Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 311 | 312 | (Page 313) | 314 | 315 | .... | 375 | newer

    0 0

    Türk Edebiyatı Vakfı Başkanı ve Yeniçağ gazetesi yazarlarından Servet Kabaklı bir süredir İstanbul'da tedavi gördüğü Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde vefat etti.

    Tedavi gördüğü Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde hastanede hayatını kaybeden Türk Edebiyatı Vakfı Başkanı Servet Kabaklı yarın öğle namazından sonra Sultanahmet Camii'nde kılınacak cenaze namazının ardından defnedilecek.

    13 Mart 1956'da Elazığ'da dünyaya gelen Süleyman Servet Kabaklı, ilk, orta ve lise tahsilini Elazığ'da tamamladı. Üniversite öğrenimine 1975'te Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde başlayan Servet Kabaklı, daha sonra nakil yaptırdığı Fırat Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden 1981 yılında mezun oldu.

    Servet Kabaklı gazetecilik mesleğine memleketi Elazığ'da mahalli Uluova gazetesinde başladı. Aynı yıldan itibaren Tercüman gazetesi Elazığ muhabirliğini de üstlendi. Bu arada mahalli Elazığ ve Yeni Harput gazetelerinde makaleler yazdı. Daha sonra Tercüman gazetesi Erzurum bürosunda muhabir olarak çalışırken Anadolu Ajansı Erzurum muhabirliği görevini de sürdürdü.

    1979 yılı 29 Mayıs'ından itibaren Tercüman gazetesinin İstanbul'daki merkezinde çalıştı. 1986'dan itibaren kısa bir süre Yeni Haber gazetesinde görev aldıktan sonra Türkiye gazetesine geçti. Türk Edebiyatı Vakfı'nda 1980'li yıllarda vakıf müdürlüğü ve Türk Edebiyatı dergisinin yayın yönetmenliği görevlerini de üstlendi. Servet Kabaklı yeni yayın dönemine başlayan Tercüman gazetesinde başyazarlık yaptıktan sonra bir süre Yeniçağ gazetesinde yazdı. Servet Kabaklı, evli ve bir çocuk babasıydı.


    0 0

    Zeki Demirkubuz'un yeni filmi ‘Bulantı' 2 Ekim'de gösterime girecek. Usta yönetmenin kariyerinin 10. filminin çekimleri geçtiğimiz yıl mart ve nisan aylarında İstanbul'da gerçekleştirildi.

    Demirkubuz, yazıp yönettiği filminin başrolünde de kendisi oynuyor. Demirkubuz'a Şebnem Hassanisoughi, Öykü Karayel, Çağlar Çorumlu, Cemre Ebuzziya, Ercan Kesal ve Nurhayat Demirkubuz eşlik ediyor. Görüntü yönetmenliğini Türksoy Gölebeyi'nin yaptığı filmin kurgusu ve yapım sonrası çalışmaları bir yıldan fazla sürede tamamlandı. Filmde karısını ve çocuğunu bir trafik kazasında kaybeden Ahmet'in yaşadıkları anlatılıyor. Kimseyi umursamayan, hiçbir şeyin önünde eğilmeyen biri olarak bu trajik olaydan pek etkilenmeden hayatına devam eder ama bir süre sonra, görünürde bir sebep olmaksızın kendinde ve hayatında bazı değişimler yaşanır. Küçük terslikler, tuhaf aksilikler art arda gelmekte, çok sevdiği kadınlarla arası bozulmakta, hayat karşısında zorlanmakta ve kendisinden beklenmeyecek zafiyetler göstermektedir.


    0 0

    Gazeteci-yazar Oktay Akbal, tedavi gördüğü hastanede 92 yaşında hayatını kaybetti.

    Pazartesi günü son yolculuğuna uğurlanacak Akbal, Muğla'nın Ula ilçesine bağlı Akyaka beldesindeki, Akyaka Camii'nde kılınacak öğle namazının ardından Akyaka Mezarlığı'na defnedilecek. Önce Ekmekler Bozuldu, Hiroşimalar Olmasın, Suçumuz İnsan Olmak gibi eserleriyle tanınan Akbal, Akyaka'da yaşıyordu. Ancak durumunun ağırlaşması üzerine hastaneye kaldırılmış, daha sonra evinde dinlenmeye çekilmişti.

    Cumhuriyet'le yaşıt Oktay Akbal, yakın dönem Türkiye tarihinin tanığı; edebiyat dünyası kadar gazetecilik ve siyaset dünyasından da dostlukları olan bir kalem erbabıydı. 20 Nisan 1923'te İstanbul'da doğan Akbal, anne tarafından, ilk gerçekçi Türk romancılardan Ebubekir Hâzım Tepeyran'ın torunudur. Saint Benoit Fransız Lisesi'nde başladığı ortaöğrenimini, İstiklal Lisesi'nde tamamladı. Bir süre İstanbul Üniversitesi Hukuk ve Edebiyat fakültelerine devam etse de yükseköğrenimini yarıda bırakarak kendini yazarlığa verdi. 1943-1944 yıllarında Servet-i Fünun Uyanış dergisinde, 1947-1951 arasında Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu'nda çalıştı.

    Hayatını gazetecilik yaparak kazanan Oktay Akbal, 1939-1940 yıllarında Yeni Sabah ve İkdam gazetelerinde çeviri ve öykülerini yayımladı. 1944-1946 yılları arasında Vakit Gazetesi'nde eleştiriler kaleme aldı. Büyük Doğu dergisinde her hafta Dünya Fikir Sanat Hareketleri sütununu yazan Akbal, 1951-1956 yılları arasında Vatan Gazetesi'nde çeşitli görevler aldıktan sonra 1956'da köşe yazarlığına başladı. 1985 yılından itibaren Hürriyet Gazetesi için köşe yazarlığı yapan Akbal, daha sonra Milliyet Gazetesi'nde çalıştı. Yakın bir döneme dek Cumhuriyet gazetesinde Evet/Hayır adlı köşeyi yazdı.

    Henüz ilkokul yıllarında yazmaya başlayan Oktay Akbal'ın öyküleri çeşitli çocuk dergilerinde yayımlandı. 1939'da, lise öğrencisiyken yazdığı bir öykünün İkdam gazetesinde yayımlanmasıyla edebiyat dünyasına girdi. İkdam ve Yeni Sabah gazetelerinde hemen her gün bir öyküsü; Bin Bir Roman, Çocuk Haftası, Yıldız gibi gazete ve dergilerde yazıları, öyküleri ve çevirileri yayımlandı. Kendi hayatından, çocukluk anılarından yola çıkan, şehir hayatını göz ardı etmeyen öyküleri, toplumsal olaylarla ilgili gözlemlere değil, anılara ya da düşlere dayalı, içe dönük hikâyelerdir.

    Akbal hikâyeleri, Behçet Necatigil'in deyişiyle “Konulu hikâyeler değil de, belli konular çevresinde oluşan anılar toplamıdır”. 1946'da yayımlanan Önce Ekmekler Bozuldu adlı ilk kitabını 1949'da Aşksız İnsanlar izlemiştir. Garipler Sokağı ve Bizans Definesi adlı kitapları Rusçaya; Dondurmalı Sinema Sırpçaya çevrildi. Suçumuz İnsan Olmak adlı kitabı Erdoğan Tokatlı yönetiminde 1986 yılında sinemaya uyarlandı.

    Görüşler>>>

    Ağabeyimi kaybettim

    HİLMİ YAVUZ:Çok değerli bir yazar olduğu kadar benim hayatımda bir dost ve bir ağabey olarak da çok büyük bir yeri vardır. Daha ilk gençlik yıllarımdan itibaren beni desteklemiş, 1950'li yılların sonlarına doğru Vatan Gazetesi'nde düzeltmen olarak çalışmamı sağlamış, o yıllarda Vatan Gazetesi'ndeki birlikteliğimizde aramızda bir ağabey-kardeş ilişkisi oluşmuştu. Daha da ötesini söyleyeyim, Oktay ağabeyin belli konularda sırdaşı da olmuşumdur. Sadece Türk edebiyatının başı sağ olsun demeyeceğim, bir dost, bir büyük insan, bir ağabey olarak ben kendime başın sağ olsun Hilmi Yavuz diyorum.

