Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 325 | 326 | (Page 327) | 328 | 329 | .... | 375 | newer

    0 0

    Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü, bu yıl öykü dalında B.Nihan Eren'in ikinci öykü kitabı “Kör Pencerede Uyuyan”a (YKY) verildi.

    Ferit Edgü, Nursel Duruel, İbrahim Yıldırım, Handan İnci ve Faruk Duman'dan oluşan seçici kurul, Eren'in kitabını “Öyküyü oluşturan konuyu çok değişik açılardan geliştirmiş olduğu ve işlenmiş bir dille öykü diline katkıda bulunduğu” gerekçesiyle ödüle değer buldu. Eren'e ödülü 14 Kasım'da TÜYAP Kitap Fuarı'ndaki Karadeniz Salonu'nda saat 16.45'te yapılacak törenle verilecek. Daha önce “Yavaş” kitabıyla dikkati çeken Eren, Kör Pencerede Uyuyan'da hayatların tehlikeye girmesi üstüne kurulu öyküler anlatıyor. Kitap, on bir öykülü Gece ile dokuz öykülü Gün'ü içeriyor.


    0 0

    CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Kültür Sanat Platformu Başkanı Ercan Karakaş, CHP'nin kültür ve sanat alanına ilişkin projelerini önceki akşam düzenlenen bir davetle açıkladı.

    Karakaş, 13 yıllık AKP iktidarı boyunca sanata sansür ve sanatçıya olmadık baskılar uygulandığını belirterek CHP iktidarında sanatın önündeki her türlü engelin ve sansürün ortadan kaldırılacağını söyledi. Kültür ve Sanat Platformu'nun gerçekleştirmeyi tasarladığı projelerden öne çıkanlar ise şöyle: Sanatın özgürleşmesinin önündeki tüm yasal engelleri kaldırmak, keyfî; yasaklara ve sansüre son vermek amacıyla Sanat Yasası oluşturulacak. TÜSAK Yasası geri çekilerek, tüm sanat dallarına ve yaratıcı endüstrilerine kamu desteği sağlayacak özerk bir Sanat Kurumu, sanat alanlarının temsilcileri ile birlikte kurulacak. Kültür Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan ayrı bir bakanlık haline getirilecek. Kültür Bakanlığı'nın genel bütçe içindeki payı yüzde 0,4'ten yüzde 1'e yükseltilecek. Sanat kurumlarının yönetimi ağırlıklı olarak sanatçılara bırakılacak. Kültür merkezlerinin karar mekanizmalarına kent konseyleri, kültür ve sanat alanında faaliyet gösteren STK'lar dâhil edilecek. Sanat emekçilerinin sigorta primlerinin Kültür Bakanlığı tarafından ödenmesi sağlanacak. Kültür ve sanat alanındaki vergiler asgari düzeye çekilecek. Yaşanmış acı olayların unutulmaması için Madımak Oteli Hoşgörü Müzesi'ne, Diyarbakır Cezaevi Barış Müzesi'ne dönüştürülecek.


    0 0

    Bütün şiirleri okuduğunuzda paraşütle atlamışsın gibi bir his kalıyor geriye.

    Önce yüksekte ve tehlikedesin, sonra yavaş yavaş güvenli iniş… Her şey doğal ve bu dünyaya ait. Şiirlerin hemen her dizesinde şairi görmeniz de mümkün; yaraları, özlemleri, korkuları… Asuman Susam'ın Can Yayınları etiketiyle çıkan dördüncü şiir kitabı Kemik İnadı'ndan söz ediyoruz. Şairle yaralar açan, yaralar kapayan şiirlerini konuştuk.

    Şiirlerinizde kemik gibi sert ya da inatçı bir ses olmamasına rağmen başlığa neden “Kemik İnadı”nı seçtiniz? Bu başlık hangi yönleriyle bu kitabı temsil ediyor?

    Evet, tespitinizde şu yönde haklısınız; bağıran, haykıran bir sesi yok şiirimin. Ama yaraya, yaranın gözüne bakma cüretiyle yazılmış şiirlerden oluşuyor Kemik İnadı. Roboski'den Gezi'ye, sürgünlere, utançlara bakmayı, kaybettiğimiz ötekiyi bulmayı, onunla temasta kalmayı amaçlayan şiirler. Bu şiirler zaten bağıramazdı, bağırsalardı şiir olmazlardı. Benim için Kemik İnadı hafıza demek daha çok. İnsan ölür, et çürür, kemik kalır; bir hafıza taşıyıcısıdır o. Şairler de öyle. Modern zamanların şamanları, paganları hafıza taşıyıcıları, aktarıcıları… Unuttuğumuz, kaybettiğimiz her şeye dair kökensel yolculuğa, ilksel olana doğru tersinden bir ilerleyişe bizi şiirler çıkarabilir ancak. Kemik İnadı hem o hafızayı temsil ediyor hem de o hafızadaki bilgiyle insanda kalma umut ve inadını.

    Şiirlerinizin hemen her dizesinde sizden bir parça bulmak mümkün gibi. Kendinizle ilgili çok fazla sırrı paylaştığınızı düşünüyor musunuz?

    Başka vakitlerde de söylemiştim, bana göre sanatların en otobiyografik olanı şiirdir. Ama bu, şunu beraberinde getirmesin: Şair şiirlerinde olduğu gibi kendini anlatır... Bu, büyük bir yanılsama olur. Şiir de diğer sanatlar gibi bir kurgunun içinde yol alıştır. Elbette oraya vuran beninizin gölgesidir; ama asla birebir kendiniz değildir. Şiir sahteciliği, samimiyetsizliği kaldırmaz, hakikati hakikatin dilinden söyleme sınavıdır şiirle verilen. Cüret de ter de buradan akıtır kendini. Sizden bir parça buldum dediğiniz böyle bir hakikatliliğin yansımasıdır olsa olsa, Asuman Susam'ın birebir kendisi değildir. Şu da bir gerçektir ama bu kitaptaki her dize kemiğe dayanan acıyı hem kendi için hem öteki için duymuş bir öznenin nefesiyle dizilmiştir.

    Peki sizce kendini bu kadar açmanın sakıncaları var mı? Yaralar açıkken daha zor iyileşmez mi?

