevesli olmasına rağmen sağlık sorunları olan Beytullah, herkesi güldüren Ümit, olimpik güreşçi abisini hem kıskanan hem de ona özenen, yaş grubunun en küçük şampiyonu Ahmet ve grubu bir arada tutan Muhammed'in öyküsüne odaklanıyor.


    0 0

    20 yıl önce, Avrupa'nın göbeğinde yaşanan soykırımı unutmamak ve hatırlatmak zorundayız. ‘Bosnalı Kız' bunun için İstanbul'da. Bosna Savaşı'nda lise öğrencisi olan Šejla Kamerić'in, video, fotoğraf, yerleştirme ve heykel sergisi “Bim Bam Bom Çarpınca Kalp”, sanatçının savaşa dair çarpıcı deneyimlerine ve anılarına dayanıyor.

    “Dişsiz?.. Bıyıklı?.. Leş Gibi Kokuyo?..” Üç şıklı bu soruya cevap arayan kişi, Hollandalı bir asker. Ucube gibi tarif edilen acaba kim olabilir? Bosna Savaşı'nda (1992-1995), Birleşmiş Milletler Koruma Gücü'nün görevlendirdiği asker, Srebrenitsa'daki kışlanın duvarına bu üç soruyu yazıyor, hemen arkasından da cevaplıyor: “Bosnalı Kız!”. Oysa oraya, BM tarafından zulüm altındaki halkı korumak için gönderilmişti. Evet, kızların hali bir savaş gerçeğiydi. Fakat daha gerçek olan bu metnin yüzünüze çarpması. Tıpkı duvara toslar gibi. Soğuk bir duşa maruz kalır gibi. Tecavüze uğrayanları, çoluk çocuk, kadın-erkek demeden öldürülüp toplu mezarlara gömülenleri, keskin nişancılara hedef olanları daha söylemedik bile. 1995'in Temmuz'unda Srebrenitsa'da çoğu erkek ve oğlan çocuğu olmak üzere 8 binden fazla kişi öldürülmüştü.

    Savaş sırasında lise öğrencisi olan Bosnalı sanatçı Šejla Kameric, kendi portresi üzerine yerleştirdiği orijinal grafitinden oluşan ‘Bosnalı Kız' eseri, sanatçının en bilinen çalışmalarından biri. Eser, 2003'te Saraybosna sokaklarında, 2007'de Berlin'de, bu yıl içinde Srebrenitsa'da sergilendi. 28 Şubat 2016'ya kadar ise sanatçının diğer işleriyle birlikte Beyoğlu'ndaki Arter'de görülebilecek.

    90'lı yılların sonundan itibaren kamusal alanlar için eser üreten Kameri'in, savaşa dair anlatacakları çok, deneyimleri çarpıcı. Arter'in dört katına yayılan küratörlüğünü Başak Doğa Temür'ün yaptğı sergi, bilgi, belge ve acıyı tercüme etmeye çalışan işlerle dolu. Özellikle üç çalışmayı izlemeli: ‘Bir şeyden her şeyi öğren', ‘Kırmızısız Geçen 1395 Gün' ve Geriye Kalanlar…

    SABUNLAŞAN CESETLER

    Kameric, Londra'da gerçekleştirilen “Adli Tıp: Suçun Anatomisi” (2015) isimli sergi için ürettiği “Ab uno disce omnes” (Bir şeyden her şeyi öğren) videosunu iki senede hazırlıyor. Morglara, DNA laboratuvarlarına, toplu mezarlıklara, infaz bölgelerine gidiyor. Uluslararası Kayıplar Komisyonu ile işbirliği yapıyor. 88 saat kayıt ve 32 bin görüntüden sonra oluşturulan videoda, savaştan fotoğraflar, haberler, hukuki ve askeri belgeler, adli tıp raporları, tanıklıklar, kayıpların listeleri var. Sanatçının Tuzla ve Sejkovaca'daki morglarda çektiği görüntüler kan dondurucu. Kimlik tespiti için bekleyen, yerlere serilmiş yüzlerce insan kalıntısı… Peki bu cesetler nasıl bu halde kalabilmiş? 434 insanın gömüldüğü Tomasica'da toplu mezardan çıkarılan bedenler, toprağın yapısı nedeniyle sabunlaşıyor, yani derileri ve dokuları tamamen yok olmuyor. Tecavüz kampına götürülen Kalinovikli kız kardeşler, 13 yaşında öldürülen çocuk ve Focalı Sırp'tan gelen isimsiz mektup da videodaki hikâyeler arasında. Mektup şöyle başlıyor: “Bay Masovi size bu mektubu 1992 yılında 80 Müslüman'ın Foa'daki KP Dom'dan (merkez hapishane) alınıp Piljak yakınlarındaki bir çukura atıldığını bildirmek için yazıyorum.”

