Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 328 | 329 | (Page 330) | 331 | 332 | .... | 375 | newer

    0 0

    Dünya edebiyatının ilgi gören yazarlarından William Shakespeare'in 450. doğum günü kutlamaları devam ediyor.

    İngiltere'deki ‘Shakespeare's Globe Theatre'ın', yazarın 450. doğum günü olan 23 Nisan 2014'te başlattığı “Globe to Globe Hamlet” turnesinin bugün ve yarınki durağı Zorlu Performans Sanatları Merkezi olacak. Yazarın klasik intikam trajedisinin yeni ve canlı versiyonu olan oyun, 12 oyuncunun, ahşap sade bir sahnede 2 saat 40 dakika boyunca ortaya koydukları hareketli bir performans olarak tanımlanıyor. Yaklaşık 130 ülke gezen, 70 bin izleyiciye ulaşan Hamlet turnesi Shakespeare'in ölümünün 400'üncü yılında son bulacak. Zorlu PSM'deki performans ise 20.30'da başlayacak. (www.zorlucenterpsm.com)


    0 0

    Bu yıl 16. kez gerçekleştirilecek Uluslararası Antalya Piyano Festivali 17 Kasım'da başlıyor. Festivalin programı, Genel Sanat Yönetmeni Gürer Aykal ve Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel'in katıldığı basın toplantısıyla dün açıklandı.

    Don Davis, Christoph-Mathias Mueller, Hiromi, Saleem Ashkar, Hüseyin Sermet, Nikolay Demidenko, Gülsin Onay, Martina İlijak gibi sanatçıların katılacağı festival iki hafta sürecek ve toplam 13 konser, 8 ustalık sınıfı, 3 seminer, 5 söyleşi ve 19 atölyeye evsahipliği yapacak.

    Gürer Aykal, festival sayesinde 120 piyano öğrencisinin Antalya'ya gelmesinin önemli olduğunu söyledi: “Festivalin en önemli tarafı bütün etkinliklerin iyi bir şekilde ses ve görüntü kayıtlarının yapılmasıdır. Bizde seslendirilen eserler diğer ülkelerdeki radyolarda çalınacak.”

    Besteci Hasan Uçarsu, bu yılki festivale özel, Çanakkale Zaferi'nin 100. yıldönümü için bir beste yaptı. Eseri, Gürer Aykal yönetimindeki Akdeniz Filarmoni Orkestrası 23 Kasım'da Antalya Cam Piramit'te icra edecek. Festival süresince ayrıca Osmanlı Sarayı'ndan Avrupa Müziği Konseri, Akdeniz Filarmoni Orkestrası'nın konseri, ücretsiz halk konserleri, 11 ilçe ve köy okulunda performanslar ve daha fazlası dinleyicilere ulaşacak. Festivalde 24 Kasım'da Kamuran Gündemir anısına düzenlenecek Genç Müzisyenler Konseri öğretmenlere ithaf edilecek. 29 Kasım'da sona erecek Antalya Piyano Festivali'nin hemen ardından Antalya Film Festivali başlayacak. İki festival için ortak hazırlanan Antalya Cam Piramit'teki özel gecede ise Antalya Devlet Senfoni Orkestrası, Matrix, Jurassic Park, Beauty and the Beast müziklerinin bestecisi Don Davis'in eserlerini icra edecek, orkestrayı ise Don Davis kendisi yönetecek.

    “Bestelerini yönetmemi istemiyor”

    Toplantıda geçen yıl Fazıl Say ile yaşanan tartışma da gündeme geldi. Say'ın eserlerini yönetip yönetmeyeceği sorulan Gürer Aykal “Kendisi, hiçbir eserini yönetmemi istemiyor. Biri yönetmemi istemezse çaldırmak olmaz. Öyle bir saygısızlık yapmak istemem. Fazıl'ı annesinden babasından daha iyi bilirim. Onlarca eserini yönettim.” dedi. Antalya Piyano Festivali'nin kurucusu Fazıl Say, geçen yıl görevinden alınmış, yerine Gürer Aykal getirilmişti. (www.apf.com.tr)


    0 0

    Nazan Bekiroğlu'nun son romanı Mücellâ, Timaş Yayınları'ndan çıktı. Hayatı annesinin kontrolündeki fanusta geçen Mücellâ, günün birinde üniversite öğrencisi Nazan'a ‘Bir gün benim hayatımı yaz' demese belki şimdi böyle bir roman olmayacaktı. Bekiroğlu ile Mücellâ'yı konuştuk.

    Mücellâ'nın öldüğü yaşı geçtiniz, o yüzden gençliğinizin Mücellâ teyzesi, Mücellâ oldu… Onu bu kadar hissetmenize sebep olan şey neydi?

    Mücellâ'daki vasiyete benzer o sahneyi yaşadım ben. O cümleleri söyleyen teyze bunu bana gerçekten inanarak mı söylemişti? Böyle bir ümidi bir anlık bile olsa var mıydı sahiden? Bunu bugün, Mücellâ romanı ortaya çıktığında bile bilmiyorum. Ama neticede bir şey gerçekleşti. Bunun için de ben ve Mücellâ'nın, kurgunun dünyasında, her türlü hitabın temsil ettiği kayıtlardan sıyrılmış, daha özgür bir ilişkinin tarafları olarak birbirini bulması gerekti.

    Mücellâ, inanılmaz bir titizlikle büyütülüyor. O kadar korunaklı bir hayat ki bir yerde şöyle bir cümle geçiyor: “Bir şeyden korunmak, onunla hiç karşılaşmamakla mümkün olabilirdi en fazla.” Mücellâ fanusunda gerçekten de korunabildi mi sizce?

    Mücellâ'yı anlamak için uzun sayfalar boyunca Neyyire Hanım'ın bahçesine bakma gereğini hissettim. Çünkü Mücellâ bir yanıyla, Neyyire Hanım'ın baskıcı zihniyetinin eseri. Korumakla baskılamak arasında fark var oysa. Korumak, gerekli bir ebeveyn davranışıdır. Fakat asıl önemli olan genç bireye kendisini korumayı öğretmektir. Neyyire Hanım'ın yanılgısı abartılı koruma vazifesini tek yöntem olarak üstlenmesi. Mücellâ korunabildi mi? Bunun için onun sonuna bakmak lâzım.

    Neyyire Hanım vasıtasıyla kadın konusunu derinlemesine inceliyorsunuz. Gelenekten beslenen toplumun bakış açısı kız çocuklarını baskılıyor. Geldiğimiz noktada gelenekler sizce kadına bakışı nasıl etkiliyor?

    Geleneğin değer ölçüleriyle “mahallenin namusu” kavramını ayırmak gerek. Gelenek kendi içinde tutarlı bir organizmadır. Bu bütünün bütün organları arasında uyumlu bir ilişki vardır. Geleneği bir yaşama biçimi olarak seçersiniz veya seçmezsiniz, o ayrı bir mesele. Benim itirazım mahallenin namusu gibi arızalı bir kavramın geleneğin değerlerine sirayet etmesi, onların yerine kendisini ikame etmesi. O zaman ortaya aldatıcı, tutarsız bir sistem çıkıyor ve bunun farkında olmak çok kolay değil.

