Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 332 | 333 | (Page 334) | 335 | 336 | .... | 375 | newer

    0 0

    Bu yıl ilk kez düzenlenen Turkish Waves/Türk Dalgası etkinliği, ‘Asya'nın Oscarları' olarak bilinen 9. Asya Pasifik Film Ödülleri'ne (Asia Pacific Screen Awards-APSA) damga vurdu.

    Turkish Waves programında da yer alan APSA adayı Türk filmleri Ana Yurdu ve Abluka, dün akşam gerçekleşen APSA Ödül Töreni'nde iki ödül kazandı. Senem Tüzen'in yönettiği Ana Yurdu, En İyi Senaryo Ödülü'nü alırken; Emin Alper imzalı Abluka ise Jüri Özel Ödülü'ne layık görüldü. 29 Kasım'a kadar Avustralya'nın Brisbane şehrinde devam edecek Turkish Waves, klasikleşmiş Türk filmlerinden yeni akım filmlere uzanan 9 filmlik bir seçkiyi sinemaseverlerle buluşturuyor.


    0 0

    ABD'nin kuruluş yıllarından bir yol hikâyesi anlatan Sakin Batı / Slow West, adı gibi sakin bir film. İngilizcenin tamamen hâkim olmadığı, ‘Amerikan kültürü'nün henüz yerleşmediği, çok dilli bir dönemi resmediyor.

    Jay Cavendish (Kodi Smit-McPhee), sevdiği kız Rose'un ‘yeni dünya'da olduğunu öğrenince İskoçya'dan kalkıp Amerika'ya gelir. Batı yakasına doğru yola koyulan genç, kanunsuzluğun hüküm sürdüğü bu topraklarda ne kadar tehlikeli bir işe giriştiğinin farkına varır. Bu zorlu yolculukta karşılaştığı Silas'tan (Michael Fassbender) belirli bir ücret karşılığında kendisine eşlik etmesini ister.

    Sakin Batı, ununu elemiş, eleğini asmış bir sinemacının elinden çıkmış gibi sakin, dingin ve ağır akan bir film. Bu yönüyle, ilk uzun metraj filminde John MacLean, olgun sinema diliyle şaşırtıyor. Filmin bir başka şaşırtıcı yanı da çizdiği western dünyası. Dönemin çok dilli yapısını, kültür çatışmalarını, Avrupa'dan tevarüs eden çalışılan sınıf mücadelesini, kanunsuzluğun hüküm sürdüğü tekinsiz coğrafyayı etkileyici bir şekilde resmediyor. Alışıldık western kalıplarını takip etmesine rağmen, yönetmen MacLean, ufak dokunuşlarla özgün bir dünya oluşturmayı başarıyor.

    Türün temel izleğinden sapmayan film, yol hikâyesinin gerekliliklerini de yerine getiriyor. John MacLean, westernin ihtiyaç duyduğu gerilim duygusunu yakalamada zorluk çekmiyor. Hiç beklenmedik anlarda seyirciyi yoğun bir gerilimin içine çekiyor film. Sakin Batı'nın bu tekinsiz dünyası, iyiden iyiye bir John Hillcoat filmi hissiyatı veriyor. Avustralyalı yönetmenin Kanlı Teklif (2005) filmi bir yana, Sakin Batı'nın başrolündeki Kodi Smith'ten dolayı Yol (2009) filmini de anımsatmıyor değil. O filmde Viggo Mortensen ile uzak gelecekte zorlu bir yolculuk yapan Smith, sanki büyümüş de bu kez geçmişe gitmiş ve aynı yolculuğu Vahşi Batı'da Michael Fassbender ile yapıyormuş gibi. Kendi dünyasındaki izleğin yanı sıra Sakin Batı'nın bu tür çağrışımlara açık bir tarafı da var.

    Her rolün altından kalkmasını bilen Michael Fassbender ile Ben Mendelsohn'un katkısı bir yana, Kodi Smith-McPhee bu ağır ilerleyen hikâyeyi sırtlamayı başarıyor. Sakin Batı, özellikle western meraklılarının kayıtsız kalamayacağı bir film.


    0 0

    Tarih, bir nehir gibi yanı başımızda akarken yüzümüzü başka tarafa çevirip onun çağıltısını bastırmak istercesine ıslık çalmaya devam ediyoruz.

    Neyse ki sinema var; geçmişi hatırlatan, gelecekten sakındıran... Casuslar Köprüsü, sıcak bir savaşın eşiğine geldiğimiz şu günlerde, görmüş geçirmiş yaşlı bir amca gibi kulağımıza fısıldıyor: “Bunlar da bir şey mi? Biz ne ‘soğuk' savaşlar gördük!”

    Coen Kardeşler'in senaryosunu yazdığı ve Steven Spielberg'in yönettiği Casuslar Köprüsü / Bridge of Spies, Soğuk Savaş'ın en gerilimli döneminde yaşanmış gerçek bir olayı konu alıyor. 1960 Mayıs'ında bir Amerikan casus uçağı Sovyet hava sahasında vurulur. Pilot Gary Powers'ın Rusların elinde olduğundan habersiz ABD yönetimi, bir meteoroloji uçağının Sovyet sahasında düştüğünü duyurur. Dönemin Sovyetler Birliği Başkanı Kruşçev sert bir açıklama ile ABD'nin casusluk faaliyetine tepki gösterir. Gary Powers, 10 yıl hapse mahkum edilir. Bu sırada, Sovyet ajanı Rudolf Abel ABD'de yakalanır ve 30 yıl hapis cezasına çarptırılır. Nihayet 1962'de, avukat James Donovan'ın yürüttüğü görüşmeler ile iki ülke arasında bir casus değişimi yapılmasına karar verilir...

    SENARYO VE FİLM MATEMATİĞİ DERSİ

    Casuslar Köprüsü, senaryo ve film matematiği konusunda incelikli bir sinema dersi. James B. Donovan (Tom Hanks) etrafında şekillenen karakter diziliminde her karakter karikatürize olma tehlikesiyle karşı karşıya. İlk bölümdeki mahkeme, CIA ajanları ve klasik Amerikan ailesi sahneleri karikatürün sınırlarında geziniyor. Bu sınırların aşılmamasında senaryo ve yönetmen ustalığının yanı sıra oyuncu kalitesinin de payı var. McCarthy paranoyası ile beslenen 50'lerin muhafazakâr Amerika'sını hatırlayınca ilk bölümün karikatürize gelen kimi diyalog ve mizansenlerin dönemin ruhunu yakalamak için ustaca kurgulandığı görülebilir. Bu bölümdeki kimi hukuki ve anayasal tartışmalar 11 Eylül sonrası ABD'ye dair mesajlar içeriyor. Dönemin ruhunu yakalama açısından yönetmenlik de 50'lere uygun hamleler içeriyor. Savaş Atı'nda yaptığı gibi, Spielberg Hollywood'un Altın Çağı'na öykünüyor bir kez daha. Özellikle ilk bölüm, tastamam bir Frank Capra filmi gibi...

    SPIELBERG DOKUNUŞU

    Spielberg'in elinin değdiği filmlerde alt metin niyetine ‘Amerika güzellemesi' hep olur. Casuslar Köprüsü'nde ise biraz da hikâye gereği bu güzelleme ana metne dönüşüyor.

    Düalist bir yapı üzerinde yükselen senaryoda her karakterin, durumun, olayın diğer tarafta bir karşılığı var. Komünizm-kapitalizm, ABD-Sovyetler Birliği, Rudolf Abel-Gary Powers, James Donovan-Ivan Schischkin... Spielberg bu ikiliği açılış sahnesinden finale kadar sürekli canlı tutuyor. New York'taki günlük güneşlik havaya Berlin'in karanlığı, New York'taki sıcak aile yuvasına Berlin'de buz kesen otel odası, Amerikan hapishanesine Sovyet hapishanesi karşılık geliyor. Film boyunca propaganda aracı olarak kullanılan bu ikilik finale doğru iyice zirve yapıyor. Doğu Berlin'de duvardan atlarken vurulan insanlara karşılık New York'ta komşunun çitlerinden atlayan ‘haylaz' çocuklar...

