Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 306 | 307 | (Page 308) | 309 | 310 | .... | 375 | newer

    0 0

    Danimarka yapımı animasyon filmde, Kaptan Cingöz, Danimarka'nın küçük kasabası Kalleby'de yaşamaktadır.

    İyi niyetli ve sakar Cingöz, kasabanın simgelerinden ünlü balon kaptanı Leopoldus'un heykelini kırınca kasabalı galeyana gelir. Durumu telafi etmeye karar veren Cingöz, arkadaşı Sarı Kafa Egon ile birlikte yolculuğa çıkar. Amacı, bir balon kaptanı olup kasabaya dönmektir. Kendini korsan zanneden Sarı Kafa Egon ile birlikte çıktıkları bu yolculuk türlü belalarla karşılaşacakları çılgın bir maceraya dönüşür...


    0 0

    70. Venedik Film Festivali'nde dört ödül alan Aç Kalpler, ilginç bir çıkış noktasından yola çıkıp bildik bir sona doğru evriliyor.

    Başrol oyuncularının performansıyla dikkat çeken filmde, Jude ve Mina, bir restoranda tanışıp evlenir. Bebekleri olunca çiftin ebeveynlik konusunda çok farklı düşündüğü ortaya çıkar. Mina ağır bir diyet yapar ve aynısını bebeğine de uygular. Bebeğin büyüme sorunu olduğunu gören Jude, duruma müdahale etmeye çalışınca bu ‘basit' mesele, bir ölüm kalım savaşına dönüşür.


    0 0
  • 08/06/15--14:00: Dön baba dönelim
  • Başka türlü olacak gibi değil; kestirmeden söylemek en iyisi. Josh Trank'in yönettiği ‘yeni' Fantastik Dörtlü / Fantastic Four, Marvel uyarlamalarının en kötüsü.

    Hatta kötü süper kahraman filmlerinin bile bir karakteristiği vardır, bir şey söyler; güncel, siyasi, insani ya da konjoktürel göndermeler yapar. Hiç olmazsa biraz mizah duygusu olur da güldürür, sinemaya giden insana bir parça eğlencelik zaman sunar. Fantastik Dörtlü'de bunların kırıntısı dahi yok.

    Franchising mantığıyla seri üretime geçen Marvel Stüdyo, geniş süper kahraman havuzunun neredeyse tamamını beyazperdeye uyarlamak için büyük bir hırs gösteriyor. 10-15 yılda bir farklı oyuncularla aynı hikâyeleri anlatıp duruyor. Remake, reboot, spin-off derken seyirci sonu gelmez bir kısır döngünün içine çekiliyor. Batman, Superman gibi bazı süper kahramanların ‘aura'sı söz konusu döngünün dışına çıkmaya elverişliyken Fantastik Dörtlü gibi televizyon dizisi ayarındakiler bu sıkıcı tekrar zincirini kırmakta zorlanıyor.

    Marvel'ın en uzun soluklu süper kahraman takımı Fantastik Dörtlü, esasında kurallarla sorunu olan dört gencin, bu özellikleri sayesinde edindikleri süper güçlerini insanlık yararına kullanması üzerine kurulu. Hollywood'un yıldızı parlayan genç oyuncularını buluşturan yeni filmde Whiplash ile dikkatleri çeken Miles Teller, kardeşi Rooney gibi yetenekli Kate Mara, genç kuşağın yükselen siyahi oyuncularından Michael B. Jordan ve Billy Elliot'ın yıldızı Jamie Bell'den oluşan bir takım var. Tek başına hepsi oyuncu kumaşına sahip olsa da filmde hepsinin yeteneğini sıfırlayan ciddi bir yönetmenlik ve senaryo sorunu var. Hepsinden önemlisi blockbuster (gişe filmi) kalitesinde bir yapım değil Fantastik Dörtlü. Olsa olsa televizyon filmi kıvamında.

    Merak edenler için hikâye şöyle: Dr. Franklin Storm gözetiminde gizli bir proje üzerinde çalışan Sue, Reed, Ben ve Johnny; Storm'dan habersiz projeyi çalıştırır ve alternatif bir evrene gider. Ancak bu ‘kaçak' yolculuk sırasında işler ters gider ve arkadaşları Victor orada kalır. Kozmik radyasyona maruz kalan dört arkadaş ise özel güçlere sahip olur. Sue görünmez olabilirken, Reed esneklik kazanır, Ben kayaya dönüşür, Johnny ise alev topuna dönüşüp uçabilmektedir. Dörtlü, yeni güçlerini kontrol etmeyi öğrenmeye çalışırken eski dostları Victor, düşman olarak karşılarına çıkar.


    0 0

    Bir boksörün düşüş ve yükselme öyküsünü anlatan Son Şans / Southpaw, yönetmen Antoine Fuqua'nın tüm becerisine, Jake Gyllenhaal'un Oscar'a göz kırpan oyunculuğuna rağmen senaryo zaafından dolayı sıradanlıktan kurtulamıyor. Heyecan verici bir başlangıç yapan film, ikinci yarısında popüler seyirci kodlarının esiri oluyor.

    Ringde ya da hayatta yere düşmekte hiçbir yanlış yok. Yanlış olan, (düştüğün) yerde kalmaktır. (Muhammed Ali)

    Bireysel sporlar ile takım sporları arasındaki en önemli fark, hata yaptığında yanı başında onu düzeltecek birinin olmayışıdır. Futbol diliyle söylersek, topu ıskaladığında ‘kademeye' girecek birini bulamazsın teniste. Güreşte bacağını kaptırırsan sırtını minderde bulursun, en yakın arkadaşın bile bunu engelleyemez. Çünkü minderde yalnızsındır. Ringde de öyle...

    Hayata karşı bir duruş sergileme bakımından hiçbir bireysel spor boks kadar elverişli değildir. Rakibini yenmek, hayatı dövmek gibidir boksta. Ona attığın her yumruk hayata karşı kazanılmış bir zaferdir. Sadece boksun kendi dinamiklerinden değil, biraz da Muhammed Ali'den dolayı böyledir aslında. Boksu hayat felsefesi haline getiren, onu bir ‘duruş' olarak insanlık hafızasına nakşeden Muhammed Ali'dir. Belki de bu yüzden her boks filmi gelip Muhammed Ali'nin hayatına, kariyerine ve hayat felsefesine uğrar.

    HAYATI YENEMEZSİN ŞAMPİYON!

    Son Şans / Southpaw da öyle yapıyor. Düşme-yükselme öyküsü bir yana, filmdeki boks şampiyonu ana karakterin kızının adı da Leila (Leyla). İşi dâhil olmak üzere hayatındaki her şeyi planlayan eşi Maureen (Rachel McAdams) ve kızı Leila (Oona Laurence) ile mutlu bir hayat yaşayan boks şampiyonu Billy Hope'un (Jake Gyllenhaal) başına trajik bir olay gelir. Bu olay sonrası menajeri Jordan'ın (50 Cent) da kendisini yalnız bırakmasıyla bir başına kalan Billy'nin kariyeri dibe vurur. Sorumsuz davranışlarından dolayı kızının üzerindeki hakları Sosyal Hizmetler tarafından alınan Hope, küçük bir spor salonunda antrenmanlara çıkar. Her şeyini kaybeden bu adam, yeni antrenörü Tick Willis'in (Forest Whitaker) farklı teknikleri ve yaşam koçluğu sayesinde boksa dönüp kızına kavuşmayı amaçlar.

    Yetimhanede büyüyen Billy Hope'un hayata dair bildiği tek şey dövüşmek. Hope'u tarif etmek için yine Muhammed Ali'ye başvuralım: “Otlar büyür, kuşlar uçar, dalgalar kıyıya vurur. Ben de insanları döverim.” Hayatın ‘kötü' süprizlerine karşı Billy Hope'un elinde bokstan başka bir koz yok. Dibe vurmuş bir sporcu olarak, intikamını yine boks ile alıyor. Fakat karakterin hayat karşısında bir ‘duruş'undan söz etmek zor.

    Son Şans, daha başka bir şey olabilecekken sıradan bir melodram olarak kalıyor. Yönetmen Antoine Fuqua'nın tüm becerisine, Jake Gyllenhaal'un bir oyuncu olarak her şeyini verip kariyerinin (Gece Vurgunu ile birlikte) en iyi performansını sergilemesine rağmen film sıradanlıktan kurtulamıyor.