    Mücellâ, ara sıra güzel bir kadın olmanın, beğenilmenin, kendisine mektuplar yazılmasının nasıl duygular olduğunu merak ediyor. Bu yönleriyle ele alırsak Mücellâ için eksik, tamamlanmamış bir kadın diyebilir miyiz?

    Mücellâ'yı bir roman kişisi olarak inşa eden etkenler birden fazla. Bunların bir kısmı dışsal kaynaklı. En başta annesi ve onun temsil ettiği baskıcı zihniyet. Bir kısmı da doğrudan Mücellâ'nın kendisinden kaynaklı. Korkak ve özgüvensiz Mücellâ. Kendi kaderine sahip çıkacak bir yapısı yok. İlk duygusal uyanışında uğradığı ihanetin ardından annesinin ona çizdiği yolun emniyetine karar veriyor çabucak. Eksik bir kadın mı Mücellâ? Ben buna birey olamamış kadın diyorum.

    Kozadaki Mücellâ kendi gençliğini, gençlik heveslerini, evlilik heyecanı, evlat sahibi olma gibi duyguları hep dayısının kızı Filiz üzerinden yaşıyor. Mücellâ haksızlığa uğruyor mu sizce?

    Filiz, Mücellâ'nın yaşamak istediği fakat yaşayamadığı ne varsa hepsine sahip. Hem de bütün bunlar Filiz'e neredeyse o hiçbir çaba sarf etmeden sunuluyor. Üstelik mahallenin namus bekçilerine hiç aldırmadığı halde. Mücellâ adına trajik bir haksızlık.

    Mücellâ'nın en büyük engellerinden biri de karayemiş. Bu küçük ağaç sanki bizim kendi kendimize koyduğumuz sınırları da temsil ediyor. Özlemler ve sınırlar arasındaki ilişki hangi düzeyde olmalı?

    Doğrular ve yanlışlar olduğu sürece sınırlar da geçerliğini koruyacaktır. Ama romandaki karayemiş, nedeni nasılı tartışılmayan, tümden gelimci yasağın simgesi. Özlemlerle sınırlar arasındaki mesafenin değerler eğitimiyle, bilinçle, makuliyet doğrultusunda çizilmesi gerektiğini düşünürüm ben.

    Cumhuriyet'in ilanından günümüze doğru bir panorama çizmiş gibisiniz. Özellikle kaybolan kelimeler, nesneler, ifadeler listeler halinde kendine yer buluyor. Mücellâ gibi onları da mı kayıt altına almak istediniz?

    Bugün artık çoktan maziye karışmış ayrıntıların Mücellâ'da kurgunun izin verdiği ölçüde yer bulması biraz da benim mazi özlemimden. Mazinin tülü güzelleştirir, munisleştirir. En azından benim bildiklerimin, büyüklerimden dinlediklerimin kayıt altına alınmasını istedim. Diğer yandan böyle bir hikâye dönem dokusu olmadan eksik kalırdı benim anlayışıma göre.

    Savaş yıllarına dair hatıralar da paylaşıyorsunuz. Kendi büyüklerinizden dinlediğiniz anıların ne kadar etkisi oldu?

    Nar Ağacı'nda bana göre dedeler kuşağının hikâyesi vardı. Mücellâ'da daha çok anneler ve babalar kuşağının. Biraz da benim kuşağımın. Annem ve babam II. Cihan Harbi sürerken nişanlanmışlar, savaş bittiği yıl evlenmişler. O yıllara ilişkin anıları çok canlıydı. Evimizde anlatılırdı bunlar yarı hüzün yarı ironiyle. Kuru üzümle çay içmiş, korniş bulamadığı için paslı demir teline perde germiş bir nesil.

    Zaman zaman yer verdiğiniz siyasi atmosferde de günümüzle çok benzer yanlar görülüyor. Örneğin, karşıtların bir tarafı diğerini vatanı batırmakla, öbür taraf ise bu tarafı vatan hainliğiyle suçluyor. Ya da bir yerde basın özgürlüğü konusuna da değinmişsiniz... Meseleler hep başa mı sarıyor?

    Mücellâ için de Nar Ağacıkadar olmasa da ciddi bir hazırlık dönemi geçirdim. 40'lı, 50'li, 60'lı, 70'li yıllara dair okuma, fotoğraf bakma, gazete koleksiyonlarını karıştırma vs. ile geçen bu süreçte fark ettim ki meseleler her devirde benzermiş ve herkes demokrasi adına kendince iyi niyetliymiş. Asıl şaşırtıcı olan, herkes aynı iyi niyete sahipken nasıl farklı şeyler görebilmişiz?

    Bugün ülkemizde yaşananlar mutlaka sizi de bunaltıyor, örseliyordur, kendinizi nasıl koruyorsunuz olup biten karşısında, umudu koruyabiliyor musunuz?

    Yaşamanın bizatihi kendisi çok sert bir eylem. Her şeye rağmen umutluyum. Yeter ki vicdan, ahlâk ve evrensel doğrulara duyulan güven kaybolmasın. İnsaniyet adına gayretten vazgeçmemek gerek. Veremli Yusuf Ziya'nın penceresi önünde açan leylâkların Mücellâ'ya öğrettiği gibi, hayat her yerdedir ve her şeye rağmen değerlidir. Uğrunda mücadeleye değer.

    Şehirleşmeye, müteahhit talanlarına da açıkça bir serzenişte bulunuyorsunuz. Bugün İstanbul'un ya da hemen bütün şehirlerimizin başına gelenler hakkında neler düşünüyorsunuz?

    Bu konuda ne düşündüğümü denemelerimde yazmaktan ben artık yoruldum. Mücellâ'da bu mesele elli yıllık süreç içinde gösterdi kendisini. Şehir, mahalle, sokak, doğal ve tarihi dokunun kaybolması; bunun başlangıcı bizde hayli eskiye gidiyor. Mesele bilinçsizlik, cehalet, gaflet, kolaycılık, kurnazlık, paragözlük ile kartopu gibi büyümüş ve acı meyvesini vermiş. Yenilik ve değişim kaçınılmaz. Buna itirazım yok. Kimsenin de olamaz. Değişirken, yenilenirken değerleri kaybetmekten söz ediyorum ben. Kaybolan bahçe bir zihniyetin kaybolması demek. Hepimiz bahçemizi kaybettik.

    Son olarak denemeci Nazan Bekiroğlu romancı olan Nazan Bekiroğlu'na ne diyor, kıskanıyor mu onu? Ya da tam tersi?

    Denemelerim ile romanlarım arasında hoşça bir uyum var. Romanın meselelerini araştırırken, hissederken bir tür taslak gibi denemeler çıkıyor. Romanlarımın yazılış süreci denemelerim üzerinden izlenebilir. Denemeler romanlarımın gizli günlüğüdür bir bakıma.

    Diğer romanlarınıza bakarak bu romanınızda daha sade bir diliniz var. Sizi roman dilinizi yalınlaştırmaya iten sebepler neler?

    Kendiliğinden gelişen bir süreç bu. Dilim, kendi içinde bir seyir izledi. Belki böylesine yalınlaşmak için o kadar çalkanmak gerekmişti. Sadeliği sevdim ama sığlığı değil.