    Senaryosunun yanı sıra set tasarımı, kostüm-sanat yönetimi ve görüntü yönetmenliği ile Oscar aday listesine girmesi muhtemel Casuslar Köprüsü'nün oyunculukları da ayrı bir parantezi hak ediyor. Tom Hanks, hâlâ seyirciyi sürükleyecek bir oyuncu olduğunu gösterirken, Rudolf Abel rolündeki incelikli kompozisyonu ile İngiliz Mark Rylance filmin yıldızı. Ekibin Alman cephesinde Sebastian Koch ile Burghart Klaußner kısa ve etkili bir performans sergiliyor.

    Casuslar Köprüsü, kimi yerde aşırıya kaçan Amerika güzellemesi ve tezleri ile rahatsız edici olsa da ustalıklı hikâye anlatımına karşı koyulamayacak bir seyirlik.


    0 0

    Abhaz dilinde Türkiye'de yapılmış ilk albüm olan Abhaz kökenli sanatçı Tülin Sarıbay'ın ‘Rada' adlı albümü MC Müzik etiketiyle yayınlandı.

    Üç yıl süren titiz bir çalışmanın ürünü olan albümde 21 eser yer alıyor. Sarıbay'a ait beş bestenin yanı sıra dokuz Abhaz halk türküsü, Abhazyalı beş besteciden altı şarkı ve Dilek-Aykut Kap'tan bir şarkı bulunuyor. Bir Abhaz ninnisini de içeren albümde sanatçı, özgürlük uğruna acılar çekmiş Abhaz halkının duygularını, yine Abhaz müziğinin hüzünlü ezgileriyle anlatıyor. Sarıbay, UNESCO'nun yok olma tehlikesi altındaki diller arasında saydığı Abhazcayı, Rada albümü ile geleceğe taşımayı amaçlıyor.


    0 0

    Boğaziçi Üniversitesi'nin uluslararası misafir programı “Boğaziçi Chronicles”ın bu dönemki konuğu Lübnanlı gazeteci ve yönetmen Jocelyne Saab.

    7 Aralık'a kadar İstanbul'da kalacak sanatçı, önceki akşamüstü gazeteci, sinema eleştirmeni Cüneyt Cebenoyan ile birlikte bir söyleşi gerçekleştirdi ve “Bir Görsel Sanatçı'nın ‘kuşatma altındaki şehir' Beyrut Üzerine Düşünceleri” başlıklı bir konuşma yaptı. Saab, 15 yıl süren iç savaşın ilk yıllarında çektiği görüntülerle hazırladığı “Beyrut Bir daha Asla!” adlı belgeselinde savaşın etkisi altındaki çocukları, kadınları, harabeye dönen şehirle birlikte hayatları irdeliyor. “Çocukluğum ile yetişkinliğim arasındaki gençliğin elinden alındığını gösteriyor.” diyor görüntüleri salondaki izleyenlerle paylaştıktan sonra da.

    Savaş, dünyanın bütün coğrafyalarında aynı etkiyi yapıyor belki de. Durmadan birileri ölüyor, hafıza ve belleğin izini sürdüğü bütün mekânlar, evler, sokaklar, parklar, okullar, her şey ama her şey yerle bir oluyor. Saab, işte bütün bunlar olmaya devam ederken, kaybettiği gençliğini eline alıp, bir direnme biçimi olarak çekiyor tüm bu görüntüleri. “Şahsen şöyle hissettim.” diyor, “O tarihte benim için bu sürece şahitlik etmek çok önemliydi. Neler olup bittiğini bir şekilde yansıtmak istedim.” Saab'ın hayatında sadece kendi ülkesinde yaşanan savaşlar da yok. 1982 yılında Filistin'de yaşanan İsrail kuşatmasında da yer alıyor sanatçı. Hayatının en güzel dönemi olduğunu söylüyor. “Bizler kentten ayrılamayanlardık. Filistinlileri bitirmek için İsrail bomba yağdırıyordu. 50-60 sanatçı, entelektüel orada kalmaya karar verdik. Ben çok bedel ödedim. Bu bedeli hayatıyla ödeyenler de oldu. Çok gerçek, hakiki bir histi. Size ait olan bir yeri terk etmeden burayı savunma ve başkalarına bırakmama hissi.” Saab, bütün bu deneyimlerini, belgesel ve filmlerini paylaşmak için burada. Sanatçının Boğaziçi Chronicles kapsamında katılacağı ikinci etkinlik ise 1 Aralık Salı günü saat 17.00'de gerçekleşecek “Dunia (Gözlerimden Öpme)” film gösterimi. Saab tarafından 2006 yılında çekilen ve kadın sünnetini konu alan “Dunia” filmi, hem çekildiği dönemde hem de sonrasında uluslararası platformda konu hakkında ciddi ses getirmiş bir eser.


    0 0

    Paris'teki terör saldırısı nedeniyle Tony Gatlif'in gelememesi üzerine jüri başkanı olmadan başlayan Edirne Film Festivali, önceki akşam yapılan ödül töreniyle sona erdi. Bu yıl ilk kez düzenlenen festivalin kapanış törenine aksaklıklar damga vurdu. Salon boş kaldı, ödül alacak isimler yanlış anons edildi, Yeşilçam oyuncuları Vali'ye tepki gösterdi...

    Bu yıl ilk kez düzenlenen Edirne Uluslararası Film Festivali'nin kapanış ve ödül törenine aksaklıklar damga vurdu. Salonun boş kalmasının yanı sıra ödül alacak isimler de yanlış anons edildi. Tören sonrası ise festival konuğu Yeşilçam oyuncuları Vali Dursun Ali Şahin'e tepki gösterdi.

    Edirne Valiliği ile Belediye Başkanlığı'nın katkılarıyla düzenlenen festival, Trakya Üniversitesi Balkan Yerleşkesi'ndeki kongre merkezinde önceki akşam yapılan ödül gecesiyle sona erdi. 20 Kasım'da başlayan festivalin açılışında salonun boş kalması üzerine kapanış töreni için şehirde gün boyu anonslar yapıldı, halk törene davet edildi. Trakya Üniversitesi'nden öğrencilerin koltukları doldurduğu törende yaşanan aksaklıklar ve bir türlü ödüllere geçilememesi üzerine öğrenciler de bir süre sonra salondan ayrıldı.

    Edirne Valisi Dursun Ali Şahin, Festival Onur Ödülü aldı.

    PARİS SALDIRILARI OLUMSUZ ETKİLEDİ

    Sayısı giderek artan film festivalleri kervanına katılan Edirne, ilk yılında daha başlangıçta bazı ‘şanssızlıklar' yaşadı. 1 milyon TL bütçe ile yola çıkan festival, ilk darbeyi Fransa'daki terör saldırılarından aldı. Paris'te 129 kişinin hayatını kaybettiği terör saldırıları festivalin jüri dengelerini bozdu. İlk yılında bağımsız sinemanın usta ismi Tony Gatlif'i jüri başkanı olarak şehirde ağırlamayı planlayan festival, Fransız yönetmenin saldırılar sonrası -haklı olarak- kararını değiştirmesiyle jüri başkanı olmadan başladı. Gatlif'in ülkesindeki ulusal yas nedeniyle festivale katılamayacağını söylediği video kaydı festivalin açılış ve kapanış töreninde gösterildi.

    Ödül gecesinin açılışında konuşan Edirne Valisi Dursun Ali Şahin, her organizasyonda mutlaka eksiklerin olabileceğini ifade ederek, bunların görmezden gelinmesini istedi. Şahin, “Bu festival önümüzdeki yıl da sürecek. Eksikliklerimiz olabilir, eksiklikler insanoğlunun soyadıdır. Herkeste bir eksiklik olabilir. Her programda da bir eksiklik olabilir. Sizin bu eksiklikleri de görmezden geleceğini umuyorum.” dedi.

    ‘NEXT YEAR İNŞALLAH!'