    GYLLENHAAL, OSCAR'A GÖZ KIRPIYOR

    Heyecan verici bir başlangıç yapan film, ikinci yarısında popüler seyirci kodlarının esiri oluyor. Hikâye, boks ile hayat arasındaki mecazi ilişkiye uygun. Ne var ki, her şeyini, geleceği daha baştan belli olan finaldeki ‘büyük hesaplaşma'ya bağlayan hikâye, kendini ayakta tutacak dinamikleri es geçiyor. Sons of Anarchy dizisinin yazarı Kurt Sutter'e ait senaryo, bir değil birkaç açık nokta bırakıyor hikâyede. Kilit konumdaki Maureen karakterindeki eksikler bir yana, ‘kötü adam'ın yüzeyselliği, tipten öte gidemeyen bir karakter olarak kalışı ve bazı düğümlerin boşlukta kalıp bazılarının da yeterince güçlü bağlanamayışı gibi arızalar hikâye ve karakter bütünlüğüne zarar veriyor.

    Söz konusu çatlaklardan su sızdıran film, yönetmen ve başrol oyuncusunun tüm gayretlerine rağmen su üzerinde kalmayı başaramıyor. Muhtemelen Jake Gyllenhall'un Oscar'lık performansı ile yönetmenin ring sahnelerindeki becerisi dışında gündeme gelmeyecek. Üstelik, Alejandro Gonz·lez Iñ·rritu'nun The Revenant filmi vesilesiyle 2016'nın ‘DiCaprio yılı' olacağı şimdiden konuşulduğuna göre Gyllenhaal'un bu çabası Oscar listesine girse bile ödül getirmeyebilir.


    0 0

    Türkiye'nin bütün konservatuvarlarından sınavla seçilen ve yaşları 16 ile 22 arasında değişen 100 müzisyenden oluşan Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası (TUGFO), Sabancı Üniversitesi'ndeki 18 günlük kamp döneminin ardından Macaristan'a doğru yola çıkıyor.

    Şef Cem Mansur yönetimindeki TUGFO, Macaristan'ın üç şehrinde sahneye çıkacak. İlk konser bu akşam Budapeşte'de. Tuna Nehri'nin iki yakasına kurulan bugünkü konserden sonra yarın Eger kentinde “Osmanlı'nın İzi” temalı konser verecek olan orkestra, 10 Ağustos'ta da Pecs'te olacak. TUGFO Avrupa turnesine Macaristan'dan sonra Slovakya (12 Ağustos), Çek Cumhuriyeti (14 Ağustos) ve Almanya'da (16 Ağustos) devam edecek. Kurucusu ve ana destekçisi Sabancı Vakfı olan orkestra, yaz programını 18 Ağustos'ta Zorlu Performans Sanatları Merkezi'de tamamlayacak.


    0 0

    “Türkçem benim ses bayrağım” diyerek yüzü aşkın şiir kitabıyla Türkçenin bayrağını yükseklerde dalgalandıran usta şair Fazıl Hüsnü Dağlarca (26 Ağustos 1914-15 Ekim 2008), aramızdan ayrılalı 7 yıl oldu.

    Dağlarca, 100 yıl önce doğduğu Beşiktaş'ta, adına düzenlenen etkinliklerle yaşatılıyor. Yaşadığı dönemde “Yaşayan En Büyük Şair” sıfatıyla da onurlandırılan Dağlarca, “Yunus gibi giderken gitmez olmak isterim” sözüyle, şiirdeki ölümsüz kaynaklardan biri olmak hedefini ortaya koymuştu. Beşiktaş Belediyesi, Dağlarca'nın anısını yaşatmak, Türk şiirinin gelişimine katkıda bulunmak ve şiiri hayata daha çok katmak amacıyla, PEN Yazarlar Derneği, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Tekin Yayınevi'nin desteğiyle “I. Dağlarca Şiir Ödülü” düzenleniyor. 1-31 Ağustos 2015 tarihleri arasında başvurulacak ödülün seçici kurulunda yer alan isimler Ataol Behramoğlu, Doğan Hızlan, Enver Ercan, Ertan Mısırlı, Haydar Ergülen, Sennur Sezer ve Tarık Günersel. Dağlarca şiir ödülü, 17 Ekim Cumartesi günü düzenlenecek bir etkinlikle birlikte sahibine sunulacak. (www.besiktaskultursanat.com)


    0 0

    Bir plazada çalışanların günlük hayatı nasıldır? Takım elbiseler, yüksek ökçeler, yapılı saçlar, bakımlı eller…

    Her sabah güne turnikelerden geçilerek başlanır. Öğle saati geldiğinde hep birlikte yemeğe inilir, hemen hemen aynı konuşmalar tekrar edilir… Sürprizlere kapalı bu ‘steril' alanda kurallar önceden belirlenmiştir. İşte tam da bu sebeple, kuralları yıkmak, nefes alacak bir alan açmak için Ümraniye Anel İş Merkezi'nin girişinde yer alan Galeri 5'te “Teneffüs” sergisi açıldı. Teneffüs, yani okul yıllarında, özlemle beklenen o büyülü an, tam da olması gereken bir mekânda yeniden canlandırılmış.

    Sergide Sevgi Aka, Merve Ertufan & Johanna Adebäck, Zeynep Solakoğlu, Ayşe Topçuoğulları ve Murat Yıldız'ın işleri bulunuyor.

    Sevgi Aka'nın ‘Eldivenler' adlı çalışması, sanatçının 2009 yılından bu yana topladığı, sahibini ve diğer yarısını kaybeden eldivenlerden oluşuyor. Galeri 5'te yer alan ve hafta boyunca yalnız bir saat çalınan piyanonun arkasındaki duvara asılan bu eldivenler bir anlamda, piyanonun yarımlığına ve müzik üretme potansiyeline hayali bir katkı sunuyor. Aka'nın diğer çalışması ise çocukluğa çağrı özelliğinde. Bir boyama kitabından alınan örnek sayfa ve ‘Camarasaurus dinozorlarının renkleri bilimsel olarak açıklanmamıştır' notuyla, herkesin bu dinozora kendi renklerini vermesini istemiş sanatçı. Ziyaretçiler tarafından kuru boyalarla renklendirilen bu dinozorları duvara asarak da, tıpkı ilkokulda olduğu gibi adeta resimli bir sınıf duvarı tasarlanmış. Murat Yıldız'ın da iki işi, ‘Uyum İçin Oyun' ve ‘İstikrar İçin Oyun', sergide ilgi çeken çalışmalardan. Teneffüs, 22 Eylül'e kadar görülebilir.


    0 0

    İlk kitabı Girdap Balıkçısı'nı 2013'te okura ulaştıran gazeteci-yazar Ali Deniz Uslu'nun ikinci kitabı Karganın Duyduğu (Esen Kitap) yayımlandı. Uslu, “Zaten edebiyat silahsız bir çatışma alanı, yazar ve okur aynı tarafta değil bence.” diyor.

    Kitabınızdaki metinler ne bir şiir ne de bir düzyazı. Siz bu yazı şeklini nasıl tanımlıyorsunuz?

    Daha önce bunu metinsel bir otostop olarak tanımlamıştım. Metinlerim şiirden, düz yazıya, oradan küçük öykülere, oradan da roman taslaklarına kadar gidiyor. Bir çeşit deneyim ve tecrübe aktarımı yazdıklarım.

    Yazdıklarınızda o kadar çok metafor var ki… Okurun bundan sıkılma riskini hesaba katmadınız mı?

    Yazarken okurun algısından bağımsız düşünüyorum. Metaforlara yüklediğim anlamlarla okurun buldukları, eşledikleri elbette farklı olacak. Zaten edebiyat silahsız bir çatışma alanı, yazar ve okur aynı tarafta değil bence. Bu yüzden bu riski almak yazının geleceği için önemli.

    Sait Faik, “Yazmasaydım ölürdüm” diyor. Siz de yazmasaydım kusardım, diyorsunuz. En çok nelerden ve neden mideniz bulanıyor?