    0 0

    Merkezi Muğla'da bulunan Gümüşlük Akademisi'nin İstanbul Arnavutköy'deki mekânında yeni sezon başlıyor.

    Koordinatörlüğünü Haydar Ergülen'in üstlendiği akademide küçük İskender, Mario Levi, Ümit Ünal, Harun Tekin, Zeynep Avcı, Müge İplikçi, Asuman Susam, İsmail Gezgin gibi usta isimlerin atölye çalışmaları olacak. Küçük İskender'le Şiir Çalışmaları ve Harun Tekin'le Şarkı Yazma Atölyesi 15 Kasım'da, Haydar Ergülen'le Yazı Alıştırmaları ile Nalan Barbarosoğlu'yla İlk Kitap Atölyesi 16 Kasım'da, Ümit Ünal'la Senaryo Dili Atölyesi 18 Kasım'da, Onur Behramoğlu'yla Şiirin Müziği 17 Kasım'da, Mario Levi'yle Roman Çalışmaları 11 Aralık'ta başlıyor.


    0 0

    52. Uluslararası Antalya Film Festivali Uluslararası Yarışma bölümünde yer alan filmler belli oldu.

    Altın Portakal yarışında, Özcan Alper'in Rüzgârın Hatıraları ile Mustafa Kara'nın Tokyo'dan ödülle dönen Kalandar Soğuğu filmi de yer alıyor. 10 filmin yarışacağı bölümün diğer yapımları ise Bridgend (Yön: Jeppe Ronde / Danimarka), Kuşatılmış / Enclave (Yön: Goran Radovanoviç / Sırbistan), Kayıp Kızlar / Girls Lost (Yön: Alexandra – Therese Keining / İsveç), Masaan (Yön: Neeraj Ghaywan / Hindistan), Taşa Yazılmış Hatıralar / Memories on Stone (Yön: Şevket Emin Korki / Almanya), Devrimciler / Pioneer Heroes (Yön: Natalya Kudryashova / Rusya), Yeminli Bakire / Sworn Virgin (Yön: Laura Bispuri / İtalya) ve Popstar / The Idol (Yön: Hani Ebu Essed / Filistin). Bu yıl ilk kez 50 bin Euro ile de ödüllendirilecek En İyi Film Altın Portakal'ının yanı sıra ilk kez En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo, En İyi Müzik, En İyi Kadın Oyuncu ve En İyi Erkek Oyuncu kategorilerinde de ödül dağıtılacak Uluslararası Yarışma'nın kazananları 6 Aralık akşamı gerçekleştirilecek kapanış töreninde belli olacak.


    0 0

    Geçtiğimiz yıl 80 bin izleyici rakamıyla dünyanın en çok ziyaret edilen fuarları arasına giren Contemporary Istanbul (CI) kapılarını yarın onuncu kez ziyaretçilerine açıyor.

    İlk defa 2006'da 40 ulusal ve 9 uluslararası 49 galeri ile yola koyulan CI, bu yıl 24 ülkeden 102 galeriye ev sahipliği yapacak. 700'den fazla sanatçı ve 2.500'e yakın eserin sergileneceği fuarın bu yılki dikkat çeken bölümleri çağdaş İran sanatının en önemli örneklerinin sergileneceği ‘Contemporary Tehran'; X-CHANGE başlıklı tema ile küratör Ebru Yetişkin tarafından hazırlanan yeni medya sanatının izleyici ile buluşacağı ‘Plugin' bölümü ve Uzakdoğu sanatının kendine yer bulacağı ‘Australia China Art Foundation' (Avustralya Çin Sanat Vakfı) alanı.

    Tahran'dan 4 galeri, 1 vakıf

    Fuarın odağını teşkil eden Tahran, bu yıl fuara dört galeri ve bir vakıf ile katılıyor; Aaran Art Gallery, Assar Art Gallery, Dastan's Basemet, Shirin Art Gallery ve Lajevardi Foundation. Bunun yanında ülkenin önemli koleksiyonerlerinden Nadeer Mobarqa ve eşinin sanat koleksiyonu da izlenebilecek. CI Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli, İran'ı odağa almalarıyla ilgili, “İran çağdaş sanatına karar verirken İran konusunun bu kadar önem kazanacağını düşünemedik. En önemli komşumuz ve bütün dünyanın konuştuğu bir ülke halini aldı.” diyor. Bu bölümde Nasser Bakhshi, Alireza Adambakan, Mansour Ghandriz, Sohrab Sepehri gibi sanatçıların eserlerini görebilirsiniz.

    Geçtiğimiz yılki fuarda yaklaşık olarak 96 milyon dolar değerinde eser sergilenmiş, bunların yüzde 65'i el değiştirmişti. Bir eser satın alacak olmasanız da, 12-15 Kasım tarihleri arasında Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı'nda, aralarında Joan Miro, Banksy, Pablo Picasso, Annie Leibovitz, Drew Tal, Nuri Bilge Ceylan, Hera Büyüktaşçıyan, İrfan Önürmen, Murat Germen, Ömer Uluç gibi birbirinden önemli sanatçıların işlerinin yer aldığı fuarı ziyaret edebilirsiniz.


    0 0
  • 11/10/15--13:00: Yobazlaşmanın ayak sesleri
  • Ekrem Dumanlı'nın yeni kitabı “Yobazlaşma” (Zaman Kitap), yobazlığın tarihi serüvenine, oynadığı rollere, son süreç içerisinde yaşananlara ışık tutuyor. “Kapımıza Dayanan Tehlike” üst başlığıyla yayımlanan kitap, tarihsel bir perspektiften bugün ile geçmiş arasındaki benzerliklerin fotoğrafını çekiyor.

    “Yobaz, tarihin bütün dönemlerinde benzer davranışlarla ortaya çıkıyor. Gücün yanında yer alıyor, korkunun uzağında bulunmaya gayret ediyor ve değerlendirilebilir zaaflar üzerinden taltif edildiğinde sadık bir nefer haline getirilebiliyor. Bilgi kirliliğiyle, yalanla ve iftiralarla sonuca ulaşmak adına bütün kötülük kanallarını kullanırken “çapsızlığıyla” da güzelin ve doğrunun inşa serüveninde kalıcı hasarlar bırakan felaketlere yol açabiliyor.”

    Ekrem Dumanlı, “Kapımıza Dayanan Tehlike” üst başlığıyla yayımlanan “Yobazlaşma” (Zaman Kitap) adlı kitabında, yobazlığın tarihi serüvenine, oynadığı rollere, son süreç içerisinde yaşananlara ışık tutuyor; örnekler üzerinden ortaya çıkan benzerliklerin fotoğrafını çekiyor. Yazar, birkaç yıldır dünyada yaşanan terör olaylarının, vahşi cinayetlerin, kanlı saldırıların arkasındaki nedenlere eğilirken insan fıtratının boşluk kabul etmeyen taraflarını bir sistem ideolojisi içerisinde değerlendiriyor. İrşat ve tebliğde “hilm” ve “rıfk” gibi, fertleri ve toplumları kucaklayıcı metotlar yerine, sıkılacak yumruk metaforunu öne çıkaran anlayışın neden olduğu çatışmaları örnekleriyle dikkatimize sunuyor.