    Gecenin sunucularından İlker Kurt, salonda yabancı konuklar olduğunu söyleyerek Vali Şahin'den İngilizce kısa bir konuşma daha yapmasını isteyince ısrara dayanamayan Şahin, ‘Next year, inşallah' sözleriyle salondakileri kahkahaya boğdu. Konuşmaların ardından Edirne Valisi Dursun Ali Şahin'e katkılarından dolayı festival onur ödülü verileceği anons edildi. Ödülü vermek üzere yine Vali Şahin sahneye davet edilince kısa süreli bir şaşkınlık yaşandı. Hatanın farkına varılmasının ardından Vali Şahin'e ödülü festival icra kurulu üyesi Durmuş Emir Yıldırım verdi. Şanssızlıklardan bir türlü kurtulamayan organizasyonda bu kez de Yıldırım'ın konuşma yapacağı kürsüde mikrofon çalışmadı; uzun süre telsiz mikrofon getirilmesi beklendi.

    Ödülleri açıklamak için sahneye çıkan jüri üyesi Şenay Gürler, sunucu İlker Kurt'un kendisine yaptığı iltifatlara “Artık ödüllere geçsek diyorum” sözleriyle karşılık verince salonda alkış koptu. Ödülleri almak için bazı oyuncu ve yönetmenlerin uçakları rötar yaptığı ya da saatinde şehre gelemedikleri için geceye katılamadıkları açıklandı. Festival konuğu Yeşilçam oyuncuları, program sonrası aracına giden Vali Şahin'in önünü keserek tepki gösterdi. Festival boyunca isimlerinin anılmamasına ve sahneye çıkarılmamalarına kızan emektar oyunculardan Ali Güney, “Sayın Valim ödül istemedik, plaket istemiyoruz. Bir sanatçı olarak bir çıkalım. Biz senin için buradayız zaten, senin davetin üzerine buradayız.” diyerek, tepkisini dile getirdi.

    Tören sonrası Yeşilçam oyuncuları adlarının anılmamasına tepki gösterdi.

    Edirne'nin ‘en iyi'leri

    Film: Kar Korsanları

    Yönetmen: Emin Alper (Abluka)

    Erkek Oyuncu: Mehmet Özgür (Abluka)

    Kadın Oyuncu: Tilbe Saran (Çekmeceler)

    Senaryo: Hüseyin Karabey, Abidin Parıltı (Sesime Gel)

    Görüntü Yönetmeni: Feza Çaldıran (Kuzu)

    Jüri Özel Ödülü: Emine Emel Balcı (Nefesim Kesilene Kadar), Feride Gezer (Sesime Gel)

    Kısa Film: Wong Kar Wai Üzerine Bir Kısa Film

    SİYAD En İyi Film: Abluka


    0 0

    Türkiye'nin opera dünyasına en büyük armağanı olan Leyla Gencer'e ait Leyla Gencer Anı Evi önümüzdeki hafta açılıyor.

    Anı Evi, 2008'de hayatını kaybeden Gencer'in uzun yıllar operalarında birlikte çalıştığı dekoratörü Pier Luigi Pizzi ile Melahat Behlil, Franca Cella ve Massimo Gasparon'un yardımlarıyla gerçekleşecek bir davetle ziyarete açılacak. 3 Aralık Perşembe günü saat 19.00'da gerçekleşecek özel davetle açılacak Leyla Gencer Anı Evi'nde, sanatçının operadan ayrı tutulamayan hayatının öne çıkan yönleri sergilenecek. Açılışın ardından saat 20.00'de İdil Biret, ekim ayında kaybettiğimiz Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi'nin Sanat Danışmanı Arda Aydoğan anısına sadece Chopin'in eserlerinden oluşacak bir repertuvar seslendirecek. (biletix) Kültür-sanat


    0 0

    Klasik trompetin başarılı isimlerinden, Grammy ödüllü sanatçı Tine Thing Helseth, klasik müziği enerjik icralara dönüştüren Staatskapelle Dresden Solistleri ile 1 Aralık Salı saat 20.30'da İş Sanat sahnesinde konser verecek. Sanatçı ile tamamı kadınlardan oluşan Tine Thing grubunu, sosyal medyayı ve müzikte yakınlaşmaları konuştuk.

    Klasik müzik konserlerinde piyano, keman gibi çalgıların ön planda olmasına alışığız. Peki, trompet ön planda olduğunda eserlere ne katıyor? O eserde hangi duyguların öne çıkmasına sebep oluyor?

    Çaldığı enstrümanın tınısı, yetiştiği kültür ya da o günkü modu bir müzisyenin ifadesini ve yorumunu elbette etkiliyor. Ama bence en önemlisi müzik yaparken kendi yorumunu, sesini yaratıp çaldığın müziği gerçekten hissetmek… Dünya giderek küçülüyor ve farklılık artık çok kişisel bir hissiyat. O an ne hissediyorsam onu çalıyorum, izleyiciye de bu yansıyor. Bu eseri iki ay sonra farklı bir ortamda çaldığımda farklı bir yorumum olur.

    Farklı dallarda eserler icra ediyorsunuz. Türlerin birbirine yaklaşması, iç içe geçmesi hakkında neler düşünüyorsunuz?

    Türlerden ziyade önemli olanın ‘iyi' müzik olduğunu düşünüyorum. Önemli olan kendi sesinizi, tonunuzu yaratabilmek, yeniliklere açık olmak ve farklılıklardan beslenebilmek…

    Müzikte bu saydamlık yeni bir dinleyici yaratır mı? Kendine yeni bir alan açar mı?

    Müziğin ve sanatçının ulaşılabilirliğini ve günlük hayatımızdaki varlığını artırmak bizim görevimiz. Sanatçılar izleyicileriyle buluşup kendi özel zevklerini de paylaşarak müziğin anlaşılır olmasını sağlayabilirler.

    Kadın enstrümancılardan oluşan Ten Thing'in hikâyesi nedir?

    Okuldan birkaç arkadaşımla hep bir grubumuz olsun istiyorduk. Birlikte müzik yapmaktan keyif alıyorduk ve bunu insanlarla da paylaşalım istiyorduk. Bu fikirle yola çıktık. Sanırım dinleyicilere de dokunabildik ki Tine Thing dünyanın en saygın festivallerinden Proms'ta sahne alan bir topluluğa dönüştü.

    Neden sadece kadınlar var bu toplulukta?

    Bu başlangıçta tesadüfi oldu. Kadınlardan oluşan bir üflemeli topluluğun hem daha çekici hem de ilginç karşılandığını zaman içinde anladık. Hatta bu, Tine Thing'i, Tine Thing yapan bir özelliğe dönüştü.

    Peki, birlikte neler çalıyorsunuz?

    Bizim bu konuda tek bir kriterimiz var; sevdiğimiz müziği çalmak! Konserlerimizde Brubeck, Bach da duyabilirsiniz, Piazzolla Joni Mitchell de… İrlanda ezgilerinden ilham alan Balkan müziklerini dahi duyabilirsiniz.

    Sosyal medyayı aktif kullanıyorsunuz. Sanatçıların özel hayatlarına dair fotoğrafları, samimi paylaşımlarını fazla görmeyiz. Siz bu anlamda da hayatın içinde misiniz?

    Farklı işler yapan, göz önündeki insanların günlük hayatlarında neler yaptığını bilmek bana ilginç ve eğlenceli geliyor. Ben de dinleyicilerime sahne dışında neler yaptığımla ilgili, gittiğim ülkelerde neler olduğu ile ilgili paylaşımlar yapmayı seviyorum. Tabii ki kendime ayırdığım tümüyle özel alanlarım var ama sosyal medyadaki paylaşımı eğlenceli bulduğumu söyleyebilirim. Üstelik genç kitlelere klasik müziği ulaştırmak anlamında sosyal medyanın çok önemli olduğunu düşünüyorum.

    İzleyiciniz için ulaşılabilir olmak, iletişimde kalmak sizin için ne anlama geliyor?

    Seyirci, dinleyici bizim işimizin olmazsa olmazı. Benim sesim, yorumum onlara ulaştığında anlam buluyor. Konserlerimde onlarla iletişimde olmak beni mutlu ediyor. Repertuvardaki eserlerle ilgili bilgi veriyorum, onlarla konuşuyorum. Böylece aramızdaki bariyerler de kalkmış oluyor. Birbirimize daha yakından dokunabiliyoruz.

    İstanbul konserinde neler olacak?