    Sahtekarlıktan, yalandan, riyakarlıktan, omurgasızlıktan, samimiyetsizlikten, hırslardan, kör gözlerden, hırsızlıktan! Tüm bunlar içimi kaldırıyor ve öfkelendiriyor beni. Bu anlamda yazmak bir çeşit küfür etmek gibi, silahı kalem olan savaşçılarız...

    Kitabınızın adı Karganın Duyduğu. Karga metaforu sizde neler çağrıştırıyor?

    Zekası, öfkesi ve hafızası benim için önemli. Çünkü uzun zamandır bize en çok gerekli olan şeyler bunlar. Hepsinden uygun dozda taşımamız gerekli ruhumuzda.

    Kitabınızı modern çağda acı çeken, hem kendisi ile hem de hayatla kavgası olan bir insanın fark edişlerinin belirsiz bir özeti olarak tanımlayabilir miyiz?

    Farkındalık iktidarlar için olduğu kadar bireyler için de sıkıntılıdır. Yani farkındalık mutluluk ile maalesef ters orantılı. Ben kendi hesabımı görmeye çalıştım bu kitapta. Darısı bunu denemeye cesaret edenlerin başına.

    Bölüm başlıklarınız hep ölümle ilgili. Bunun sebebi nedir?

    Ölüm hepimizin tek ortak noktası. Ben hayatı ölümle tanımlıyorum, ne korkuyorum ne de bekliyorum. Metinlerim için bir yönlendirici yalnızca.

    Kapana kısıldığımızı ama yine de umutlu olduğunuzu söylüyorsunuz. Ama onun da canımızı daha fazla acıttığını anlatıyorsunuz. Bu ikilem içinde yaşamak çok acı değil mi?

    Sanırım hayat böyle bir şey, fazlasını beklememek gerekli. Ne hayattan ne de insanlardan ama umut olmasa hiç çekilmez bu ömür!

    ‘Arınmak için günahlarla yıkanıyorum' diyorsunuz. Bu sizi daha kirli yapmaz mı?

    Karşıtları kullanmayı seviyorum ve de algılarla oynamayı. Okuyucu “bu adam saçmalıyor” diyorsa düşünmeye başlamış demektir.

    “Kan hasatçılarından kurtulmanın tek yolu kendi kanımızı zehirlemek” diyorsunuz. Burada kimleri kastediyorsunuz? Kendi kanını zehirlemekten başka bir çıkar yol yok mu?

    Sistemler, iktidarlar ömürlerini uzatmak için her şeyin mübah olduğuna inanan yapılardır. Yaşamak için bizi tüketiyorlar, ama tükettikleri onları zehirlerse onlara dokunmazlar değil mi? Bu çok çocukça bir varsayım, bir çözüm de değil, yalnızca bir fikir saldırısı.

    Bazen gerçeği katlettiğimi düşünüyorum

    Müzik hayatınızın önemli bir bölümünü kaplıyor. Bu kitabı yazarken hangi şarkılar size ilham oldu?

    Rock müzik yazdıklarımın mayasında var, sözleri rock tınıları ile mırıldanabilirsiniz belki de. Sözün özü içinde isyanı, başkaldırıyı, gözü yaşlı ve incitilmiş insanları duyduğum her müziği kulağımdan ve ruhumdan eksik etmedim.

    Aynı zamanda gazetecisiniz… ‘Yüzlerce röportaj yaptım ve yüzlerce cinayete ortak olmuş gibi hissediyorum' diyorsunuz. Bu suçluluk duygusunun ve katillik hissinin sebebi nedir?

    Gazeteciliğimde hep istediğim soruları sorsam da gerçek yanıtları alamadığım çok zaman oldu. Haberin doğruluğuna olan inancım pusulamdı ama söylenenleri değiştiremem, onları iletmektir görevim. Bu yüzden gerçeği katlettiğimi düşünüyorum bazen.


    0 0

    Çanakkale Zaferi'nin 100. yılı nedeniyle 11 Ağustos'ta Çanakkale Deniz Müzesi Komutanlığı Çimenli Kalesi'nde Münir Nurettin Selçuk ve oğlu Timur Selçuk'un şarkıları seslendirilecek.

    Kendisi de Çanakkaleli olan opera sanatçısı Altuğ Dilmaç'ın solist olarak katılacağı konseri Timur Selçuk yönetecek. Başkemancılığını Sema Korkut'un yaptığı 50 kişiden oluşan Türk müziği sazlarının da katılımıyla gerçekleşecek konserin ilk bölümünde Münir Nurettin Selçuk'un Kör Kuyular, Kalamış, Rindlerin Akşamı, Endülüs'te Raks, Otomobil Uçar Gider şarkıları, ikinci bölümde ise Timur Selçuk'un Ayrılanlar İçin, Sen Neredesin, İspanyol Meyhanesi, Beyaz Güvercin, Bugün, Yarın ve Daima adlı şarkıları senfonik biçimde okunacak. Dardanel ve Çanakkale Belediyesi'nin sponsorluğunda gerçekleşecek konser saat 21.00'de başlayacak.


    0 0

    Çatalhöyük kazılarına 25 yıldır başkanlık yapan İngiliz arkeolog Ian Hodder, önümüzdeki yıl araştırmalarını tamamlayıp Konya'dan ayrılacak. Hodder, bölgedeki son gelişmeleri, geçtiğimiz çarşamba günü, kendisini ve UNESCO Dünya Miras Listesi'ndeki Çatalhöyük'ü ziyarete gelen gazetecilere anlattı. Uluslararası arkeoloji camiasında da konuşulan Türkiye'deki yabancı arkeologların kazı izinlerinin iptaliyle ilgili Hodder, “İyi bir baskı yöntemi, işe yarıyor.” diyor.

    İngiliz arkeolog Ian Hodder 1993'ten bu yana, Çatalhöyük kazılarına başkanlık yapıyor. Önümüzdeki yıl araştırmalarını tamamlayıp Konya'dan ayrılacak. 5 Ağustos Çarşamba günü ziyarete gelen gazetecilere kendisini, kazıdaki son gelişmeleri, 160 kişiden oluşan ekibini ve 2012'de UNESCO Dünya Miras Listesi'ne giren Çatalhöyük'ü anlattı. 40 derece sıcaklığın altında, başımızda buzlu havlularla yaptığımız Çatalhöyük ziyareti, böyle bir gündemin ortasında dün olduğu gibi bugün de herkesi şaşırtıyor, ilgi uyandırıyor. 9 bin yıl önce yaşayan Çatalhöyüklüler, o dönemin en barışçıl, eşitlikçi ve sınıfsız toplumu. Bir arada, kardeşçe nasıl yaşanacağını binlerce yıl önce kanıtlamışlar. Ayrıca sanata çok önem veren bir toplum. Bugün dahi onları konuşuyor ve merak ediyor olmamızın sebebi aralarındaki kardeşlik ve paylaşım ruhu olmalı.

    Ian Hodder, 25 yıllık kariyerini Konya'nın Çumra ilçesi, Küçükköy yakınlarındaki bu tarihi alanda inşa etti. Hocası James Mellaart'ın yarım bıraktığı kazılara sahip çıkıp devam ettirmekten memnun ve mutlu. Hodder'dan sonra kazılara kimin başkanlık edeceği şimdilik belli değil. Ama tüm dünyada oldukça ünlü olan Çatalhöyük'ü merak eden Batılı arkeologlar onun kadar şanslı olmayabilir. Çünkü yerli ve yabancı camiada Türkiye'de kazı başkanlığı yapan yabancı arkeologların izinlerinin iptali konuşuluyor. Henüz resmiyeti olmayan bu söylentinin nedeni, yıllar önce yurt dışına kaçırılan tarihi eserler.