    En büyük ustalarımdandı

    SELİM İLERİ: Oktay Akbal ilkgençliğimden bu güne en önemli, en büyük ustalarım arasındaydı. Onun öykülerine sonsuz hayranlık duydum. Yıllar yılı onun gibi yazmaya özendim. Bütün yaşamım boyunca benimle birlikte yaşamış nice öyküsü, nice denemesi hep anlam kattı iç dünyama. Oktay Akbal edebiyatımızın son büyük İstanbul yazarlarından biriydi. Onun eserinde yirminci yüzyılın bütün İstanbul'unu kültürel açıdan kavramak olasıdır. Gerçekten ama gerçekten çok üzgünüm.+

    Değeri tam anlaşılamadı

    SEMİH GÜMÜŞ: Oktay Akbal'ı, Oktay Ağbimizi kaybettik. Öykücülüğümüzün çok önemli yazarlarındandı, değeri tam anlaşılamadı. Nur içinde yatsın.


    0 0

    Yaz rehavetinin ardından, eylül ayının girmesiyle birlikte sanat dünyası, sezonu görülmemiş bir enerjiyle açıyor.

    Türkiye'nin önde gelen sanat kurumları ve müzeler, 1 Eylül'den itibaren peş peşe önemli sergileri hayata geçiriyor. 14. İstanbul Bienali pek çok mekanda sanatseverleri ağırlamaya hazırlanırken, Sabancı Müzesi umutsuzluğa başkaldırısıyla tanınan Zero akımını, Pera Müzesi Saraybosna çağdaş sanatını, ArtInternational ise ünlü sanatçıları ve 400'den fazla galeriyi İstanbul'a getiriyor. Sanatseverleri baş döndüren bir trafik bekliyor. En önemlisi, biraz umut...

    Su üstünde bienal

    14. İstanbul Bienali (5 Eylül-1 Kasım)

    İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından iki yılda bir düzenlenen çağdaş sanat etkinliği 14. İstanbul Bienali 5 Eylül'de başlıyor. ‘Tuzlu Su: Düşünce Biçimleri Üzerine Bir Teori' teması etrafında şekillenen bienal süresince Afrika, Asya, Avustralya, Avrupa, Ortadoğu, Latin Amerika ve Kuzey Amerika'dan 80'in üzerinde katılımcının çalışmaları Boğaz'ın Avrupa ve Anadolu yakasında bulunan 30'dan fazla mekânda gezilebilecek. Tuzlu Su, müzelerin yanı sıra tekneler, oteller, eski bankalar, otoparklar, bahçeler, okullar, dükkânlar ve özel konutlar gibi kara ve su üzerindeki geçici yerleşim alanlarına yayılacak. Masumiyet Müzesi, Troçki'nin Büyükada'daki evi, Kaptan Paşa Deniz Otobüsü, Meis Adası, Beyoğlu'nda ayakkabı mağazası FLO'nun bir katı sergi mekanları arasında. Bienalin küratörü Christov-Bakargiev'in deyimiyle “Su üzerinde epey vakit geçireceğimiz” bienalde 80'den fazla sanatçının 1500 civarında eseri sergilenecek. (www.14b.iksv.org)

    Neden geldik ah İstanbul'a

    Salt Beyoğlu ve Salt Galata: Neden Geldik Buraya (3 Eylül-29 Kasım)

    12 Eylül darbesinden sonra ortaya çıkan toplumsal hareketler ve popüler kültür öğeleri üzerinden Türkiye'nin yakın geçmişini irdeleyen ‘Nerden Geldik Buraya' sergisi 3 Eylül'de SALT Beyoğlu ve SALT Galata'da açılıyor. İstanbul'u merkeze alan sergi ​de Türkiye'de 80'ler, reklam filmi, dergi, fotoğraf, video gibi arşiv materyalleri ve sinemadan örneklerle değerlendiriliyor. (www.saltonline.com)

    Banksy, Andy Warhol, Joan Mıro, Davıd Hockney, Grayson Perry…

    ArtInternational (5-6 Eylül, Haliç Kongre Merkezi)

    Bu yıl üçüncüsü gerçekleştirilecek olan ve sadece iki gün süren ArtInternational da 5 Eylül'de başlıyor. Çağdaş sanat piyasasına hızlı bir giriş yapan fuarda bu yıl, çizim yaptığı duvarlar sökülüp milyon dolarlara satılan grafiti sanatçısı Banksy, pop art akımının babası Andy Warhol, Joan Miro, David Hockney, Grayson Perry gibi sanatçılar ağırlanacak. İspanya'dan Çin'e, İtalya'dan Bulgaristan'a 27 ülkeden 87 galeri ve 400'den fazla sanatçı İstanbul'da olacak. Çok kısa olmasına rağmen çok hareketli geçen fuarı geçen yıl 22 bin kişi ziyaret etmiş ve 22 milyon 500 bin Euro'luk satış yapıldığı açıklanmıştı. (www.artinternational-istanbul.com)

    Arap baharına sanatsal bir bakış

    Galerist: Arap Baharı Günlükleri (1 Eylül-3 Ekim)

    Galerist'in geçtiğimiz mayıs ayında açılan Galata'daki proje mekanı Studio, 1 Eylül'de İbrahim El Salahi'nin “Arap Baharı Günlükleri” sergisine ev sahipliği yapacak. Arap ve Afrika modernizminin önemli temsilcilerinden biri olan 1930 Sudan doğumlu Salahi'nin Arap baharına sanatsal cevabı niteliğindeki çalışması 46 mürekkep çiziminden oluşan bir karalama defteri niteliğinde. “Arap Baharı Günlükleri”, sanatçının Tate Modern'deki retrospektifinin (2013) ardından ilk defa Galerist Studio'da sergilenecek. (www.galerist.com.tr)

    Dört, üç, iki, bir: Zero

    Sakıp Sabancı Müzesi: Geleceğe Geri Sayım: Zero (2 Eylül-10 Ocak)

    Daha önce Dali, Rodin, Miro, Monet gibi ünlü sanatçıların eserlerine ev sahipliği yapan Sakıp Sabancı Müzesi bu kez İkinci Dünya Savaşı sonrası umutsuzluğa başkaldıran ‘Zero' akımının sanatçılarını ağırlamaya hazırlanıyor. Akbank Sanat'ın katkısıyla 2 Eylül'de açılacak sergi ‘Zero' akımının kurucuları Heinz Mack, Otto Piene, Günther Uecker ile akıma dahil olmuş sanatçıların 100'ün üzerinde eserini bir araya getirecek. Zero akımının Türkiye'deki tek temsilcisi ressam Gencay Kasapçı da sergi süresince düzenlenecek etkinliklerde olacak. (www.sakipsabancimuzesi.org)

    Tanışmamış komşuları bir araya getiren sergi

    İstanbul'74: Gail Albert Halaban, “Out My WIndow” (1-7 Eylül)

    İstanbul'un yeni sanat mekanlarından Karaköy'deki İstanbul'74'te, tüm dünyada ses getiren Gail Albert Halaban'ın fotoğraf ve performans projesi “Out My Window”, gerçekleştirilecek. Sanatçı, projesinde daha önce tanışmamış komşuları bir araya getiriyor ve projeye dahil olanlardan karşısındakinin yerine geçmesini isteyerek; birbirleriyle ve yaşadıkları yerle olan ilişkilerini dönüştürmeye davet ediyor. Halaban'ın, Paris ve New York'ta ilk ayağını gerçekleştirdiği projesi dünya basınında geniş yer bulmuştu. (www.istanbul74.com)

    Saraybosna çağdaş sanatı Pera'da

    Pera Müzesi: Günümüzün İmgeleri (3 Eylül-1 Kasım)

    Merakla beklenen sergilerden biri de 3 Eylül'de Pera Müzesi'nde açılacak. ‘Saraybosna Güzel Sanatlar Akademisi'nden Yapıtlar: Günümüzün İmgeleri' adlı sergi, Akademi'nin altı fakültesinden lisans ve yüksek lisans öğrencilerinin ve mezunlarının resim, heykel, baskı, grafik ve ürün tasarımı gibi çeşitli mecralarda ürettikleri işleri kapsıyor. Saraybosna Üniversitesi Felsefe Fakültesi'nden Prof. Aida Abadzic Hodzic'in küratörlüğünde düzenlenen sergi, Bosna Hersek çağdaş sanatına bir bakış sunarken, gençlerin gözüyle ülke tarihine ve sosyal konulara dair yorum ve yansımaları da içeriyor. (www.peramuseum.org)

    Fotoğraflarla İzmir

    Arkas Sanat Galerisi: ‘İzmir: Yarınlara Bir Miras' (17 Eylül-15 Kasım)

