Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 324 | 325 | (Page 326) | 327 | 328 | .... | 375 | newer

    0 0

    Bu yıl 6. kez düzenlenecek Malatya Uluslararası Film Festivali'nin programı önceki akşam açıklandı. 6-12 Kasım arasında gerçekleştirilecek festivalin ulusal ve uluslararası yarışma bölümleri zorlu bir yarışa sahne olacak.

    En İyi Film ödülünün 75 bin TL olduğu Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması'nda 14 film yer alıyor. Abluka, Sarmaşık, Kar Korsanları, Nefesim Kesilene Kadar, Misafir gibi yurtdışı festivallerde dünya prömiyeri yapan filmlerin katıldığı yarışmanın büyük ödülü Kristal Kayısı. Yarışmanın jüri üyeleri ise Aytekin Çakmakçı, Cansel Elçin, Cüneyt Cebenoyan, Ercan Kesal, Handan İpekçi, İpek Tuzcuoğlu ve Mustafa Ziya Ülkenciler. 10 filmin yarışacağı Uluslararası Uzun Metraj bölümünde Saul'un Oğlu, Ben, Earl ve Ölen Kız, Birini Öldürmek, Fırtına Bulutlarının Altında ve Hazine gibi iddialı filmler var. Bu bölümün en iyi filmine verilecek para ödülü ise 12 bin ABD Doları.

    Nuri Bilge Ceylan retrospektifinin de yapılacağı festivalde yarışma bölümleri dışında Dünya Panoraması, Ulusal Panorama, Öteki Dünyanın Renkleri, Ortadoğu Sineması, Romen Yeni Dalgası, Ustaların Gözünden, Ulusal Belgesel Panoraması, Mişmiş (Çocuk Filmleri), Suriyeli Misafirler, Onurlandırılan Filmler, Anılarına Bölümü, Ulusal Kısa Film Yarışması, Kısa Film Dünya Panoraması ve Kısa Film Türkiye Panoraması başlıkları altında yaklaşık 140 film gösterilecek. Ayrıca Ümit Ünal, Zeynel Doğan, Erdem Tepegöz, Melik Saraçoğlu ve Murat Tolga Şen'in jürilik yaptığı ‘En İyi On Kısa Film' izleyicilerle buluşacak. Avşar Sinemaları, Yeşil Sinemaları, DoubleTree By Hilton Malatya Oteli ve İnönü Üniversitesi'nde yapılacak film gösterimlerinde Avşar ve Yeşil sinemalarındaki tüm gösterimler öğrenci 2 TL, tam 3 TL olacak.

    Malatya Film Festivali'nin açılış töreni 6 Kasım Cuma akşamı, DoubleTree By Hilton Malatya Oteli'nde gerçekleştirilecek. Açılış konuşmalarının ve festival yarışma filmlerinin tanıtımının ardından, onur ve emek ödülleri takdim edilecek. Onur ödüllerini bu yıl, oyuncu Perihan Savaş ve Serdar Gökhan alacak. Yabancı Onur Ödülü, Gürcü sinemasının usta yönetmeni Eldar Shengelaia'ya verilecek. Sinema Emek Ödülleri ise sinema yazarı ve tarihçisi Agâh Özgüç ile makyaj uzmanı Suzan Kardeş'e takdim edilecek. Festival, 12 Kasım Perşembe akşamı DoubleTree By Hilton Malatya Oteli'nde yapılacak kapanış ve ödül töreni ile sona erecek.


    0 0
  • 10/22/15--14:00: Gitmek mi zor, kalmak mı?
  • 2012 yapımı Otel Transilvanya'nın devamında Drakula'nın kızı Mavis zor bir kararın eşiğindedir.

    Dedesinin beklediğinin aksine vampir özellikleri göstermeyen Dennis'i insanlar arasında mı yoksa canavarlar arasında mı yetiştirecektir. Bu konuda endişeli olan Drakula, torununu yanında tutmak için elinden geleni yapar. Mavis ve eşi Johnny Amerika'ya tatile gidince bunu fırsat bilen Drakula, torunu Dennis'i ‘canavar eğitim kampı'na götürür.


    0 0
  • 10/22/15--14:00: Kızım olmadan asla
  • Russel Crowe'un başrolde olduğu film, New York'ta yaşayan bir baba ile kızı arasındaki sevginin hikâyesini konu alıyor.

    Hikâye, Pulitzer ödüllü dul bir yazar olan Jake Davis'in, eşini kaybetmesi sonrasında yaşadığı ağır psikiyatrik hastalığa rağmen 5 yaşındaki kızını yetiştirme savaşını ve günümüzde 30 yaşına gelen Katie'nin bu dönemden kalma çocukluk travmalarıyla yüzleşmesini, geçmiş ve günümüz arasında zaman geçişleri yaparak anlatıyor.


    0 0

    İlk filmi 40 ile İstanbul'daki Afrikalı göçmenlerin sorunlarını yansıtan Emre Şahin, ikinci filminde eğlenceli bir hikâye ile karşımıza çıkıyor.

    Senaryosunu İnan Temelkuran ile birlikte Şahin'in kaleme aldığı film, kentsel dönüşüm ve inşaat sektörüne futbol ile direnen bir mahallenin öyküsünü anlatıyor. İstanbul'da, kentsel dönüşümün kuşattığı bir mahallede farklı kesimlerden gençler bir araya gelerek bir futbol takımı kurar. 150 bin TL para ödüllü bir sokak turnuvasına katılan takım, bu parayla mahallenin son kalesi olan bir halı sahanın borçlarını kapatarak mahallelerini kentsel dönüşüme kurban vermemeyi amaçlar.


    0 0

    Yönetmen Deniz Gamze Ergüven, “Türkiye'de kadın olmak” başlığı altına girebilecek bütün sorunları ilk filmine dahil ediyor. Agresif anlatımı ve ‘dışarıdan' bakışıyla dikkat çeken Mustang, Oscar yarışında ise Sivas'ın birkaç adım önünde görünüyor.

    Fransa'nın Oscar adayı Mustang, adındaki Amerikan metaforunun hakkını veren bir yapım. Boynuna geçirilen kement ile kontrol altına alınıp evcilleşmeye zorlanan yabani atlar... Westernlerden aşina olduğumuz bu sahne John Huston'ın Uygunsuzlar / The Misfits (1961) filminde rahatsız edici şekilde yansır perdeye. Finale doğru, Eli Wallach'ın sürdüğü kamyonetin kasasındaki Clarke Gable ile Montgomery Clift yabani atlara bir bir kement atar. Yakaladıklarında ise Wallach'ın yanında oturan Marilyn Monroe bu manzaraya daha fazla dayanamaz, isyan eder. Mustang'in yönetmeni Deniz Gamze Ergüven de yabani atlar ile özdeşleştirdiği karakterlerinin mutiletirilmesine isyan ediyor. Fakat Ergüven'in kızları, Monroe kadar naif, kırılgan değil; tam tersine, olabildiğince hırçın ve öfkeli...

    Mustang'in büyüme çağındaki beş kız kardeşi upuzun saçları, törpülenemez asilikleri, masallarda görülecek türden romantik, hüzünlü direnişleri ve nihayet, nerede yaşadıklarından habersizmişçesine çırpınışları ile ehlileştirilemeyen birer kısrak gibi. Sadece yaşadığımız topraklardan değil, filmlerden de çok iyi biliyoruz ki o yabani atlar evcilleştirildi. Deniz Gamze Ergüven, bu bildik şablonu reddediyor, dolayısıyla karakterleri de.