    Yazmak zaten bir tür cürettir, soyunmaktır. Bunu göze alarak yazarsınız. Bazen yaranın havayla teması onu daha çabuk iyileştirir. Şifalanmanın çok türlü yolları var. Bazen yüzleşmek, hesaplaşmak öyle yola devam etmek gerekir. Bazen yarada durmak, eyleşmek zehrin içe akmasına engeldir. Cesur olmak kadar gerçekçi olmayı, gerçeğe bakabilme vicdan ve sorumluluğunu da üstlenmeyi gerektirir.

    Şiirde kendini ele vermemek okurla araya mesafe koyar mı? Okuyucunuzla bu anlamda nasıl bir bağınız var?

    Okuyucuyla nasıl bir bağ istiyorum, bunu hiç düşünmedim. Şiir bir diyalog alanıdır, benin başkasıyla teması. O temasta içtenlik ve hakikatlilik olsun diler ve isterim. Ama şair, yazma sürecinde bunun için çaba harcamaz, bunu düşünmez bile. Bu ortaya çıkan verimlerle kurulan kendiliğinden bir ilişkidir. Sözünü ettiğiniz 'şiirde kendini ele vermemek' sorunlu bir kavramsallaştırma bence. Çünkü sanat yapıtı hele ki şiir benlik inşa süreçlerinin temsilleriyle dolu. İster örtük, ister açık fark etmez. Bazen kendinizi kapattıkça açık edersiniz, bazen açık etme niyetiyle şeffaflığı boşluğa dönüştürürsünüz. Şiirin başarısı şairin kendisiyle ve şeylerle arasındaki mesafede değil, o mesafeyi oluştururkenki niyetinde gizlidir sanki. Buna okurla arasındaki mesafe de dahil. O anlamda mesafesizliği seçen biri hiç olmadım.

    Bir şiirinizde göçmenliğinizden bahsediyor, bir diğerinde de şöyle diyorsunuz: “Kök salma hevesinden de hızla geçilecektir / Herkes herkese kimse olunca / Dünya denen bu katılık daha da küçülecek” Buradaki kök salma konusunun sizin göçmenliğinizle bir ilgisi var mı?

    Şimdi her kavram kendi bağlamı içinde anlam üretir, diyerek söze başlamalıyım. Çünkü örneklediğiniz şiirlerin bağlamları birbirinden çok farklı, yine de karşıtlık taşımıyor. Göçmen oluşta evet hep bir kök salma, yerleşikliğe geçme arzusu saklıdır. Ben bunu dedeler, anneannelerle deneyimledim. Ben üçüncü kuşak bir muhacir torunuyum. Çoktan yerleşikliğe geçilmiş bir aile kültürünün içine doğdum. Keza annem de öyle. Ama sorma ve sorgulama göçmenlerde hep üçüncü kuşakla yerleşikliğin garantisi çoktan sağlandıktan sonra başlar ya… tehditler geçmiş, ötekilik silinmiş, aidiyet ilişkileri sağlam sağlam kurulmuşken. Alıntıladığınız kök salma hevesi ise hiç de öyle yüzer gezerlik ve köklenme ikiliğine dair bir kök salma meselesi değil. Daha maddi arzularla dünyada köklenme, bir anlamda dünyaya kazık çakma arzusuyla, dünyayı ele geçirme iştahıyla ilgili materyalist bir algıya dair eleştiri. Bir açıdan köklere, kökene sahip olmak iyi bir şey gibi görünebilir; ama sabit, tanımlı, kategorize edilmiş ilişki biçimlerini, hiyerarşik ve hegemonik yapıları da gereksinir. Bağlayıcıdır. Akmak ve hareket halinde, yolda olmak sanki daha iyidir. Zaten ölüm varken hepimiz göçebe değil miyiz, göçmen sayılmaz mıyız? O yüzden mülkler üzerinden sürgünlerin yaşanması, zorla yerinden edilmelerle karşılaşılması trajik olduğu kadar aptalca. İnsan ruhunun kökü toprak değildir. Akış içinde her yerle aidiyet ilişkisi kurup, sürgün verebilir, ruh kök salabilir. Bu yer sınırları belli bir toprak parçası olmak zorunda değil. Böyle bir dünyada artık bu mümkün de görünmüyor zaten. Demek ki ve hal böyleyken anlamlarımızı, bağlarımızı yeniden ve başka bir açıdan kurmak zorundayız.

    Peki siz, köklerinden ayrı düşme durumuyla nasıl baş ettiniz?

    Benim baş edecek trajik anılarım hiç olmadı, dediğim gibi. Babaannemden, halalarımdan dinlediğim çok acı hikâyeler yok değil. Ama bu beni ayrıcalıklı yapmıyor, çünkü bu ülkede hangi hanenin kapısını çalsanız benzer hikâyeler karşılar sizi. Ben göçmenliğin çocukluk yıllarında çok keyifli taraflarını yaşadım diyebilirim. Birden fazla dilin konuşulduğu evler; Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Giritliler, Kavalalılar; onların türlü gelenekleri, şölenleri, yemekleri… Onlara karışan Levanten kültürü, Rumlar, Museviler, Romanlar; 80'lerden sonra Aleviler, Kürtler… Ben bu çoklu kültürün renkleriyle büyüdüm kavgasız ve husumetsiz. O yüzden şimdi olanlarla baş etmekte zorlanıyorum asıl.

    'Tökezleme taşları' şiiriniz en ilginç bulduğum şiirlerden biri. Bir yandan savaş yıllarında direnemeyen Yahudileri görüyoruz, diğer yandan aktif direnişin yaşandığı Gezi olaylarının izlerine rastlıyoruz. Aralarında nasıl bağlantı kurdunuz? Neden bu iki hadiseyi birlikte ele aldınız?

    Benim uzundur hayatla ilgili temel meselem hafıza. Hatırlama kültürünün son derece önemli olduğunu biliyorum, şimdiyi ve geleceği kurmak için. İki olayın birbiriyle ilişkisi yokmuş gibi görünebilir belki ama bu yanıltıcı. Her yok ediş öyküsünde, iktidar olanın taammüden gerçekleştirdiği zor ilişkilerinde hep aynı nedensellikler saklı. O şiirde yalnızca Gezi'nin izi yok. Boşaltılan köylerin, kemiklerin gömüldüğü kireç kuyularının, yani 90'ların da izleri var. İnsanın insana ettiği en saf, en radikal kötülüğün simgesi soykırım. Bu kötücüllüğün örnekleri ne yazık ki hâlâ yaşanıyor farklı ırklar, türler arasında farklı coğrafyalarda. Tökezleme taşları ise bize hatırla diyor. Kim gitmiş, nasıl gitmiş, nasıl insanlık bitmiş. Yaşadığımız kıyımları düşünelim bir, kaç ev muaf tutulur bundan? Tökezleme taşları birbirimize birbirimizin acısını hatırlatsın diye var. Başkasının acısıyla konuşmadan kardeşlik olmaz.O kardeşliği ya da kardeşlik istemiyorsanız da bu istememenin mahcubiyetini bize hayatın hatırlatmasına ihtiyacımız var.