    İstanbul'a ilk kez geleceğim için çok heyecanlıyım. Daha önce gelen müzisyen arkadaşlarımdan Türkiye ile ilgili çok güzel şeyler duydum. Üstelik Staatskapelle Dresden Solistleri ile çalacağım için ayrıca sabırsızlanıyorum. Keyifli bir repertuvar da hazırladık. Torelli, Albinoni, Bach ve Telemann'dan eserler seslendireceğiz.


    0 0

    Notos dergi aralık-ocak sayısında Ermenice Edebiyat konusunu ele alıyor.

    Ermeniceyle yazılmış edebiyatın bu ülkede yaşanan büyük acıların öncesinde ve sonrasında nasıl bir değişim geçirdiğine bakan dosya, aynı zamanda kadim bir dilin edebiyatının bugününü, dünyadaki yerini görmeye çalışıyor. Okurlara ve araştırmacılar için önemli bir kaynak olacak dosyada Mehmet Fatih Uslu, Sevan Değirmenciyan, Aziz Gökdemir, Maral Aktokmakyan, Murat Cankara, Ararat Şekeryan, Hazal Halavut, Nazan Maksudyan, Karin Karakaşlı, Vahram Danielyan ve Sona Mnatsakanyan'ın yazıları yer alıyor. Notos'un bu sayısında günümüz şiirinin önde gelen isimlerinden Haydar Ergülen ile yapılmış bir söyleşi var. “Şiir bir iç mihraktır.” diyen Ergülen, hem eski kuşakların ustalarını canlı imgeler olarak önümüze getiriyor hem de genç şairleri yakından izleyip öne çıkarıyor. Bir Yazarın Seçtikleri bölümünde Melisa Kesmez okurların ve yeni yazarların okumasını zorunlu gördüğü kitapları; Melike Uzun da en çok etkilendiği yazarı nedenleriyle birlikte Notos'a anlatıyor. Özgür Çakır, Kaan Murat Yanık ve Onur Behramoğlu kısa sorulara kısa yanıtlarla kendi yazarlık serüvenlerini ve yayımlanan son kitaplarını anlatıyor.


    0 0

    2013 yılında kaybettiğimiz ünlü ressam Burhan Doğançay'ın New York'tan Togo'ya kadar farklı coğrafyalarda çektiği ve geçtiğimiz yıl Burhan Doğançay Müzesi'nde sergilenen fotoğrafları arasından seçilen 37 kare 15 Aralık'ta satışa çıkıyor.

    IEG Turkey organizasyonu ve TEB Özel Bankacılık desteğiyle yapılacak özel satış etkinliği Beyoğlu'ndaki Soho House'da gerçekleştirilecek. Burhan Doğançay'ın ‘Picture The World: Burhan Doğançay as Photographer' sergisinde yer alan fotoğraflarından derlenen çağdaş ve modern seçkiler ilk kez satışa çıkıyor.

    Burhan Doğançay'ın gözünden, kentlerin ve insanların sosyal ve psikolojik izlerini süren eserlerin en değerli parçaları arasında sanatçının New York fotoğrafları yer alıyor. Brooklyn Köprüsü'nün 1986-1987 yıllarındaki ilk bakımı sırasında köprünün üzerine çıkmasına izin verilen tek sanatçı olan Doğançay, alışılmış Manhattan manzaraları yerine köprünün tepesinden Brooklyn yönüne yoğunlaştığı için, fotoğrafları olağandışı olarak nitelendiriliyor. Sanatçınının çektiği farklı fotoğraflar, New York'un ‘Gökyüzünün Kovboyları' olarak bilinen ‘Ironworker'larla birlikte geçirdiği tehlikeli anları yansıtırken, dost olduğu, her gün yükseklere çıkan demir işçilerinin hikâyelerini de anlatıyor.

    Fotoğrafların satışından elde edilecek gelir, TEB ve UNICEF işbirliğiyle kurulan okul öncesi eğitim merkezlerinin yararına kullanılacak.


    0 0

    1914 yılında kurulan İstanbul Şehir Tiyatroları (Darülbedayi), 100. yıldönümü için 2014'ten bu yana bir şeyler yapmak için çırpınıyor, fakat bugüne kadar elle tutulur ne bir oyun izledik ne de etkinlik gördük. Darülbedayi'nin ilk kadın oyuncuları Afife Jale ve Bedia Muvahhit'in mücadelelerle dolu yaşamını konu edinen Hayal-i Temsil ise bu fikrimizi biraz kırıyor.

    Aynı dönemlerde oyunculuk yapmış fakat hiçbir zaman aynı sahnede buluşmamış iki kadını ne bir araya getirir? Üstelik onlar Türk tiyatrosunun ilk kadın oyuncularıysa? Yine sahne getirir. Ancak bir miktar masal, bir miktar hayal ile bezenmiş bir sahne… Biraz da zaman geçmesi gerekir. Şöyle geriye dönüp ne bedeller ödenmiş, ne acılar yaşanmış, hangi sevinçler yarım kalmış görmemizi sağlayacak kadar bir zaman… İstanbul Şehir Tiyatroları (Darülbedayi), kuruluşunun yüzüncü yıldönümü için 2014'te yılından bu yana bir şeyler yapmak için çırpınıyor, fakat bugüne kadar ne iyi bir oyun izledik ne de yüz yıllık geçmişi anlatan bir etkinlik gördük. Darülbedayi'nin ilk kadın oyuncuları Afife Jale ve Bedia Muvahhit'in mücadelelerle dolu yaşamını konu alan Hayal-i Temsil oyunu ise bu fikrimizi biraz kırıyor.

    İlk olmak güzeldir, özeldir ama en çok da ‘bedel ödemek'tir. Tiyatroda kadın oyuncuların öncüsü olmak gibi bir ilkin bedeli de bu iki kadının payına düşmüştür. En çok da Afife'nin. Hayal-i Temsil adı üstünde hayalle hatıraların iç içe geçtiği bir oyun. Hayalin sahibi her iki oyuncuyla da çalışmış Makyör Dikran'dan başkası değil. Dikran Efendi'nin hayalinde kâh sahneye çıkmak için defalarca karakolluk olmayı göze almış Afife Jale beliriyor, kâh idealistliği sayesinde 52 yıl boyunca sahneden inmeyen Bedia Muvahhit. Zira Müslüman Türk kızlarının sahneye çıkmasının yasak olduğu yıllardan bahsediyoruz.

    Oyunun yazarı Ahmet Sami Özbudak'ın geçişler arasında hiçbir boşluk bırakmayan kurgusuna, yönetmen Yiğit Sertdemir'in titiz yorumculuğu eklenince ortaya kusursuza yakın bir oyun çıkmış. Oyunculardan biri düşerken diğerinin yükselişe geçmesi de zekice bir yorumlama ile sahneye taşınmış. Afife Jale ve Bedia Muvahhit'in aynı şal ve ayakkabı giymesinin yanı sıra görünüş olarak birbirine çok benzemesi de dikkat çekiyor. Zaman zaman seyirciyi ‘hangisi Afife hangisi Bedia' sorusunu sorduran kostümler ve makyaj, birbirine zıt yaşamları ve hayat görüşleri olan iki kadının en temelde aynı ideali birlikte omuzlamasına gönderme yapıyor.

    Sekiz karakter tek oyuncu

    Yiğit Sertdemir başarılı yönetmenliğinin yanı sıra oyundaki sekiz erkek karakteri tek başına oynaması ile kendini aşarken Afife rolünde Şebnem Köstem, Bedia rolünde Hümay Güldağ da iki sanatçının mücadele ile geçen yaşantılarını yansıtmakta hiç zorluk çekmiyor. Bu arada Afife Jale ve Bedia Muvahhit'i aynı sahnede buluşturma fikri Hümay Güldağ'a ait. Oyunun yazım kısmını genç yazar Özbudak'a teklif etmek de Güldağ-Köstem ikilisinin fikri. İki ismin Bedia ve Afife'yi yaşayarak oynamasının sebeplerinden biri bu olsa gerek. Türk tiyatrosunun iki efsane ismini aynı sahnede buluşturma zorluğunu hafifleten bir başka şey de Cem Yılmazer'e ait dekor tasarımı. Duvarların içinden çıkan dekorlar farklı zaman ve mekanları tek sahnede buluştururken ışık tasarımı oyunun ismi ile müsemma bir görsellik sunuyor.