    İzmir'deki Arkas Sanat Galerisi yeni sezonu bir fotoğraf sergisiyle açıyor. 17 Eylül'de başlayacak olan “İzmir: Yarınlara Bir Miras İzmir İçin” adlı sergide, dünyanın birçok ülkesinden ve Türkiye'den 18 fotoğrafçının geçen yıl Unesco Dünya Mirası Listesi'ne giren Bergama, Alaçatı, Asansör, Bornova, Karşıyaka, Kordon, Urla gibi kentin çeşitli ilçe ve mahallelerinde çektikleri fotoğraflar sergilenecek. Fotoğrafçılar arasında Türkiye'den Murat Germen, Arjantin'den Nicolas Berlingieri, İspanya'dan Gabriel Brau, İtalya'dan Virgillo Bardossi, Kanada'dan François Nadeau, Macaristan'dan İstvan Kerekes, Pakistan'dan Muhammad Jahangir Khan var. (www.arkassanatmerkezi.com)

    GÖRÜNENDEKİ GÖRÜNMEYENLER

    Borusan Contemporary: Görünenin Ardındaki - (5 Eylül 2015-21 Şubat 2016)

    Rumelihisarı'ndaki Borusan Contemporary de eylül ayına iki yeni sergiyle giriyor. 5 Eylül'de başlayıp 21 Şubat 2016'ya kadar devam edecek ‘Görünenin Ardındaki' ve ‘Tutku' başlıklı sergiler, yerli ve yabancı çağdaş sanat eserlerine yer verecek. Christiane Paul'un küratörlüğündeki Michal Rovner, Krzysztof Wodiczko ve Zimoun'un ‘Görünenin Ardındaki' sergisi, görünür yüzeyin altında kalan belirsizlik duygusunu ve ‘öteki olma' korkusunu oda boyutundaki dört yerleştirmede işliyor. Dr. Necmi Sönmez küratörlüğündeki ‘Tutku' sergisinde ise şehvet ve arzu temalarıyla diyaloğa giren çalışmalar, şiir, anlatı gibi edebiyat ürünleriyle yeniden yorumlanıyor. (www.borusancontemporary.com)

    58 ESERİ İLE LOUISE BOURGEOIS

    Akbank Sanat: Louise Bourgeois: Dünyadan Büyük (1 Eylül-28 Kasım)

    Akbank Sanat, yeni sezonu 20. yüzyılın en önemli kadın sanatçılarından, sadece kendinden sonraki sanat oluşumunu etkilemekle kalmamış, kendinden önceki sanat tarihinin de yeni bir gözle ele alınmasını sağlamış Louise Bourgeois'nın yapıtlarından oluşan ‘Louise Bourgeois: Dünyadan Büyük' sergisiyle açıyor. Küratörlüğünü Prof. Dr. Hasan Bülent Kahraman'ın yaptığı sergide, Türkiye'de yapıtları daha önce görülmemiş, sadece 1997 yılında 5. Uluslararası İstanbul Bienali'nde tek bir eseri sergilenmiş Louise Bourgeois, 58 eseri ile ülkemizde ilk kez sanatseverlerle buluşacak. (www.akbanksanat.com)


    0 0

    İzmir Şirince'deki Tiyatro Medresesi tek kişilik oyunlardan oluşan Uluslararası Monodrama Festivali'ne ev sahipliği yapıyor.

    Festival kapsamında Cezayir, Ermenistan, Polonya, Yunanistan ve Türkiye'den tiyatro toplulukları tek kişilik oyunlarıyla sahne alıyor. Seyyar Sahne'nin yeni oyunu Yılın En İyi Kadın Oyuncusu (Yönetmen: Celal Mordeniz) ile 27 Ağustos'ta başlayan festivalde bugün son gün. Bu akşam seyirciyle bulaşacak iki oyun var. Erdem Şenocak'ın performansıyla büyük ilgi gördüğü Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunları ile Çıplak Ayaklar Kumpanyası'nın Sen Balık Değilsin ki. (0531 696 41 09) KÜLTÜR-SANAT


    0 0

    İranlı yönetmen Mecid Mecidi'nin merakla beklenen filmi Muhammed / Muhammad: Messenger of God, önceki akşam dünya prömiyerini Montreal'de yaptı.

    Kanada'da düzenlenen 39. Montreal Film Festivali'nin açılış filmi Muhammed, genel olarak beğeniyle karşılandı. The Guardian'ın sinema eleştirmenlerinden Phil Hoad, filme 5 üzerinden 4 yıldız vedi. Filmin görsel dilinin çok etkileyici olduğunu söyleyen Hoad, “Mecidi'nin filmi entelektüel, dürüst, kararlı ve şiirsel” ifadelerini kullandı. Yaklaşık 40 milyon dolar bütçeyle çekilen filmin süresi 171 dakika. Görüntü yönetmenliğini Kıyamet / Apocalypse Now (1979) filminin 3 Oscar'lı görüntü yönetmeni Vittorio Storaro'nın yaptığı Muhammed'in müzikleri Milyoner (2008) ile Oscar alan Hindistanlı müzisyen A.R. Rahman imzası taşıyor.

    Mecid Mecidi'nin bir üçleme olarak tasarladığı film, Hz. Muhammed'in (sas) çocukluk dönemini konu alıyor. Yönetmen, önümüzdeki yıllarda gençlik dönemi ve peygamberlik yıllarını anlatan iki film daha çekmeyi planlıyor. Muhammed, Mustafa Akad'ın Çağrı (1977) filminden bu yana İslam dünyasında Peygamberimiz'in hayatına dair çekilen uluslararası çapta ilk film.

    SİNEMACILAR DAHA FAZLA ROL ALMALI

    Montreal'deki gösterimin ardından düzenlenen basın toplantısında konuşan Mecid Mecidi, filmin dünyada İslam'ın daha iyi anlaşılmasına yardımcı olmasını istediğini ifade ederek, son dönemde iyice artan radikal terör örgütlerine de değindi: “Ne yazık ki günümüzde İslam'ın dünyadaki algısı radikal, fanatik ve şiddet dolu bir din olduğu yönünde. Terörist grupların İslam adı altında ya da İslam adına yaptıklarını iddia ettiği barbarca eylemler hiçbir şekilde İslam'la bağdaşmaz.” IŞİD terör örgütünü de eleştiren Mecidi, “İslam, barış, kardeşlik ve sevgi dinidir. Muhammed filminde bunu göstermeye çalıştım.” dedi.

    İranlı yönetmen, terörizmin dünyadaki inanç algılarını belirlediği günümüzde Müslüman sinemacıların daha etkin bir rol üstlenmesi gerektiğini düşünüyor: “Hz. Muhammed'in doğru ve gerçek yüzünü dünyaya tanıtamadığımız için hepimiz suçluyuz. Hz. İsa hakkında 200, Hz. Musa hakkında 100, Buda hakkında 42 film var; fakat Hz. Muhammed hakkında sadece iki!”

    Proje aşamasından bu yana filmin en çok tartışılan yönü, Hz. Muhammed'in (sas) tasvir edilip edilmeyeceğiydi. Şii geleneğin tasvir konusunda Sünnilik kadar katı olmadığı biliniyor. Mecidi'nin filminde temsili olarak Peygamberimiz'in bebeklik halinde elleri ve bacakları görünüyor, çocukluğunda ise arkadan çekimlerde kafası görünüyor, fakat yüzü görünmüyor. Mecidi film için hem Sünni hem de Şii dünyadan âlimlerin görüş ve yorumlarına başvurulduğunu söylüyor. Dört yıllık bir araştırma sürecinin ardından çekilen filmde Peygamberimiz'in çocukluk dönemi ile ilgili olarak, hadis-i şerifler ve siyer kitaplarından yararlanıldı.

    KATAR'LA İŞBİRLİĞİ YAPABİLİRİZ

    Mecid Mecidi, önümüzdeki dönemde İslam'ın ve Hz. Muhammed'in doğru anlatılması için başka ülkelerle işbirliği içinde daha fazla filmin çekilebileceğini söyledi. Özellikle de filmin çekim sürecinde gündeme gelen Sünni Katar merkezli şirketlere bu konuda doğrudan teklif götürdüğünü belirten yönetmen, işbirliğine hazır olduğunu dile getirdi: “İslam'ın doğru yorumunu dünyaya anlatmak için İran ile Katar'ın birlikte çalışabileceğini umut ediyorum.”

    Mecidi'nin bu davetine Katar ekibinden olumlu bir cevap geldi. Bilindiği gibi, Katar merkezli Nur adlı yapım şirketi, dört semavi dinin peygamberinin (Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed) hayatını konu alan yaklaşık 1,2 milyar dolarlık bir proje üzerinde çalışıyor. İngiliz The Guardian gazetesine konuşan Nur şirketinden Azahar İkbal, Mecidi ile işbirliği yapabileceklerini belirtirken bir de şerh düştü: “Biz burada vaaz vermiyoruz. Tıpkı Hollywood'un yaptığı gibi insanların ilgisini çekecek bir proje hedefliyoruz.”