    BÜYÜ DE GEL ÇOCUK

    Bir büyüme (coming of age) öyküsü Mustang. Yaşadıkları Karadeniz sahil kasabasında, okuldan çıkınca oynadıkları ‘kızlı erkekli' oyun Sonay, Ece, Selma, Nur ve Lale'nin hayatını değiştirir. Komşuların kaynattığı dedikodu kazanında kızların geleceği yavaş yavaş erimeye başlar. Babaanneleri ve amcalarıyla yaşayan yetim kardeşler beklemedikleri bir tepkiyle karşılaşır. En büyüğü henüz 18'ine girmemiş kızları zaptetmek için bir çözüm bulunur. Sırayla evlendirilen kızların yaşadığı amca evi, bir süre sonra hapishaneye döner.

    Deniz Gamze Ergüven, “Türkiye'de kadın olmak” başlığı altına girebilecek bütün sorunları filmine dahil ediyor. Enerjik ve agresif bir rejiye sahip Mustang, renk kullanımı, atmosfer oluşturmadaki başarısı, beş genç oyuncunun sıra dışı performansı ve aralarındaki müthiş uyum ile öne çıkıyor. Filmin ele aldığı meselelerde Türkiye'nin hali ortada. Sorun, Mustang'in ne anlattığında değil, daha çok nasıl anlattığında; hangi detaylara, klişelere başvurduğu, hangilerini atlayıp hangilerini köpürttüğünde.

    TEORİDE ZEHİR GİBİ, PRATİKTE SALLANMAKTA

    Mustang, çözümleyici bir yaklaşımdan uzak. Neden-sonuç ilişkisi kurmadan, “Bu böyledir. Burası Türkiye. Burada kadınlara böyle davranılır” gibi günlük hayatta karşılığı olan tespitlerin haklılığına sığınarak agresif bir dille anlatıyor derdini. Bağıra çağıra, karşıdakine söz söyleme hakkı tanımadan, lafı muhatabının ağzına tıkayan hırçın bir tartışmacı üslubuyla tezlerini sıralıyor. Kendi doğrularını bodoslama anlattıktan sonra, İstanbul'u bir ütopya şehir yaparak perdeden çekiliyor. Tıpkı masallardaki gibi sınırları belli, derinliksiz karakterler keskin bir iyi-kötü kalıbında perdede arzı endam ediyor. Binbir Gece Masalları formuna yakın bir şekilde hikâye, ‘canavara' bazı kurbanlar verdikten sonra iyilerden birini kurtarıp ütopya ülkesine (İstanbul) ulaştırıyor.

    Türkiye'yi, kötülüğün sıradanlıştığı bir sarmala hapseden mevcut iktidar bile yönetmenin dışarıdan bakışının ‘kurbanı'. Hikâyenin bütün kötücül ağırlığı, iktidardaki mevcut yöneticilerin ‘kadın' üzerine yaptığı konuşmalara yükleniyor. Filmde gösterilen muhafazakârlığın iktidar tekelinde olduğu yanılgısı yahut sorumluluğun tamamen iktidara yüklenilmesi ancak bir Fransız bakışıyla mümkün olabilirdi.

    Uygunsuzlar'a dönelim yeniden; filmin finalinde Marilyn Monroe, Clark Gable'a sorar: “Karanlıkta yolunu nasıl buluyorsun?” Kutup yıldızını gösteren Gable, “Şu kocaman yıldıza doğru gittin mi yolunu bulursun.” diyerek cevap verir. Mustang'in o ‘kocaman yıldızı' İstanbul. Özgür bir dünya hayaliyle İstanbul'a gelen Lale, Reşat Nuri Güntekin'in ünlü romanındaki gibi ‘Çalıkuşu Feride' öğretmenine sığınır. Kadınları, genç kızları geçelim, otoriter baskı yaşayan herhangi bir erkek birey için bile İstanbul ütopya olmaktan çıkalı yıllar oldu. Filmdeki kasaba ile İstanbul'un birçok semtininin hiçbir farkı yok.

    Mustang, Türkiyeli sinemasever için eğreti duracak bütün özellikleri, detayları ve karakter tasarımına rağmen karşı konulamaz özgürlük söylemi, başkaldıran dili ve izleyici esir alan anlatımı ile Oscar yarışında Türkiye'nin adayı Sivas'ın birkaç adım önünde görünüyor.


    0 0

    “27. Yıl ENKA Kültür Sanat Müzik Buluşmaları” sezona bu akşam Deutz Chor (Köln Korosu) konseriyle başlayacak.

    70 yıldır sahnede olan koro, ekibin 15 yıllık sanat yönetmeni ve orkestra şefi Heinz Walter Florin yönetiminde ENKA İbrahim Betil Oditoryumu'nda saat 20.30'da sahneye çıkacak. Schubert'ten Brahms'a, Wagner'den Verdi ve Rossini'ye ünlü klasikleri, 110'dan fazla korist seslendirecek. ENKA Sahnesi 26 Ekim Pazartesi akşamı saat 20.30'da ise kendine has üslubu ve yorumuyla ünlü piyanist Gülsin Onay'ı ağırlayacak. Onay, konserde Ludwig van Beethoven, Claude Debussy ve César Franck'in eserlerinden seçmeler icra edecek.


    0 0

    Google Books (Google Kitaplar) projesiyle dünyada yayımlanan bütün kitapları, tek bir çatı altında toplamayı amaçlayan internet devi Google şirketinin başı bir süredir New York mahkemesi ile dertteydi. Telif hakkını ihlal ettiği gerekçesiyle Amerika'daki Yazarlar Birliği'nin açtığı ve 10 yıldır süren dava sonuçlandı.

    Türkiye'de pek ses getirmese de New York mahkemesi geçtiğimiz Cuma günü kararını verdi. ABD'de temyiz mahkemesi, Google'ın projelerinden Google Books'un telif hakkı yasasını ihlal etmediğine karar verdi. Yazarlar Birliği, Google Kitaplar'ın yazarların gelirlerine olumsuz etki yaptığını ve kitapların dijital ortamda erişime açılmasıyla telif hakkının ihlal edildiğini iddia etmişti. Dava aslında New York yerel mahkemesinde 2013'te sonuçlanmış, Yazarlar Birliği kararı temyize taşımıştı. Bu uzun sürecin ardından mahkeme kararı Google'ın lehine çıktı. Karar, bir dünya kitaplığının nihayete erişebileceği umudunu güçlendirdi.

    Mahkeme, Google'ın yaptığı alıntıların “adil kullanım” olarak değerlendirilebileceği ve bunun kamusal bir yarar barındırdığını dile getirdi. Yazarlar Birliği karardan memnun olmasa da Google yetkilileri “Bu karar bize şunu söylüyor: Google Kitaplar sayesinde okurlar hangi kitabı aradıklarını kolayca bulabiliyor. Telif hakkına sahip olanlar da bundan yararlanıyor. Mahkemenin kararı bizi sevindirdi çünkü Google Kitaplar bu dijital çağda büyük bir katalog işlevi görüyor.” diyor.

    Kararın nasıl bir etkisi olacak?

    Google 2004'ten bu yana yaklaşık 20 milyon kitabı dijital ortama aktardı. Proje dünyanın önde gelen büyük üniversitelerinin kendi koleksiyonundaki eserleri taramasıyla başladı. Bu kitaplar Google Kitaplar üzerinden aranabiliyor. Kitabın içinde anahtar kelimeler üzerinden araştırma yapılabiliyor. Sınırlı bir erişim alanı sunan Google Kitaplar, eserin sadece kısa bir bölümünü gösterime açıyor. Son yıllarda proje biraz yavaşlasa da içerdiği kitaplarla önemli bir arşiv sunuyor.