    Yer yer biyografik ve belgesel nitelikte öğeler taşıyan Hayal-i Temsil hüzünlü bir oyun. Oyunun bu yapısı, izleyiciyi iki kadının hüznüne ortak ederken bugün kadınlar için artık alabildiğine olağan olan ‘oyunculuk' serüveninin arka planına dair bilgi edinmesini de mümkün kılıyor.


    0 0

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları (İBBŞT) Genel Sanat Yönetmeni Erhan Yazıcıoğlu, aralık sonunda görevinden istifa edeceğini açıkladı.

    Dün Hürriyet'e konuşan Yazıcıoğlu, istifasına gerekçe ‘isteklerinin yerine getirilmemesini' gösterdi. 18 Temmuz 2014'te göreve başlayan Yazıcıoğlu, “Tiyatroyu tiyatrocular yönetir” ilkesini kabul ettiremediğini belirterek “Yönetmelikte lehimize birkaç maddenin değiştirilmesini istedim ama olmadı. Gerekli kadrolar verilmedi. Üç yıldır teşvik ikramiyesi ödenmedi. Sürekli oyaladılar. İsteklerimiz yerine gelmedi. Mahcup oldum, sağlığımı yitirdim. Çok üzdüler beni, ciğerimi yediler… İsteklerimiz olursa kalacağız ama böyle devam ederse aralık sonu istifa edeceğiz.” dedi. Tiyatro yönetimini bürokratlara teslim eden yönetmelik değişikliğinden bu yana çalkantıların durmadığı, sürekli genel sanat yönetmeninin değiştiği ŞT'den en son ağustos ayında muhalif görüşleri nedeniyle oyuncu Levent Üzümcü ihraç edilmişti. Yazıcıoğlu da bu ihraca “Bilinmelidir ki bugün hem bizim açımızdan hem kurum açısından bir yas günüdür.” diyerek tepki göstermişti.


    0 0

    “Onlar ki toprakta karınca/suda balık/havada kuş kadar çokturlar/korkak/cesur/cahil/hâkim/ve çocukturlar/ve kahreden yaratan ki onlardır/destanımızda yalnız onların maceraları vardır.” mısralarının kapıyı açmasıyla giriyorsunuz içeriye.

    Üsküdar Musahipzade Celal Sahnesi, İstanbul Şehir Tiyatroları'nın en çarpıcı oyunlarından birine ev sahipliği yapıyor: Nâzım Hikmet'in Kuvayi Millî;ye Destanı'na… Hakan Yavaş'ın yönettiği oyun, Kurtuluş Savaşı'nın safahatını anlatıyor. Şairin İstanbul, Çankırı ve Bursa hapishanelerinde kaleme aldığı bu büyük yapıt, Millî; Mücadele'yi bir senaryo içinde okuruna aktarıyor. Ancak baştan şunu hatırlatalım: Şairle 1933-38 arasında hapis yatan Faik Bercavi'nin aktardığına göre Nazım'la arkadaşları sık sık futbol, voleybol ve birdirbir oynarmış. Şairin süreleri bir saat olan dersleri de oldukça meşhurmuş: Tarihî; maddecilik, diyalektik, Türk Kurtuluş Savaşı tarihi, Türkiye'deki işçi hareketleri, sendikacılık gibi konular anlatılırmış bu derslerde. Haliyle, Nâzım'ın biraz biraz Kemalizm'e kaçan tarih okumasında, Damat Ferit'e kefil değiliz lakin Vahdettin, Çerkes Ethem gibi simge isimler 'hain' olarak geçiyor. Bunu da dönemin şartlarına havale edip oyuna geçelim...

    Nâzım'ı büyük şair yapan hasletlerinden biri de belki hayatı boyunca hiç gitmediği yerleri, memleket mefhumuna sığdırabilmesi. Çok bilinen, pek çok yönden okumaya açık bir eser Nazım'ın şiiri. Böyle bir eseri tiyatroya aktarmak, hem yetenek hem de cesaret gerektiriyor. Yönetmeni ve oyuncuları bekleyen bir sürü handikap var ortada. Oyuncuların, bu yükün altından başarıyla kalktıklarını söyleyebiliriz. Bu başarıda emeği olan oyuncuları tek tek saymak isterim: Engin Akpınar, Ömer Barış Bakova, Ada Demirer, Can Ertuğrul, Seza Güneş, Emre Karaoğlu, Irmak Örnek, Eraslan Sağlam, Nurseli Tırışkan, Yağmur Ulusoy, Derya Yıldırım ve Ali Mert Yavuzcan. Hele hele Antepli Karayılan, Kambur Kerim, Süleymaniyeli Şoför Ahmet, Kartallı Kazım ve Zülfü Livaneli'nin bestesinden alışkın olduğumuz Arhavili İsmail gibi kişisel performanslar alkışı fazlasıyla hak ediyor. Onların hep bir ağızdan okudukları bablar ve onu tamamlayan dansları, Kurtuluş Savaşı'nı resmeden tablolara göz kırpıyor âdeta.

    Oyunun müzikleri Deniz Noyan'a ait. Piyano tuşlarından sızan hikâyeler, oyuna renk katıyor. Sahne kostümleri de oyunun içeriğine uygun ve izleyiciyi yormayan bir sadelikte. Elindeki kamerayla oyunun dikkat çeken yerlerini kaydeden ve aslında performansın bir parçası olan minik oyuncuyu da es geçmeyelim. Nâzım'ın senaristliğine bir gönderme olarak düşünüldüğü hissini veren bu bölümler de şık bir detay. İki perdeden oluşan ve 110 dakika süren oyun, vatansız olarak dünya değiştiren Nâzım Hikmet'in bir bakıma "Memleketimden İnsan Manzaraları"nın fragmanı gibi. Son bölümde, herkesi duygulandıran 'Davet' şiirinde ne de güzel konuşuyor? "Dörtnala gelip Uzak Asya'dan/Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket/Bizim…/Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / Ve bir orman gibi kardeşçesine"


    0 0

    Fransız oyuncu Catherine Deneuve, açılış töreni öncesi basın mensuplarıyla bir araya geldi. Hâlâ çok film izlediğini söyleyen oyuncu, gençliğimde mimari ve güzel sanatlarla ilgilense de “başka bir iş düşünemediğini” söylüyor.

    Birlikte çalıştığı yönetmenlerden bahseden Catherine Deneuve, 20 yaşındayken çalıştığı Jacques Demy'nin çok uzun sahneler çektiği ve yorucu provalar aldığı için kariyerindeki önemine vurgu yaptı. ‘Gündüz Güzeli' (1967) filmindeki yönetmeni Louis Bunuel'in espri anlayışı çok iyi olsa da oyuncularla fazla iletişim kurmadığını söyledi. Yeni Dalga'nın ustalarından François Truffaut ise Deneuve'e göre Bunuel'in zıddıydı. ‘Son Metro'nun (1980) yönetmeni için Deneuve, “Oyuncuları çok severdi. Onlarla konuşup açıklama yapmaya bayılırdı.” diyor.

    O kaçınılmaz “Türk sinemasını takip ediyor musunuz?” sorusu Catherine Deneuve'e de soruldu. Fatih Akın'ın filmlerini sevdiğini söyleyen Deneuve, Nuri Bilge Ceylan'ın ‘Kış Uykusu'nu ise çok beğenmiş. Filmi, eylül ayında yağmurlu bir pazar akşamı izlediğini belirten oyuncu, “Film günümü şenlendirdi. Üç saat boyunca başka bir yerdeydim.” dedi.

    Catherine Deneuve, Paris'te yaşanan saldırılar ile ilgili de konuştu. Sinemanın barışçıl bir dünya oluşturamayacağını düşünen Deneuve, insanların sinemaya, konsere ya da tiyatroya gittiklerinde başka bir dünyaya gittiklerini belirtti: “Ama gördük ki şiddet bir konserde de sizi bulabiliyor. Şiddet dünyamızın bir parçası ve değiştiremeyiz. İnsanlara Antalya'ya geldiğimi söylediğimde ‘Türkiye mi?' diye sordular, sanki savaşa gidiyormuşum gibi. Buna çok şaşırdım. İki hafta önce Paris'te konsere de gitmiş olabilirdim.” Usta oyuncu, Paris'teki saldırılardan bir gün sonrasını ise şöyle anlatıyor: “Pazar günü saldırıların çok yakınında bir yere gittim, çok kalabalıktı. Çocuklu insanlar da vardı. Parislilerin mesajı şuydu: Korkmayacağız, bize ne yapacağımızı söyleyemeyeceksiniz, istediğimiz hayatı yaşayıp konserlere, kafelere gideceğiz.”