    Televizyon dizisi de olacak

    40 milyon dolar bütçeyle çekilen Muhammed, İran sinemasının en pahalı filmi. Montreal Film Festivali ile aynı zamanda İran'da sinemalarda gösterime giren film, Peygamberimiz'in vücudu temsilen göründüğü için İran'daki Sünniler tarafından tepkiyle karşılandı. Filmin Türkiye'nin de aralarında bulunduğu Endonezya ve Malezya gibi ülkelere satışı kesinleşti. Film, Mecidi'nin kurgusuyla toplam 52 saatlik bir televizyon dizisi olarak da gösterilecek.


    0 0

    Dünyanın önemli müzeleri, düzenledikleri sergileri konu alan filmleri sinemada göstermeye başladı.

    Sinemada sergi, müzenin perde arkasını odağa alarak, serginin üretim aşamasından yerleştirilmesine, sanatçının hayatından müzenin tanıtımına uzanan bir çizgide, bu etkinliğin izleyicinin karşısına çıkmak için nasıl hazırlandığını anlatıyor. Müzeler açısından geniş izleyiciye ulaşmak için önemli bir araç olan sinemada sergi etkinlikleri, sanatı daha erişilebilir kılıyor. Londra merkezli müzelerin başlattığı sinemada sergi uygulamasına rağbet her geçen gün artıyor. Sinemada canlı opera ve tiyatrodan sonra sergilerin de yer alması, pek çok sanat kurumu için heyecan verici bir yenilik olarak değerlendiriliyor. Geçtiğimiz yıllarda Londra Ulusal Galerisi'nin Leonardo ve Vermeer; Royal Akademi'nin Manet; Oslo Ulusal Galerisi'nin Munch; New York MOMA'daki ve Londra Tate'deki Matisse adlı sergiler dünyanın otuz farklı ülkesinde binden fazla sinemada gösterildi. Her yıl birkaç büyük sergi hakkında sinemada gösterilen bu filmler, dünyanın sayılı müzelerinin önemli bir etkinliği olarak devam ediyor.

    "Sergiyi görmek için sinemaya neden gideyim?" sorusunun cevabı, özellikle büyük rağbet gören sergilere bilet bulamayanlar veya serginin olduğu mekana yolunu düşüremeyenler için çok da zor değil. Sergiyi görme imkanı olanlar ise ayrıca sanat eleştirmenlerince yapılan yorumlara, tarihsel bilgilere ve sergiyi gezerken kolayca elde edilemeyecek bilgilere ulaşma imkanı buluyor. Britanya'nın önde gelen belgesel film yönetmenlerinden Phil Grabsky'nin öncülüğünde gerçekleşen bu projeye, Britanya'daki pek çok müze dahil olmuş durumda. Fakat, klasik müze ziyaretçisinin böyle bir tecrübeye biraz mesafeli durduğunu söylemek gerek. Müzeler açısından ise daha geniş izleyiciye ulaşmak için önemli bir araç olan sinemada sergi etkinlikleri, sanatı daha erişilebilir kılıyor.

    Amerika ve Avrupa'daki kimi sergilerin giriş ücretlerini göz önüne aldığımızda sinemaya giden sanatsever müzeye oranla daha az para ödüyor. Adım atmanın epey zorlaştığı popüler sergileri düşündüğümüzde ise oturduğunuz koltuktan bir belgesel film izlercesine sergiyi görmek cazip görünüyor. Londra'daki bir sanatseverin New York'ta açılan bir sergiyi görmek gibi bir fırsatının azlığını düşünürsek bu türden yeni araçlar sanat dünyası için önem taşıyor. Dünyanın öbür ucundaki bir tiyatro oyununu veya bir operayı sinemada canlı izleme imkânı sunan dijital etkinlikler, kendi izleyici kitlesini çoktan oluşturmuş durumda. Hatta kimi performanslar, gösterimdeki filmlerden daha çok gişe yapabiliyor. (Bilgi ve dünyadaki sinema salonları için: www.exhibitiononscreen.com)


    0 0

    1933 Londra doğumlu dünyaca ünlü İngiliz yazar ve nörolog Oliver Wolf Sacks, New York'taki evinde hayatını kaybetti.

    82 yaşındaki yazar, 1965 yılından beri New York'ta yaşıyor ve nöroloji profesörü olarak doktorluk mesleğini sürdürüyordu. Doktor bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Sacks, tıp öğrenimini Oxford Üniversitesi'nde tamamladı. Kitaplarının birçoğunda hastalarının tıbbi detaylarından çok, yaşam tecrübeleri üzerinde durdu. “Mars'ta Bir Antropolog” ve “Karısını Şapka Sanan Adam” adlı kitapları farklı hastalarının çeşitli nörolojik rahatsızlıklarını anlattığı kısa bölümlerden oluşur. “Uyanışlar” ise filme çekilmiş, başrollerde Robin Williams ve Robert De Niro oynamıştı. Türkçede eserleri Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan yazarın en son bu yıl içinde “Halüsinasyonlar” adlı kitabı okurla buluşmuştu. Kitapları 21 dile çevrilen Sacks'ın pek çok kitabı Türkçeye de kazandırıldı.


    0 0

    Tedavi gördüğü Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde önceki gün vefat eden Türk Edebiyatı Vakfı başkanı gazeteci-yazar Servet Kabaklı (59) son yolculuğuna uğurlandı.

    Servet Kabaklı yaklaşık iki ay önce geçirdiği rahatsızlık sonucu Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne kaldırılmıştı. Kabaklı'nın cenazesi dün Sultanahmet Camii'nde öğleyin kılınan cenaze namazının ardından Eyüp Mezarlığı'na defnedildi.

    Cenaze namazından önce eşi Muhterem Kabaklı ve aile fertleri taziyeleri kabul ederken edebiyat, sanat, siyaset ve iş dünyasından çok sayıda isim cenaze törenine katıldı. Siyasilerden MHP Milletvekilleri Meral Akşener ve Ekmeleddin İhsanoğlu ile İstanbul Valisi Vasip Şahin ile Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Başkanı Turgay Olcayto da törendeydi. Yazar ve şair Yavuz Bülent Bakiler, “Servet Kabaklı milletimizi, devletimizi aşk derecesinde seven insanlardandı. Elazığlı olması münasebetiyle Türkiye dışında yaşayan soydaşlarımıza da yakın bir ilgisi vardı. Sadece Türkiye Türklerini değil, dünya Türklerini de düşünen bir kafa idi. Büyük bir teessür içerisindeyim. Allah geride kalanlara sabır versin.” dedi.


    0 0

    Konya'da aralık ayında düzenlenen Şeb-i Arus törenlerinin biletleri 7 Ağustos'ta satışa çıktı. Her yıl olduğu gibi törenlere ilgi yine büyük. Fakat kamuoyundan bazı şikayetler yükseliyor. Konuyu, bugünlerde "Cumhuriyet Döneminde Mevlevilik" adlı kitabı üzerinde çalışan neyzen Süleyman Erguner ile konuştuk.

    Her yıl 7-17 Aralık tarihleri arasında Konya'da gerçekleştirilen Şeb-i Arus törenlerinin biletleri 7 Ağustos'ta satışa çıktı. Bu yıl 742.si gerçekleştirilecek törenlere katılmak isteyenler, Konya İl Kültür Müdürlüğü'nün sitesinden (www.konyakultur.gov.tr) bilet alabiliyor. Müdürlüğün 2013'te uygulamaya başladığı bu sistem, Türkiye'nin diğer illerinde yaşayanlar için kolaylık oldu. İster, büyük törenin yapıldığı 17 Aralık gününe, isterse diğer günlerde yapılan daha küçük sema törenlerine katılmayı arzu edenler 50 TL'ye bilet bulabiliyor. Fakat manzara göründüğü kadar güllük gülistanlık değil.

    Geçen yıla kadar Mevlânâ Kültür Merkezi'nde yapılan 17 Aralık'taki büyük tören, Konya Büyükşehir Belediyesi Spor ve Kongre Merkezi'ne taşındı. 10 bin kişilik yeni salon, evet çok fazla kişiyi alıyor fakat sema için uygun bir mekân değil. Akustiği yok, sahne düzenlemesi teknik olarak semayı izlemeye imkân vermiyor. Mesela 17 Aralık 2015'te gerçekleştirilecek anma gecesinde sahnenin tam karşısındaki 16 blok (yaklaşık bin kişi) protokole ayrılmış. Bu bölgelerden bilet almak imkânsız. Diğer boş koltuklar da ya basket potasının (evet basket postası olan bir salonda Şeb-i Arus töreni yapılıyor) arkasında kalıyor ya da sahneye çok uzak mesafede bulunuyor.