    “TÜRKİYE'NİN ÇABASI BAŞARILI oldu”

    Osmanlı döneminde de, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra da ülkemizden Avrupa'ya ve Amerika'ya çok fazla tarihi eser kaçırıldı. Son yapılan bir araştırmaya göre bu eserlerin sayısının 80 bin civarında olduğu belirtiliyor. Ian Hodder'a, bilim etiği açısından bu durumu nasıl değerlendirdiğini sorduk. Tabi ki ‘korkunç' diyor, geri almak için yapılan çabaları haklı, Türkiye'nin son yıllarda bu alandaki gayretini başarılı buluyor. Mesela Yunanistan'ın Elgin Mermerleri'ni uzun süredir Londra'dan almaya çalıştığını ama başarılı olamadığını hatırlatıyor. Hodder, kazı izinlerinin iptaliyle ilgili Batılı bir arkeolog olarak ilginç bir şey söylüyor: “İptallerin söz konusu olduğunu biliyorum, duydum. Hükümetin bunu neden gerekli gördüğünü de anlıyorum. Bazı ülkeler eserleri vermek istemiyor, dolayısıyla baskı uygulama gereği duyuyorlar. Ve işe yaradığını da söyleyebilirim, iyi bir yöntem. Tüm dünyadaki insanların bu eserleri görebilmeleri de önemli. Müzelerin değişim programları olmalı ki, eserler her yere gitsin.”

    “SADECE YÜZDE 5'İNİ KAZABİLDİK”

    Çatalhöyük'te ilk kazılar 1961-65 arasında James Mellaart'ın öncülüğünde yapıldı. Daha sonra ara verildi. 1993'te öğrencisi Ian Hodder devam etti. Bölgede MÖ 7400 ile 5500 yılları arasında 8 bin kişinin yaşadığı tahmin ediliyor. Çatalhöyük'te bugüne kadar elde edilen bulgularla günlük ve sosyal yaşama dair birçok bilgi keşfettiklerini söyleyen Hodder, “Mellaart ve benim dönemimde Çatalhöyük'ün toplamda yüzde 5'ini kazdık. Bu hiçbir şey sayılır. İçinde milyonlarca bulgu olan dört depomuz var. İlgi çekebilecek tüm eserler Konya Müzesi'nde. Konya'da yeni bir müze inşaatı gündemde, buradaki buluntular orada sergilenecek. Yüzde 5'ini kazdık dedim ama jeofizik yöntemlerle bütün höyüğün genel yapısını, toprağın iç katmanlarını gördük, planını çıkardık.” diyor.

    Türkiye kültürel diplomasi konusunda şimdilik başarılı görünüyor, ama izin iptallerinin bu başarıyı nasıl etkileyeceği tartışılır.

    100 araştırmacı çalışıyor

    Çatalhöyük'te kazı mesaisi haziranda başlayıp eylülde sona eriyor. Araştırmacısı, bekçisi ve mutfak çalışanlarıyla birlikte kazı merkezinde şu anda 160 kişi çalışıyor. Sahadaki araştırmacıların dışında laboratuvarlarda da Çatalhöyük'te yapılan her şey dijital olarak kayda geçiyor, 3D teknolojisiyle modeli çıkartılıyor. Dünyanın her yerinden yabancı araştırmacıların büyük bir kısmı bu bölümde. Türkiye'deki üniversitelerden ise 20 öğrenci bulunuyor.

    100 bin ziyaretçi gelecek

    2012'den bu yana Çatalhöyük'ün uluslararası ziyaretçi sayısı çok artmış. Uluslararası basın da ilgi gösteriyor. Ian Hooder, “Ama buraya daha fazla insanı çekebilmek ve daha büyük bir etki yaratabilmek için daha yapmamız gerekenler var. Gelecekte Çatalhöyük'te bir müze olur diye düşünüyorum. Ziyaretçi sayısının da 50-100 bine ulaşacağını tahmin ediyoruz.” diyor.

    2017'de uluslararası Çatalhöyük konferansı düzenlenecek

    Çatalhöyük bulguları her yıl www.catalhoyuk.com'da bilim camiasıyla paylaşılıyor. 2017'de uluslararası Çatalhöyük konferansı düzenlenecek. Konferansta Çatalhöyük'ün nasıl anlaşılması gerektiği tartışılacak.

    Suriye'den keten kumaş

    Son kazılarda çıkarılan önemli bulgular arasında 9000 yıllık bir duvar resmi, bir obsidyen ayna, yeraltının yapı planları, el izleri, nadir görülen dekoratif amaçlı kullanılan çakıl taşından yapılmış hançerler, çamurdan ya da taştan yapılan insan ya da hayvan figürleri dünyanın ilk kendirden dokunmuş kumaş parçalarından biri, alçılanmış kafatası, 2 insan 2 de boğa başı kazınmış demlik, yaşam döngüsünü temsil eden kafası olmayan kadın heykelciği bulunuyor. Hodder, “2013 yılında yapılan kazılarda bulunan ince dokunmuş keten kumaş parçasının Suriye'den geldiğini tahmin ediyoruz.” diyor.


    0 0

    Sakıp Sabancı Müzesi, 2 Eylül'den itibaren önemli bir sergiye ev sahipliği yapacak. Türkiyeli sanat izleyicisi, II. Dünya Savaşı sonrasında Almanya'daki Nazi karanlığını ve kasvetli ortamı dağıtmak üzere ortaya çıkan ve bütün kalıpları kıran “Zero” (Sıfır) akımının ürettiği eserlerle ilk kez tanışacak.

    İkinci Dünya Savaşı, insanlık için tam bir yıkım oldu. Savaş sonrasında hayatın pek çok alanında kasvet hâkimdi. Bu yıkımdan, umutsuzluk ve bezginlik ortamından sanat da payına düşeni almıştı. Nazi karanlığını ve savaşın yıkımlarını yeni bir yol açarak dağıtmaya çalışan 20. yüzyılın öncü sanat akımlarından Zero (Sıfır), kendi döneminde pek de anlaşılamayan sıradışı işler ortaya koydu.

    Almanya'nın Düsseldorf kentinde başlayan Zero, 1957-1967 yılları arasında tüm dünyada yankı buldu. Sonrasında uzun bir süre sessizliğe büründü ve adından pek fazla söz edilmedi. Son birkaç yıl içinde, dünyanın farklı ülkelerinde bu akımın öncülerinin eserlerine karşı ilgi uyanmaya başladı. Birbiri ardına açılan sergiler (geçtiğimiz yıl New York Guggenheim'da; bu yıl ise Berlin Martin-Gropius-Bau ve Amsterdam Stedelijk Müzesi'nde) dikkatleri yeniden Zero'nun öncülerine ve felsefesine çekti.

    ZERO'NUN DOĞDUĞU TOPRAKLARDA...

    Sakıp Sabancı Müzesi, 2 Eylül'de Zero akımının kurucuları Heinz Mack, Otto Piene, Günther Uecker'in eserleriyle akımın sanatçılarından Yves Klein, Piero Manzoni ve Lucio Fontana gibi isimlerin farklı tekniklerde ürettiği 100'ün üzerinde eseri İstanbul'a getiriyor. Küratörlüğünü Zero Vakfı yöneticisi Mattijs Visser'in yapacağı sergide, ‘Zaman', ‘Boşluk', ‘Renk' ve ‘Hareket' gibi temalar etrafında Zero sanatçılarının eserleri görücüye çıkacak. Sergide, 19 farklı müze, galeri ve özel koleksiyonundan eserler yer alacak.

    Sabancı Müzesi, Zero sergisini açan Stedelijk Müzesi'ne ve akımın doğduğu Düsseldorf'a geçen hafta bir gezi düzenledi. Zero'nun doğduğu topraklar ve akımın büyük bir retrospektif sergisinin yer aldığı gezi, bu öncü grubu yakından tanımaya yönelikti. Gezinin hâmisi Dr. Nazan Ölçer'in deyişiyle sergi, İstanbul'a iyimserlik getirecek. Türkiye'deki serginin sponsoru Akbank'ın Kurumsal İletişim Bölüm Başkanı Murat Göllü ise yarına ve yepyeniye odaklanan Zero'nun, eleştirel bakışı yaygınlaştırma misyonunun önemli olduğunu ifade etti ki, sanat piyasasının en çok ihtiyaç duyduğu şey de galiba bu.

    Düsseldorf'ta önemli bir Zero koleksiyonuna sahip olan Raketenstation-Langen Vakfı'nı ziyaretle başlayan gezi, bu akımın izlerini sürmek için ilk duraktı. Devletten ve sponsorlardan bağımsız faaliyetlerini sürdüren vakfın, senelerce NATO tarafından savunma amaçlı kullanılan araziye kurduğu müze, ihtişamıyla dikkat çekiyor. Dünyaca ünlü mimar Tadao Ando'nun tasarladığı bina, Doğu sanatı ve modern sanat eserlerini bir araya getiren önemli bir sanat kurumu. Koleksiyonunda Cezanne, Klee ve Picasso gibi isimlerin olduğu Langen ailesinin göz bebeği bu mekâna, vişne ağaçları ve küçük bir gölet eşlik ediyor.