    0 0

    52. Antalya Film Festivali, geçtiğimiz yıllardan farklı olarak, sadece Yeşilçam'ı buluşturmadı. Catherine Deneuve, Jeremy Irons, Kathleen Turner, Mena Suvari gibi dünya sinemasının yıldız isimlerini Antalya'ya getiren festivalin açılış gecesinde Fransız oyuncu Catherine Deneuve, Yaşamboyu Başarı Ödülü'nü sinemamızın ‘sultan'ı Türkan Şoray'ın elinden aldı.

    Yarım asrı geride bırakan Antalya Altın Portakal Film Festivali, önceki akşam yapılan açılış töreni ile başladı. Yıllardır “Yeşilçam'ı buluşturan” Antalya'da bu yıl Catherine Deneuve'ün Türkan Şoray'ın elinden Yaşamboyu Başarı Ödülü alması, Türk ve dünya sinemasının iki ‘sultan'ının aynı karede yer alması, festivalin yıllardır düşlediği ‘yerelden evrensele' hedefine uygun bir fotoğraftı. Jeremy Irons, Kathleen Turner ve Mena Suvari'nin bulunduğu salonda Ayşen Gruda, Kayhan Yıldızoğlu ve Erden Kıral'ın Onur Ödülü alması da bir başka hoşluktu.

    Kıyafet uygulamasının (dress code) sıkı tutulacağının haftalar öncesinden açıklanması ilk başta tepki çekse de kırmızı halıda işler yolundaydı. Türk ve dünya sinemasının yıldızlarının yanı sıra Yonca Evcimik'ten Fehmi Koru'ya kadar geniş yelpazeden konukları vardı açılış töreninin.

    HER ŞEY 1 SAATTE OLDU!

    Burcu Esmersoy'un sunduğu açılış töreni, Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel'in konuşmasıyla başlayınca bir an “Eyvah!” dedik, bu kadar yeniliğe rağmen protokol konuşmaları devam mı edecek? Neyse ki Türel, konuşmasını makul sürede tuttu. G-20 dahil, Antalya'nın son dönemde ev sahipliği yaptığı ‘zirveler'den bahseden Türel, geçtiğimiz hafta öldürülen Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi'yi de ‘barış elçisi' olarak andı.

    Geçtiğimiz yıllarda dört saati bulan festival törenlerine alışkın olduğumuz için önceki akşamki açılış töreninin sadece bir saat sürmesi sürpriz oldu. Anlaşılan o ki, ‘dünya festivallerine' öykünme gayreti sadece kırmızı halı şatafatı ve ‘dress code' ile sınırlı kalmamış, zamanın ekonomik kullanımına da dikkat edilmişti. Başkan'ın konuşmasının ardından bu yıl kaybettiğimiz sinemacılar, Saki Çimen'in bestelediği Tebessüm adlı şarkı eşliğinde yâd edildi.

    “BU ÖDÜLÜ AYLAN BEBEK İÇİN ALIYORUM”

    Yaşamboyu Onur Ödülü'nü jüri üyelerinden Şebnem Bozoklu'nun elinden alan Ayşen Gruda, ödülünü dünyanın dikkatini mülteci krizine çeken Aylan Bebek'e adadı. Yaşam Boyu Onur Ödülü verilen bir başka oyuncu Kayhan Yıldızoğlu, geçmişteki sansürden dert yandı. Erden Kıral ise festivalde ‘Yaşam Boyu Onur Ödülü' takdim edilen üçüncü isimdi. Festivalin ‘Yıldırım Önal Anı Ödülü' de Tijen Par'a emanet edildi.

    Catherine Deneuve, Jeremy Irons ve Kathleen Turner ise gecede Yaşam Boyu Başarı Ödülü aldı. Ödül konuşmasına Türkçe başlayan Irons, “Baylar ve bayanlar hepinize iyi akşamlar. Antalya'da olmaktan çok mutluyum.” dedi, sonrasında ise İngilizce devam etti: “Ben çok şanslı bir mesleğin üyesiyim. Bir sesi olan mesleğin üyesiyim. İşine hissettiklerini yansıtabilen, dünyadaki her durumla ilgili hissettiklerini yansıtabilen bir mesleğin üyesiyim. Büyük ihtimalle hak ettiğimizden daha fazla saygı görüyoruz.”

    Törenin kapanışını ise Catherine Deneuve ile Türkan Şoray yaptı. Ödülünü Şoray'ın elinden alan Deneuve, “Bu ödülü almaktan çok onur duyuyorum. Antalya'ya ilk gelişim. Çok mutlu oldum, beni onurlandırdınız. Hepinize çok teşekkür ederim.” dedi.

    Festivalde bugün

    Öncelikle şunu belirtelim. Festivalin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması'nın jürisinde dün değişiklik oldu. Festival direktörü Elif Dağdeviren, ABD'li Elvis Mitchell yerine James Ulmer'in jüriye dahil olduğunu söyledi.

    Türkan Şoray'ın yıllar sonra kamera arkasına geçtiği Uzaklarda Arama filminin özel gösterimiyle başlayan festivalin ulusal uzun metraj yarışmasında dün Muna, Çırak ve Kalandar Soğuğu filmleri gösterildi. Bugünün programında ise ‘Misafir' ve ‘Takım: Mahalle Aşkına' filmleri var.

    Misafir'in söyleşisi, saat 12.00'deki gösterimin ardından AKM'de gerçekleştirilecek. Takım: Mahalle Aşkına filminin söyleşisi ise saat 18.30'daki gösterimin ardından AKM'de başlayacak.

    Bugün ayrıca 2 Altın Küre başta olmak üzere pek çok ödülün sahibi olan başarılı oyuncu Kathleen Turner'ın masterclass'ı saat 13.00'te AKM'de izlenebilecek.


    0 0

    Türk polisiyesinin önemli isimlerinden Ahmet Ümit'in yeni romanı Elveda Güzel Vatanım, dün Pera Palas Otel'de gerçekleşen basın toplantısı ile tanıtıldı.

    Toplantıya Everest Yayınları Genel Müdürü Vedat Bayrak da katıldı. Ayrıca Kalem Ajans'tan Nermin Mollaoğlu ve Ahmet Ümit'in kitaplarının yurtdışındaki pek çok yayıncısı ile kitapların çevirmenleri de Elveda Güzel Vatanım'ın tanıtımı için oradaydı. Toplantıda konuşan Ümit, bu romanın diğer bütün romanlarından çok farklı olduğunu söyledi: “Önceki kitaplarımda, bütün polisiyelerde olduğu gibi her şey bir cinayetle başlar, Başkomiser Nevzat da olayı çözmeye çalışırdı. Elveda Güzel Vatanım ise tümüyle tarihsel bir roman.” 1920 ile 1926 yılları arasında Osmanlı'nın yıkılışı, cumhuriyetin kuruluşuna tanıklık eden romanda, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile karmaşık dönemini olabildiğince anlatmaya gayret ettiğini söyleyen Ümit, Elveda Güzel Vatanım'ı yazma amacını ise şu cümlelerle açıkladı: “Boris Pasternak, devrimin Doktor Jivago'nun hayatını nasıl etkilediğini anlattıysa, ben de II. Meşrutiyet'in Şehsuvar Sami ve sevgilisi Ester'in hayatlarını nasıl değiştirdiğini anlatmaya çalıştım.”

    İlk baskısı 250 bin adet yapılan 550 sayfalık kitabın normalde 30 TL'den okura sunulması gerektiğini belirten Ümit, hem korsanla mücadele etmek hem de daha fazla okura ulaşmak için 20 TL'den satılacağını söyledi.