    Edebiyat dünyasında en fazla tartışmayı şairler yapar. Oysa siz “Sevemedim / şiirin boy aynasında kendimi görmeyi” diyorsunuz… Neden sevmediniz? Kendinizi o dünyaya ait hissetmiyor musunuz?

    Evet hissetmiyorum, aslında uzundur bu dünyaya ait hissetmiyorum kendimi. Şiirle yol yürümekle şairlik etmek… Bunun anlamları başka bizim edebiyat dünyamızda. Sevdiğim şair dostlarımın sayısı az değil, ama çok da değil. Kibir, büyüklenme, boy aynasında kendini seyretme şair hastalığıdır daha çok. Ben hastalanmaktan kaçıyorum. Kendi kendimi düşürebileceğim tuzaklardan kendimi korumaya çalışıyorum. Her yazma eylemi sonunda kendimi yeniden terbiye etmeye çabalıyorum. Kof bir mütevazılık sevdası değil bu sözünü ettiğim, başkaları ile de ilgili değil. Her yol kendi çukurlarını yolcusuna saklar. Hayata ve şeylere dikkat, merak ve hayretle bakma arzusunu diri tutmak meselem. Bu da şiire yol almakla olur şair olmaya çalışmakla değil. Kendi kavgam, kendi meselem bu.

    Sylvia, Pessoa, Cohen kitapta adını andığınız isimler… Üstelik Sylvia'ya özel bir yer ayırmışsınız. Aranızda nasıl bir ilişki var?

    Doğrusu yakın bir ilişki değil bu. Farklar, başkalıklar var. Ben o başkalıkların üzerine kurdum şiirimi. Ama neden Sylvia ile derseniz, derdim orada büyük. Bir sefer Sylvia Plath'in trajik ve sansasyonel hayatını şiirinin, kimliğinin önüne geçiren anlayışların ona büyük zarar verdiğini düşünüyorum. Yapıtlarına dair eleştirel bakışı körleştiren bir yanı da beslediğini. Sylvia Plath patolojisinin ve itirafçı yazma stratejilerinin de bir dönem neredeyse her şair kadına yakıştırılan bir şey olduğunu gördüm, yaşadım. Biraz kendi karanlıklarımın başkalığı, biraz kendimle ve onunla ironik bir karşılaşma yaşamak isteği ve buradan yola çıkarak da toptancı eril aklın yargılarıyla eğlenme arzusu yazdırdı bana bu şiiri. Hepimizin biriciklikleri var. Bunları görmek ve ayırt etmek zorundayız. Şaire değil metne dikkatle bakmak zorundayız.


    0 0
  • 10/28/15--14:00: SALT'ta uzun perşembe
  • SALT Galata, Salt Beyoğlu ve Salt Ulus, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nda 22.00'ye kadar açık olacak.

    Beyoğlu'nda saat 19.00'da Erden Kıral'ın yönettiği Hakkâri'de Bir Mevsim filmi gösterilecek. Saat 19.30'da ise 1, 2, 3. katta devam eden "Nerden Geldik Buraya” sergisi için Türkçe sergi turu yapılacak. Salt Galata'nın içindeki araştırma merkezi 20.00'ye kadar, Osmanlı Bankası Müzesi ise 22.00'ye kadar ziyaret edilebilir. Salt Ulus'ta ise Yüzyıların Yüzyılı sergisi kapsamında Alfabeler gösterimi yapılacak.


    0 0

    Geçtiğimiz yıl ilk kez düzenlenen Paris'te Türk Sinemasıyla Randevu, ikinci yılında bir ilke imza atacak.

    26-29 Kasım arasında yapılacak etkinlik, Ustaya Saygı bölümünde Yol (1982) filmini 33 yıl sonra Fransız sinemaseverler ile buluşturacak. Yılmaz Güney'in anılacağı bölümde Güney'in Şerif Gören ile birlikte yönettiği filmin gösterimi yapılacak. 1984 yılında 47 yaşındayken hayatını kaybeden yazar, senarist, yönetmen ve oyuncu Yılmaz Güney'in ödülü 26 Kasım akşamı Champs Elysées Gaumont Marignan sinemasında yapılacak gala gecesinde eşi Fatoş Güney'e takdim edilecek. Paris'te Türk Sinemasıyla Randevu'da bu yıl, Yol'un yanı sıra Yılmaz Güney'in Umut (1970) filmi de gösterilecek. 1982'de Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye'yi kazanan Yol'da, cezaevinden bayram iznine çıkan beş mahkûmun öyküsü anlatılıyor. Tarık Akan, Şerif Sezer ve Halil Ergün'ün oynadığı film, Türkiye'de yasaklanmış, ancak 17 yıl sonra 1999'da gösterime girmişti.


    0 0

    Bu yıl ilk kez düzenlenecek Uluslararası Edirne Film Festivali bağımsız sinemanın önde gelen isimlerinden Tony Gatlif'i ağırlayacak.

    20–26 Kasım arasında yapılacak festivalde Uluslararası Uzun Film yarışmasının jüri başkanlığını Fransız yönetmen Gatlif üstlenecek. Transilvanya, Özgürlük, Öfkeliler, Çılgın Yabancı gibi yapımların yönetmeni Gatlif'in son filmi Gerenimo da festival kapsamında seyirciyle buluşacak. Gatlif, gösterim sonrası sinemaseverlerle söyleşi yapacak. Balkan sinemasından filmlerin jüri karşısına çıkacağı uluslararası uzun film yarışmasında en iyi film, Günebakan En İyi Uluslararası Film Ödülü'nün yanı sıra 10 bin Euro'nun sahibi olacak. Festivalin Ulusal Uzun Film Yarışması'nın jüri başkanlığını ise yönetmen Biket İlhan yapacak. Bu bölümde En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Senaryo ve En İyi Görüntü Yönetmeni olmak üzere 6 dalda Günebakan Ödülü verilecek. Festivalde Memduh Ün ve Tarık Dursun K. anısına özel bölümler de olacak. Toplam 140 bin TL para ödülünün dağıtılacağı festivalin yarışma filmleri ve jürileri 13 Kasım'da açıklanacak.