    Neden özellikle 17 Aralık'taki protokol koltuklarından bahsettiğimiz merak edilebilir. Cevabı çok basit: Çünkü herkes 17 Aralık'taki törenleri izlemek istiyor. Mevlânâ Hazretleri'nin ‘düğün günüm' dediği ahirete irtihali bugüne tekabül ediyor. Diğer günlerde yapılanlar sembolik anma törenleri. Basit bir ‘koltuk' meselesi gibi görünen bu durum, sadece Türkiye'den değil, dünyanın her yerinden Konya'ya akın eden Mevlânâ severleri üzdü, üzüyor. Konuyu, bugünlerde “Cumhuriyet Döneminde Mevlevilik” kitabı üzerinde çalışan neyzen Süleyman Erguner değerlendirdi.

    Yeni kitabınız ‘Cumhuriyet Döneminde Mevlevilik' ne zaman bitiyor?

    Üç ila altı aya kadar bir süresi var. Her gün bir şeyler ekliyorum. Kitap, 1925'te Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu'nun çıkmasından bugüne kadar Mevlevihaneleri, Mevleviliği anlatıyor. İçinde elbette hatıralarım var. Çocukluğum, 5-7 yaş arası Konya'daki törenlerde geçti. Babam neyzen Ulvi Erguner o törenleri hem tertip eden heyetteydi, hem de neyzen olarak yer alıyordu.

    Tekkeler kapatıldıktan sonra ne oluyor? Tekrar sema törenleri ne zaman başladı?

    Evlerde devam ediyor. Küçük gruplar halinde ve gizli gizli. Otorite, yasağı sıkı bir şekilde takip ediyor. 1925'ten 1946'ya kadar böyle. 21 yıl sonra Konya'da bir anma töreni düzenleniyor. Fakat sema yok, sadece konuşmalar yapılmış, ney üflenmiş.

    1946'dan sonra ne oluyor?

    Seneyi devriyelerde anmalar yapılıyor. Törenleri tertip etmek için İstanbul'dan ekipler geliyor. Neyzen Halil Can, babam Ulvi Erguner, Sadettin Heper ve dönemin Mevlevi büyükleri... Konya'dan Hulki Amil Çelebi (Keymen) dahil oluyor. Konuşma yapıyor. 1950'ye kadar böyle devam ediyor. Sema 1955'te başlıyor. Aslında Mevlevilik'teki ilk yasak bu değil. Öncesi var.

    Osmanlı döneminde de mi yasaklanmış?

    İlk yasak IV. Mehmet zamanında getiriliyor. Şeyh Vani Mehmet Efendi etkili oluyor bu yasakta ve Anadolu'da Konya hariç, birçok mevlevihanede sema yapılmıyor. Mevlevilikte buna, ‘yasağı bed' yani birinci büyük felaket denir. Fakat çok uzun sürmüyor yasak. 1684'te kalkıyor. III. Ahmet döneminde tekrar başlıyor. Hatta III. Ahmet, Mevleviliği himaye ediyor.

    ŞEB-İ ARUS TÖRENLERİ ÜCRETSİZ OLMALI

    Günümüze dönersek, 1955'te ne oluyor da birdenbire sema başlıyor?

    İsveç Kralı Gustaf için İstanbul'da bir belgesel film çekiliyor. Filmde Mevleviler de var. Hem İstanbul'da hem de Konya'da sema törenleri düzenlenmiş o dönemde. Ankara da işin içinde. Protokol olayı burada yoğunlaşıyor. Bugünkü semanın koreografisi o dönemde ortaya çıkmış. Beyaz elbiseler dikilmiş.

    Eskiden beyaz elbise yok mu?

    Yok tabii. Hırka ve onu tamamlayan bir elbise var. Şimdiki semazenler etekleri havalara kalksın diye yöntem bile geliştirdi. ‘Kumaşın şu cinsten olursa daha çok havalanır' konuşmaları yapılıyor. Kralın böyle bir taleple gelmesi tabii ki Mevleviliğin turizm unsuru haline gelmesinin başlangıcı oluyor. Şimdi 20 dolara dönenler var, Şeb-i Arus biletleri vs. Biletlerin satılmaması lazım. Oradan gelecek gelire mi ihtiyaç var?

    Bilet gelirinden ziyade, törenlere yoğun talep olduğu için belki bir kontrol mekanizması olarak böyle bir yöntem düşünülmüştür…

    Meraklısı belli zaten Şeb-i Arus'un. En kalabalık gün, 17 Aralık oluyor. O güne davetiye ve bilet bulamazsınız. Diğer günler pek kalabalık olmaz. Bir müzisyen olarak yeni yapılan Konya Büyükşehir Belediyesi Spor ve Kongre Merkezi'nin akustiğinin ve ses tesisatının iyi olmadığını söyleyebilirim. Neyin, tamburun sesi tek tek duyulmalı. Öyle bir şey yok. Dağılan bir ses kargaşası mevcut.

    Aslında Mevlevi camiası bunları hep dile getiriyor...

    Camiadan eleştiriler geliyor ama maalesef etkisi olmuyor. Sema 2000'den sonra İslami kesimin eğlencesine dönüştü. 1980'lerde daha kültürel yönü ön plandaydı. Törenin bir silsilesi vardır. Önce Kur'an-ı Kerim okunur, artık bunlar yok. Konserlerle başlıyor. Alakası olmayan sanatçılar Şeb-i Arus töreninde sahneye çıkıyor.

    Ulvi Erguner, Halil Can, Sadettin Heper, Cumhuriyet'in ilk yıllarında kelle koltukta Mevleviliğe hizmet etmişler. O mücadelelere bakınca gelinen nokta daha acı değil mi?

    Evet öyle, Allah kimseyi kendi kültürünü savunmak zorunda bırakmasın. Babam, TRT İstanbul Radyosu'nda müzik müdürüydü. Ramazan'da iftar saatinde ilahi yayınlamak istemiş, görevinden alındı. Savunmalar yazarak görevine döndü ama bir sene sonra vefat etti. Çoğu sanatçı babamın kanser olmasını o zaman yaşadığı üzüntülere bağlar. Şimdi öyle günlere geldik ki, Mevleviliğin itibarı sarsıldı. Babam bunlar için mi mücadele etti?

    ‘Emin Dede'nin ney taksimlerini buldum'

    “Galata Mevlevihanesi'nin neyzenbaşı Emin Dede'nin öğrencilerine yazdığı 81 adet ney taksiminin notalarını buldum. Ağabeyimiz, üstadımız Yılmaz Kale bana verdi. Emin Dede, Yılmaz Kale'nin babası Emin Kılıçkale'ye vermiş bu notaları. Emin Kılıçkale, Cumhuriyet döneminin ilk doktorlarından. Emin Dede'nin öğrencisi aynı zamanda. Ermeni notası Hamparsum ile yazılmış ney taksimlerini bugünkü notaya çevirdim. Müzikal notlar da vardı kâğıtlarda, onları da yazdım. Çok önemli müzikal bir kültür çıktı ortaya. Grift'ten sonra bu projeye yoğunlaşmıştım, yeni bitti. Ayrıca Lale Devri'nin en önemli ney üstadı Osman Dede'nin Hayatı ve Eserleri adlı bir çalışmam daha var. Hepsi yayınlanmayı bekliyor.”

    Mevlânâ Türbesi'nde artık ney sesi yok…

    “Mevlânâ Türbesi'nden geçen yıldan bu yana ney sesi yoktur. Çok cılızdır. Çünkü türbenin içine namaz kılma yeri yapılmış. Sessizlik olsun diye böyle bir karar almışlar. Bu uygun bir durum değil. Osmanlı zamanında türbenin yanına Selimiye Camii yapılmış, namaz kılmak isteyenler oraya gidebilir. Cami boş, türbede insanlar sandukalara bakarak namaz kılıyor. Mevlevihanede namaz kılınmıyor muydu? Kılınıyordu tabii ki ama mescidi vardı. Yenikapı Mevlevihanesi'nin semahanesi ve mescidi ayrıdır. Kimse semahanede namaz kılmıyordu. Konya'da makamın olduğu yerin yan tarafı semahanedir.”