    Google'ın davayı kazanması okurlar ve yayıncılar için ne ifade ediyor? Bu soru, dijital yayıncılığın gittikçe önem kazandığı bir çağda hem yayınevlerinin hem de okurların klasik yayıncılık anlayışını bir tarafa bıraktığı cevabına götürürken, özellikle yayıncıların çeşitli yayıncılık modellerine açık olması gerektiğini söylüyor. Klasik kütüphane kavramının gittikçe dijital bir hale dönüştüğü, pek çok kütüphanenin de hazır olmadığı ve imkanlarının yeterli olmadığı düşünülünce Google Kitaplar'ın dev bir şirketin gölgesi altında açık ara önde olduğu kesin.


    0 0

    Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü, Ankara'da yeni bir sahne açtı. Meşrutiyet Caddesi'ndeki Ziraat Bankası'nın sinema salonu, DT'ye tahsis edildi.

    Devlet Tiyatroları Ziraat Sahnesi, önceki gün Güner Sümer'in yazdığı, Olcay Poyraz'ın yönettiği Hüzzam oyunuyla açıldı. Açılışa, Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Yıldırım Ak, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Necat Birecik ve Ziraat Bankası Genel Müdürü Hüseyin Aydın katıldı. 35 yıldır DT'nin repertuvarında yer alan tek kişilik oyun Hüzzam'da rol alan Maral Üner, Ankara'nın merkezinde bir tiyatro sahnesinin açılışından duyduğu mutluluğu ifade etti ve protokolü bulmuşken “Darısı İstanbul'daki Atatürk Kültür Merkezi'nin başına.” dedi. DT'nin Ankara'daki sahne sayısı, Ziraat Sahnesi ile birlikte 11'e yükseldi.


    0 0

    Önceki gece hayatını kaybeden Türk sinemasının ünlü karakter oyuncularından Yılmaz Köksal'ın cenazesi bugün toprağa verilecek.

    Üsküdar Şakirin Camii'nde öğle vakti kılınacak namazın ardından Kanlıca Mezarlığı'na defnedilecek olan Köksal, 76 yaşındaydı.

    Üç gündür Sultanbeyli'deki özel bir hastanenin yoğun bakımında bulunan Köksal'ın cenazesini oğlu Murat Köksal dün teslim aldı. Oğul Köksal, “Babam yaklaşık 1,5 senedir kanserle mücadele ediyordu. Son bir haftası biraz sıkıntılı oldu. Onun dışında üç gün yoğun bakımda kaldı. Hayat dolu bir insan olduğu için hastalığını çok konuşmuyorduk. Hep umutlu, hep güzel şeylerden bahsediyorduk. Pozitif bir hayat sürdü ve öyle de aramızdan ayrıldı.” dedi. Herhangi bir vasiyetinin olup olmadığına ilişkin soruya Köksal, “Babam sinema ile yaşadı ve son nefesine kadar sinemayı düşündü. Tiyatroyla başlayan yolculuğu sinema ile devam etti ve sinema âşığı biri olarak aramızdan ayrıldı. Topluma, sanatın iyiliği ve güzelliğiyle ilgili her zaman bir şeyler verdi. Sanat dolu bir insandı. Toplumun bütün sanat camiasına gereken değeri vermesini istiyorum. Bütün sanatçılar da bunu istiyorlar.” cevabını verdi.

    1939'da Kırşehir'de doğan Yılmaz Köksal, Tophane Sanat Enstitüsü'nde okudu. Tunç Başaran'ın sinemaya uyarladığı, Orhan Kemal'in “Murtaza” eserinde “Dubara” rolünü oynayarak sinema tarihine geçen sanatçı, uzun süre ikinci derece rollerde oynadıktan sonra, 1970'te Çetin İnanç'ın yönettiği “Çeko” filminde başrole yükseldi. Yılmaz Köksal, 1965'ten 2005'e kadar 180'in üzerinde filmde rol aldı. “On Korkusuz Kadın”, “Çalıkuşu”, “Beş Fındıkçı Gelin”, “Malkoçoğlu”, “Şeyh Şamil”, “Kan Davası”, “Asılacak Kadın” gibi filmlerle gönüllerde yer etti.


    0 0

    Bu yıl 2.si düzenlenen BIFED: Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali, önceki akşam gerçekleştirilen törenle başladı. 13 ülkeden 16 belgeselin yer aldığı festivalde filmler, 7 bin TL değerindeki Fethi Kayaalp Büyük Ödülü için yarışıyor.

    Umut ile karamsarlığın kol kola yürüdüğü bir ülkede yaşıyoruz. Bir yanda dünyadaki üç longoz ormanından biri olan doğa harikası İğneada'ya yapılması planlanan nükleer santral tartışmaları diğer yanda Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali (BIFED)... Önceki akşam başlayan festival, ikinci yılında da ekolojik yönden ‘sabıkalı' ülkemizde farkındalık oluşturmaya çalışıyor. Yerli ve yabancı toplam 65 belgeselin gösterileceği festivalde iklim değişiminden nükleer felaketlere, su kaynaklarının tükenmesinden dijital kirliliğe kadar doğayı etkileyen birçok soruna dikkat çekilecek.

    Aynı zamanda festival başkanı olan Bozcaada Belediye Başkanı Hakan Can Yılmaz, bütçelerinin küçüklüğüne karşın özgürlüklerine vurgu yaparak, ülkemizde ‘alışkanlık' haline dönüşen festival iptallerine değindi: “BIFED özgürdür. Altın Koza Film Festivali'nin seyircisiz yapıldığı, Antalya Film Festivali'nde belgesel bölümünün iptal edildiği, 1001 Belgesel Film Festivali'nin belirsiz bir tarihe ertelendiği, İstanbul Film Festivali'nin sansür yüzünden ödül törenini yapamadığı bir ortamda bu festivalin Bozcaada'da planlandığı gibi gerçekleşmesi çok önemlidir.”

    BIFED jürisinde bu yıl yapımcı-senarist Funda Alp, belgesel yönetmeni ve insan hakları aktivisti Liz Miller, sinema yazarı Maria Chalkou, belgesel yönetmeni Manou Khalil, belgesel yönetmeni Banu Güven, yapımcı Gaye Günay, yönetmen Özcan Alper ve sinema yazarı Gaetano Caprizzi var.

    Özcan Alper: Doğanın hâkimi değiliz

    Artık ‘rantsal dönüşüm'e evrilen kentsel dönüşüm projeleri, HES'ler ve Karadeniz'deki Yeşil Yol çalışmaları düşünüldüğünde Türkiye'nin ekolojik karnesi pek parlak değil. BIFED'in ülkemizde yapılıyor olmasının büyük önem taşıdığını vurgulayan Özcan Alper, “Festival, bizim gibi son zamanlarda çevre sorunlarıyla boğuşan bir ülkede çevre bilinci oluşturuyor. Ülkemizde artık insanlar kendilerini doğanın hâkimi görüyor. Bu sebeple BIFED, çevre meselesinin uluslararası boyutlarına dikkat çekmesi açısından çok önemli yerde duruyor ve geliştirilmesi gerekiyor.” dedi.