    0 0

    Aralarında oyuncu, ressam, şair, yönetmenlerin bulunduğu 110 sanatçı 1 Kasım'da ‘oy kullanın' diye imza attı.

    “Barış İçin/Özgürlükler İçin/Demokrasi İçin/Hukuk Devleti İçin 1 Kasım'da Oy Veriyoruz/Oy Vermeye Çağırıyoruz” kampanyasına imza atan isimlerden bazıları şöyle: Ataol Behramoğlu, Atilla Dorsay, Atilla Özdemiroğlu, Aylin Aslım, Ayşenil Şamlıoğlu, Baha Boduroğlu, Balkan Naci İslimyeli, Barış Pirhasan, Burhan Şeşen, Cahit Berkay, Demet Akbağ, Deniz Türkali, Edip Akbayram, Emin Alper, Ercan Kesal, Erden Kıral, Erol Keskin, Ezel Akay, Fatoş Güney, Ferhan Şensoy, Ferhat Tunç, Genco Erkal, Harun Tekin, Haluk Bilginer, Hüseyin Karabey, Kadir İnanır, Komet, Latife Tekin, Levent Üzümcü, Mehmet Güleryüz, Melike Demirağ, Meltem Cumbul, Mert Fırat, Murathan Mungan, Müjde Ar, Nejat Yavaşoğulları, Nilüfer Açıkalın, Okay Temiz, Onur Akın, Pelin Batu, Rutkay Aziz, Şevval Sam, Tarık Akan, Vecdi Sayar, Yeşim Ustaoğlu, Yiğit Özşener, Yücel Erten, Zeynep Oral, Zeynep Özyağcılar, Zeynep Tanbay, Zülfü Livaneli.


    0 0

    İstanbul'un her geçen gün nasıl bir kargaşanın içerisine sürüklendiğini anlatan ve insan hakları ödülü kazanan 2012 yapımı ‘Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir' belgeselinin yapımcıları Gaye Günay ve İmre Azem, projenin devamı için kolları sıvadı.

    Yeniden İnşa Çağı (The Age of Restoration) ismini verdikleri bu yeni belgeselle Günay ve Azem, küresel finans sektörü ve ona hükmeden sermayenin kentlerimizi nasıl şekillendirdiğini anlatmayı hedefliyor. Belgeselin hikâyesi, sermayenin neoliberalizmin doğum yeri kabul edilen New York'tan başlayıp finansal yatırım ve emlak araçlarının oluşturduğu çarklardan geçerek kentlerimizi ve yaşam alanlarımızı şekillendiren mekanizmaya gelişi üzerinden gelişiyor. İçeriden bir bakışı ekrana taşımayı hedefleyen ikili, yeni belgesel ile izleyiciyi küresel sermayenin yatırımlarının hedefindeki belli başlı dünya kentlerine götürerek karşılaştırmalı bir sistem analizi yapmalarına yardımcı olmayı amaçlıyor. İstanbul merkezli gerçekleştirilecek belgeselin çekimlerine 2016'da başlanıp 2017'de de seyirciyle buluşması hedefleniyor. Proje için New York, Barcelona, Şanghay, Dubai gibi kentlerde de çekim yapılması planlanıyor.

    İkili, henüz önyapım aşamasındaki çalışmayı Ekümenopolis'te olduğu gibi yine sponsorsuz bir şekilde gerçekleştirmek istiyor. Bu amaçla yapım şirketi Kibrit Film, uluslararası film fonlarına başvuru yapacak. Ayrıca, film için kitlesel fonlama kampanyası başlatmayı planlıyor.


    0 0

    Günümüzün en önemli minyatür sanatçılarından Cahide Keskiner (84), son dört yıldır evinden pek çıkmıyordu. Eşini ve tek evladını kaybetmenin hüznü çökmüştü üzerine. Kadıköy Mühürdar'da, aynı apartmandaki atölyesi ve evi arasında yaşıyordu. 9 Ekim'de ‘Kültürel Semboller' sergisi için Boğaz'ı geçti. Ama çok az insan o âna tanıklık etti.

    Günümüzün en önemli minyatür sanatçılarından Cahide Keskiner ve öğrencileri, 9 Ekim'de Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi'nde bir sergi açtı. O gün, kimse yaşanan tarihi ânın farkında değildi. Artık evden pek çıkmayan Cahide Hoca, öğrencilerini kıramamış, serginin açılışına katılmıştı. Biraz zorlanmıştı ama yine de ta Kadıköy'den kalkıp Zeytinburnu'na gelmişti. Bunda ne var, normal diye düşünebilirsiniz. Öyle değil. Keskiner, son dört yıl içinde eşini ve tek evladını kaybetti, zor günler yaşadı, çok acı çektiğini ifade ediyor. Zorunlu olmadıkça evinden çıkmıyor. Hatırlarsanız, 2013'te Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın dört yılda bir verdiği Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'ne minyatür dalında layık görülmüş ama ödül törenine bile katılmamıştı. O yüzden ‘Kültürel Semboller' adlı atölye sergisine gelmesi önemliydi. Biz de kendisini atölyesinde ve evinde ziyaret ettik, öğrencileriyle fotoğrafladık. “Röportaj yapmayalım. Artık çok yorgunum, bana biraz izin verin.” dediği için halini hatrını sorduk, öğrencileriyle görüştük...

    Keskiner, sergiye, 1989'da kurduğu Cahide Keskiner Minyatür Atölyesi'ne devam eden; Arzu Mert, Asiye Okumuş, Asuman Tunçel Bozyiğit, Ayla Çolak, Aynur Gürsoy, Ayşe Güres, Bahriye Balkaç, Çiğdem Mercan, Ebru Kızılırmak, Esra Altındoğan, Fisun Eroğlu, Gül Vardar Tezbora, Gülcan Pasin, Nukhet Sağıroğlu, Olcay Çetinok, Sabiha Bayhan Koç, Sıdıka Betül Başbuğ, Zehra Çekin ile birlikte katılıyor. Sergide iki eseri var: ‘Mescid-i Nebevi ve Lale' ile Ahmet Kutluhan'ın yazdığı İhlas Sûresi hattı içine yaptığı Lale. Diğer tüm eserler öğrencilerine ait. Kültürel Semboller, kültürümüzü ilgilendiren Hilye-i Şerifler, Besmele hatları, vav'lar, Kadem-i Şerif, Hz. Mevlâna, Mühr-ü Süleyman, çintemani sembollerinin yanı sıra hayat ağacı, ying yang, çift başlı kartal, zümrüd-ü anka'lar, kandil, alem, ibrik ve burç minyatürlerinden oluşuyor.