    YOBAZLAŞMANIN KISA TARİHİ

    “Yobazlaşma”, ayrıştırılmış bir toplumun en temel sorununun “çapsız” (gayesiz ve idealsiz) bireyler olduğunu, bu bireylerin sistematik biçimde düşmanlaştırılan hedefler karşısında konsolide edilerek öne sürülmelerinin önemli bir çaba ve enerji gerektirmeyeceğinin altını çiziyor. Dumanlı, bir yandan da ferdin ve toplumun iradesini sakatlayarak onları işlevsiz bırakan “korku”nun değişmeyen gücüne vurgu yapıyor. Bu korkunun belki mağduru belki esiri haline getirilen kitlelerin kanun, kural, ahlak tanımayan saldırı ve iftiralarla başa çıkmasının imkânsızlığına işaret ediyor.

    Ekrem Dumanlı, yobazlığı güncel meselelere bağlı kalmadan tarihsel bir perspektiften ele alıyor. Dolayısıyla, bugüne bakarken Kufe'yi; Kerbela'ya bakarken bugünü görebiliyoruz. “Kufe'de gözü dönmüş dar bir zümrenin kontrolsüz öfkesi ve hudut tanımayan adaletsizliğine gür bir sadâ ile karşı çıkılamıyor olmasını” iki nedene bağlıyor: Korku ve kendilerine sunulan imkânlar. Yezid'in halife olarak yaptıklarının kutsal bir görev olduğuna inanılması, Hz. Ali'yi misafir eden bu şehrin insanlarının onun oğlunun şehit edilmesi karşısında sessiz kalmasını bu sebepler doğrultusunda değerlendiriyor.

    Kitapta, yobazlaşma ile adalet duygusu arasında bir sebep sonuç ilişkisi kurulabileceğini de görüyoruz. Taraftarlık duygusuyla devlet kaynaklarının israf edilmesinin, emanetin ehlinden alınıp ehil olmayana verilmesinin adalet anlayışında nasıl onarılması güç hasarlara yol açtığına dair örnekler sıralanıyor.

    SİYASET, EŞİTLİK, ADALET...

    Dumanlı, hukuku askıya alarak masum insanları itibarsızlaştırmanın, kamu kaynaklarını kullanarak onları değersizleştirmenin, ayrıştırıcı söylemlerle şeytanlaştırmanın, toplumsal hafıza ve kodlar üzerinde yapacağı tahribata dikkat çekiyor. Siyasal bir irade üzerinden temsil edilen iktidarın almış olduğu güçlü desteğin, bu desteği rakip, muarız ve muhalif olanları sindirmenin, susturmanın aracı haline getirmesinin eşitlik ve adalet üzerinden sorgulamasını yapıyor. Bu noktada yazar, -korkutarak cezalandırma veya taltif ederek ödüllendirmenin- kitlelerin sessiz ve tepkisiz kalmasında oynadığı acı ve utandırıcı sonucu da irdeliyor.

    Ekrem Dumanlı, Türkiye'nin son birkaç yıldır yaşamakta olduğu derin kırılmalar ile Cumhuriyet dönemi boyunca elde edilen muhafazakâr birikimin aldığı ağır hasarları birlikte değerlendiriyor. Ayrıca, Hizmet Hareketi'ne karşı yürütülen şeytanlaştırma projesinin “yobazlaşma” perspektifinden okumasını yaparak, tarihsel örnekler ışığında bir muhakeme ve mukayese imkânı sunuyor.


    0 0

    Barış İçin Müzik Vakfı, 10. yaşını bir konserle kutlayacak. Vakfın 10. yıl kutlaması 15 Kasım Pazar günü saat 17.00'de Zorlu Performans Sanatları Merkezi'nin ev sahipliğinde özel bir konserle gerçekleştirilecek.

    300 çocuğun aynı sahnede buluşacağı konserde, Barış İçin Müzik Vakfı'nın farklı düzeylerdeki Vivaldi (7-12 yaş), Mozart (10-18 yaş) ve Beethoven (14-19 yaş) orkestralarını, beş farklı şef yönetecek. Vakfın sanat yönetmeni Sascha Goetzel, sürekli şefi Samuel Matus, vakıf eğitmenlerinden Özmen Genç, Barış İçin Müzik Beethoven Orkestrası üyesi ve Vivaldi Orkestrası eğitmenliğini sürdüren Nihan Türkyılmaz (viyola) ile Ebru Kara (keman) sahnede şef olarak yer alacak. Konserin konuk orkestrası ise Barış İçin Müzik Vakfı'na benzer bir modelle çalışmalarını sürdüren Eskişehir Tepebaşı Çocuk Senfoni Orkestrası olacak. 10. Yıl Konseri'nin sunuculuğunu ise Yekta Kopan üstlenecek. (barisicinmuzik.org)


    0 0
  • 11/11/15--13:00: Kasımda roman yazılır!
  • Tomris Uyar'ın her yazar olmak isteyenin masanın üstüne kondurması gereken benzersiz bir tespiti vardır: “Popüler olmak, edebiyatta zannedildiği kadar önemli bir şey değil. Edebiyatta tiraj, daha çok insanın aklında kalan ve çocuklarına aktardığıdır.” Bu tespitini biraz daha açan Uyar, edebiyatın kötü bir öç alma biçimi olduğuna dikkat çeker: “Edebiyat siler.” Fakat edebiyat tarihi büyük bir şevkle kitap yazıp bunu yayımlamak ve popüler olmak için kapı kapı yayıncı arayan yazarlarla dolu.

    Bu arzusuna erişen ve aralarında pek çok ünlü isimlerin de olduğu bu yazarlar topluluğu, çağımızda daha şanslı. Çünkü kişisel yayıncılığın yanında online mecralarda kitap yayımlamak kolaylaştı. Bu oluşumlardan biri, Amerikalı Chris Baty'nin 1999'da başlattığı Ulusal Roman Yazma Ayı (National Novel Writing Month). Her yıl kasımda başlayan ve yazma meraklılarının buluştuğu nanowrimo.org adlı sitede dünyanın dört bir yanından romancılar kitaplarını bir ayda bitirmenin telaşında.

    1 Kasım'da başlayan etkinlik için katılımcılardan 30 Kasım saat 23.59'a kadar 50 bin kelimelik bir roman yazması bekleniyor. Uluslararası bir platforma dönüşen Ulusal Roman Yazma Ayı dünyanın pek çok yerinden yazma meraklılarını buluşturuyor. Etkinliğe geçtiğimiz yıl 325 bin 142 kişi katıldı. Bu kişilerin 81 bin 311'i öğrenci. Sosyal medyada da #NaNoWriMo etiketiyle kendilerini duyuran katılımcılar, kasım ayı boyunca harıl harıl romanlarını bitirmeye çalışıyor. Platformun yöneticileri, yazarlara kendi seslerini bulmak için yardımcı olmak ve bu ilk roman taslaklarıyla edebiyat dünyasında yazar adaylarına bir yer edinmeye yardımcı olduklarını dile getiriyor. “Dünyanın romanınıza ihtiyacı var” sloganıyla yola çıkan Ulusal Roman Yazma Ayı, kendi sitesinde yazarlara öğütler veriyor, üyeler arasında çeşitli buluşmalar düzenliyor ve yazılar sunuyor.