    Myanmarlı yönetmen Sai Kong Kham'ın ‘Bu Topraklar Bizim' adlı belgeselindeki bir cümle halimizi özetler gibi: “Çevre felaketleri artık ağzımızdan çıkan bir deyiş gibi oldu.” Jüri üyelerinden Liz Miller da bu tür ekolojik belgesel festivallerinin çevre bilinci oluşturduğuna dikkat çekiyor ve ekliyor: “Bu festivaller önemli çünkü önceleri sadece çevreci aktivistler programlara katılırken şimdi her yerden birçok katılımcı geliyor.” Manou Khalil ise doğadaki yıkımla ilgili “Etrafımızdaki her şeyi birbirinin benzeri yapmaya başladık. Nereye baksak aynı kafeler, aynı binalar. Her alanın özgünlüğünü bozmaları üzücü bir şey. Kültürü savunan insanlar ile yok edicilerin arasındaki fark da böyle ortaya çıkıyor.” ifadesini kullandı.

    Festivalin yarışma bölümüne 13 ülkeden 16 belgesel seçildi. Japonya, Myanmar, Fransa, İtalya, Almanya, Şili, Meksika ve Güney Kore'nin de aralarında bulunduğu ülkelerden İsveç iki, Türkiye ise üç yapımla yarışmaya katılıyor. Birinci olan film 7 bin TL değerindeki Fethi Kayaalp Büyük Ödülü'nün sahibi olacak. İkinci seçilen filme 5 bin TL, üçüncü filme ise 3 bin TL para ödülü verilecek. Bu yıl BIFED'e öğrenci filmlerini desteklemek ve farklı bir alan eklemek amacıyla yeni bir bölüm açıldı. Jürisinde fotoğraf sanatçısı Alaattin Timur, Anastasia Laukannen ve Janet Barış'ın yer aldığı ve sadece öğrenci filmlerinin yarıştığı bölümün birincisi Gaia Ödülü'ne layık görülecek.

    Yarışma belgeselleri

    Metamorfoz (Sebastian Mez, Almanya, 2013), Ay'daki Rüzgâr (Seung-jun Yi, Güney Kore, 2014), Ulak (Su Rynard, Kanada-Fransa, 2015), Günaydın Taranto (Paolo Pisanelli, İtalya, 2014), Sudaki Suretler (Erkal Tülek, Türkiye, 2011), Turab (Hasan Basri Özdemir, Musa Ak, Türkiye, 2015), Cibik (Turgay Kural, Türkiye, 2014), Sunu (Teresa Camou Guerrero, Meksika, 2015), Bisikletler Arabalara Karşı (Fredrick Gertten, İsveç, 2015), Nükleer Gökyüzü Altında Bir Ninni (Kana Tomoko, Japonya, 2014), Mikrotopya (Jesper Wachtmeister, İsveç, 2013), Ben Halkım (Anna Roussillon, Fransa, 2014), Yönünü Değiştiren Nehir (Kalyanee Mam, Kamboçya, 2012), Surire (Bettina Perut, Iv·n Osnovikoff, Şili, 2015), Sonuç-İkinci Taşkın (Raphael Barth, Avusturya-Almanya-İrlanda, 2014), Bu Topraklar Bizim Topraklarımız (Sai Kang Khan, Myanmar, 2014)


    0 0

    Telif hakkını ihlal ettiği gerekçesiyle Amerika'daki Yazarlar Birliği'nin Google Books'a (Google Kitaplar) açtığı dava sonuçlandı.

    10 yıldır süren davada New York'taki mahkeme geçtiğimiz cuma günü kararını verdi. Temyiz mahkemesi, Google'ın projelerinden Google Books'un telif hakkı yasasını ihlal etmediğine karar verdi. Yazarlar Birliği, Google Kitaplar'ın yazarların gelirlerine olumsuz etki yaptığını ve kitapların dijital ortamda erişime açılmasıyla telif hakkının ihlal edildiğini iddia etmişti. Dava aslında New York yerel mahkemesinde 2013'te sonuçlanmış, Yazarlar Birliği kararı temyize taşımıştı.


    0 0

    Dünyanın yaşayan önemli sanatçılarından Çinli muhalif Ai Weiwei'nin, İngiltere'nin başkenti Londra'nın en önemli sanat mekânlarından Royal Akademi'deki sergisi büyük ilgi görüyor. Çin hükümetinin insan hakları, yolsuzluk ve demokrasi konusundaki tutumunu her fırsatta eleştiren Ai Weiwei, bu tavrı ile devletin makbul görmediği bir sanatçı.

    İngiltere'nin başkenti Londra'nın en önemli sanat mekânlarından Royal Akademi, Çinli muhalif sanatçı Ai Weiwei'nin (1957) Londra'daki ilk büyük sergisine ev sahipliği yapıyor. Çin hükümetinin insan hakları ve demokrasi konusundaki tutumunu her fırsatta eleştiren sanatçı, bu tavrı ile devletin makbul görmediği bir sanatçı. Weiwei'nin 1985'ten günümüze uzanan eserlerinin yer aldığı sergi, yerel anlamları içermesi kadar tüm insanlığa hitap eden bir çok sesliliğe sahip. Öte taraftan sergi, sanatın politik gücünü gösteriyor. Düşünür ve sanat eleştirmeni Arthur C.Danto, “Bir şeyi sanat yapan görünmez nitelikleridir.” der. Ai Weiwei'nin pek çok alana çekilebilecek işleri pek çok görünür, görünmez nitelikleriyle sanatseveri içine çekiyor.

    Sanatçının babası Ai Qing, Paris'te sanat ve felsefe eğitimi alır. Ülkede iyi bilinen bir şair olmasına rağmen yazdıklarından dolayı çeşitli baskılara uğrar. Çin hükümeti Ai Weiwei'nin babasının da aralarında olduğu pek çok ismi baskı altında tutmaya çalışır. Ekmeğini tuvalet temizliğinden kazanmak zorunda kalan Qing, bu yüzden oğlunun bir sanatçı olmasını asla istememişti. Fakat 1981-1993 yılları arasında Weiwei'nin yolu New York'a düşer ve burada ünlü sanatçılarla tanışma fırsatı bulur. Sonrasında babasının hastalığı sebebiyle Çin'e geri döner. Burada çalışmalarını sürdürür.

    BASKICI REJİMİN GÖLGESİNDE SANAT YAPMAK

    Geleneksel sanatçı tanımlamasından farklı bir yerde duran Weiwei'nin sergisi Akademi'nin girişindeki bahçeye yerleştirilen ağaç enstalasyonuyla (yerleştirme) başlıyor. Eski tarihi malzemelerden yeni objeler üreten sanatçı, bu seçimiyle geleneksel üslupların değerini ve özgünlüğünü günümüz Çin üzerinden okumayı amaçlıyor. Kullandığı malzemenin sınırlarını zorlayan sanatçı, tahta, porselen, mermer, yeşim taşı ve demir gibi malzemeleri bir zanaatkâr tavırla işiyor. Hazır malzemeleri yeniden üreten sanatçı, kimi zaman da bunları tahrip ediyor.

    Seramik yengeçler ve yıkılan Çin tapınaklarından malzemelerle eski mobilyaları birleştirdiği duvar yerleştirmeleriyle, Çinliler için günlük kullanım veya kültürel nedenlerden dolayı bir hayli önem taşıyan objeleri yeniden üretiyor. Sinema, heykel, yazı gibi farklı üretim biçimleriyle kendini ifade eden sanatçının bu arzusu kendi deyişiyle şunu özetliyor: “Eylemlerim bana kim olduğumu söylüyor, nereden geldiğim ve nerede nereye gittiğim…”

    Çin hükümetinin kendisini gözetlemek için stüdyosunun yakınına yerleştirdiği kameralardan ilhamla yaptığı mermer kamerasıyla eleştirilerini dile getiriyor. 2008'deki Sichuan depreminde ölen 5 bin çocuğun bulunduğu binadan topladığı demir parçalarıyla küçük bir tepe oluşturduğu yerleştirmeye yine bu depremde ölenlerin isimlerinin yazılı levhalar eşlik ediyor.