    Keskiner, atölyede haftada iki gün derslere katılıyor, bildiklerini, öğrencilerine aktarıyor. 25 yıldır onu hiç bırakmayanlar var. Sabiha Koç, Zehra Çekin o isimler arasında. 1989'dan bu yana atölyede eğitmen olarak görev yapan Koç, eserlerinde uluslararası, dini ve mitolojik semboller seçtiklerini söylüyor. Zehra Çekin ise “Semboller hayatımızda önemli bir yer taşıyor ve nesilden nesle aktarılıyor. Mesela gül Hz. Muhammed'in, lale Allah'ın, kartal güç ve kudretin, nar bereket ve doğurganlığın sembolüdür. Semboller sessiz bir dil gibidir.” diyor.

    Cahide Keskiner, tezhip ve minyatüre 1953'te Süheyl Ünver ile başladı. Macit Ayral ve Şeref Akdik'ten resim dersleri aldı. 1982'de Mimar Sinan Üniversitesi Geleneksel Türk Süsleme Sanatları Bölümü'nde öğretim görevlisi oldu. Yıldız Porselen'in kuruluşunda bulundu. 62 yıllık sanat hayatında 6 kişisel sergi açtı, sadece bir retrospektifi hazırlandı. Çok sevdiği öğrencisi Zehra Çekin'in 2008'de organize ettiği ‘Sanatta 50 Yıl: Cahide Keskiner Minyatürleri' retrospektifi (Beyoğlu İnsankitap Sanat Galerisi) ‘Minyatürler Kitabı' adıyla da kitaplaştı.

    Keskiner'e, sohbetimiz sırasında “62 yıl geride kaldı, bir retrospektif daha düşünmüyor musunuz?” diye sorduk. Gücünün olmadığını söyledi. Koleksiyonerlerden eser toplanmasının zor ve mesai gerektirdiğini anlattı. Evet haklı. Fakat öğrencileri, dostları kapsamlı bir “Cahide Keskiner Retrospektifi” için kolları sıvayabilir. 1994'ten beri hocasının sohbetlerini kayıt altına alan Çekin, Keskiner'in aile, eğitim ve sanat hayatına dair pek çok bilgi ve belge biriktirmiş. Bir kısmını yazıya geçirmiş. Kitabı yazmak ve sergiyi hazırlamak da yine ona düşüyor.


    0 0
  • 10/29/15--14:00: Bu işte bir ‘çorap' var
  • Alman yapımı animasyon Afacanlar Takımı: Büyük Yarış, kış hazırlığı yapan hayvanların dünyasına götürüyor çocukları.

    Ormana sonbahar gelmiş, hayvanlar kış hazırlıklarını yapmaya başlamıştır. Orman sakinleri çalışırken işten kaytaran tek kişi, yarış tutkunu afacan karga Çorap'tır. Günlerini sabun kutusundan arabasıyla geçiren Çorap, büyük bir yarış düzenleneceğini öğrenince yarışı kazanma planları yapmaya başlar.


    0 0
  • 10/29/15--14:00: Sel gider, kum kalır
  • 90'lardaki çıkışının ardından duraklama dönemine giren Balkan sinemasından yine savaşa dair bir film Güneş Tepedeyken.

    Hırvat yönetmen Dalibor Matanic, 1991'den itibaren 10 yıllık aralarla üç farklı öykü anlatıyor. Savaşın yıkıcı etkisinin hayatta kalanlardaki sarsıntısını gösteren filmde 1991'de geçen ilk hikâyede savaş öncesi dönemde iki genç aralarındaki ilişkiyi saklamaya zorlanır. 2001'de geçen ikinci hikâyede savaş yaraları henüz geçmediğinden aşk, yerini nefrete bırakır. 2011'deki üçüncü hikâyede ise geçmişi geride bırakmaya çalışan çaresiz bir çiftin öyküsünü izliyoruz.


    0 0

    1818'de o ünlü eserini yazdığında Mary Shelley bile bu kadarını hayal etmemiştir herhalde.

    Şimdiye kadar onlarca kez tiyatro ve sinemaya uyarlanan Frankenstein, yeni versiyonunda üç boyutlu yazıcıdan çıkıyor! Günümüzün dijital çağına uygun bir uyarlama olan filmde üç boyutlu yazıcı ile oluşturulan ve sonra öldü diye çöpe atılan Frankenstein, ayağa ilk kalkışı ile “Neyim ben? Beni kim yarattı? Bu dünyadaki görevim nedir?” gibi insani sorgulamalara başlar...


    0 0
  • 10/29/15--14:00: Şeflerin lezzet savaşı
  • Hollywood'dan bakınca öyle görünüyor olmalı. Amerika/Hollywood ana yemek, dünyanın geri kalanı garnitür. Avrupa bile bunun dışında değil. Bu anlayışın en yeni örneği Çok Pişmiş / Burnt.

    Gözden düşmüş ünlü bir şefin eski günlere dönme hikâyesini konu alıyor Çok Pişmiş. 2007'nin Paris'inde iki Michelin yıldızlı bir şef olan Adam Jones, uyuşturucu sorunları nedeniyle sahip olduğu her şeyi kaybeder. O kadar dibe vurur ki sonunda New Orleans'ta midye temizlerken bulur kendini. Fakat bir gün her şeyi ardında bırakarak Londra'ya, eski arkadaşı Tony'nin yanına gider. Vaktiyle yarı yolda bıraktığı Tony'ye bir restoran açıp üçüncü Michelin yıldızını almak istediğini söyler. İlk başta teklife sıcak bakmayan Tony, bazı şartlar koyarak restoranı açar. Fakat mutfakta işler hiç de kolay değildir.

    Adından mülhem söylersek, sinemasal anlamda az pişmiş bir film Çok Pişmiş. Tıpkı arasıcaklardan sonra ana yemeğin eksikliğini hissetmek gibi, Çok Pişmiş bitince, esaslı bir film izleme arzusu uyandırıyor. Mesela, bir sonraki seanstaki Amy'yi...