    TÜRKİYE'DEN 140 ADAY VAR

    Oluşum ilk zamanlarında oldukça iyi romanlar ortaya çıkarıyordu, fakat son yıllarda yazılan romanların yayıncıların pek de ilgisini çektiği söylenemez. Bir ayda yazılan bir romanın edebi kalitesi, haklı olarak sorgulanmayı bekliyor. Bir ayda roman yazmak çok da gerçekçi bir hedef olarak gözükmüyor. Öte tarafta Erin Morgenstern (The Night Circus) ve Sarah Gruen (Water for Elephants) gibi isimlerin bu oluşumda dikkat çeken romanlar yazdıkları dile getirilirken, şimdiye kadar bu platformdan yaklaşık 300 kişinin romanı da yayımlanmış.

    Bir ayda roman yazmak gibi bir düşünceniz varsa nanowrimo.org adlı siteye girerek kayıt olmanız ve 30 Kasım'a kadar romanı bitirmeniz gerekiyor. Platforma Türkiye'den katılan romancı adayları da var. Sitenin rakamlarına göre 140 aday şimdiye kadar 560 bini aşkın kelime kaleme almış. Sitedeki katılımcı ülkelerin rakamlarına baktığımızda şaşırtıcı bir roman yazma meraklısı ortaya çıkıyor.

    “Dünyanın romanınıza ihtiyacı var” gibi fazlasıyla iddialı bir sloganla yazar adaylarını davet eden platforma katılanların roman yazmayı bir hobi olarak gördüğünü söylemek çok da zor olmaz, fakat aralarında bu işi tüm edebi ciddiyetiyle yerine getirenlerin de varlığından söz edilebilir. Bunun yanı sıra yeryüzünde sadece okur olarak varlık göstermenin kötü bir tarafı olduğunu kimse iddia edemez; başka bir deyişle herkesin oturup bir roman yazması gerekmiyor. Etkinliğe geçen yıl katılan 330 bin kişiyi düşünürsek, okur dediğimiz o varlığın neslinin tükeneceği zamanları görmemiz yakındır. Tomris Uyar'ın edebiyatın ‘silmek' gibi kötü bir öç alma şekli olduğu uyarısını unutmamak lazım.


    0 0

    Orhan Veli, 65. ölüm yıldönümünde Tiyatro Kumpanyası'nın oyunu ile anılacak.

    Tiyatro Kumpanyası'nın usta oyuncusu Kemal Kocatürk'ün yönetmenliğindeki “Ben Orhan Veli”, şairin 65. ölüm yıldönümü anısına, 18 Kasım Çarşamba günü Şişli Kent Kültür Merkezi'nde seyirciyle buluşacak. “Ben Orhan Veli”, ünlü şairin 36 yıllık hayatına sığdırdığı unutulmaz şiirlere, dünya görüşüne, yazılarına, öykülerine, aşklarına, dostluklarına ve çile dolu hayatına bir ağıt niteliğinde. Oyun, şairin fikirlerinin bugüne neler söylediğini de gözler önüne serme amacında. Kemal Kocatürk ve Ozan Sevin'in rol alacağı oyun, Ayça Kocatürk'ün besteleriyle Orhan Veli şiirlerini sahneye aktarıyor. Dekor ve kostümün Sırrı Topraktepe'ye ait olduğu oyunda ışık tasarımı Aslı Atasoy'a ait. Oyunun biletleri, Şişli Kent Kültür Merkezi'nin gişesinden ücretsiz temin edilebilir. (0212 231 24 43)


    0 0

    Uluslararası Boğaziçi Sinema Derneği tarafından üçüncü kez düzenlenecek Uluslararası Boğaziçi Film Festivali, 20 Kasım'da başlıyor.

    Kısa film ödüllerinde önemli bir platform olma yolunda ilerleyen festival, 27 Kasım'da sona erecek. Festivalde En İyi Ulusal Kısa Kurmaca, En İyi Ulusal Kısa Belgesel, En İyi Uluslararası Kısa Kurmaca ve En İyi Uluslararası Kısa Belgesel kategorilerinde ödül verilecek. Ayrıca İstanbul Medya Akademisi'nin Genç Yetenekler Ödülü de festival kapsamında verilecek.

    Kısa film yarışmasıyla yola çıkan Uluslararası Boğaziçi Film Festivali'ne bu yıl 50 bin dolarlık para ödülüne sahip Uluslararası Uzun Metraj Filmler kategorisi de eklendi. Usta sinemacıların katılacağı paneller, forumlar, atölye çalışmalarının da yer aldığı programda Tom Cruise, Nicole Kidman, Liv Tyler gibi Hollywood oyuncularının koçluğunu yapan Susan Batson, ustalık sınıfı dersi verecek.

    Festivalin uzun metraj yarışmasında Borderless, Our Every Day Life ve Bir Dostoyevski (Yeraltından Notlar) uyarlaması olan Johnny Walker filmleri ekiplerinin katılımıyla Türkiye prömiyeri yapacak. Journey To The Shore ise Türkiye prömiyerini yapacak bir başka uzun film. Kısa film kategorisinde ise 6 film Türkiye prömiyeri ve 1 film İstanbul prömiyerini yapacak. Belgesel dalında Every Last Child; Dünya sineması alanında ise One & Two, Chasuke's Journey, Se Dio Vuole, Heavenly Nomadic, The Lamb, Wondrous Boccaccio prömiyer yapacak.

    Adım Adım Sinema...

    Festivalin atölye çalışmalarında film yapım süreçleri ilk adımından son adımına kadar ele alınacak. Yamaç Okur ile ‘Yaratıcı Yapımcılık', Derviş Zaim ile ‘Senaryo Yazımı ve Film Yapımı', Ümit Ünal ile “Sinemada Hikâye” ve Dolunay Soysert ile “Oyunculuk Atölyesi” çalışmaları; Yüksel Aksu, Nesli Çölgeçen, Belçim Bilgin ve Engin Hepileri'nin de katılacağı söyleşiler ile genç sinemacılar alanında usta isimlerle buluşacak.

    Dünyaca ünlü Japon manga ve anime sanatçısı Hayao Miyazaki'nin 9 filmi Çağdaş Masallar: Hayao Miyazaki özel bölümü adı altında gösterilecek. 1984'ten 2013'e sanatçının önemli filmlerinin yer aldığı seçkide The Wind Rises, Ponyo, Howl's Moving Castle, Spirited Away, Porco Rosso, Kiki's Delivery Service, My Neighbor Totoro, Castle in the Sky, Nausicaä of the Valley of the Wind filmlerinin gösterimleri yapılacak.


    0 0

    Türkiye'nin ilk çağdaş sanat fuarı Contemporary İstanbul (CI) bugün 10. kez kapılarını açtı. Koleksiyonerler için ön izleme açılışı dün yapılan fuarın sürpriz ismi 89 yaşındaki ressam Adnan Çoker. ‘Alfabe' serisiyle ilk kez tarzının dışına çıkan Çoker, sanat camiasına şöyle sesleniyor: “Ya doğru dürüst bir şey yapsınlar, ya ben doğrulturum onları.”