    0 0

    Hukuksuz bir şekilde el konulan Kaynak Holding'e atanan kayyımların, Fethullah Gülen'in kitaplarının da yer aldığı dini kitapları hiçbir gerekçe göstermeden NT mağazalarından toplatma kararına tepkiler sürüyor.

    Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Metin Celal Zeynioğlu, yayınevine atanan kayyımın görevinin kitapları toplatmak değil, kitapların satışını sağlamak olduğunu ifade etti. Ünlü tefsir hocası Yahya Alkın ise Fethullah Gülen'in kitaplarının toplatılmasının İslam hukuku ile bağdaşmadığını söyledi.

    Savcı Hüseyin Önerge'nin talebiyle 18 Kasım'da İstanbul Anadolu 10. Sulh Ceza Hakimi Ali Aslan Giritli'nin kararı çerçevesinde el konulan Kaynak Holding'e atanan kayyımlar, holding bünyesinde yayınlanan Kur'an-ı Kerim ve hadis şerhi niteliğindeki dini kitapları toplatmaya başladı. Anayasa Mahkemesi'nin 25 Haziran 2014 tarihli kitap toplatmayı fikir özgürlüğü ihlali sayan kararına rağmen yapılan bu uygulama kamuoyundan büyük tepki çekti.

    Yayıncı ve yazarlardan tepki

    Metin Celal Zeynioğlu (Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı): “Bir yayınevinde kayyımın görevi, o yayınevinin yayınladığı kitapların yayımını, dağıtımını, satılmasını engellemek, yasaklamak değil, daha çok satılmasını daha çok okura ulaşmasını sağlamaktır. Yasal bir karar olmadan kitapların toplanmasına, satışının engellenmesine karşıyız. Kaynak Holding'e atanan kayyımların görev tanımlarına uygun olarak davranmaya, her ne yöntemle olursa olsun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Anayasa güvencesinde olan yayınlama özgürlüğüne aykırı işler yapmamaya çağırıyorum.”

    Adalet Ağaoğlu: Anayasa değişmeden hukuksuzluk bitmez

    “1980 darbesi sonrasında ben de aynı hukuksuzluğa maruz kaldım. Benim de ‘Fikrimin İnce Gülü' adlı kitabım darbeciler tarafından toplatıldı. Bu hukuksuzluklardan kurtulmak, askeri darbe dönemi anayasasından kurtulmakla olur. Avukatım mahkemeye başvurdu ve bilirkişi benim lehime karar verdi. Fakat bu karar yıllarca uygulanmadı. Bu da darbenin numaralarından biri. Darbe anayasası değişmeden, demokratik bir anayasa yapılmadan hiçbir şeyimiz çözülemez. Yeni anayasa şart. Darbe anayasasının silinmesi lazım.”

    Yahya Alkın: Kitap toplatmak İslam hukukuna aykırı

    “Ben Bediüzzaman Hazretleri'nin de devrinde aynı şeyi gördüm. Yıllarca Risale-i Nur Külliyatı yasak edildi. Bu kitapları okuyanlar, evine alanlar tahkikata uğradı. Karakollara, mahkemelere sevk edildi. Hatta benim bile evimi polisler bastı. Emniyete gittim. İşkenceler çektim. Biz bu devirleri gördük. Bunların kanunsuz olduğu ortaya çıktı. Bugün de aynı şey oluyor. Hocaefendi'nin kitapları sünnete dayanan, hadislerle ayetlerle süslenmiş, onların şerhleri mahiyetinde kitaplardır. Bunları yasaklamak, toplatmak İslam hukuku ile katiyen bağdaşmaz. Bu tamamen siyasi ve politiktir.”

    Ali Bulaç: Üzüldüm

    Gazeteci-yazar Ali Bulaç ise verilen karardan üzüntü duyduğunu ifade etti. Bulaç, Hocaefendi'nin kitaplarında kötü şeyler yazmadığını söyledi.

    Faruk Köse: Raftan indirilmesi kötü

    Yeni Akit Gazetesi eski yazarı Faruk Köse de Twitter'dan kitap toplatmaya tepki gösterdi: “Okuduklarım arasında Peygamberimiz'i Fethullah Gülen'in Sonsuz Nur kitabından daha güzel anlatanı görmedim. Raflardan indirilmesi çok kötü.”

    ‘Kitap toplatmada bir kişiye yönelik kin, nefret ve intikam var'

    Mazlumder eski Başkanı Ömer Faruk Gergerlioğlu, Fethullah Gülen'in kitaplarının NT mağazalarından toplatılma kararına tepki gösterdi. Gergerlioğlu, “Bu olayda işin hukuki boyutu yok. Bir kişiye yönelik, kin, nefret, öfke ve intikam amacı var. Bir kişinin kitabının kaldırılması, kayyım atanmasındaki amacı apaçık ortaya koyuyor. Son derece üzücü... 2015 Türkiye'sinde utanç verici gelişmeler. Temennimiz insanlar, bu çıldırmış ruh halini görürler. İlk önce zihinlerinde sonra da yargıda yargılarlar.” dedi.

    Gülen'in kitaplarının toplatılması için bir yargı kararının olmadığının altını çizen Ömer Faruk Gergerlioğlu şöyle devam etti: “Kitaplar şu ana kadar yargısal açıdan tehlikeli kitap, hukuk dışı bir kitap olarak kabul edilen, bu konuda karar verilen kitaplar değil. Tamamen keyfi bir şekilde bu kitaplar kaldırılıyor. Yani toplatılması gereken kitaplar kapsamına giren bir yönü yok. Yeni yönetimin kendi keyfine göre aldığı bir karar. Bunun arkasında hangi niyetin yattığını gösteriyor. Türkiye'de aslında dindarlar bilhassa yasaklama mevzusundan çok çekti. Farklı ideoloji sahipleri de çok çekti. Düşüncesine katılmasanız da kitap her insan için bir değerdir. O düşünceye katılmayabilirsiniz, o kişiye düşman olabilirsiniz ama insanın gelişimi için kitap son derece önemli değer. İnsan kendini ancak kitapla geliştirebilir. Farklı düşünceleri ancak bu şekilde öğrenebilir. Şu ana kadar Fethullah Gülen'in kitaplarıyla ilgili benim bildiğim bir yasaklama, hukuki yasaklama yok. Ama bu tavır, olayın ne kadar keyfi olduğunu göstermesi açısından manidar.” CAHİT KILIÇ, KOCAELİ


    0 0

    Önümüzdeki yıl 22 Ekim-4 Aralık tarihleri arasında gerçekleştirilecek 3. İstanbul Tasarım Bienali'nin teması dün sabah düzenlenen basın toplantısıyla açıklandı.

    Beatriz Colomina ve Mark Wigley'in küratörlüğünde hazırlanan bienal arkeoloji ve insan ilişkisi üzerinde duruyor. Tasarımın hikâyesi, dün sabah saatlerinde İstanbul Arkeoloji Müzeleri Kütüphanesi'nde, Osman Hamdi Bey'in kitap kokularının havaya karıştığı bir ortamda yeniden hatırlandı.

    3. İstanbul Tasarım Bienali'nin başlık ve temasını açıklamak üzere küratörler mimarlık tarihçisi ve teorisyen Beatriz Colomina ile mimari teorisyen, eleştirmen ve tarihçi Mark Wigley, onlarca sanatçı ve basın mensubunun karşısına çıktı. Sorgulayıcı, kafa karıştırıcı, katman katman açılacak farklı bir tema belirlenmiş önümüzdeki yıl için. Tasarımı bir üst noktadan yeniden ele almaya sevk eden bienalin başlığı şöyle: “Biz İnsan mıyız? Türümüzün Tasarımı: 2 saniye, 2 gün, 2 yıl, 200 yıl, 200.000 bin”. Wigley temayla ilgili şunları söylüyor: “Tasarım hep insanın hizmetindeymiş gibi görünse de, asıl iddiası insanı yeniden tasarlamak. Dolayısıyla tasarımın tarihi bir yandan da “insan” anlayışının zamanla evrilmesinin tarihi. Tasarıma dair konuşmak, türümüzün durumu hakkında konuşmak demek. İnsanlar ürettikleri tasarımların etkisiyle köklü değişimler geçirirken tasarım dünyası da bir yandan genişliyor.”