    Sansüre karşı sanat

    Enerjisinin çoğunu toplumsal konulara ve Çin'deki sansüre karşı kullanan Weiwei, 3 Nisan 2011'de Pekin Havalimanı'nda Çin hükümetince vergi yolsuzluğu suçlamasıyla tutuklanır, 22 Haziran 2011'de ise salıverilir. Üç ay boyunca iki polis tarafından bir odada sürekli gözetim altında tutulur. Bu deneyimi, altı büyükçe metal kutuların içine yerleştirdiği figürlerle sergisine dâhil eden Weiwei, ziyaretçilerin iki küçük camdan bakarak hapishanede yaşadığı o zorlu anları tecrübe etmesini istiyor.

    Sergide Mao'nun çalışma kampında ölen bir entelektüelin kemikler ile Çin hükümeti tarafından yıkılan stüdyosundan kalan tuğlalardan yaptığı yerleştirme de dikkat çekiyor. Geçmişe, kültürel devrime atıfta bulunan iki bin yıllık Çin vazosunu kırdığı anın yer aldığı fotoğraflar ve Batı tüketim anlayışına atıf yapan Coca-Cola yazılı vazo da sergideki eserlerden.

    İnsan hakları ihlalleri, yolsuzluk ve demokrasi gibi konulardaki gevşekliklere karşı her ülkenin Weiwei gibi sesini yükselten sanatçılara ihtiyacı olduğu kesin. “Direnmeyen insan da suça ortaktır.” diyen Ai Weiwei'nin güçlü eserleri sanatın kudretli yönünü açıkça ele verirken, Danto'nun dediği gibi “ruhu canlandırmak konusunda gerçekten de sanattan iyisi yoktur”. Sergi, 13 Aralık'a kadar Londra'daki Royal Akademi'de gezilebilir.


    0 0

    Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nun (CRR) yıllarca genel sanat yönetmenliğini yapan, iki ay önce Bakırköy'de yeni açılan Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi'nin başına getirilen opera sanatçısı Arda Aydoğan, bu sabah Levent'teki evinde geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti.

    1963 yılında Ankara'da doğan Aydoğan, M.S.Ü. Devlet Konservatuarı Opera ve Konser Şarkıcılığı bölümünü bitirdi. 1989'da Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nun kuruluş çalışmalarında yer aldı. 1994'te CRR Konser Salonu'nun Genel Müdür ve Sanat Yönetmenliği görevine atandı. 1995'te CRR Opera Orkestra ve Korosu'nu, 1996'da CRR Senfoni Orkestrası'nı, 2003'te CRR Dans Tiyatrosu'nu kurdu. On yıl boyunca görev yaptığı CRR, onun döneminde Türkiye'nin ve Avrupa'nın sayılı konser salonları arasına girdi. Türk kültür ve sanat hayatında önemli ilklere imza atan Aydoğan'ın cenazesi salı günü CRR'de yapılacak törenin ardından defnedilecek.


    0 0
  • 10/25/15--14:00: Doğu Akdeniz'deki Osmanlı
  • Yunanistan İstanbul Başkonsolosluğu, Yunanistan Ulusal Araştırma Enstitüsü Osmanlı Araştırmaları Programı ve Orient-Institut İstanbul işbirliğiyle Beyoğlu'ndaki Sismanoglio Megaro binasında “Doğu Akdeniz'de Osmanlı Geçmişini Hatırlamak” başlıklı bir konferans dizisi başlıyor.

    İlki bugün yapılacak olan program 24 Mayıs 2016'da sona erecek. Sinan Kuneralp'in konuşmacı olduğu “Tanzimat ve Tanzimat Sonrası Dönemlerde Rum Asıllı Osmanlı Diplomatlarının Günce, Anı ve Yazışmaları” oturumu ile Atina'dan Maria-Christina Chatziioannou'nun katılacağı “Osmanlı İmparatorluğu'nda Tanıklıklar; 19. Yüzyılda Yunan Ticaret Ağları Örneği” adlı oturum bugün saat 19.00'da başlayacak. (www.mfa.gr/turkey)


    0 0
  • 10/25/15--14:00: Bizi insan yapan nedir?
  • Eylül ayında Roger Waters-The Wall belgeselini seyirciyle buluşturan !f İstanbul, bu ay da Yann Arthus-Bertrand'ın son filmi İnsan/Human'ın gösterimine ev sahipliği yapacak.

    İnsan, yarın İstanbul, Ankara, İzmir, Diyarbakır ve Trabzon'da aynı anda gösterilecek. İlk filmi Yuva ile dikkatleri çeken Fransız fotoğrafçı ve yönetmen Yann Arthus-Bertrand'ın İnsan filmi, 60 farklı şehirde 2 bin kişiyle yapılmış söyleşilerden oluşuyor. “Bizi insan yapan nedir?” sorusunun peşine düşen film, karanlık olduğu kadar umut verici insan hikâyelerine ortak ediyor seyircisini. Savaştan ayrımcılığa ve yoksulluğa kadar insanlık sorunlarını kişisel hikâyelerle anlatan Bertrand, bu çelişkiler üzerinden seyirciyi empatiye davet ediyor. Ücretsiz olacak gösterime davetiye kazanmak isteyenler www.ifistanbul.com adresine başvurabilir. !f İstanbul'un 15. yılına özel hazırlanan ‘!f İlham Serisi' film gösterimleri şubat ayına kadar devam edecek.


    0 0

    Belgesel Sinemacılar Birliği (BSB), iki yıldır “Pitchin İstanbul' adı altında belgesel pişirme, bir çeşit belgesel üretme atölyesi düzenliyor.

    Bu yıl ikincisi yapılan ve iki aşamalı gerçekleştirilen projenin ilk aşaması TC Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın desteği ve Avrupa Belgesel Ağı'nın (European Documentary Network-EDN) işbirliğiyle 20-24 Ağustos 2015'te gerçekleşmişti. Koç Üniversitesi'nin Anadolu Araştırmaları Merkezi'nde (ANAMED) geçtiğimiz perşembe günü yapılan ikinci aşamada ise belgesel sinema üretiminde yeni bir süreç başlatıldı.

    Atölye kapsamında İstanbul'da pek çok yabancı belgesel uzmanı ağırlandı. Alman Dr. Claudia Schreiner, Al Jazeera televizyonunun Balkan temsilcisi Lejla Dedi, Litvanyalı film yönetmeni ve yapımcısı Audrius Stonys, EDN Eğitim Başkanı Mikael Opstrup o isimler arasındaydı. Lejla Dedic, bölgede çekilen belgesellerin satın alım ve ortak yapımlarından sorumlu bir isim. Merkezi Leipzig'de bulunan MDR televizyonunun belgesellerinden sorumlu Schreiner, ‘iyi belgeseli gözünden tanıyan' isim olarak biliniyor. Bağımsız bir yönetmen olarak 16 film çeken Stonys'in filmleri Avrupa Film Akademisi'nin “En İyi Avrupalı Belgesel Filmi” ödülü FELİX dahil olmak üzere pek çok ödül aldı…

    Uzmanlar, ANAMED'de yapılan atölyede kapsamında eğitim verdi, birçok belgesel fikrinin sunumunu dinledi, yapımcılar ve genç yeteneklerle konuştu. ‘Sınırlar & Komşular (Gökhan Kılınç, Deniz Açıkbaş), Nefes (Mert İzcan, Demre Derebaşı), Parçalar (Rojda Akbayır, Ender Yeşildağ), Mahallede Gaco Var (Nesli Özalp, Yunus Tuncer), Bir Karadeniz Yolculuğu (Bahriye Kabadayı Dal, Burak Dal), Antoine Köpe'nin Anıları (Nefin Dinç, Elsa Ginoux), Mr. Gay Suriye (Ayşe Toprak, Cem Doruk), Bir Kasaba Bir İnsan (Buket Aydın), Kardeş Türküler Belgeseli (Ayşe Çetinbaş, Gökçe İnce), Yannis (Bingöl Elmas, Hakan Paşalı) çekilmesi planlanan belgesellerden bazılarıydı… Gençler, uzmanlarla yapımcıları ikna edebilirse ve kaynak bulabilirse amaçlarına ulaşacaklar.