    Gezinin ikinci durağı “Zero: Yıldızları Keşfedelim” adlı sergiye ev sahipliği yapan, Amsterdam'daki uluslararası çağdaş sanat ve tasarım müzesiydi. 1895'te açılan tarihî; tuğla binaya, 2012'de eklenen küvet şeklindeki modern yapı ile önemli bir sergileme alanını sunan müze, bu sergiyle Zero'nun tarihine ve bugününe ışık tutuyor.

    Müzenin Zero'nun tarihinde önemli bir yeri var. 1962'de akımın sanatçılarına kapılarını açmış ve çok başarılı bir sergi gerçekleştirmişlerdi. Ziyaretçilerin epey ilgi gösterdiği sergide, 75 eser yer alıyor. Müzenin koleksiyonunda Van Gogh, Matisse, Malevich, Chagal ve Warhol gibi isimlerin de olduğunu not edelim.

    Zero'nun kısaca tarihine bakacak olursak... 1957'deki bir gecelik ilk sergilerinde herkesi şaşırtan ve saf ışığın peşinde olduklarını ilan eden Zero, zaman içerisinde 40 sanatçının 10 farklı ülkeden dahil olduğu bir akım olarak, sanatın yeniden tarifini gerçekleştirdi. Klasik resim anlayışını altüst eden akımın sanatçıları, ürettikleri işlerle yeni formlar ve bakış açıları geliştirdi. Zero tıpkı bir roket atışı gibi dokuzdan sıfıra doğru sayım ve sessiz, yeni bir başlangıç anlamına gelirken, savaşlar ve sanat tarihi yüklerini üzerinden atmak istedi. Yanmış tablolar, uçan poşetler, çivilerin çakıldığı torbalar, şişeler, araba lastikleri bu akımın malzemeleri oldu. Sergi açılışlarını bir festivale dönüştüren, sokaklarda şenlikler düzenleyen ekip, Zero adıyla üç dergi de çıkardı. Kendinden sonraki kuşaklara büyük etkisi olan Zero'nun günümüze de söyleyecek çok sözü var. İstanbul'da açılacak serginin ülkedeki kasvetli ortama biraz iyimserlik katmasını dilemek büyük bir istek olmasa gerek.

    “Zero, tuval ve boyayla savaştı”

    Nazan Ölçer (S.Ü. Sakıp Sabancı Müzesi Müdürü):“Tarihte bazı şeylerin erken söylenmesi bunların unutulmaya mahkûm olduğu anlamına gelmez. Zero, çok önceden avangard işlerle, tuval ve boyayla savaşan bir grup olarak ortaya çıktı. Türkiye'deki insanların da tıpkı bunun gibi ‘uçuk' işlere girişmesi lazım. Bir yandan da bu insanları anlayacak bir kitlenin de yetişmesi gerekiyor. Eleştirel bakışın eksik olduğu ülkemizde bu türden öncü işlerin sergilenmesi büyük önem taşıyor. Aktif olduğu dönemde sınırları aşarak birçok ülkedeki sanatçıların katılımıyla yepyeni malzeme ve tekniklerle bireysel ve toplu üretimlere alan açmış, dünya avangart sanatını şekillendirmiş bu akımın Türkiye'deki sanat dünyasını da derinden etkileyeceğine inanıyoruz.”

    “Zamanın ötesinde bir akımdı”

    Mattijs Visser (ZERO Vakfı yöneticisi ve küratör):“Zero, bir sessizlik ve bir başlangıç. Herkes onun bir parçası olabilir. Tüm dünyada bir anda Zero'ya olan ilgiyi, seneler önce yaptıkları işlerin günümüz sanatına uygun olmasına bağlayabiliriz. Zero, zamanın ötesinde bir akımdı. Zero'ya mensup sanatçılar birbirine yakın malzemeler kullandı. Aralarında herhangi bir yarış yoktu. Bu akımın tutup tutmayacağından bile haberdar değillerdi. Amsterdam'daki sergi sanat tarihi açısından önemli. İstanbul'daki ise daha çok Zero'yu tanımaya yönelik tasarlandı. Sergiyi görecekler epey talihli olacak, zira pek çok eserin önümüzdeki yıllarda başka yerlerde sergilenmesi zor olabilir. Çünkü sigorta ve eserlerin korunmasıyla ilgili sorunlar gündemde.”

    “Zero” akımından sanatçıların eserlerini bir grup gazeteci ve müze yetkilileriyle doğduğu topraklarda görme fırsatı bulduk. Sıradışı ve ‘uçuk' olarak değerlendirilen eserlerden oluşacak sergi, müze müdürü Nazan Ölçer'in deyişiyle İstanbul'a iyimserlik getirecek.


    0 0

    Bu yıl 10-16 Ağustos tarihleri arasında gerçekleştirilecek 28. Uluslararası Şile Bezi Kültür ve Sanat Festivali'nin ikinci gününde geçmişten günümüze Şile'yi dünyaya tanıtan, festivale adını veren Şile bezinin geçmişi ve geleceği konuşulacak.

    Şile Merkez Tahlisiye Kayıkhanesi'nde 11 Ağustos Salı günü saat 20.30'da gerçekleşecek panelde, yöreye özgünlük ve değer kazandıran Şile bezinin geçmişten günümüze taşınmasında ve yörenin tanınmasında önemli bir kültürel tema olarak korunması, bunun yanı sıra ekonomik varlığını da sürdürmesi gerektiği konusu işlenecek. Moderatörlüğünü televizyoncu, gazeteci ve yazar Hande Demirel'in gerçekleştireceği programın panelistleri; İTO Başkanı İbrahim Çağlar, Şile bezinden koleksiyonunu önümüzdeki günlerde görücüye çıkaracak Fransız modacı Nadia Dafri, MÜSİAD adına Tekstil Sektör Kurulu Başkan Yardımcısı Cafer Karaduman ve marka uzmanı Yelda İpekli olacak.


    0 0

    Antalya'da Büyükşehir Belediyesi'nce düzenlenen kentin en önemli iki sanat etkinliği Uluslararası Piyano Festivali ile Altın Portakal Film Festivali birleştirildi.

    Bu yıl 16'ncısı düzenlenecek Uluslararası Piyano Festivali 26 Eylül'de başlayacak, 18 Ekim'de sona erecek. Piyano Festivali'nin hemen ardından Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali başlayacak. 18 Ekim'de 52'nci kez sinemaseverle buluşacak festival, 24 Ekim'de sona erecek.

    Büyükşehir Belediyesi, iki sanat etkinliği için tek ihaleye çıktı. 31 Ağustos'ta yapılacak ihale kapsamında Altın Portakal Film Festivali ve Piyano Festivali'ne yurtiçi ve yurtdışından gelecek konukların ulaşım ve konaklamaları için kiralama işlemleri yapılacak. Festival için ayrıca program broşürü, katalog ve kitap gibi dokümanların basımı ile Altın Portakal heykelciğinin de ihalesi yapılacak.

    Akdeniz Filarmoni Orkestrası, Abdullah İbrahim Septet, Gülsin Onay, Natalia Gutman, Cem Babacan ve Başar Can Kıvrak, Salem Ashkar, Sir Neville Marriner, Andre Previn, Gürer Aykal'ın sahneye çıkacağı bu yılki Piyano Festivali'nde 4 konser Aspendos Antik Tiyatrosu'nda, 8 konser Antalya Kültür Merkezi'nde yapılacak. 2 konser için Cam Piramit Fuar ve Kongre Merkezi hazırlanacak. Festivalde bu yıl köy okullarında söyleşiler yapılması planlanırken, etkinlik alanlarına Kaleiçi de dahil edildi.


    0 0

    İnternet üzerinden yayınlanan edebiyat eleştirisi dergisi Monograf'ın dördüncü sayısı, “Kuram ve Yöntem Tartışmaları” adlı kapsamlı içeriğiyle okura ulaştı.