    Filmin senaryo sorunlarından bahsetmek yersiz. Yönetmen John Wells'in mutfaktaki hızlı çekimleri, kesmeleri işin seyirlik yönünü biraz kurtarıyor. Şeflerin Michelin yıldızı için ‘ölümüne' kapışmaları Whiplash'ı akla getirmiyor değil. Bütün bu çaba, hayatta bir şeyler başarmak ya da en iyisi olmakla ilgili değil. En iyisi olduğunu göstermek, dahası ilan etmek. Tam da filmin Amerikan bakışına uygun şekilde.

    Bradley Cooper'ı alımlı bir ana yemek olarak gören film, bazıları Cooper'dan daha iyi olan Avrupalı oyuncuları da ancak birer garnitür kıvamında kullanıyor. Dolayısıyla Daniel Brühl, Alicia Vikander, Emma Thompson, Riccardo Scamarcio ve Omar Sy gibi oyunculardan bir garnitür olarak bile yeterince yararlanamıyor.


    0 0

    Dünya prömiyerini 65. Berlin Film Festivali'nde yapan Nefesim Kesilene Kadar, Mouchette (1967) ve Rosetta (1999) filmlerine adını veren karakterler ile akraba bir karakter kazandırıyor sinemamıza. Tutarlı, hesaplı ve güçlü bir görsel matematiğe sahip yapım, yönetmenin gelecekteki çalışmalarını merak ettiren bir ilk film.

    Nefesim Kesilene Kadar'ın Mustang'den bir hafta sonra gösterime girmesi iyi bir mukayese imkanı sunuyor. İki filmin kalite, senaryo ve yönetiminden bağımsız olarak, karakter mukayesesi… Mustang'in ‘özgürlük delisi' kızlarının masalsılığından sonra Nefesim Kesilene Kadar'daki Serap'ın mücadelesinin gerçekliği ayaklarımızı yere bastırıyor. Hayatta kalmak için hayatındaki herkesi alaşağı eden Serap, bu içgüdüyü sadece aile-dost çevresinden değil, yaşadığı ülkeden tevarüs ediyor. Büyüdüğü toprakların rağmına kötüleşen biri değil, bilakis iliklerine işleyen kültürün acı meyvesi Serap. Mustang'in kızları ne kadar ‘Fransız' ise yaptıkları ve yapmadıkları ile Serap o kadar bizden.

    Dünya prömiyerini 65. Berlin Film Festivali'nin Forum bölümünde yapan Nefesim Kesilene Kadar, Emine Emel Balcı'nın ilk uzun metraj filmi. Bir tekstil atölyesinde ortacılık yapan Serap (Esme Madra), ablası ve eniştesiyle birlikte yaşar, ancak bu durum onun için giderek çekilmez bir hal alır. Serap'ı ayakta tutan tek şey, uzun yol şoförü babasıyla yeni bir eve çıkabilme umududur. Ne var ki babası buna yanaşmaz, kayıtsız davranır. Ablasının evinde iyice köşeye sıkışan Serap, sonunda ipleri eline alır ve kötülüğün sınırlarını zorlamaya başlar.

    ‘Ortacı'dan hayat dersleri

    Nefesim Kesilene Kadar, ilk elde Zerre'yi (2012), fakat daha önce -garip bir şekilde- Zefir'i hatırlattı. Anlatım dili, üslubu, kamera tercihleri çok farklı olan Zefir de büyüme çağındaki kötücül bir karakterle baş başa bırakmıştı bizi. Erdem Tepegöz'ün yönettiği Zerre ise Serap'ın ‘ablası' Zeynep'in (Jale Arıkan) ayakta kalma mücadelesi olarak Nefesim Kesilene Kadar'a daha yakın. Fakat Erdem Tepegöz'ün karakter tasarımı, Emine Emel Balcı kadar kötücül değil. Serap'ın köklerini ‘dış mihraklar'da aramak gerek! Balcı, Robert Bresson'un Mouchette (1967) ve Dardenne Kardeşler'in Rosetta (1999) filmlerine adını veren karakterler ile akraba bir karakter kazandırıyor sinemamıza. Belki filmin adı da Serap olmalıydı…

    Serap, usta işi filmlerin ana karakterleriyle benzerlik gösterse de Nefesim Kesilene Kadar bizi Serap'ın nedenleri, kötülüğünün kökeni ve çevresi hakkında yeterince ikna edemiyor. Başka bir deyişle Serap'ı anlayabilmemiz için filmin kendisi dışında söz konusu iki yapıma (Mouchette, Rosetta) müracaat etmemiz gerekiyor. Aşağı yukarı, çevresindeki herkesin yaşadıklarını yaşasa da Serap'ı diğerlerinden farklı, bu kadar acımasız ve kötücül kılanın ne olduğunun somut bir cevabı yok. Bir cevap var elbet, ama senaryo aritmetiğinde boşlukta kalıyor: İnsan karanlık ve kötücül bir varlıktır. Bir de, Türkiye'de yaşayan bizlerin toplumsal ve bireysel hafızası. Kötülüğün giderek sıradanlaştığı bugünlerde Serap'ın yaptıklarına şaşırmak naiflik olur.

    Nefesim Kesilene Kadar'ın Dardenne'leri hatırlatan tutarlı, hesaplı ve güçlü bir görsel matematiği var. Sürekli Serap'ın yanı başında, bazen arkasında onu takip eden kamera, seyirciyi hikâyeye ortak ediyor. Fakat görsel matematikteki incelik senaryoda aynı sağlamlıkta kendini göstermiyor. Esme Madra'nın kendi varlığını unuttururcasına mükemmel bir kompozisyon çizdiği Serap, yan karakterlerden, daha doğrusu ‘tiplerden' yeterince beslenemiyor. Kendi başlarına bir hikâye vaat etmeyen bu yan karakterlerin hemen hepsi bir yerlerden ‘tanıdık'.

    Serap'ın kötülüğünden ziyade onun bu hale nasıl geldiğine odaklanmak daha sağlıklı olurdu. Doğrusu, film buna vurgu yapmak istiyor. Fakat arkaplanda bunu destekleyecek bir dünyayı hakkıyla resmettiğini söyleyemeyiz. Hatta film bütün olan bitenin Serap'ın kötülüğünden kaynaklandığını bile düşündürebilir.