    Belgeseller arasında Nefin Dinç'in yönettiği (Herkül Milas ile hazırladığı Öteki Kasaba belgeseli oldukça beğenilmişti), I. Dünya Savaşı'nda fotoğrafçılık yapan ve bugüne kadar hiç bilinmeyen bir isim; Antoine Köpe'nin Anıları'nı anlatan belgesel ile Yasin Ali Türkeri'nin, ‘Ada Sahillerinde Bekliyorum' şarkısının evrensel serüvenini anlatan belgesel dikkat çekiyor.

    Bu atölyenin belgesel çeken yönetmenlere, yapımcılara nasıl bir katkısı oldu? Birincisi, yapımcıları, kanal temsilcilerini ve film satın alma uzmanlarını bir araya getirdiği için Avrupa'daki belgesel ağı ile iletişim başlatıldı. Ortak film çekmek için fikir alışverişinde bulundular. İkincisi İstanbul'un belgesel üretme merkezi olma yolundaki ilk adımı atıldı. Üçüncü önemli nokta ise uzmanların Türkiye'de çekilen ya da çekilmesi planlanan belgesellerle ilgili izlenimleriydi. Uzmanların sunumlarda dikkatlerini çeken nokta, yıllardır tartışa tartışa, konuşa konuşa bitiremediğimiz şu konular olmuş: “Belgesellerinizde öne çıkan tema; kimlik, haklar ve sınırlar…”


    0 0

    İBB İstanbul Şehir Tiyatroları, Haldun Taner'in 100. yaşını müzikli güldürü ‘Dün Bugün' ile kutluyor. Yazarın, dört oyunundan parça parça sahnelerden oluşan Dün Bugün, geçmişten bugüne değişmeyen toplumsal meselelere odaklanıyor. Güven vermeyen siyasetçiler, dini istismar eden çevreler, işini bilir vatandaşlar… Değişmeyen başka şeyler de var tabii.

    27 yıl önce Keşanlı Ali Destanı ile perde açan Kadıköy'deki Haldun Taner Sahnesi, sezonu yine ismiyle müsemma bir oyunla karşıladı. Bu kez sahnede usta yazarın bir değil, dört oyunu vardı: Keşanlı Ali Destanı, Vatan Kurtaran Şaban, Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım ve Günün Adamı gibi oyunlardan sahneler içeren “Dün Bugün”, İstanbul Şehir Tiyatroları'nın Haldun Taner'in 100. doğum yılına özel hazırladığı müzikli bir güldürü. Semiha Berksoy Opera Vakfı ve Tiyatro 2000 ekibinin sahneye taşıdığı oyunu, yıllar sonra ŞT'ye dönen konuk rejisörlerden Zeliha Berksoy yönetiyor. Tema belli, dünden bugüne hiçbir şeyin değişmediğini anlatmak. Her döneme göre şekil değiştiren politikacılar, liyakatine göre değil adam kayırmacılığa göre atanan bürokratlar, din istismarcıları, içi boş aydınlar, halktan fersah fersah kopuk kalburüstü takımı ve haksızlıklara karşı sessiz kalmayı sürdüren, sorgulamayan halk kitleleri… Özetle memleketimden insan manzaraları…

    Evet şu anki siyasi atmosfer düşünüldüğünde ‘değişen bir şey yok' demek kabul edilebilir bir iddia. Oyun daha en başından buna odaklanıyor ve bu yönüyle epeyce siyasi mesajlar içeriyor. Ancak elma ile armudun karıştırıldığı ve dolayısıyla hayal kırıklığı oluşturan şeyler de yok değil. Perde açılır açılmaz oyuncuların, sunuş niteliğinde söylediği şarkıda geçen türban göndermesi ile mevcut siyasilere duyulan öfkenin faturası doğrudan başörtüsüne çıkarılıyor. Hem de eleştirilecek onlarca (yolsuzluk, hırsızlık) şey varken… Ayrıca şarkıda geçen ‘Dün peçe vardı bugün türban' ifadesi, salondaki çoğunluğu 60 yaş üstü seyirciyi tabiri caizse gaza getirme görevi görüyor. Bu ve benzeri göndermeleri, izleyici iki saat süresince ‘avuç patlatırcasına' alkışlayıp durdu.

    Bir de ne demek istediği pek anlaşılmayan Risale-i Nur göndermesi vardı ki tam bir ‘ortaya karışık' durumu söz konusu. Tapu kadastrodan kültür müşavirliğine atanan Şaban Efendi'nin kültürel faaliyetleri nizama sokmaya çalışırken tek müdahale etmediği yer bir kitapçıdır. Dini kitapların satıldığı dükkanda ‘bestseller' kitabın Risale-i Nur olduğu söylenir Şaban Efendi'ye. Müsteşar ses etmeden ayrılır dükkandan. Salonda ise alkışlar yükselir.

    Haldun Taner oyunlarını izleyenler, yazarın toplumsal ve siyasal eleştirilerini rahatlıkla hisseder. Taner bunu üstü kapalı yapma gereği de duymaz. Ancak kişilerden çok olaylara yöneltir eleştirilerini. Muhafazakarlar da eleştirilerden nasibini alır fakat yazarın hakiki-sahte ayrımı yapmada hassas olması kimsenin rencide olmamasını beraberinde getirir. Hatta klişe ifadeyle ‘samimi' dindarlar bu dünyada barınamayacak kadar iyi karakterlerdir. Tıpkı Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım'ın vazifeşinas karakteri Vicdani gibi. Vicdani, çocukluk arkadaşı Efruz'un aksine camide imamı, okulda öğretmenlerini, memuriyette üslerini dinleyen bir karakterdir. Kısaca dinine, vatanına, devletine bağlı biridir ama işleri yolunda giden hep Efruz olur. Vicdani'nin son durağı ise akıl hastanesidir. Dört oyundan sahneler içeren Dün Bugün de akıl hastanesinde bitiyor.

    ‘Olmasaydı da olurdu' dediğimiz göndermeler…

    Dün Bugün, bahsini ettiğimiz göndermeleri çıkarırsak kıymetinden eksilmeyecek bir oyun. Zoraki göndermelerin Taner'in anısına sahnelenen bir oyunun başarısını gölgelediğini söylemek zorundayız. Oyunun sonunda orta sıralardan bir kadın izleyicinin sesi titreye titreye ‘Sizler cumhuriyetimizin yılmaz bekçilerisiniz' diye bağırması ile değişmeyen başka şeyler de olduğuna şahit olmamız ise neresinden bakarsanız hüzünlü. Evet siyasetçi profili hâlâ güvenilmez, bir kısım vatandaş hâlâ ‘işini bilir', dini istismar edenler hâlâ baki fakat belli bir kesimdeki dindar alerjisi de devam ediyor. Ya da bizi yönetenlerin attığı sorumsuz adımlar yüzünden, normalleşmeye başlayan süreçlerden geriye dönüş yaşanıyor.