    Monograf'ın “Kuram ve Yöntem Tartışmaları” odağında ilk olarak Didem Havlioğlu, Osmanlı şiirinde telmih sanatının bir estetik hafıza işlevi görerek geleneğin sürekliliğini nasıl sağladığını inceliyor. F. Berna Yıldırım, çağdaş edebiyat kuramında felsefenin konumunu irdelediği makalesinde Derrida ve Foucault'nun etkisini, bu etkinin olumlu/olumsuz sonuçlarını Todorov ve Barthes'ın geçirdiği kuramsal dönüşümler üzerinden ele alıyor. Mustafa Demirtaş ise metinler arası ilişkiler aracılığıyla metnin tekilliğini tartıştıktan sonra, okuma ediminin okur tarafından nasıl deneyimlendiğini değerlendiriyor. Odak dosyaya bir diğer katkı, Başak Bingöl Yüce'nin çevirdiği, Antonio Candido'nun “Eleştiri ve Sosyoloji (Crítica e Sociologia)” başlıklı makalesi. Odak dışı makalelerin bulunduğu Pasaj bölümünde, Beyhan Uygun Aytemiz, bir Millî; Mücadele anlatısı olan Vurun Kahpeye romanında erkeklerle etkileşiminde cinsel cazibesine sürekli vurgu yapılan bir karakter olarak biçimlendirilen Aliye'nin nasıl kurgulandığını inceliyor. Uluslararası, hakemli, akademik bir elektronik dergi olarak yayımlanan Monograf'ın tüm içeriği “monografjournal.com” adresinden indirilip okunabiliyor.


    0 0
  • 08/10/15--14:00: Hacıbektaş'a uğurlanıyor
  • Önceki gün 89 yaşında hayata veda eden gazeteci-yazar ve ressam Fikret Otyam, bugün uğurlanıyor. Otyam için ilk tören dün Antalya Cemevi'nde yapıldı. Sanatçı, vasiyeti üzerine bugün Nevşehir'in Hacıbektaş ilçesinde bulunan İz Bırakan Aydınlar Mezarlığı'nda, Çilehane'de yapılacak törenin ardından toprağa verilecek.

    Yaşar Kemal, Erol Büyükburç, Kayahan, Zeki Alasya, Behiye Aksoy, Muzaffer Akgün'den sonra bu yıl aramızdan ayrılan starlar kervanına gazeteci-yazar ve ressam Fikret Otyam da katıldı. Orhan Kemal'lerin, Ahmed Arif'lerin yakın dostu Fikret Otyam, 1926 yılında Aksaray'da dünyaya gelmiş, hem yazının hem de resmin diliyle Anadolu'nun sesi, rengi olmuştu. Onun geleceğini şekillendirecek resim tutkusunun başlaması, 6-7 yaşlarında, babasının eczanesinde çalışırken, boya için gelen tabelacının elinde gördüğü fırçalar ve boyalarla başlamıştı. İlk sergisi, aylar sonra Aksaray Halkevi'nde, o boyacının verdiği boyalarla yaptığı resimlerle açıldı. Kesintilerle süren ortaokul-lise yılları sırasında yalnızca resimle ilgilenmekle kalmadı, Nedim ağabeyinden öğrendiği fotoğraf tekniğiyle, öğretmeniyle birlikte “Foto Üç Yıldız”ı açtı. Bedri Rahmi Eyüboğlu'ndan resim dersleri aldığı Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü'nden mezun olduğunda 27 yaşındaydı. Her ne kadar gazeteciliğe Son Saat gazetesinde, 1950 yılında başlamışsa da, bir gazetede yayınlanan ilk yazıları bunlar değildi. Babasının yanında, eczacı çırağı olarak çalıştığı yıllarda, şifa arayıp da dermana vesile olsun diye eczaneye gelen köylülerden dinlediği hikâyeleri defterine not ederdi Otyam. İşte 1945-1946 yıllarında İstanbul'da Gece Postası gazetesinde yayınlanan ilk yazıları bunlardı.

    Dünya Gazetesi yazı işleri müdür yardımcılığı yaptığı yıllarda ise ayrıca kitap kapağı ve kitapların iç resimlerini de çizmeye başladı. 1956'dan sonra Ankara'da Ulus gazetesinde, 1962'den emekli olduğu 1979 yılına kadar ise Cumhuriyet gazetesinde sanat ve siyaset yazarlığı yaptı. Bu yıllarda Anadolu ve Güneydoğu Anadolu ile ilgili röportajları ses getirdi. Anadolu'yu, Anadolu kadınının o kederli, derin bakışlarını, Anadolu dağlarının keçilerini tuvallerine aktaran sanatçı, resim çalışmalarına emekli olduktan sonra yoğunlaşarak devam etti. İlk resim sergisini 1952'de açan Otyam, günümüze kadar yurtiçi ve yurtdışında otuzun üzerinde sergi açtı ve resimleri birçok yurtdışı müzelerinde ve özel koleksiyonlarda yer aldı.

    Hayatının son dönemini Antalya'ya 26 kilometre uzaklıktaki Geyikbayırı köyünde geçiren Otyam, kırk yıldır şeker hastalığı, son on yıldır da böbrek yetmezliği çekiyordu. Otyam'ın 1977 yılında evlendiği, kendisi gibi sanatçı olan eşi Filiz Otyam, usta sanatçının hasta yatağında yatıp, hayata katılmayı arzuladığını; yazacağı kitapların, köşe yazılarının, yapacağı resimleri hayalini kurduğunu anlatıyor. Otyam, vasiyeti üzerine boynundan çıkarmadığı ‘12 imam' kolyesiyle birlikte defnedilecek.


    0 0

    Merkezi İzmir'de bulunan Rengahenk Klasik Sanatlar Derneği, “Geleneksel Dünyadan Çağdaş Dünyaya Uzanan Yol” adlı sergisini Beşiktaş'taki Dolmabahçe Sanat Galerisi'nde açtı. Derneğe üye sanatçıların tezhip, minyatür, hat ve ebru çalışmalarının yer alacağı sergi 20 Ağustos'a kadar görülebilecek.

    1999'da İzmir Devlet Resim Heykel Müzesi'nde çalışmalarına başlayan Rengahenk grubu, dört yıl önce kendi atölyesini açtı. Atölye çalışanları, 2013 yılında Rengahenk Klasik Sanatlar Derneği'ni kurdu. Rengahenk atölyesinde iki yıllık eğitim programları ile tezhip, minyatür, hat ve ebru sanat dallarında eğitim veriliyor. Derneğe üye sanatçılar arasında Afet Bahıt, A. Noyan Bahıt, Ayten Kocagil, Banu Akyıl Gümüş, Candan Aral, Esin Aksaç, Emel Er, Figen Gürsoy, Fisun Sivri, Gönül Pekmezci, Handan Özel, Işıl Türkman, Nadide Deligöz, Nagehan Akdemir bulunuyor.


    0 0

    “Leblebici Horhor Ağa” opereti, 1875'te ilk kez “Osmanlı Operası” tarafından sahneye konuldu. 1923 ve 1934 yıllarında, Muhsin Ertuğrul ve Nazım Hikmet tarafından filmi çekildi.

    Operet, adı, Verdi ve Offenbach gibi ünlü besteciler ile birlikte anılan, Avrupa ve Doğu müzik geleneklerini, yeni ve benzersiz bir biçimde sentezleyen Dikran Çuhacıyan tarafından bestelendi. Genel sanat yönetmenliğini Mehmet Ergen'in yaptığı Londra Arcola Theatre, o günlerden bugüne değişik biçimlerde sahnelenen operetin, “Gariné” adlı Gerald Papasian adaptasyonunu, 14-15 Ağustos tarihlerinde Londra'da seyirciyle buluşturuyor.

    Gariné, 2007 yılından bu yana, yükselmekte olan besteci ve müzisyenlerin, yepyeni eserlerinin sahnelendiği, Grimeborn Opera Festivali kapsamında oynanacak. Festival, bilinmeyen ya da nadir görülen heyecan verici eserlerin yanı sıra geleneksel eserlerin yeni versiyonlarını da görme fırsatı sağlıyor. Operanın ulaşılamaz ve elitist bir sanat dalı olduğu algısını yıkmak isteyen Grimeborn, yeni yeteneklere de kendilerini gösterebilecekleri bir vitrin sağlıyor.