    İmza kampanyası başlatıldı

    İzmir'de yaşayan 32 yaşındaki Akif Genç, 2012'den bu yana Şeb-i Arus törenlerine katılan bir muhasebe uzmanı. Törenlerle ilgili yaşadığı sıkıntı kendisini o kadar üzmüş ki, www.change.org'da ‘17 Aralık Şeb-i Arus Etkinlikleri Herkese Açık Olsun' başlıklı bir imza kampanyası başlattı. Genç, yaşadıklarını bize gönderdiği aşağıdaki uzun mektupta anlatıyor.

    Akif Genç: "Ben 32 yaşında Mevlana, Mesnevi, tasavvuf ilmine büyük bir aşkla bağlanmış bir mecnun olarak 17 Aralık 2011'de TRT-1 ekranında Mevlana Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilen Şeb-i Arus törenlerinden çok etkilenmiştim. Bilet satışlarının ocak tarihinde tükenmesinden ötürü 2012 yılındaki Şeb-i Arus gecesine katılamamıştım. Ama kararlılığımdan vazgeçmeyip 17 Aralık 2013 tarihinde gerçekleştirilecek olan Şeb-i Arus etkinlikleri için bilet arayışına Ocak 2014 tarihinden itibaren Konya İl Kültür Müdürlüğü'nün web sitesindeki E-Bilet sayfasını “güne gün” takip ederek satışa çıkmasını bekledim. İlk defa daha tertipli şekilde E-Bilet sistemine bu tarihte geçildi ve 1 Ekim 2013 tarihinde bilet satışları açılır açılmaz istediğim yerden biletimi rahatlıkla satın alabildim.

    Mevlana Kültür Merkezi'ndeki 17 Aralık Şeb-i Arus gecesini büyük bir huşu içinde izleyebildim. Tam karşımdaki seyirci koltuklarının en önünde hayatımda ilk defa kanlı canlı olarak görmüş olduğum dönemin başbakanı Erdoğan ve CHP genel başkanı Kılıçdaroğlu'nun salona gelişlerini o an yaşanan hareketliliği ve heyecanı ilgiyle takip etmiş oldum. C ve D Blok tamamen protokol için ayrılmış olup ben ise B Blokta 3.sırada olmama rağmen sahneye tam hakim bir noktada sıkıntısız ve rahatlıkla törenleri sonuna kadar izledim.

    2014 yılında gerçekleştirilen törenlere de katılmayı çok istedim. Fakat bu esnada canımı sıkan bir durumla karşılaştım. 17 Aralık gecesindeki Şeb-i Arus töreni bu sefer Mevlana Kültür Merkezi'nde değil, kapasitesi daha geniş olan yeni yapılan Konya Büyükşehir Belediyesi Spor ve Kongre Merkezi'nde gerçekleştirilecekmiş. E Bilet sisteminden bilet satışı için sahnenin uzak köşelerinde yani pota altları kısmı ile onların üst ve çapraz konumlarına tercih yapma kısıtlamasıyla karşı karşıya kaldım. Protokol kısmı için sahnenin en ön ve üst tribünlerinden 8 blok ve tam karşısındaki tribünlerden de gene 8 blok olduğu gibi bilet satışlarına kapatılmış halde protokol, koruma ve güvenlik mensuplarına ayrıldığını öğrendim. Bu şikayetimi Konya İl Kültür Turizm Müdürlüğü yetkililerine dile getirdiğimde ise bana; hafta içindeki diğer seanslara neden katılmak istemiyorsunuz, o tarihlerde de izleyebilirsiniz denmesi, böylesi bir yoğun tasavvuf gönüllüsü biri olarak beni büyük hayal kırıklığına uğrattı. Bunun üzerine açılış gecesi olan 7 Aralık tarihinde Mevlana Kültür Merkezi'nde izledim. 2015 Aralık ayındaki etkinliklerde de geçen yılki organizasyonda hiçbir değişikliğe gidilmediğini gördüm, gene 17 Aralık gecesi Konya Büyükşehir Belediyesi Spor ve Kongre Merkezi'nde… Gene protokol ve korumalara ayrılmış en güzel yerler ve gene biz tasavvuf gönüllerini kenara köşelere serpiştirilmiş halde küskünce bırakmaları…

    Belki bir değişime katkım olur ve bu törenlerin tekrardan özüne yakışır bir düzene dönmesi konusunda bir başlangıç olur düşüncesiyle Cumhurbaşkanlığı'na bu protokol ve korumalara ayrılan yerler konusunda dikkatlerini çekmek için yazdım. Cumhurbaşkanlığı bana gönderdiği yanıtta şikayetimi ilgili kuruma (Konya İl Kültür Turizm Müdürlüğü) iletildiğini söyleyip standart bürokratik işlemlere tabi tutmayı sürdürdüler. Ama ben bu yoldan vazgeçmeyeceğim. Bu törenler eskiden olduğu gibi tekrardan tasavvuf gönüllülerine açılmalı bizlerin küskünlüklerini kırmalılar.

    Mevlana'yı seven ve tasavvufa ilgi duyan biri olarak 17 Aralık Düğün Gecesi'nin önemi ve fazileti bizler için daha uhrevidir. Mevlana hazretlerinin şehadete ulaştığı gece olması ve bu geceyi hüzün gecesi değil de düğün gecesi olarak bizlere vasiyet bırakması, benim de o atmosferi o heyecanı semazenlerin estirmeye çalıştığı o güzel hava ile beraber yaşama isteğimi daha da yüceltmesi gerekirken maalesef her geçen yıl tasavvuftan maneviyattan fersah fersah uzaklaşıp maddiyatçılığa doğru son sürat ilerlemektedir.

    Ben her sene İzmir'den Mevlana'nın Konya yollarına samimiyet aramak için çıkıyorum, aşkı arıyorum, Mevlana'yı görmek için ta uzak diyarlardan gelmiş ama Mevlana'nın ömrüne yetişemedikleri için Allah'tan bizim canımızı buradan al diye dua etmiş olan o 3 ulu insanın aşkını arıyorum. Orası aşk meclisi irfan meclisi. Bürokratların, protokol yetkililerinin salonun yarısından fazlasını ve sahneye en yakın olan yerlerde üstelik bedava izleyebildikleri bir yerde biz Mevlana gönüllülerini kenarda köşelerde izlettirme gafletini Mevlana'nın hangi düşüncesiyle bana açıklayabilirler?

    Dünyanın değişik pek çok yerlerinden insanlar Mevlana'yı okumuş, anlamış felsefesini yorumlamış ve evrenselleştirmişken 17 Aralık'ta Konya Büyükşehir Belediyesi Spor ve Kongre Merkezi'nde bizlere neyi izlettirmekteler? Lacivert siyah takım elbiseli siyasiler, bürokratlar onların korumaları… Bu nurlanmamış suretlerdeki siyasilerin can sıkan konuşmaları, Mevlana'nın öğretilerini kendi hayatlarına ne kadar yaşatabiliyorlar ki benim gibi günlerinin pek çoğunda tasavvufla yoğrulmuş insanlara Mevlana'yı anlatıyorlar(!)

    Mevlana gibi bir şahsiyetin yarattığı ve nadir rastlanacağını düşündüğüm bir felsefe akımının, ellerini açıp dönen adamları izlemek seviyesine indirgenmesi üzerinden bir ticari faaliyet haline getirilmiş olması, temelinde Mevlana olan bir aktivitenin biletleri para ile satılıyor ve daha da acısı insanlar parasına göre sınıflara ayrılıyor olması ve daha da vahimi tasavvuf ile alakası dahi olmayan bu insanların üstelik ücretsiz olarak en rahat yerlerden izleyebildiklerini görmem beni derin bir hayal kırıklığına uğratıyor. İki yıldır ilgililere, yetkililere soruyorum; Bu topraklara ekilmiş en güzel güllerden birinin şehadete erişmesine binaen ortaya konan bir anma etkinliğini sen neden bu kadar halktan uzak bir konuma sokuyorsun? Yazımı, bu organizasyonu tertip edenlere Mevlana hazretlerinin şu sözüyle tamamlamak istiyorum: “Biz birleştirmek için geldik, ayırmak için değil.”


    0 0

    25. yılını kutlayan Akbank Caz Festivali (21 Ekim-1 Kasım 2015), bu yıla özel bir proje gerçekleştirecek.