    Bu yıl onuncu yaşını kutlayan çağdaş sanat fuarı Contemporary İstanbul, bugün başladı. 23 ülkeden 700'den fazla sanatçının katıldığı fuarın bizce, en sürpriz ismi Türkiye'de soyut resmin ilk temsilcilerinden Adnan Çoker'di. Geometrik resimleriyle tanıdığımız Çoker, bu kez tarzının dışına çıkmış, ilk kez A'dan Z'ye tüm harfleri hareketli formalarla resmetmiş. Sanatçının, desenlerini 2007'de çizmeye başladığı Alfabe serisinde yaklaşık on yıllık bir emek var. Adnan Çoker, 1927 doğumlu, 89 yaşında. Önümüzdeki yıl 90. yaşını kutlayacak. Durup dururken, şimdi neden, niçin acaba herkesi şaşırttı? Aslında bu onun tarzı, belki de şaşırmamak lazım ama fuarın giriş katında Olcayart'ta ‘Alfabe' adını verdiği sergisinde buluşunca ne yapmak istediğini konuştuk.

    İki nedeni var. Birincisi, diyor ki, “Ressamım ama burada daha ciddi bir işe kalkıştım. Biliyorsunuz böyle şeyler yapmıyordum.” Alfabe'deki eserlerin hepsi aynı boyda ve aynı renkte. Siyah zemin üzerine açık mavi A, B, C… Mor üçgenler, yeşil daireler yok. Renk konusunda bu kez kimseyi rahatsız etmek istemediğini söylüyor sanatçı. İkinci sebebi ise, ‘Hülya Avşar' vakası gibi sanat camiasına bomba gibi düşebilir (Hatırlarsanız kendisini bir sergi açılışında Avşar kızına verdiği ayarla epeyce gündeme gelmişti.) Şöyle diyor Çoker: “Bana yine kızacaklar ama sanatçıların canına okuyacağım dedim, ya doğru dürüst bir şeyler yapsınlar, ya ben doğrulturum onları.”

    ‘İYİ SANATÇI GÖREMİYORUM'

    İstanbul'un çağdaş sanatın merkezi olduğu konuşulurken, artık daha hareketli ve daha üretken bir camiadan söz edilirken, Adnan Çoker neden böyle düşünüyor? Yeni yetişen sanatçıları mı beğenmiyor, yoksa eski-yeni herkese mi bu sözü? Eskiler arasında iyi sanatçılar olduğunu söylüyor fakat, genel itibarıyla sanat camiasından memnun değil. “Ben iyi sanatçı göremiyorum… Ciddiyet yok. Bakın burada (eserlerini işaret ederek) ciddiyet var.”

    Sanatçının hayret ettiği bir konu da satış mevzuu. O da, Alman ressam Gerhard Richter gibi eserlerine kimlerin, niçin para verdiğini anlamıyor. “Ben, bunlar yapılır mı yapılmaz mı diye düşünürken alıcılar çıkıyor. Bunları alıyorlar? Alamazsın da diyemezsin...” Niye aldıkları tabloların altındaki kırmızı küçük noktalardan belli, doksan yıllık bir emek, birikim ve bakış… Sergide, Adnan Çoker'in A'sı çoktan satılmış, B gitmiş, C gitmiş, Ç de gitmiş… “Artık kendime özel bir A ve Ç yapacağım.” diyor Çoker…


    Contemporary'de dikkat çekenler…

    CI'da bu yıl İran sanatına özel bir yer ayrıldı, Tahran'dan dört galeri ve bir vakıf yer alıyor. Fakat etkileyici bir eser olduğunu söylemek zor. Tahran ve New York'ta birer şubesi bulunan Shirin Gallery'deki Ali Akbar Sadeghi'nin minyatürle harmanlanmış eserleri görülebilir.

    Ayrıca İran'ın öne çıkan koleksiyonerlerinden Nadeer Mobarqa ve eşinin sanat koleksiyonu CI'da yer alıyor. Koleksiyonda Faramarz Pilaram'ın eseri dikkat çekici.

    IŞİD'in Suriye'de yıktığı heykelleri, farklı teknolojik materyaller kullanarak yeniden üreten Morehshin Allahyari'nin Plugin bölümündeki videosu ile yine aynı bölümde, Bager Akbay'ın şiir yazan enstalasyonu izlemeye değer.

    İstanbul'da galeri açmak için yer arayan Berlin'den Big Berlin'de sergilenen Murat Tosyalı'nın futbolcu Hakan Şükür, Metin Tekin, Rıdvan Dilmen, İbrahim Toraman portreleri...

    Akbank Sanat standında sergilenen, Pablo Genoves'in “Hiç Olmadı, Hep Oradaydı” başlıklı sergisindeki fotoğrafları…


    0 0

    “Dünden Bugüne Haricilik ve Neo-Hariciler” Kitabının Yazarı Dr. Ali Ünsal İstanbul TÜYAP Kitap Fuarında!

    “Dünden Bugüne Haricilik ve NEO-Hariciler” Kitabında, IŞİD, Taliban, El-Kaide, Boko Haram gibi günümüz Haricilerini Anlatan ve kamuoyunda büyük yankı uyandıran Dr. Ali Ünsal 13 Kasım Cuma Günü, Uluslararası İstanbul Tüyap Kitap Fuarı'na konuk oluyor.

    9 Yayınevi ile kitap fuarına katılan ve imza günlerinin yanı sıra birçok etkinlik düzenleyen Kaynak Kültür Yayın Grubu 13 Kasım Cuma günü, İstanbul Tüyap Kitap Fuarı'nda Dünden Bugüne Haricilik ve Neo-Hariciler'in anlatılacağı bir panel düzenliyor. Saat:16:15-17:15 arası Marmara salonunda gerçekleşecek olan, Araştırmacı Yazar Ali Ünal, Gazeteci Yazar Ali Bulaç ve Ilahiyatçı Akademisyen Dr. Ali Ünsal'ın konuşmacı olarak katılacağı panelin moderatörlüğünü İlker Gültekin yapıyor.

    13 Kasım Cuma günü saat 14:30-15:30 arası Kaynak Kültür Yayın Grubu standında kitaplarını imzalayacak olan, Dünden Bugüne Haricilik ve Neo-Hariciler kitabının yazarı Dr. Ali Ünsal; İslamiyet'in ilk yıllarında siyasi bir oluşum olarak ortaya çıkan hariciliğin, günümüzde IŞİD, Taliban, El-Kaide, Boko Haram gibi yansımalarıyla dünyayı tehdit etmeye devam ettiğini belirtti. Haricilerin; kendilerini hakkın yegâne savunucusu, Allah yolunun mücahitleri, doğrunun biricik temsilcileri gibi gördüğünü ve genç neslin; cihat, kahramanlık, Allah davasına sahip çıkma gibi hamasi sloganlarla kandırıldığını söyledi.


    0 0

    Uluslararası İstanbul Sessiz Sinema Günleri, ikinci yılında ‘Modern Kadının Doğuşu' temasıyla yola çıkıyor.