    Sonuç olarak; Nefesim Kesilene Kadar, Emine Emel Balcı'nın sonraki filmlerini merak ettiren bir ilk film olarak izlenmeyi hak ediyor.


    0 0

    Pera Müzesi, bu ayki film programlarına Rus sineması ile devam ediyor.

    Robert Skotak, Dennis Bartok ve Alla Verlotsky'nin küratörlüğünü üstlendiği “Çarlardan Yıldızlara: Fantastik Rus Sineması” programı dün Jakov Protazanov'un, gezegenler arası seyahati konu edinen ve A.N. Tolstoy'un romanından uyarlanan ilk uzun metraj sessiz filmi Aelita, Mars Kraliçesi ile başladı. Andrei Tarkovsky'in Solaris ve İzsürücü, Richard Viktorov'un Zor Yollarla Yıldızlara, Karen Shakhnazarov'un Sıfır Kenti ile Alexei ve Fedorchenko'nun Ay'a ilk ayak basan kişilerin Neil Armstrong ve Buzz Aldrin olmadığını anlatan film Aya İlk Basan gösterilecek filmler arasında. (www.peramuzesi.org)


    0 0

    Türk sinemasının özellikle yurtdışında yeni pazarlar oluşturması, bağımsız sinemacıların filmlerinin tanıtım ve pazarlama yönünden geliştirilmesi amacıyla yeni bir dernek kuruldu.

    Oyuncu Selda Alkor, yapımcı ve akademisyen Yrd. Doç. Dr. Nurdan Tümbek Tekeoğlu, telif hakları uzmanı avukat Özlem Akbulut Gün, sinema dağıtımcısı Ersin Şeremetli, yapımcı-oyuncu Hakan Türkşen ve yönetmen Aydın Sayman'ın kurucu olduğu İstanbul Sinema Geliştirme ve Tanıtma Derneği (SİNEGED) ilk toplantısında, Türk sinemasının tanıtım ve pazar araştırmalarının yanı sıra bağımsız sinema filmlerini ayrı bir grup içinde toparlayarak, tanıtım ve pazarlamalarını desteklemeyi öncelikli hedefleri olarak kararlaştırdı.


    0 0

    Bu yıl 29 Kasım-6 Aralık tarihlerine ertelenen Antalya Film Festivali'nin Ulusal Yarışma jüri başkanı açıklandı.

    Her Şey Çok Güzel Olacak, Kabadayı, İnşaat filmlerinin yönetmeni Ömer Vargı, 52. Antalya Film Festivali'nin jüri başkanlığını yapacak. 1974 yapımı Endişe filminde Yılmaz Güney ve Şerif Gören'in yanında çalışarak sinemaya adım atan Ömer Vargı, Deprem, Taksi Şoförü ve Nehir filmlerinde Gören'in asistanlığını yaptı. Sinemamızın 80'lerdeki bunalım döneminden çıkmasını sağlayan Yavuz Turgul imzalı Eşkiya fiminin yapımcılığını üstlenen Vargı, 1998 yılında ilk uzun metraj filmi Her Şey Çok Güzel Olacak'ı yönetti.


    0 0

    Yağmur Dergisi ve Arnavutluk Beder Üniversitesi işbirliğiyle düzenlenen Uluslararası Türk Dili ve Edebiyat Konferansları'nın dördüncüsü bu yıl Tiran'da gerçekleştirildi. Konferansın ana teması, ilk Türkçe romanın yazarı Şemseddin Sami idi.

    İlki 2012 yılında Arnavutluk Beder Üniversitesi ve Yağmur dergisi işbirliğiyle gerçekleştirilen Uluslararası Türk Dili ve Edebiyatı Konferanslarının (UDEK) dördüncüsü 28-29 Ekim'de Tiran'da yapıldı. Daha evvelki organizasyonlarda Türk Arnavut Kültüründe Ortak Yönler, Balkanlarda Türkçe, Avrupa'da Türkçe başlıklarıyla bilim adamlarını ağırlayan Tiran'da bu yıl önemli Türk münevveri Şemseddin Sami konuşuldu.

    Konferansın açılış konuşması Beder Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı ve Sempozyum Genel Sekreteri Dr. Adem Balaban tarafından yapıldı. “Milletleri birleştiren bazı insanlar vardır. Bunu kimi sanatıyla kimi ilmî; araştırmalarıyla yapar. Şemsettin Sami de Türk ve Arnavut halklarının ortak değeridir.” sözleriyle izleyicileri karşılayan Balaban'ın ardından hoş geldin konuşmaları başladı. Konuşmasına bir kıssa ile başlayan üniversite rektörü Prof. Dr. Ferdinand Gjana, Şemseddin Sami'yi zekası ve güzelliğiyle anne ve baba arasında paylaşılamayan bir çocuğa benzetti: “Zeki, akıllı, uslu evlatların anne ve babaları tarafından paylaşılamaması, zekası bana çekmiş, güzelliği bana çekmiş demesi gibi bazı insanlar da iki milletin, devletin arasında kalmıştır. Ş. Sami o kadar güzel eserler vermiştir ki Türkler; ‘Bizim evladımızdır', Arnavutlar; ‘Bizim evladımızdır.' demekten kendilerini alamamışlardır. Bana kalırsa hayatta esas olan iki asır sonra bile üzerine konuşulacak, fikir yürütülecek, istifade edilecek eserler bırakacak bir hayat yaşamaktır.”

    Albonoloji Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Ardian Marashi ise Şemseddin Sami'nin yazarlık mücadelesinden bahsetti: “11 yaşında hem yetim hem de öksüz kalan ve türlü zorluklarla mücadele eden Şemseddin Sami'nin ortaya koyduğu pek çok eser hâlâ aşılamamıştır. Her iki milletin de medarıiftiharı olan Şemseddin Sami'yle ömrümüz oldukça iftihar edeceğiz.”

    ARNAVUT ŞİİRİNİN KURUCUSU

    Konferansların ilkinden beri destekçisi olarak Yağmur dergisi adına hoş geldin konuşmasını derginin yazı işleri müdürü Hasan Ahmet Gökçe yaptı. Gökçe nerede olursa olsun bu tür organizasyonları çok önemsediklerini ve dergi olarak farklı ülkelerde gerçekleşen bu tür organizasyonları desteklediklerini ifade etti: “Yağmur dergisi bundan evvel de gerek kendi sempozyumlarıyla gerekse farklı ülkelerde gerçekleşen konferans ve sempozyumlara verdiği destekle ilme karşı olan vazifesini yerine getirmeye çalıştı. Beder Üniversitesi tarafından gerçekleşen bu önemli organizasyona katkısını da bu açıdan ele almak gerekiyor. Bir edebiyat dergisi olarak Türk edebiyatına sadece matbu metinle değil hayatın içinde de katkıda bulunmak maksadıyla bugün burada bulunuyoruz.”