    Bu çalışmanın bir de web ayağı var. Herkesin kendi belgelerini yükleyebildiği, http://abunodisceomnes.wellcomecollection.org adlı site, hükümetlerin ellerindeki belgeleri yayınlamaları için bir baskı oluşturmuş ve toplu mezarların yerleri ile kayıp listelerinin yayınlanmasını sağlamış. Kameric'e göre savaşın üç tarafı (Sıplar, Boşnaklar, Hırvatlar) hâlâ hikâyeyi kendi bakış açısına göre anlatıyor. Kamerić, tarafsız ve bağımsız bir video yapmaya çalışıyor.

    KESKİN NİŞANCI YOLU

    Başrolünde Maribel Verdu'nun oynadığı, “Kırmızısız Geçen 1395 Gün”, bir saat sürüyor. Saraybosna, savaş sırasında 1.395 gün kuşatma altında kaldı. Ve bu süre boyunca yüksek binalara ve çevredeki yamaçlara konuşlanan keskin nişancılar, çocuklar dahil 10 bin kişiyi öldürdü. Verdu filmde, Keskin Nişancı Yolu olarak bilinen rotada yürüyor. Sokaklarda nişancılardan kaçarak karşıdan karşıya geçmeye çalışan ama bu deneyimi gerçek hayatta yaşamamış tek kişi o. Diğer yaşlı teyzeler ve amcalar, o anın canlı tanıkları. Kameric'in babası da o yolda öldürülenlerden biri. 2011'de çekilen filmde, Saraybosna Filarmoni Orkestrası da yer alıyor. Çünkü onlar da keskin nişancılara rağmen Saraybosna Milli Kütüphanesi'nde konser vermeyi başarmış ve dünyanın gözünü Bosna'ya çevirmişlerdi.

    Sanatçının 2006'da yaptığı yerleştirmesi Geriye Kalanlar'a (Remains) ise savaşta tecavüze uğradıktan sonra kendini asan Ferida Osmanovic'in fotoğrafı kaynaklık ediyor. Bir ağaç dalında canına kıyan kırmızı hırkalı, beyaz etekli Ferida…

    Rüya Evi, Haziran Her Yerde Haziran, 30 Sene Sonra, Uyursam İkiye Katlanacak, Savaş Başladığında Havuz Başında Takılıyorduk, Burada, Amerikan Rüyası, Care 1, 2 & 3, Kırılgan Ümit Hissi, Temel İhtiyaçlar, Kayıp, Gündüzdüşleri, Kameric'in savaşa odaklandığı diğer işleri... Çok uzak değil 20 yıl önce, yanı başımızda yaşanan soykırımı unutmamak ve hatırlatmak zorundayız. ‘Bosnalı Kız' bunun için İstanbul'da. (www.arter.org.tr)


    BABA EVİNDEN GERİYE KALAN...

    Bu iki küçük kızın fotoğrafı, sanatçının 2007'de yaptığı What Do I Know (Ben Ne Anlarım Ki) dört kanallı bir video yerleştirmesinden. Eser, sanatçının yazdığı “Ben Aşktan Ne Anlarım Ki” başlıklı kısa bir hikâyeye dayanıyor. Filmin esin kaynağı ve çekim yeri, sanatçının baba evi. Prömiyerini 2007'de Venedik Film Festivali'nde yapan film, 2008'de de Adana Altın Koza Film Festivali'nde en iyi kurmaca film ödülü almıştı.

    Best Frend Forever

    Bir şeyden her şeyi öğren

    Geriye kalanlar

    Kırmızı Halı

    Kırmızısız Geçen 1395 gün

    Rüya evi


    0 0

    Son asır düşünce tarihinin en özgün isimlerinden biri şüphesiz Nurettin Topçu'dur.

    Türkiye'de henüz doktora programlarının olmadığı, Batı ülkelerinde yapılan doktoralarda ise Müslüman öğrenci sayısının bir elin parmaklarını geçmediği bir dönemde Batı düşüncesinin önemli merkezlerinden Sorbonne'da tamamlar doktorasını. Türkçeye İsyan Ahlâkı adıyla çevrilen tezi, kendisini ‘felsefe doktoru' yapmasının ötesinde içerdiği yaklaşımlar, çözümlemeler, itirazlar ve tekliflerle önemlidir. Topçu, hareket, hürriyet, isyan kavramlarını düşüncesinin merkezine koyarak hem bu kavramlarla ilgili yeni tanımlamalar yapar hem de bu kavramlar etrafında Batı ve Türk İslam düşünce birikimine farklı bir boyut açar.