    Sessiz sinemanın eşsiz örneklerini geniş kitlelere tanıtan Uluslararası İstanbul Sessiz Sinema Günleri'nin ikincisi, 3-6 Aralık arasında yapılacak. Kino İstanbul tarafından organize edilen, İstanbul Modern, Pera Müzesi ve Fransız Kültür Merkezi'nin ev sahipliğinde gerçekleşen festival, sinemanın öncü örneklerini canlı müzik eşliğinde bir araya getiriyor. Yerli ve yabancı akademisyenler, araştırmacılar, küratörler tarafından her filme özel sunumların yapılacağı gösterimler, sinemaseverleri bekliyor. Festivalde, büyük kısmı ilk kez seyirci karşısına çıkacak Osmanlı dönemi görüntülerinden Diva filmlerine, Chaplin ve Keaton klasiklerinden Alman dışavurumculuğuna, kadın yönetmenlerin filmlerinden ‘renkli sessizler'e kadar birçok bölüm yer alıyor. Festival bu yıl ayrıca, dünyanın ilk film şirketi Gaumont'un 120. yıldönümünü ve Buster Keaton'un doğumunun 120. yılını özel gösterimlerle gündeme getirecek.


    0 0

    29 Kasım-6 Aralık arasında 52. kez düzenlenecek Uluslararası Antalya Film Festivali'nin Yaşam Boyu Onur Ödülü sahipleri belli oldu.

    Onur ödülleri bu yıl üç isme verilecek. Son olarak Gece filmini çeken usta yönetmen Erden Kıral, unutulmaz performansları ve klasikleşmiş yerli komedilerde Yeşilçam'ın efsane isimlerinden birine dönüşen Ayşen Gruda ile kariyeri boyunca 200'e yakın filmde rol alan, sinema ve televizyon dünyasının en deneyimli karakter oyuncularından Kayhan Yıldızoğlu festivalin açılış töreninde verilecek ödüllerin sahipleri olacak. Yıldırım Önal Anı Ödülü ise bir yıl boyunca Tijen Par'a emanet edilecek.


    0 0
  • 11/12/15--13:00: ‘Bir dizi film' paneli
  • TÜYAP Uluslararası Kitap Fuarı kapsamında bugün Hidayet Karaca'nın yazdığı Bir Dizi Film kitabı çerçevesinde Medya Özgürlüğü Paneli düzenleniyor.

    Abdullah Abdulkadiroğlu'nun moderatörlüğünü yapacağı panele Avrupa Gazeteciler Federasyonu Yönetim Kurulu Üyesi Barry White, Tarık Toros ve Prof. Mümtaz'er Türköne katılacak. Beylikdüzü TÜYAP fuar alanındaki Interexpo Salonu'nda düzenlenecek panel saat 15.30'da başlayacak. Panel sonrası Silivri'de tutuklu bulunan yazar Hidayet Karaca adına eşi Şule Karaca kitaplarını imzalayacak. Ufuk Yayınları'ndan geçtiğimiz ay çıkan Hidayet Karaca'nın “Çamlıca Vatan Silivri Bir Dizi Film'' kitabı kısa sürede 3. baskısını yaptı.


    0 0
  • 11/12/15--13:00: Başka bir ülke bulamazsın
  • Arjantinli sinemacı Lisandro Alonso'nun yönettiği Hayal Ülkesi/Jauja için katıksız bir sinefil filmi demek yanlış olmaz.

    Anaakım sinema seyircinin ‘sıkıcı' olarak tarif ettiği yapımlardan biri Hayal Ülkesi. Dolayısıyla daha özel, belki de kapalı devre bir seyirci grubuna hitap ediyor. Cannes Film Festivali'nin Belirli Bir Bakış bölümünde gösterilen film, FIPRESCI (Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği) ödülü kazanmıştı.

    Viggo Mortensen'in başrolde olduğu film, bir yüzbaşının anlam arayışı öyküsü. 1882'de, yerli halka karşı soykırım harekâtı yürütülen Arjantin'in Patagonya bölgesinde olup bitiyor her şey. Danimarkalı yüzbaşı Gunnar Dinesen'in 15 yaşındaki kızı Ingeborg, genç bir askere gönlünü kaptırıp onunla birlikte kaçınca, yüzbaşı Dinesen kızını bulmak için tekinsiz düşman bölgesine girmeyi göze alır. Bu arayış, yüzbaşı için varoluşsal bir yolculuğa dönüşür.

    Hayal Ülkesi, her şeyden önce biçimiyle farkını ortaya koyuyor. Televizyon ekranında 4:3'e tekabül eden 1:33 çerçeve kullanan yönetmen, izlediğimizin masal veya tarihi vesika olabileceğini düşündürüyor. 1950'lerde televizyonun yayılması ve sinemaskopun kullanımıyla etkisini kaybeden 1:33 çerçeve, filmin adına ve varoluşçu temasına uygun olarak, sıkıştırılmış bir dünyaya eski slayt makinelerinden bakan bir konuma itiyor seyirciyi. Bu sayede, hikâyenin anlam arayışı izleği, biçim yönüyle desteklenmiş oluyor.

    Lisandro Alonso, bir iki sahne dışında sabit duran, kaydırma bile yapmayan kamera kullanımıyla ‘belge' özelliğini pekiştiriyor. İnsan doğasına dair felsefi bir kitabı okuma hissiyatını canlı tutuyor. Patagonya'nın -tıpkı İzlanda gibi- başka bir dünyadaymış hissi veren coğrafi özellikleri de yönetmenin işini kolaylaştırıyor. Benzer bir mekan kullanımı Aleksandr Sokurov'un Faust (2011) filminde de vardı.

    Hayal Ülkesi'nin temel sorusu, “Hayatın işleyip yol almasını sağlayan şey nedir?”in cevabı herkese göre çeşitlilik arz edebilir. Filmin cevabı da tek değil. Kimi zaman “Hayatın kendisi” cevabını veren film, ‘insan' ve ‘zaman' seçeneğini de sunuyor seyircisine.

    Hepsi bir yana, İnsanlıktan Uzakta / Loin Des Hommes filminden sonra Viggo Mortensen'in ne kadar büyük bir oyuncu olduğunu bir kere daha teslim etmemize vesile oluyor Hayal Ülkesi. Yavaş sinemasına rağmen biçim ve görsellikle desteklediği, hayata dair varoluşsal sorularıyla da sinefillerin not defterindeki yerini alıyor.


    0 0

    Ali Baba ve 7 Cüceler'in basın toplantısında Cem Yılmaz'ın bir ara sözü, basının magazin gündemi arasında kaynadı gitti.

    Komedi türüne ve genel olarak sinemaya dair bilgi eksikliğiyle malul birkaç soru gelince Yılmaz, “Ülkemizde zor şartlarda çalışan kültür-sanat gazetecileri var. Onlardan soru gelse biraz.” diyerek sitem etti. Ardından basın mensupları arasındaki Sevim Gözay'a dönerek, “Sevim Hanım, sizin sorunuz yok mu? Sizin programınızı özledik, ne zamandır göremiyoruz.” dedi. 2000'lerin başında Stüdyo Cinemaxx adlı sinema programı yapan gazeteci Gözay, “Artık benim çalışabileceğim medya kalmadı.” cevabını verince usta komedyen şu cümleyi söyledi: “Bilmez miyim! Yakında benim de sinema yapacağım bir ortam kalmayacak.”