    Gerald Papasian'ın yönettiği Gariné, İstanbul'daki ilk büyük tiyatro kumpanyasını kurup, büyük yazarların eserlerini sahneleme hayalleri olan genç adam Armen'in hikâyesi. Tiyatrosunun açılış gecesinde, başrol oyuncusu, rakip tiyatronun ekibine katılarak, onu yüzüstü bırakır. Bu kadar kısa sürede onun yerine başka birini bulmak imkânsızdır, ta ki Gariné sahnede belirene kadar. Bu genç kadının sesiyle büyülenen Armen, onu açılış gecesinde şarkı söylemeye ikna etmeye çalışır, fakat Gariné'nin tiyatrodan nefret eden babası buna engeldir.

    Papasian'ın adaptasyonu olan Gariné, daha önce Paris Theatre of Saint-Maur ve Marsilya Theatre de L'Odeon'da sahnelenmişti. Bir Arcola Theatre yapımı olan operet, İngiltere'de ilk kez İngilizce olarak sahnelenecek ve prömiyerini yapacak. Gerald Papasian, esere ve Dikran Çuhacıyan'a tutku ile bağlı: “Operaya olağanüstü katkıları olan Çuhacıyan'ın müziği unutulmaya yüz tuttu. Batılılar ise onu tanımıyorlar bile. Oysaki, insanlar onu dinler dinlemez çok seviyor ve neden daha önce duymamış olduklarına hayret ediyorlar. Bu nedenle, bana onun müziğini tanıtma fırsatı sağlayan Arcola Theatre ve Mehmet Ergen ile çalışmaktan çok mutluyum. Ayrıca bu, sanatın ne kadar evrensel olduğunun da bir göstergesi.”

    Ayrıca Papasian, Leblebici Horhor Ağa'nın 140. yılında, bu eseri, kendi dönemlerinin en cesur üç kadın sanatçısına adıyor: Arousyak Papazian (1841-1907), Osmanlı'nın ilk profesyonel kadın oyuncusu, Şazik Köylüyan (1854-1895), Leblebi Horhor Ağa'da Fatime'yi oynayan profesyonel opera sanatçısı, ilk Müslüman kadın oyuncu Afife Jale (1902–1941). (www.arcolatheatre.com)


    0 0

    Böbrek yetmezliği nedeniyle 89 yaşında hayatını kaybeden ressam ve gazeteci-yazar Fikret Otyam'ın cenazesi dün, vasiyeti üzerine İlhan ve Turhan Selçuk kardeşlerin de mezarlarının bulunduğu Nevşehir'in Hacıbektaş ilçesinde bulunan Çilehane bölgesindeki Aydınlar Mezarlığı'nda toprağa verildi. Otyam, Derdiyokların Ali tarafından seslendirilen 'Türkülerle gömün beni' türküsü eşliğinde defnedildi. Törende ayrıca Hüseyin Turan da barok seslendirdi.

    Ölümünden önce İlhan ve Turhan Selçuk kardeşler ile Aşık Mahzuni Şerif'in de mezarının bulunduğu Nevşehir'deki Hacı Bektaş-ı Veli Külliyesi yanında Çilehane'deki İz Bırakan Aydınlar Mezarlığı'na defnedilmeyi vasiyet eden Fikret Otyam'ın bu isteği için Hacıbektaş Belediye Meclisi karar aldı. Otyam için ilk tören Antalya Cemevi'nde düzenlenmişti. Daha sonra Ankara'nın Çankaya ilçesine getirilmiş, öğle saatlerinde Çankaya Belediyesi Çağdaş Yaşam Sanat Merkezi'nde ikinci bir cenaze töreni yapılmıştı. Otyam'ın cenazesi buradan da karayolu ile Nevşehir'in Hacıbektaş ilçesine getirildi.

    Fikret Otyam için Hacıbektaş Cumhuriyet Meydanı'nda tören yapıldı. Protokolde yer alanlar ve vatandaşlar, tabutun önünden tek tek geçerek el sürdü. Dede Mehmet Turhan'nın ''helallik hizmeti sunmasının'' ardından Otyam'ın tabutu, cenaze aracıyla defnedileceği Aydınlar Mezarlığı'na getirildi.

    Hacıbektaş Belediye Başkanı Ali Rıza Selmanpakoğlu törende yaptığı konuşmada "Burada Fikret Otyam'ı Hünkar'ın huzurunda sırlamak için bir araya geldik. Neden Hacıbektaş İz Bırakan Aydınlar Gömütlüğü'nde Fikret Otyam en görkemli, en aydın kişiliğiyle yer alıyor? Bunun tek bir nedeni var. Burası Ortaçağ karanlığından beri ilim ve kültürün merkezi, aynı zamanda aydınlanmanın da merkezidir. Rönesansçılar da Hacı Bektaş Veli'nin aydınlanmacılığından yararlanmıştır. Kendisinden 300 yıl sonra bile olsa. İşte ülkemizin ender yetiştirdiği aydınlardan Fikret Otyam da buraya yakışıyordu. Kendisi buraya gömülmek istediğini belirttiğinde memnuniyetle demiştik. Ayrıca 17 Ağustos'ta açacağımız İnsanlık Müzesi'nde ailesinin izni olursa kendisine de özel bir yer ayıracağız." dedi.

    Mezarlıkta da helallik töreni yapıldıktan sonra Dede Mehmet Turhan, çevre illerden gelenlerin yanlarında getirdikleri toprakları Otyam'ın mezarına serpti. İlhan Selçuk ve kardeşi Turan Selçuk'un yan tarafında hazırlanan mezara Fikret Otyam, boynundan çıkarmadığı '12 imam' kolyesiyle defnedilme isteği de yerine getirildi.

    ALEVİLERCE KUTSAL KABUL EDİLİYOR

    İlhan Selçuk, ağabeyi Turan Selçuk ve ünlü halk ozanı Mahzuni Şerif'in de kabirlerinin bulunduğu Çilehane mevkiindeki mezarlık, Hacıbektaş Belediyesi tarafından 'İz Bırakan Aydınlar Mezarlığı' olarak adlandırıldı. Çilehane (Delikli Taş) 13. yüzyılda yaşamış olan Türk mutasavvıfı Hacı Bektaş Veli'nin ara sıra çile çıkarmak için bulunduğu bir mağaraya deniyor. İnanışa göre Hacı Bektaş-ı Veli bu mağarada çile çıkardıktan sonra atıyla o küçük delikten rahatça geçermiş. Bu sebeple Çilehane'yi ziyarete gelenler bu delikten geçmeye çalışırlar. Delikten geçebilenlerin, sevaplarının günahlarından daha fazla olduğuna inanılır; delikten geçemeyenler ise bir adak adayıp, onu dağıtmak zorundadır. Burada zayıf-şişman ayrımı yoktur, günahsızlar için mağaranın ağzı genişler ve kişi oradan rahatça geçer deniyor. Delikli Taş, Zemzem Çeşmesi, Mahzuni Şerif'in mezarı, İlhan Selçuk ve Turhan Selçuk'un mezarı, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Aşık Mahsuni, Aşık Veysel heykelleri, Ozanlar Yolu, Karanlıktan Aydınlığa İnsanlık Anıtı da Çilehane adı verilen bu geniş arazide bulunuyor. Çilehane'nin yanında yine Hacı Bektaş Veli ile ilgili Minder ve Kulunç kayalar bulunuyor.


    0 0
  • 08/11/15--14:00: Bir ustayı daha yitirdik
  • Edebiyat ve sanat dünyası, çok yönlü bir sanat insanını daha kaybetti.

    Hayatını İzmir'in Foça ve Karşıyaka ilçesinde geçiren gazeteci, yazar, şair, eleştirmen Tarık Dursun Kakınç (84), tedavi gördüğü Alsancak Devlet Hastanesi'nde dün saat 16.00'da akciğer yetmezliği sebebiyle vefat etti. Bir süredir parkinson tedavisi gören Tarık Dursun K., dün durumu ağırlaşınca hastaneye kaldırılmıştı.

    Altın Portakal Yaşam Boyu Onur Ödüllü ünlü yazar ve yayınevi yöneticisi Tarık Dursun Kakınç'ın hayatını anlatan “İmbatla Dol Kalbim” adlı bir belgesel çekilmişti. Belgeselde anlatılana göre 6 yaşında babası tarafından terk edilince, Kakınç olan soyadını K olarak kullanmaya başladı. Yazar bunu, ‘bir özgürlük denemesi' olarak nitelendiriyordu.