    BATI'DA DOĞUYU BULAN MÜTEFEKKİR

    1909'da doğar, 19 yaşında Avrupa'da tahsil görmeye hak kazanır ve 1928'de Fransa'ya gider. Altı yıl kaldığı Fransa'da başta Blondel ve Bergson olmak üzere Batı düşünce ve sanatından hem beslenir hem bu düşünce geleneğini eleştirel değerlendirmeye tabi tutar. Bu altı yılın sonunda yurda döndüğünde kaleme almış olduğu Conformisme et Révolte adlı tezde, ne hocası Blondel'in ne de temas ettiği Batı düşüncesinin naklini yapar. Anadolu sufiliği, iman, itikat, vahdet-i vücut gibi kavramların işaret ettiği anlam dünyaları üzerinde yazdıklarıyla yerli bir tefekkürün imkânlarını zorlar. 1975 yılında vefat ettiğinde, arkasında mühim bir külliyat, bir düşünce ekolü ve bu ekolün tecelli mahfili olarak Hareket dergisinin külliyatını bırakır.

    Bu yıl, Nurettin Topçu'nun kırkıncı vefat yıldönümü. Hareket dergisinin geleneği üzerinde yükselen Dergâh Yayınları, Türk düşüncesinin kendine özgü bir vahasını andıran Topçu için bir dizi yayın faaliyetinde bulunuyor. Bunlardan biri, Hareket dergisinin 1939 ile 1953 arasında çıkan sayılarının tıpkıbasımlarının iki cilt halinde yayınlanması. İsmail Kara'nın hazırladığı yayının ilk cildinde 1939-1943, ikinci cildinde 1947-1953 yılları arasındaki sayılar yer alıyor. Hareketin ilk sayısı, Nurettin Topçu'nun İzmir Lisesi'nde sürgün öğretmen olarak görev yaptığı dönemde, Şubat 1939'da, yayınlanır. Topçu'nun vefatından sonra yedi yıl daha, aralıklarla da olsa varlığını sürdüren dergi, Türk fikir ve sanat hayatının sahih burçlarından biri olur.

    HAREKET'İN SAKLADIĞI SIR

    İki cilt halinde yayınlanan sayıların kapsamlı bir indeksinin hazırlanması, günümüz okuyucusu ve araştırmacısı için kıymetli bir çalışma sunuyor. Topçu, ‘Hareket'in Sakladığı Sır' başlıklı yazısında, “Kendi varlığının sınırları içerisinde daralan kalb kendi kendine zulmeder… Kendi kendimizin olmak için, sonu olan sevdalardan sıyrılarak iradeyi taze bir feyz, yeni bir bahar halinde sonsuzluğun tarlasında her harekette ebedî; hayata kavuşturacağız… Biz muvaffakiyetin değil, hareketin sırrını arıyoruz. Bu sır; hiçbir kuvvetin yok edemediği sonsuz rahmetle beslenen ümittir.” cümleleriyle Hareket'in çerçevesini çiziyor. İlk sayıda kaleme aldığı yazısına ‘Rönesans Hareketleri' başlığını vermesi de gösteriyor ki ferdin doğuşunu esas almakta; bu yönde inanç, düşünce, estetik sahalarında sahih ve yerli bir zemin tesisine çalışmaktadır.

    1969 yılında kaleme aldığı ‘Hareket'in Otuz Yılı' başlıklı yazısında ise ‘İslamî; neşriyat' olarak adlandırılan yayınların eleştirisini yaparak Hareket'in bu tür içerisindeki yerini belirliyor. Topçu'nun şu cümleleri, bugün onlarca kanal, gazete ve yüzlerce dergi biçiminde varlığını sürdüren ‘İslamî; neşriyat'ın acı bir yüzünü dile getiriyor: “Bunlar Allah'ı sevdiklerini söylerken Allah'tan nefisleri için istediklerini seviyorlar. Otomobillerini, apartmanlarını, kasalarını ve bedenlerinin devletini seviyorlar. Dualarını Allah'a değil, Allah'ı araya koyarak kirli bedenlerine ve iştahlarına yapıyorlar.” Yine konformizm kavramı ve etrafında örgülediği anlam dünyası, yaşadığımız hayatın teşrih masasında, derinlikli analizi olarak karşımıza çıkıyor.