    Sonuç, oyun çıkışında seyircilerden birinin başörtülü bir başka izleyiciyi işaret ederek ‘Bence kasten geliyorlar' diyerek taciz etmesi. Dün Bugün, ‘olmasaydı da olurdu' diyeceğimiz eklemeler dışında eğlenceli bir oyun. Dört oyunu barındırması ile epeyce yorucu olması ise Erdem Akakçe ve Selin Zafertepe'nin performansları sayesinde hoşgörülebilir. Farklı salonlarda izleyici karşısına çıkacak olan oyun 18 Kasım'da Tiyatro Ak'la Kara'da sahnelenecek.


    0 0

    Londra'da ve Broadway'de kapalı gişe oynayan oyunlar, National Theatre Live işbirliği ve Oyun Salonu kapsamında İstanbul'a geliyor.

    Sahnelendiği salondaki en iyi koltuğun bakış açısından yapılan ve özenle kurgulanan kayıtlar, 15 Kasım'dan itibaren her ay, sinema düzeninde ve Salon ekranından tiyatroseverlerle buluşacak. Kasım ayında gösterimde olacak Hamlet'in ardından aralıkta Of Mice and Men, ocakta Skylight, şubatta ise John, Salon'da izlenebilecek. Gösterimlerin sınırlı sayıdaki biletleri 5 Kasım'dan itibaren biletix ve İKSV ofislerinden satışa sunulacak.


    0 0

    Adı gibi sürekli ‘gezen' bir film festivali Gezici Festival. 20 yılı aşan yolculuğunda Türkiye'nin dört bir yanına film götürdü.

    Ankara merkezli Gezici'nin 21. yılındaki güzergahında Bursa ve Kastamonu var. 27 Kasım-3 Aralık arasında Ankara'da olacak festival, 4-7 Aralık tarihlerinde Bursa'da, 9-10 Aralık günlerinde ise Kastamonu'da olacak.

    Ankara Sinema Derneği'nin düzenlediği Gezici Festival, 27 Kasım'da Ankara'dan yola çıkacak. 21. kez yollara düşmeye hazırlanan festival, en son 10 yıl önce gittiği Bursa'da seyircileriyle özlem giderecek. Bursa gösterimlerini geçtiğimiz haftalarda ilk kez kapılarını açan Sanat Mahal'de gerçekleştirecek festivalde film ekipleri de Bursalı izleyiciyle buluşacak.

    Geçtiğimiz yıl bir ilki gerçekleştirerek Kastamonu Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekan Yardımcısı Yrd. Doç. Dr. Ersoy Soydan'ın davetini geri çevirmeyen ve dönüş yolunda Kastamonu'ya uğrayan festival, yoğun ilgiyle karşılandığı Kastamonu'yu bu yıl programına dahil etti. 1995'ten bu yana dünya ve Türkiye sinemasının seçkin örneklerini farklı şehirlerdeki sinemaseverlerle buluşturan Gezici Festival, Kastamonulu seyircisiyle bu yıl bir kez daha buluşacak.

    Gezici'nin takipçilerini bu yıl da birçok sürpriz bekliyor. Klasikleşen bölümlerinin yanı sıra özel bölümleri ve konuklarıyla da dikkat çeken festivalde, sinema üzerine söyleşiler ve çeşitli atölye çalışmaları yer alacak. İlk yılından beri afişleriyle festivale destek veren Behiç Ak, 21. yılda da Gezici'nin afişine imza attı.


    0 0

    Önceki gün hayatını kaybeden opera sanatçısı Arda Aydoğan (57), kültür sanatımıza çok hizmet etti. Başta Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda (CRR) yaptığı yenilikler olmak üzere sanat yöneticiliğinde öncü oldu.

    CRR onun döneminde hem Türkiye'nin hem de Avrupa'nın en iyi konser salonlarından biri haline geldi. ‘Halk operası' adı altında pek çok fikri vardı. Bir kısmını gerçekleştirdi. 2004'te ‘Hoşgörü İmparatorluğu' adlı müzikal gösteriyi sahneye taşıdı. Artık çok moda olan ‘senfonik ilahiler' fikri de ona ait. Bugüne kadar 5 bin konser organize etti. Bedrettin Dalan, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Topbaş gibi İstanbul'un en çok konuşulan ve tartışılan belediye başkanlarıyla çalıştı. ‘Belediyecilik ve sanat' konusunda tecrübesi büyüktü. Fakat 2004'ten bu yana kimse onu değerlendiremedi. Bir ara Şişli Belediyesi'ne danışmanlık yaptı. En son iki ay önce Bakırköy Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi genel sanat yönetmenliğine getirildi. Aydoğan'ın, inşası 2013'te tamamlanan, açılışı ise kasımda yapılacak yeni sanat merkeziyle ilgili planları vardı, ömrü yetmedi. Geçen hafta, Bakırköy Adliyesi'nin arkasına düşen merkezde projelerini ve tecrübelerini konuşmuştuk. Aydoğan bu röportajı okuyamadı, umarız ‘belediyecilik ve sanat' konusunda ilerlemek isteyenler onun son röportajından faydalanır…

    CRR'ye sizin emeğiniz çok oldu, nasıl başlamıştınız?

    Cemal Reşit Rey Konser Salonu ile tanışmam, 1989'da dönemin belediye başkanı Bedrettin Dalan zamanında oldu. Dalan, evlendirme sarayı olarak planladığı salonu konser salonuna dönüştürmemi istedi. 6 ay gibi kısa bir sürede yaptık.

    Neden birdenbire karar değiştirildi?

    O dönemde Zubin Mehta İstanbul'a konser vermeye gelmişti. Lütfi Kırdar Spor ve Sergi Sarayı'nda sahneye çıkmıştı. Biliyorsunuz kendisi önemli bir orkestra şefi. Giderken de gazeteciler, İstanbul'u nasıl bulduğunu sormuştu ona, “Çok güzel bir şehir fakat bir konser salonunuz bile yok. Bir daha gelmem.” cevabını vermişti. Bunun üzerine harekete geçildi.

    1994'ten 2004'e kadar CRR'nin başındaydınız, şimdi nasıl buluyorsunuz orayı?

    CRR'yi konserlerin dışında, kendisinin de sanat ürettiği bir kurum haline getirmeye çalıştım. Bir opera kurduk. İstanbul'un ikinci opera sahnesi olarak faaliyet gösterdik. Bir dans tiyatrosu, senfoni orkestrası kurduk. Yılda 300'e yakın konser yapıyorduk. Türk müziği, caz, dünya müziği, operalar… Fakat ben ayrıldıktan sonra tüm bunlar faaliyetlerini durdurdu. Senfoni Orkestrası da çok seyrek konser veriyor.

    Neden durdu?

    Belediyecilikte devamlılık vardır. Halka hizmette vardır. Birinin yaptığını, ondan sonraki gelen ortaya koyduğu çalışmalarla ileriye taşır. Emek verilenleri iptal ederek ya da kötüleyerek bir yere varılmaz. Ben sanatı her zaman siyasetin üzerinde gördüm. CRR'de hem müdür hem de genel sanat yönetmeni olarak görev yaptım. Ve orasını beş yıldızlı bir müessese olarak planladım. İlk defa bir konser salonuna İSO belgesi aldık. İstanbul'un hatta Türkiye'nin tek konser salonuydu.

    İstanbul'da artık pek çok konser salonu var, onları nasıl buluyorsunuz?