    ‘Şehrin İyi Hali' projesi kapsamında; Toplum Gönüllüleri Vakfı (TOG), Deniz Temiz Derneği/TURMEPA) ve Yedikule Hayvan Barınağı Dostları Derneği (YHDD) işbirlikleri ile gençlerin katılacağı sosyal sorumluluk projeleri düzenlenecek. Akbank Caz Festivali 25. Yılı Gönüllülük Projeleri'ne katılmak isteyenler, www.sehriniyihali.com adresi üzerinden bilgi alabilir ve başvurularını yapabilir. Son başvuru tarihi ise 25 Eylül.


    0 0

    Muğla'nın Ula ilçesi Akyaka beldesindeki evinde geçtiğimiz cuma günü hayatını kaybeden Türk edebiyatının usta kalemlerinden, gazeteci yazar Oktay Akbal (92) dün toprağa verildi.

    Akbal için önce evinin önünde bir tören düzenlendi. Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanı Mustafa Köz, “Bir ömrü yazıya vermek, böyle belalı bir ülkede hiç kolay değil ancak o hiç yılmadı. Sevgiyle yazdı, sevgiyle düşündü, insanın aydınlanması, ülkenin aydınlanması, yeryüzünün aydınlanması için büyük emekler harcadı.” dedi. CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay ise Akbal'la aynı çağda yaşamış olmanın gurur verici olduğunu söyledi. Konuşmaların ardından Akbal'ın cenazesi, sevenlerinin omuzlarında evinden Akyaka Camii'ne kadar taşındı. Öğleyin kılınan cenaze namazının ardından Oktay Akbal, Akyaka Mezarlığı'nda toprağa verildi.


    0 0

    İzmir'de tadavi gördüğü hastanede 11 Ağustos'ta vefat eden yazar Tarık Dursun K.'nın (Kakınç) adına açılacak müzeye konulması planlanan kütüphanesi dağıldı.

    Yazarın binlerce kitabının bulunduğu Karşıyaka'daki kiralık evi, oğlu Zafer Dursun Kakınç tarafından boşaltıldı. Yazarın binlerce kitabının bir kısmı Foça Belediyesi'ne, 3.000 tanesi ise İzmir'de yakın dostu Kadim Karabil'in sahibi olduğu ikinci el kitap satılan Doğan Kitabevi'ne verildi. Zafer Dursun Kakınç, kataloglanması ve eksiklerin belirlenip ayıklanması işleminin uzun zaman alacağı gerekçesiyle kitapları Foça Belediyesi ile Doğan Kitabevi'ne verdiğini belirterek şöyle konuştu: “Doğan Kitabevi baba dostu bir yer. Onları en iyi şekilde sergileyeceklerinden, halka ulaşmasını sağlayacaklarından eminim. Kendim İstanbul'da yaşıyorum. Biz mülk sahibi değil, kiracıyız. Benim bu evin kirasını ödeyecek durumum yok. Zaten dostları babam yaşarken eve gelip kütüphaneden kitapları almışlar. Eski edebiyat kitaplarını evde bulamadım.”

    ‘MÜZE YAPACAKTIK, ACELE EDİLDİ'

    Alsancak'ta ikinci el kitap da satılan Doğan Kitabevi yetkilisi Kadim Karabil, Tarık Dursun K. ile çok yakın dost olduklarını ve uzun yıllardır kendisinden kitap aldığını belirterek, “Tedavi döneminde bile hastaneden bir fırsatını bulup gelerek buradan kitap alır, okurdu. Bana ‘Kadim senden aldığımız kitaplar tekrar buraya dönecek.' derdi. Sonuçta hem kendi eserleri, hem de benden aldığı kitapların 3 bin tanesi bana geri döndü.” diye konuştu.

    İzmir'i Sevenler Platformu Başkanı Sancar Maruflu, Tarık Dursun K.'nın adının verildiği sokaktaki evini Karşıyaka Belelediyesi ile birlikte ‘Tarık Dursun K. Müzesi” yapmayı planladıklarını anlattı. Burada yazarın eserlerini, eşyalarını sergilemek istediklerini kaydeden Maruflu şunları söyledi: “Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Akpınar da bu müzenin gerçekleşmesini çok istiyordu. Evdeki kütüphanesinde ona ithaf edilmiş kitaplar da vardı. Tarık Dursun K. daha yeni öldüğü, acı taze olduğu için ailesiyle bu konuları konuşmaya gitmedi. Evdeki kitapların ve evin boşaltılması için neden bu kadar acele edildi anlamadık. Çok üzüldük.”


    0 0

    Bir neslin kâbuslarını şekillendiren Wes Crawen dün 76 yaşında göçtü bu dünyadan. Her nesil yaşamıştır bunu; bazı insanlar ölünce sizin çocukluğunuzu da yanında götürür. Geçen yıl bu zamanlar Robin Williams, bizim kuşağın hayallerini, umudunu, gençliğini de beraberinde alıp gitmişti. Şimdi de kâbuslarımız gitti Wes Craven'le birlikte.

    Korkuyla izlediğim ilk film hangisiydi? Şüphesiz Freddy Krueger'dan önce de ekranda korkunç şeyler görmüştüm ama Freddy diğerlerine benzemezdi. El ayak çekilip de ışıklar kapanınca yatağıma kadar gelir, silüetini odanın duvarlarında gezdirirdi. Ben uyurken yatağımın altındaydı hep. Uykuya daldığım anda o kanca gibi ellerini her an üzerime atmaya hazır şekilde uzanırdı orada. Sokağın başından bir ses gelirdi kimi zaman; pekala Freddy olabilirdi! Sokak bekçisinin düdüğü de uzaklaşınca Freddy'nin iyice yaklaştığını hissederdim. O saatte başka kim olacaktı! Uzun süre bu şekilde yaşadık onunla. Büyümek böyle bir şey herhalde; önce kâbuslarınız ölüyor.

    ELM SOKAĞI'NDA KÂBUS

    Bir neslin kâbuslarını şekillendiren adam dün öldü. Elm Sokağı'nda Kâbus ve Çığlık serilerinin yönetmeni Wes Craven, 76 yaşında göçtü bu dünyadan. Her nesil yaşamıştır bunu; bazı insanlar ölünce sizin çocukluğunuzu da yanında götürür. Geçen yıl bu zamanlar Robin Williams, bizim kuşağın hayallerini, umudunu, gençliğini de beraberinde alıp gitmişti. Şimdi de kâbuslarımız gitti Wes Craven'le birlikte.

    1984 yapımı Elm Sokağı'nda Kâbus, ülkemizde 1990'da gösterime girebildi ancak. Ben de birçok insan gibi televizyonda izledim. Salondan çıkışta unutulan milyar dolarlık filmlerin yanında hazine gibi... Şimdi düşünüyorum da korku filmlerine mesafeli yaklaşmamda Elm Sokağı'nda Kâbus'un etkisi olmalı. Kâbuslarımın mimarına bir teşekkür borçluyum. Bana öyle bir kâbus verdi ki, çocukluğumu uzattı.

    Wes Craven, illa ki Elm Sokağı'nda Kâbus, Çığlık ve Tepenin Gözleri serileri demektir. Fakat onun filmleri her şeyden öte, ironiyle örülür. Bütün o ‘korkutucu' filmleri bu gözle izlendiğinde ortaya bir ironi ustası çıkar. Seyirciyi korkutmadığı nadir filmlerinden Paris, Seni Seviyorum'daki ‘edebî;' dokunuşunda bunu daha net görürüz.

    Ünlü yönetmenlerin Paris üzerine çektiği kısa filmlerden oluşan Paris, Seni Seviyorum'da Craven'in yazıp yönettiği Pere-Lachaise bölümü ünlü yazarların medfun bulunduğu mezarlıkla aynı ismi taşır. Pere-Lachaise mezarlığında Oscar Wilde'ın mezarını bulmak için dolaşan balayındaki bir çiftin hikâyesini konu alan bu kısacık filmde Wes Craven, ironinin âlâsını yapar. Filmde erkeğin iş takvimi dolu olduğu için evlilik arefesinde ‘erken' balayına çıkan çiftten kadın olanı, sırf erkeğin mizah duygusu olmadığı için, Oscar Wilde'ın mezarı başında müstakbel kocasıyla evlenmekten vazgeçer. Sebebi basittir: “Gülmeden geçen bir hayat, hayat değildir ki!” Emily Mortimer ile Rufus Sewell'in oynadığı filmde erkeğin cevabı şöyle olur: “Bir kocadan ne bekliyorsun ki; maskaralık mı?”