    Prof. Dr. M. Nejat Sefercioğlu da Şemseddin Sami ile alakalı önemli anekdotlar paylaştı. Şemseddin Sami'nin Arnavut milliyetçiliğinin temellerini oluşturan kişi ve aynı zamanda Arnavut millî; şiirinin kurucusu olarak kabul edildiğini söyleyen Sefercioğlu, Sami'nin tiyatro eserleri, roman ve çeviri eserlerine dikkat çekti. Arapça ve Farsçayı çok iyi bilen Şemseddin Sami'nin Türkçeye olan hâkimiyetinin önemli olduğunu söyleyen Nejat Sefercioğlu o dönemin şartlarında 34 yıllık bir yazı hayatına gazete yöneticiliğiyle beraber 55 eser ve yüzlerce makaleyi sığdırmasının şaşılacak bir iş olduğuna dikkat çekti. Prof. Dr. Feri Duka ve Prof. Dr. Nuri Yüce de ilk günün konuşmacılarındandı.

    Programın ilk gününün ilk oturumu Doç. Dr. Kemal Erol tarafından yönetildi. Bu oturumda Doç. Dr. Abdullah Harmancı, Yrd. Doç. Dr. Fatih Ordu, Dr. Julian Rantzsch ve Güley Yurt farklı açılardan Şemseddin Sami'nin edebiyat hayatına dair tebliğlerini sundular. 13 oturumdan oluşan ve iki gün sürecek olacak konferanslarda video Arnavutluk ve Türk akademisyenler haricinde farklı ülkelerden de konferanslar da dâhil olmak üzere 80 akademisyen Şemseddin Sami üzerine tebliğlerini sunacaklar.


    0 0

    Dünyanın en önemli oyun yazarlarından, Nobel Edebiyat Ödülü (1997) sahibi Dario Fo, ilk kez bir roman kaleme aldı.

    90. yaşını kutlamaya hazırlanan İtalyan yazar, The Pope's Daughter (Papa'nın Kızı) adlı tarihî; romanını “sürpriz” diye tanımlıyor. Fo, ülkemizde tiyatro oyunlarının yanı sıra siyasi kimliğiyle de tanınıyor. Nobel konuşmasında Madımak katliamına değinen yazar, Kitap Zamanı'na verdiği röportajda Türkiye'de son dönemde olup bitenleri yakından izlediğini söylüyor.

    Zaman'ın aylık kitap eki Kitap Zamanı'nın kasım sayısında Can Bahadır Yüce ile romanı ve yazı yaşamı üzerine söyleşen Dario Fo, “Resim yapmadan ve yazmadan geçirdiğim tek bir gün yok.” diyor. Uzun yıllar oyun yazarlığının ardından romana geçişinin planlı olmadığını ifade eden Fo, romanın tarihî; başkarakteri Lucrezia Borgia hakkında gerçek bir kaynak bulamadığı için araştırmalara başlamış. Gerçek bir şey yazmak amacıyla yola çıkan yazar, araştırmalar ilerledikçe roman yazdığının farkına varmış.

    Nobel aldığımı, söyleşilerde sorulunca hatırlıyorum

    1997'deki Nobel konuşmasında Sivas katliamından bahseden İtalyan yazar, Türkiye'yi yakından takip etmeye devam ediyor. Fo'nun 10 Ekim'de Ankara Tren Garı'nın önünde yapılan bombalı saldırı hakkında düşünceleri de söyleşide yer alıyor: “Barış içinde yürürken katledilen şu gençlerin görüntüleri beni çok öfkelendirdi ve 68 yılına, burada, İtalya'da devletin işlediği toplu cinayetlere geri götürdü.”

    Nobel Edebiyat Ödülü'nün dünyadan çok İtalya'da kendisine olan ilgiyi artırdığını düşünen Dario Fo, ‘Nobelli bir yazar' olduğunu söyleşilerde sorulunca hatırlıyormuş: “Bugün hâlâ sıkça başıma gelen, Nobel ödülü sahibi olduğumu benimle yapılan söyleşilerde bu soru bana yöneltildiğinde hatırlıyor olmam.” 90 yaşına girmeye hazırlansa da Dario Fo, bugünlerde eşi Franca ile birlikte yazdığı ve ünlü soprano Maria Callas'a adanmış bir gösterinin sahneleme hazırlığını yeni bitirmiş.


    0 0

    Kitap Zamanı, İstanbul Kitap Fuarı kapağıyla okur karşısına çıkıyor.

    34. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı ile ilgili ayrıntılı bilgilerin yer aldığı sayıda etkinliğin ‘onur çizeri' Tan Oral da söyleşi konuğu. Usta karikatürist mizahtan edebiyata birçok konuda A. Yavuz Altun'un sorularını cevapladı. Kitap Zamanı'nın üçüncü söyleşi konuğu ise Celil Oker. Polisiye edebiyatımızın usta ismi ile yeni romanı üzerine Yavuz Ulutürk konuştu. ‘Çevirmen Gözüyle' sayfasının bu ayki konuğu Süha Sertabiboğlu, romanlarını dilimize kazandırdığı Doris Lessing'i anlatıyor. Bu yılın Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Svetlana Aleksiyeviç'in bir portresini Rüya Karlıova kaleme aldı. Bugünlerin dikkat çeken kitaplarından Umberto Eco'nun yeni romanı Sıfır Sayı'yı ise Yasemin Çongar değerlendirdi. 14. esere ulaşan Kırık Testi serisinin Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız adlı yeni kitabını Ahmet Kurucan tanıtıyor. Hilmi Yavuz'dan Nazan Bekiroğlu'na, Lorca'dan Tarjei Vesaas'a, Necatigil'den George Orwell'a birçok yazarın yeni yayımlanan kitaplarıyla yer aldığı Kitap Zamanı, yarın Zaman ile birlikte gazete bayilerinde okuru bekliyor.


older | 1 | .... | 325 | 326 | (Page 327) | 328 | 329 | .... | 375 | newer