    Belediyeler konser salonu yapıyor ama bilene sormadan inşa edildiği için bu salonların hepsi sorunlu. Birinci amaçları sanat değil, toplantı, konferans için dizayn ediliyor. Sonra ‘burada kültür sanat etkinlikleri de yapalım” deyince olmuyor. Akustikleri bozuk, sofitaları (tiyatro salonlarında kedi merdiveni denen köprülerin olduğu ve ışıkların konumlandırıldığı yer), orkestra çukurları yok. Sahne gerileri yok.

    Bedrettin Dalan'dan itibaren tüm belediye başkanlarıyla çalıştınız. Sanatçılar ve politikacılar, yöneticiler genelde birbirlerini anlamıyor. Sizinki nasıl bir tecrübeydi?

    Her belediye başkanı CRR'yi özel bir yere koydu, değer verdi. Sanatın halka ulaştırılması belediyelerin işi. Avrupa'da da bu böyle. Şimdi CRR'nin durumunu sorarsanız bıraktığımız seviyede değil. Biraz üzücü. Kadir (Topbaş) Bey'in sanatı sevdiğini biliyorum, sanatsal faaliyetler ekip işi. CRR Tayyip Bey dönemi de dahil, tamamen benim yönetimime bırakılmıştı. Oranın bir seyircisi oluşmuştu, şimdi halk oradan uzaklaştı… Önemli olan çok yüksek bütçeli konserler yapmak değil. Devamlılığı sağlamak.

    Sizce hangi dönemde sanatçılar daha mutlu ve rahattı?

    Bence, en mutlu ve rahat dönemlerini Özal zamanında yaşadılar. 1980-1990 arası maddi bakımdan da sanatçılar için iyi bir dönemdi. Sanatsal faaliyetlerin de en yüksek olduğu zamanlardı. Bir sanatçının yetişmesi çok kolay değil. Büyük zorluklar yaşanıyor. Hele Türkiye'de sanatçıların çoğu acı çekiyor. Her anlamda acı çekiyor. Eğlence sektöründen bahsetmiyorum. Mesela AKM'yi unutmamız gerekiyor galiba.

    AKM yılan hikâyesine döndü sanırım…

    AKM'nin bu halde olması bilinçli değildir. Kimsenin halkın sanat ihtiyacını yok etme veya cezalandırma arzusunda olduğunu zannetmiyorum. Siyasette, halk yönetiminde inat olmaz. Orası, sanatçıların ve sanatseverlerin toplandığı bir mekandı. Siz orayı yok ettiğinizde, sanat dünyamıza bir bomba atmış oluyorsunuz.

    Recep Tayyip Erdoğan, AKM'nin yerine opera binası yapacaklarını söylemişti. 2013'te. Kimse inanmadı bu sözüne. Siz inandınız mı?

    Tabii ki inandım, çünkü ben kendisiyle çalıştım. İlk Türk operası Özsoy Operası'nın 75. yılı onun belediye başkanlığı dönemine denk gelmişti. Tekrar sahneledik. Kendisi geldi izledi, tüm sanatçıları tebrik etti. Belediye başkanlığı döneminde sanata yaklaşımı böyle değildi, –belki bence hâlâ öyledir, biraz çevresiyle ilgili sanırım- değer veren biriydi. Ama sonuca bakarsak halk, sanatçılar sanattan yoksun. Eğer istenirse AKM kısa zamanda ayağa kaldırılabilir.

    Artık Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi'ndesiniz. Burası şimdilik İstanbul'un tek opera sahnesi olarak görünüyor. İstanbul Devlet Opera ve Balesi de gösterilerini burada yapacak…

    Kadıköy'de Süreyya Operası da var ama burası daha büyük ve profesyonel. Opera sahnelensin diye yapılmış. Akustiği çok iyi. Ünlü piyanistimiz Gülsin Onay, deneme yaptı, çok beğendi. Burası bir AVM, market ya da herhangi bir şey olabilirdi. CRR'de yaptığımız gibi burayı da uluslararası bir anlayışıyla yöneteceğiz.

    Yeni prodüksiyonlar olacak mı?

    Türk operası biliyorsunuz Atatürk'ün Özsoy Operası ile faaliyetlerine başladı. Atatürk'ün diyorum, çünkü onun isteğiyle yazılmış bir eserdir, Adnan Saygun'a sipariş edilmiştir, hatta çok enteresandır ki librettosunu yani metninin yazımına bizzat Atatürk de dahil olmuştur. 1920'lerden bugüne 16 yerli opera yazılmış Türkiye'de. Neredeyse Cumhuriyet'le yaşıt opera tarihimiz. Ama opera halka çok uzak bir sanatmış gibi yansıtıldı. Halbuki benim 'halk operası' dediğim bir tabirim var. Halk operası, kültürümüzü, müziği barındıran bir opera. Ben bunu şuna benzetiyorum. Almanlardan, İngilizlerden halı dokuma makinesi alıyoruz, Türk motifli halı yapıyoruz. Operada bunu başaramadık. Burada öyle bir oluşuma gideceğiz.

    Neler düşünüyorsunuz mesela?

    Tevfik Akbaşlı'nın Muhteşem Süleyman diye bir operası var. Çok değerli bir besteci arkadaşımız. İzmir Devlet Opera ve Balesi tarafından sahnelenmiş ve orada kalmış bir opera. 2016'nın başında onu İstanbul'a taşıyacağız. 2004'te Hoşgörü İmparatorluğu adlı müzikli bir gösteri hazırlamıştım. 250 sanatçının rol aldığı, senfoni orkestrası, tasavvuf müziği topluluğu, azınlık koroları ve mehter takımı gibi unsurların yer aldığı bir gösteriydi. İmkanlar dahilinde onu da sahneleyebiliriz.

    İki yıldır Broadway müzikalleri, ünlü opera prodüksiyonları İstanbul'a geliyor. Cats, Jerses Boys, Notre Dame'ın Kamburu, Güzel ve Çirkin, Phantom of The Opera… Doğrusu hepsini izlediğimizde aynı soru ile ayrıldık salondan: “Neden biz böyle yapımlar hazırlayamıyoruz?”

    İmkanlarımız var. Sadece bütçeler, doğru projeler ve insanlarla buluşmuyor. Bahsettiğiniz yapımlar Zorlu PSM'de gösterildi. Sanata çok büyük bir hizmet oldu orası. Devletin ve belediyelerin yapamadığı bir şeyi başardılar. Ama işletme bakımından sadece belli standartlara hizmet etmemeli, bir de Türk sanatına yatırım yapılabilir. Yurtdışı yapımlarına ayrılan o bütçelerle kendi operasını yapabilirler. Ben birkaç kez teklif götürmüştüm.

    Leyla Gencer'de Phantom of The Opera gibi bir yapım izleyecek miyiz?

    Zaman içinde olacak bir şey. Kasımda Serdar Yalçın'ın Folklorama diye bir eseri var, onu sahneleyeceğiz. Büyük ihtimalle Haldun Dormen yönetecek. Eskiden İstanbul Devlet Operası ve Balesi sahnelemişti ve epeyce zaman kapalı gişe oynamıştı. Halk müziği ezgilerinin çok sesli müziğe uyarlanmasından oluşan ve türkülerdeki hikâyeleri anlatan bir kolaj çalışması. Konser, opera arasında bir prodüksiyon. Belediyeler birtakım önemli bayramlarımızda etkinlikler yapıyor. Orada harcadıkları, solistlere verdikleri parayla ben üç opera çıkarırım.


older | 1 | .... | 324 | 325 | (Page 326) | 327 | 328 | .... | 375 | newer