    ÇIĞLIK

    Bu kadarla bitmez; evleneceği kadın ile Oscar Wilde'ın mezar taşını öptüğü için dalga geçen adam, ayağı takılıp tökezleyince mezar taşını mecburen öper. Kalktığında ise Oscar Wilde'ın hayaliyle konuşur. Wilde'ın aşka dair tavsiyelerine kulak vererek sevdiği kadının peşinden gider ve kendini affettirir. Bu kısacık filmin kilit karakteri yine bir ölüdür.

    Çocukluk kâbusumuz sona erse de yetişkinlik kâbusumuz devam ediyor. Bizi güldürmeyen adamlarla geçiyor ömrümüz. Sahi, ülkenin üstüne bir kâbus gibi çökenlerin ruhumuzda, bugünün çocukları ve gençlerinin ruhunda açtığı yaralar ne olacak?


    0 0

    12 Eylül'de Diyarbakır Cezaevi'nde yaşanan gerçek hikayeleri anlatan Kanlı Postal 11 Eylül'de gösterime girecek.

    Darbe döneminin sembolü haline gelen Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananları beyazperdeye taşıyan filmde gerçek hikayeler, gerçek isimlerle anlatılıyor. 2012 yılında çekimlerine başlanan filmin senaristi Muhammet A.B. Arslan, aynı zamanda filmin yönetmenliğini de üstleniyor. Arslan filmi hakkında şunları söylüyor: “Bu vahşet yargıya taşınıp cezalandırılmıyorsa ve hala Diyarbakır ötekileştiriliyorsa, biz sinemanın diline, yaşananları taşımayı bir görev sayıyoruz. Bu bir vahşetin ve kâbusun, Diyarbakır Cezaevi örneğinde 1980 darbesiyle yaşattıklarının gerçeğidir. Kahramanlıkların cesaretle efsaneleştirilerek yeniden doğuşunun sinemasal dilidir. 5 numaralı koğuşun komutanı Esat ve komutasındaki asker ve gardiyanlar ile dişlilerin parçaları olan yargı ve komutanların sürece katkıları şaşırtmamalıdır. Bu görev 'insanım' diyen her bireyin dünya insanlığına anlatısı olmalıdır. Kanlı Postal adıyla 1980'lerin Diyarbakır Zindanını tüm gerçeklilikleriyle sinemaya aktardık. 11 Eylül'de tüm halklarımızı gerçekleri görmeye, sinemaya çağırıyoruz. Umarız tüm dünya halklarına emanet ettiğimiz Kanlı Postal en çok ihtiyaç duyduğumuz günlerde barış ve kardeşliğin sembolü olur.”


    0 0

    Foça'nın 5 bin yıllık tarihi, Ahmet Vasfi Pekin imzasıyla “Foça Tarihi” adıyla kitaplaştırıldı.

    UNESCO'nun Dünya Kültür Mirası Geçici Listesi'nde yer alan Foça; İyon, Bizans, Ceneviz ve Osmanlı dönemlerine ait izler taşıyor. Başta, Foça Belediyesi olmak üzere birçok kurum ve eserin arşivlerinin araştırılmasıyla derlenen eser, toplam 168 sayfadan oluşuyor ve Foça tarihiyle ilgili 50 adet fotoğrafı içeriyor.


    0 0

    İstanbul'da yeni bir sanat galerisi açılıyor. Teşvikiye'deki Narmanlı Apartmanı'nın iki dairesine yayılan Ariel Sanat, ilk sergisi ‘Fırtınanın Çayırı' ile kapılarını açıyor.

    Bugün başlayan ve 17 Ekim'e kadar devam edecek olan sergide; Murat Akagündüz, Bilge Alkor, Silva Bingaz ve Selim Birsel'in eserleri yer alıyor. Murat Akagündüz'ün desenleriyle katıldığı sergide, Shakespeare'in yapıtlarını daha önce de resim ve sergilerine çıkış noktası olarak seçen Bilge Alkor graffiti boyamaları ile Silva Bingaz bir peri kızının katıksız, saf güzelliğinin, maksadı belirsiz bir büyücü imgesine dönüşebildiğini gösteren iki siyah-beyaz fotoğrafı yer alıyor. Ariel Sanat, çağdaş sanat sergileri düzenlemenin yanı sıra farklı etkinliklere de ev sahipliği yapacak. (www.arielsanat.com)


    0 0

    Online olarak yayınlanacak olan kültür-sanat gazetesi Kültür Servisi (www.kulturservisi.com) bugün yayına başladı.

    Beral Madra, Celal Üster, Oylum Yılmaz, Murat Meriç, İsmail Gezgin, Aydan Çelik'in öncülüğünde kurulan gazete, Türkiye ve dünyadaki güncel sanat haberlerine odaklanacak.


    0 0
  • 09/01/15--14:00: İlhan İrem, Açıkhava'da
  • İlhan İrem “Aşk Sensin” isimli konseriyle Harbiye Açıkhava Tiyatrosu'nda sevenleriyle buluşacak.

    5 Eylül Cumartesi akşamı gerçekleşecek konser saat 21.00'de başlayacak. İlhan İrem nadir olarak verdiği ve her biri değişik konseptteki konserlerinden biri olan “Aşk Sensin”de efsane olmuş şarkılarını seslendirecek. 176 TL birinci kategori ile başlayan bilet fiyatları altıncı ve son kategoride ise 45 TL. Biletler Biletix'te.


    0 0

    Heykeltıraş ve ressam Louis Bourgeois (1911-2010), Fransa'da doğup büyümüş, sanatını Amerika'da olgunlaştırmış, 20. yüzyılın en önemli kadın sanatçılarından biri.

    Onun için modern ve çağdaş sanatın öncülerinden desek, yanılmış olmayız. Öyle ki, döneminin sanat ortamı onu kadın kimliğinden dolayı her ne kadar görmezden gelmeye çalışmışsa da sanatının gücü karşısında uzun süre direnç gösterememiş. Louis Bourgeois, namı diğer ‘örümcekkadın' 1997 yılında 5. Uluslararası İstanbul Bienali'nde gösterilen tek eserinden sonra ilk kez resim, gravür ve desenlerden oluşan 58 eseriyle Akbank Sanat'ta sanatseverlerle buluşuyor.

    Bourgeois'nın eserlerine geçmeden önce belki de onun hikâyesinden kısaca bahsetmek çok daha doğru olacaktır. Zira onun eserleri tamamen kendi kişisel tarihinden besleniyor; çocukluğu, annesi, babası ve travmaları... Onların yıkıcılığını yeniden harekete geçirmek için değil, iyileştirebilmek için. Sanatçı, varlıklı bir ailede dünyaya geliyor. Evde, İngilizce öğrenmeleri için tutulan dadı ile babasının on yılı aşkın bir süre ilişki yaşaması ve bütün bunların annesinin gözü önünde olması onun en büyük yıkımı oluyor. En ünlü eseri “Maman”, 9 metre uzunluğundaki örümcek heykeli, annesini temsil ediyor örneğin. Annesinin onarıp durduğu dokuma kilimler, halılar gibi örümcekler de ağ dokuyorlar; üstelik bu ağlar onun geçmişini, şimdiki zamanını ve geleceğini, hayatındaki insanları ve olayları da birbirine bağlıyor. 1938 yılında, Amerikalı bir sanat tarihçisiyle evlenerek adeta kaçar gibi gittiği Amerika'da geliştiriyor sanatını. İlk heykellerini de burada yapıyor. Geçmişin karanlığından kaçabilmek için durmadan, ölümün kıyısına gelip dayandığı 99 yaşına kadar da çalışmalarına devam ediyor.

    “Louis Bourgeouis: Dünyadan Büyük” isimli sergide, heykeltıraş ve ressamın bellek, mekân, kadın konularını irdelediği gravür, baskı ve desenlerinden oluşan 58 eseri yer alıyor. Sanatçının heykellerinden bir tanesini dahi göremesek de son dönem çalışmalarının bir özeti niteliğindeki çalışmaları seçilmiş bu sergi için. Siyah ve Mavilerin Şarkısı, Karyatid, Otobiyografik Seri, Metamorofoz gibi siyah beyaz ve kırmızı rengin hâkim olduğu eserlerinin yanında serginin en önemli parçası, sanatçının 1992 yılında yaptığı ve “Sainte Sebastienne” ismini verdiği eseri. Bu gravürde gördüğümüz şey, başsız bir kadın vücudu ve o vücuda her yönden ve açıdan oklar atılmış. Hayatı boyunca sanatıyla başkaldırmaktan vazgeçmemiş, acılarını sanata dönüştürmüş Bourgeouis'nın dünyasına 28 Kasım'a kadar dâhil olabilirsiniz.


older | 1 | .... | 311 | 312 | (Page 313) | 314 | 315 | .... | 375 | newer