    Tasarımın bütün duvarlarını yıkıp her şeyi en baştan kurmaya davet eden küratörler, şunları da ekliyor: “Bizi insan yapan şey tasarım. İlk aletlerden, katlanarak genişleyen insan kabiliyetine, sosyal yaşamın temelinde tasarım var. Öte yandan tasarım, eşitsizlikler ve yepyeni görmezden gelme biçimleri de oluşturuyor. Bir yandan dünyada hiç olmadığı kadar insan savaş, kanunsuzluk, yokluk ve iklim şartları nedeniyle zorunlu olarak yerinden olurken, diğer yandan insanın genetik yapısı ve iklimin kendisi aktif olarak yeniden tasarlanıyor. Artık ‘iyi tasarım' olgusuna sığınamayız. Tasarımın baştan tasarlanması gerekiyor.”

    Küratörler, dünyanın her yerinden ve farklı alanlardan tasarımcı ve düşünürleri sekiz önermenin etrafında bienale katılmaya davet ediyor. Birbiriyle bağlantılı önermeler ise şöyle: “1. Tasarım daima insanın tasarımıdır. 2. İnsan tasarlayan canlıdır. 3. Türümüz, sonsuz tasarım katmanları arasında durmaktadır. 4. Tasarım, insanın kabiliyet alanını kökten genişletir. 5. Tasarım sürekli köklü eşitsizlikler yaratır. 6. Görmezden gelmenin tasarımı bile tasarımdır. 7. “İyi tasarım” anesteziktir. 8. Anestezisiz tasarım, insanlığımıza dair önemli sorular sorar.”

    Gelecek yılki bienalde nasıl işlerle karşılaşacağımız şimdilik bir muamma olsa da sergi mekânları belli. 3. İstanbul Tasarım Bienali, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu, DEPO ve Studio-X'te yer alacak. Sergilerin yanı sıra bienal kapsamındaki etkinliklerin ayrıntıları ise 2016 yılında ayrıca duyurulacak.


    0 0

    Geçtiğimiz pazar günü hayata veda eden Türk basınının duayen isimlerinden Milliyet Gazetesi yazarı Hasan Pulur (83), dün toprağa verildi.

    Pulur'un cenazesi, Levent'teki Afet Yolal Camii'nde öğlen kılınan cenaze namazının ardından Aşiyan'da aile mezarlığına defnedildi. Pulur'u gazeteci ve yazar dostları ile siyaset, sanat ve iş dünyasından sevenleri uğurladı. Cenaze namazında taziyeleri oğlu Bülent Pulur ve ailesi kabul etti. Bülent Pulur, “Babam altı aydır yoğun bakımdaydı. Öncesinde evden bir şekilde yazmaya devam etti. Ölümü bizi çok üzdü, ancak her kesimden arayanlar oldu. Bu da beni çok mutlu etti.” dedi. Gazeteci-yazar Oktay Ekşi, “Hasan, bu meslekte dürüst, ilkeli bir şekilde ayakta kalmayı becerebilmiş arkadaşlarımızdan biriydi.” dedi. Aydın Doğan ise üzüntüsünü, “Bab-ı âli bir ustasını daha kaybetti. Yıldızlar teker teker gidiyor. Mesleğin bütün kademelerinde bulunmuş, değerli bir ustaydı.” şeklinde ifade etti.


    0 0

    Antalya Film Festivali'nde bu yıl ‘TRT filmleri' de yarışıyor. Ulusal Yarışma bölümünde gösterilen üç filmin yapım ortağı Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu.

    Serdar Gözelekli imzalı Muna; takıntılı bir terzi çırağının hikâyesini konu alan Emre Konuk imzalı Çırak ve Mustafa Kara yönetmenliğindeki Kalandar Soğuğu'nun ortak yapımcısı TRT. Muna, sinemasal anlamda yetkinlik sorunları yaşarken, Çırak ve Kalandar Soğuğu'nun bazı dallarda ödül listesini zorlayabilir. Görüntü yönetmeni Emre Konuk'un ilk uzun metraj yapımı Çırak, ana karakteri ve sinemasal referanslarıyla Polanski'nin Kiracı filmini anımsatıyor. Alim rolündeki Hakan Atalay'ın erkek oyuncu dalında ödül listesine girebilecek bir performansı var. Tokyo Film Festivali'nde En İyi Yönetmen ve Seyirci Ödülü alan Kalandar Soğuğu ise Karadeniz'in bir dağ köyünde maddi sıkıntılar içinde yaşayan Mehmet Sert ve ailesinin hayatını belgesel tadında bir doğallıkla resmediyor. Hava şartları ve coğrafya olarak hayli zor koşullarda çekilen film, 139 dakikalık uzun süresine rağmen, atmosferi ve Hakan Şişman'ın performansı ile ödül listesine girebilir.

    “KADINLAR KIYAM ETMEDEN DÜNYA DÜZELMEZ”

    Dünya prömiyerini Montreal Film Festivali'nde yapan Mehmet Eryılmaz'ın Misafir'i, yıllar sonra babaevine dönen ve geçmişle hesaplaşmaya girişen bir kadının hikâyesini anlatıyor. Zümrüt Erkin ve Tamer Levent'in oynadığı filmin söyleşisinde Eryılmaz, Türkiye ve dünyada kadınların yaşadığı sorunlara değinerek, “Kadınlar kıyam etmeden dünya düzelmez.” dedi. Ulusal Yarışma bölümünün vizyon yüzü görmüş tek filmi Takım: Mahalle Aşkına, kentsel dönüşüm sorununa romantik bir pencereden yaklaşıyor. Senaryosunda İnan Temelkuran ile birlikte yönetmen Emre Şahin'in imzası bulunan filmin söyleşisine yönetmen ve senarist ikilisi gelmeyince söyleşi sönük geçti. Dün gösterilen yarışma filmlerinden Saklı, yönetmen Selim Evci'nin önceki iki filmine göre farklı bir yerde duruyor. Yine ikili ilişkilere odaklanan yönetmen, bu kez diyalog ağırlıklı ve ikili ilerleyen bir ‘saklı' aşk hikâyesine soyunmuş. Alıştığımız aile babası rollerinden birini daha ortaya koyan Settar Tanrıöğen, filmdeki performansıyla ödül listesine adını yazdıracak gibi görünüyor. Ulusal Yarışma'nın belgesel yapımlarından Artık Hayallerim Var ve Özcan Alper'in merakla beklenen filmi Rüzgârın Hatıraları da dünün programındaydı. Bugünün yarışma programında ise Atalay Taşdiken'in Arama Motoru ve Erdal Rahmi Hanay'ın Pia filmleri var.

    Sponsor olmayan basına su bile yok!

    Festivalin basınla ilişkiler bölümünde bu yıl ‘parayı veren düdüğü çalar' kaidesi geçerli. Basın mensupları âdeta, sponsor basın ve ‘diğerleri' olarak ikiye ayrılmış durumda. Açılış partisinden dünya yıldızlarının katıldığı protokol yemeklerine kadar sponsor basın kuruluşları davet edilirken Hürriyet, Milliyet ve Zaman'ın da aralarında bulunduğu diğer basın kuruluşlarının röportaj taleplerine cevap bile verilmiyor. Geniş katılımlı bazı toplantıları bile gazeteciler birbirlerinden duyup katılıyor, bu konuda herhangi bir bilgilendirme yapılmıyor ‘normal' basına. Festival konuklarının listesi ile iletişim bilgilerini beklemek de bu saatten sonra nafile; hatta istediğiniz zaman verilen cevap “o konuda siz kendiniz yürüyeceksiniz” oluyor! Bugün festivalin beşinci günü olmasına rağmen basın mensuplarına hâlâ festival kataloğu ve broşürü verilmiş değil. Filmlerin gösterim saatlerini ve filmler hakkındaki bilgiye ancak internet üzerinden bakabiliyoruz. İlginç olan, festival kataloğunun basın hariç, bütün konuklara ilk günden dağıtılmış olması. Kısacası, Antalya'da sponsor basın kuruluşundan değilseniz size su bile yok!


older | 1 | .... | 332 | 333 | (Page 334) | 335 | 336 | .... | 375 | newer