    Bu sözü, iktidara çevrilmiş oklar olarak değerlendirebilirsiniz. Yanlış da olmaz fakat eksik olur. Sözün asıl hedefi, mevcut kültür(süzlük) ortamı. Füsun Akatlı'nın ifadesiyle ‘kültürsüzlüğümüzün kışı'na tekabül eden günümüzdeki komedi filmleri, sabun köpüğü sulu sepken güldürülerden geçilmiyor. Dizi estetiğiyle kotarılmış, incir çekirdeğini doldurmayacak hikâyeler; acemice, alelacele ve alelade yazılmış senaryolar, aynı ‘hızda' çekilmiş yapıştırma filmler... Ve bunların pek çoğu, Cem Yılmaz filmlerine göre küfür ve argo yönüyle hayli ‘temiz' işler. Fakat öyle arızaları var ki, ‘küfürsüz komedi' pohpohlaması bile kurtaramıyor onları.

    KÜÇÜK ESNAFIN BÜYÜK DERDİ

    Ali Baba ve 7 Cüceler'de Cem Yılmaz, popüler kültürü oyun hamuru gibi evirip çevirmeye devam ediyor. Bu kez popüler kültür ve tür sinemasının izleği, hikâyenin ana damarı değil. Onlar yine var fakat ana malzeme, filme de adını veren masallar. Grimm Masalları'ndan birkaçının ve Binbir Gece'den Ali Baba'nın parçalarını bozup, onları başkalaştırarak Türk insanının ‘ortalama' haline tekabül eden iki karaktere uyarlıyor. Bahçe cüceleri imal eden küçük esnaf Şenay (Cem Yılmaz) ve iş ortağı, kayınbiraderi İlber (Çetin Altay), ‘yurtdışına açılmak' için Bulgaristan'ın başkenti Sofya'da düzenlenen uluslararası bir fuara katılır. Burada birbirini takip eden birtakım yanlış anlamalar sonucunda iki kafadar, uluslararası bir insan avının içine düşer...

    Cem Yılmaz'ın son dönem reklam filmlerine tıpatıp benzeyen bir sahne ile açılıyor Ali Baba ve 7 Cüceler. Büyük bir şirkete ürünlerini pazarlamaya çalışan Şenay ile İlber'in sunumunu izliyoruz. Bu yadırgatıcı girişin ardından yurtdışına çıkan ‘ortalama' Türk insanının komik hallerine geçiyoruz. Doğrusu bu bölüm, Yılmaz'ın sahne gösterilerini hatırlatsa da sahnede durduğu gibi durmuyor perdede. Karakterler açılıp hikâye genişleyince bazı şeyler rayına oturuyor. Masalların dünyası ile birlikte popüler kültüre yaslanan yapıbozum ve tür sinemasının devreye girmesiyle akıcı bir seyirlik ortyaya çıkıyor.

    ‘TÜRKİYE MOZAİĞİ'

    Deforme edilmiş masalların popüler kültür ve tür sinemasıyla ortaklığından müteşekkil filmde bir Türkiye profili önümüze koyuyor Cem Yılmaz. Fakat günümüz sosyal ortamına uygun bir şekilde, bu ‘mozaiğin' sentetik olduğunu vurgulamayı ihmal etmiyor. Bu profilde % 49'luk seçmen de var, ‘paralel' damgası yiyen Yenibosna'daki kolonya imalatçısı da; beyaz Türk de var, “yiyor ama çalışıyor” söylemi de.

    Ali Baba ve 7 Cüceler, işin zanaatkârlık yönünü gösteren sanat yönetimi, set tasarımı, kostüm; genel olarak teknik işçilik konusunda her zamanki Cem Yılmaz filmi standardını koruyor. Sinemasal anlamda ise Ali Baba ve 7 Cüceler'in dağınık bir yapısı var. Tür sinemasına hâkimiyeti bilinen Cem Yılmaz'ın karakter tasarımı ve senaryo inşasındaki dağınıklığı şaşırtıcı. Rahatsız edici olan, usta komedyenin bu işi formüle etme tehlikesi. Bu filmdeki karkter tasarımı ve olay örgüsü ile G.O.R.A / A.R.O.G. ve Yahşi Batı arasında pek fark yok. Arif ile Şenay'ın, Komutan Logar ile Boris Mançov'un, Bob Marley Faruk ile Kenan Memedov'un, Ceku ile Veronica'nın karakter tasarımı, dramatik skaladaki yeri, hikâye ve olay örgüsüne etkisi birebir aynı. Senaryoyu ve filmi epizotlara ayırma çabasının da son tahlilde perdede yerli yerine oturmadığını ekleyelim.

    ‘Kadı kızının kusuru' deyip geçilemeyecek sorunlarına rağmen Ali Baba ve 7 Cüceler, şu sıkıntılı günlerde eğlendirici bir dünya sunuyor. Cem Yılmaz'ın alıştığımız kalitesini ve zekâsını yansıtan espriler de cabası...


    0 0

    Farklı zamanlarda Kadıköy'de yaşamış üç usta yazar, Selim İleri, Mario Levi ve Ahmet Ümit Kadıköy Belediyesi'nin düzenlediği söyleşide bir araya geliyor.

    “Bizim Kadıköy'ümüz” adlı söyleşi bugün saat 14.00'te Caddebostan Kültür Merkezi Büyük Salon'da gerçekleşecek. Kadıköy'ün dünü ve bugününün konuşulduğu söyleşinin ardından üç yazar kitaplarını imzalayacak.


    0 0

    Bu yıl 6.'sı düzenlenen Malatya Uluslararası Film Festivali'nde en iyi filme verilen Kristal Kayısı Ödülü, Kar Korsanları'nın oldu.

    Faruk Hacıhafızoğlu'nun yönettiği film, 2. Dünya Savaşı sırasında, Kars'ta yaşayan çocukların yaşadıklarını konu alıyor. Festivalde, Abluka filmiyle Emin Alper en iyi yönetmen seçilirken, birçok ödül de paylaştırıldı. Önceki akşam yapılan ödül töreninde, Nefesim Kesilene Kadar filmiyle Esme Madra ile Çekmeceler filmiyle Ece Dizdar En İyi Kadın Oyuncu ödülünü aldı. Kasap Havası'ndan İnanç Konukçu ile Eksik ve Sarmaşık filmlerindeki performansıyla Özgür Emre Yıldırım En İyi Erkek Oyuncu ödülünü paylaştı. Eksik filminin senaristleri Mehmet Kala ve Şeref Nokta En İyi Senaryo Ödülü'nü kazanırken, En İyi Müzik Ödülü Çekmeceler filmiyle Hasan Özsüt'ün oldu. SİYAD En İyi Film Ödülü ise Abluka filmine gitti


older | 1 | .... | 328 | 329 | (Page 330) | 331 | 332 | .... | 375 | newer