    TOPÇU'NUN EL YAZISIYLA İSYAN AHLÂKI

    Dergâh Yayınları'nın bir diğer faaliyeti, Topçu'nun tezi İsyan Ahlakı'nın yeni baskısı. Tez, kabul edildiği yıl, Fransızca yayınlanır ama Topçu, hayattayken Türkçeye çevirisine izin vermez. Oysa bugün de kabul edilmektedir ki Topçu'nun külliyatının esas metni, İsyan Ahlâkı'dır. 1995 yılında Mustafa Kök ve Musa Doğan, Türkçeye çevirirler. Esasen Topçu, Türkiye'ye döner dönmez kendisi eserini tercümeye başlamıştır. Dergâh Yayınları'nın hazırladığı bu yeni baskı, müellifin söz konusu tercümesini gün yüzüne çıkarıyor. Hem Topçu'nun el yazısı ile tercümesinin tıpkıbasımı hem de Latin harflerine aktarımı birlikte neşredilmiş. İsmail Kara, M. Fatih Birgül ve Rıdvan Özdinç tarafından hazırlanan kitabın girişinde M. Fatih Birgül'ün kaleme aldığı, ‘İsyan Ahlâkı Üzerine Birkaç Not' başlıklı inceleme, Topçu'nun fikir dünyasının temel kavramlarını tanıtıcı ve analiz edici kapsamlı bir giriş yazısı olmasıyla önemli.

    Topçu, belki sistem kurma anlamında klasik bir filozof olmayabilir ama ontolojik ve epistemolojik kavrayışı ve analizleriyle ahlâk, metafizik ve estetik alanlarında düşünce tarihinin zengin bir madeni olarak okuyucusunu besleyecektir. Onun bilgi tanımında olduğu gibi, önemli olan nokta, ‘bilen süjenin, bildiği objeye doğru gerilmesi, yayılması ve ona kendinde sahip olmasıdır'. Topçu'yla ilgili söz konusu yayınlar, onun hareket felsefesine, ‘kendi sahip olma' bakımından çok kıymetli olduğu açıktır.


    0 0

    İsmini Gogol'ün Palto hikâyesi ile düzenlenme aralığı olan kış mevsiminden alan 9. Palto Film Günleri yarın başlıyor.

    Eskişehir Anadolu Üniversitesi ve Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi desteğiyle gerçekleştirilen festivalin açılışı, Anadolu Üniversitesi Yunus Emre Kampüsü içindeki Sinema Anadolu'da, 52. Antalya Film Festivali'nde dört ödülle dönen Sarmaşık'ın yönetmeni Tolga Karaçelik'in katılımıyla yapılacak. Ardından saat 12.00'de Diren, 15.00'te Güneş Tepedeyken 18.00'de Sarmaşık filmleri gösterilecek. Festivalde gösterilecek diğer filmler Kar Korsanları (Faruk Hacıhafızoğlu), Mustang (Gamze Deniz Ergüven), Baskın (Can Evrenol), Diren (Sarah Gavron), Güneş Tepedeyken (Dalibor Matanic), Dheepan (Jacgues Audiard), Son of Saul (Laszlo Nemes), Gençlik (Paolo Sorrentino), The Club (Pablo Larrain) Ölümcül Oyun (Veronica Franz - Severin Fiala), Macbeth (Justin Kurzel). 27 Aralık'ta sona erecek festivaldeki tüm gösterimler Sinema Anadolu'da gerçekleştirilecek.


    0 0

    Türk halka müziğinin duayenleri Karacaoğlan için bir araya geldi.

    İber Müzik tarafından yayınlanan ‘Karacaoğlan Sevdası' adlı albümde sözleri Karacaoğlan'a ait 17 besteyi, Musa Eroğlu, Sabahat Akkiraz, Güler Duman, Emre Saltık, Erdal Erzincan, Cengiz Özkan, Tolga Sağ, Hüseyin Turan, Arzu, Oğuz Aksaç, Mustafa Özarslan, Gülten Benli, Özcan Türe, Devrim Kaya, Gülseven Medar, Yüksel Didikoğlu, Ebru Keleş seslendiriyor. Albümde, Musa Eroğlu, Güler Duman ve Erdal Erzincan'ın yorumlarının yanı sıra besteleri de yer alıyor.


    0 0
  • 12/20/15--13:00: Bach Ankara'da
  • Avrupa'nın en eski Barok Müzik topluluğu Hortus Musicus'un efsanevi kemancısı ve direktörü Andres Mustonen, 23 Aralık'ta Ankara Next Level'da konser verecek.

    Fransız Kültür Merkezi ve Estonya Büyükelçiliği desteği ile gerçekleşen “Bach Günleri” kapsamında Türkiye'ye ilk kez gelen Mustonen, sahnede Bach Caz yorumları icra edecek. Saat 20.00'de başlayacak Mustonen Art Jazz Quartet'in konseri ücretsiz.


older | 1 | .... | 336 | 337 | (Page 338) | 339 | 340 | .... | 375 | newer