    Tarık Dursun K., 84 yıllık yaşamına pek çok ödül sığdırdı. 1961'de Güzel Avrat Otu kitabıyla Türk Dil Kurumu Hikâye Ödülü'nü, 1967'de Yabanın Adamları ile Sait Faik Hikâye Armağanı'nı, 1984'te Kurşun Ata Biner ile Orhan Kemal Roman Armağanı'nı, 1985'te Ona Sevdiğimi Söyle ile yine Sait Faik Hikâye Armağanı'nı, 1987'de Ömrüm Ömrüm ile Türkiye İş Bankası Büyük Edebiyat Ödülü'nü, 1991'de Ağaçlar Gibi Ayakta ile Yunus Nadi Roman Armağanı'nı, en son 2006'da Hepsi Hikaye ile Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'nü kazandı.

    Selim İleri, Kakınç'ı şu cümlelerle anlatmıştı: “Tarık Dursun'un anlatım gücüne her zaman hayran oldum. Öyle sanıyorum ki, düzyazıyla sınırlı her yazar, şiir sanatını kıskanır ve günün birinde şiir sanatıyla yakın akrabalığı olan bir şeyler yazmak isteyen Tarık Dursun'un birçok öyküsünden bu tadı alabiliriz.” İleri, Tarık Dursun K. ile okul yıllarında tanışmasını ise şöyle ifade ediyor: “1967-1968 ders yılı, bahar mevsimi, Perşembe öğleden sonra Rauf Mutluay sınıfa giriyor, kürsüye çıkıyor ve bir kitap bırakıyor. Acaba hangi kitap? Bir an gördüğüm kapağından tanıyamadım, besbelli yeni bir kitap. Hocamın Mutluay, çok geçmeden kitabı biz öğrencilerine gösterecek. Bu, Tarık Dursun K imzalı, Denizin Kanı'dır.”

    Hikaye, roman, çocuk edebiyatı, senaryo, çeviri, şiir, antoloji, düzyazı olmak üzere pek çok alanda yazan Tarık Dursun K.'nın eser listesi upuzun:

    Atmacanın Oğlu, Hasangiller, Vezir Düşü, Rızabey Aile Evi, Güzel Avrat Otu, Sevmek Diye Bir Şey, Yabanın Adamları, 36 Kısım Tekmili Birden, Bağrıyanık Ömer ile Güzel Zeynep, Bahriyeli Çocuk, İmbatla Dol Kalbim, Ona Sevdiğimi Söyle, Ömrüm, Ömrüm..., Aşk, Allahaısmarladık, Yaz Öpüşleri, Dulevi, Sümbülteber, Hepsi Hikâye, Rızabey Aile Evi, İnsan Kurdu, Sabah Olmasın, Denizin Kanı, Kopuk Takımı, Gün Döndü, Hoşça Kal Küçük, Kayabaşı Uygarlığının Yükselişi ve Birdenbire Çöküşü, Alçaktan Uçan Güvercin, Kurşun Ata Ata Biter, İnsan Kurdu, İyi Geceler Dünya, Bağışla Onları, Ağaçlar Gibi Ayakta, Bizimkisi Zor Zanaat, Alo, Harika Hanım Nasılsınız, Kutup, Sessiz Çığlık, Son Yol-68'lerin Gözyaşları, Deve Tellal, Pire Berber İken... , İyilikçi Tilki, Bir Küçücük Aslancık Varmış, Yaramaz Kuzu, Hoşça Kal Küçük, Otobüsüm Kalkıyor!.., Kerem'i Kimse İstemiyor, Güzel Uykular Alara: Çocuklara Her Gece Bir Masal, Benim Dedem Bir Tane, Bir Varmış Bir Yokmuş Memleketin Birinde..., Az Gittik, Uz Gittik, Dere Tepe Düz Gittik, Kırmızı Otobüs, Tekerlemeler, Bilmeceler, Pıtır'ın Masalları.

    Edebiyatçılar üzgün

    Tarık Dursun K.'nın vefatı edebiyat dünyasında da üzüntüyle karşılandı. Şairler, yazarlar acılarını ve üzüntüleri sosyal medya hesaplarından duyurdular. Ahmet Ümit, “Tarık Dursun K., hakka yürümüş. Ona Sevdiğimi Söyle adlı kitabı derin izler bırakmıştı bende. Dünyayı güzel kılanlardadı. Güzel uyusun.” dedi. Murathan Mungan, “Tarık Dursun K. Güzel öyküler yazdın, bıraktın, gittin!”, Müge İplikçi de “Tarık Dursun K.'yı kaybettik. Biraz daha eksik, biraz daha yalnızız.” dedi.


    0 0

    Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin büyük oğlu Sultan Veled'in dört dilde yazdığı divanı Türkçeye ilk kez çevrildi.

    Mevlana Üniversitesi-Mevlana Sosyal Araştırmalar Uygulama ve Araştırma Merkezi (MEVSAM) Müdürü Doç. Dr. Şadi Aydın ile Elvir Music'in birlikte hazırladığı çalışma MEVSAM tarafından yayımlandı. Türkçe, Arapça, Farsça ve Rumca yazılan eserdeki Rumca manzumelere ulaşılmasında Herkül Millas'ın da emeği bulunuyor. Herkesin tasavvuf uzmanı olduğu, Mevleviliğin adamakıllı popülerleştiği bir dönemde Sultan Veled Divanı'na bugüne kadar kimsenin ilgi göstermemesi anlaşılır bir durum değil. Şadi Aydın, “Dikkat edilirse son zamanlarda tasavvufi eser neşri epeyce azaldı. Tasavvufa ilgi ve sempati de giderek azalıyor. Bunun tesadüfi olmadığını düşünüyorum.” diyor.

    Sultan Veled'in Mevlevilik açısından önemi nedir?

    Sultan Veled Hazretleri (1226-1312) şimdiki adı Karaman olan Larende'de doğmuştur. O doğduğunda babası Hz. Mevlana henüz 19 yaşındadır. Dedesi, babası ve bu büyük göçün diğer mühim simaları Belh, Horasan, Harezm ve Orta Asya'nın muazzam kültürel mirasını Küçük Asya'ya yani Rum ve Anadolu'ya taşımışlardır. Her ne kadar Sultan Veled Anadolu'da dünyaya gelmiş olsa da dedelerinin kültürel mirasından hakkıyla haberdardır. Kendisi Anadolu'da doğmuş ve yetişmiştir. Dedelerinin kültür ve sanata ait değerlerini Anadolu'da Rum kültürüyle mezcetmiştir. Kadim coğrafyadan nakledilen kültür öğelerinin yeniden harmanlandığı Anadolu'da babasının aşk mektebini Mevlevilik adıyla kurumsallaştırmakla bütün kadim kültürü ve Anadolu kültürünü bu çerçevede muhafaza ederek daha sonra Beyrut'tan Arnavutluk'a kadar kurulan Mevlevi tekke ve zaviyeleriyle hem İslam'a hem de bu kültüre hizmet etmişlerdir. Hz. Sultan Veled bu mirasa sahip çıkmıştır. Bu mirasın her yere ulaşması için Mevlevi müesseselerinin kurulmasına öncülük etmiştir. Mevlevilik İslam'ın müthiş bir tefsir ve yorumudur. Siyaset ve toplum olarak koyu bir karanlık ve çöküşün yaşandığı bu devirde bu düşünce Anadolu'nun ümidi olmuştur.

    Eser, dört dilde yazılmış; Farsça, Arapça, Türkçe ve Rumca. Farsça daha ağırlıklı sanırım. Peki Sultan Veled Divanı'nı bugüne kadar kimse neden çevirmemiş?

    Hz. Sultan Veled'in Divan'ından başka bilinen dört eseri vardır. İbtida-name, Rebab-name, İntiha-name ve Maarif. Zikredilen eserler arasında sadece Divan bugüne kadar tercüme edilmemişti. Hacim olarak da diğerlerinden uzundur. Yaklaşık 13 bin beyit. Dil ve muhtevası oldukça ağır bir eser. Belki çok kimsenin ilgi ve dikkatini çekmiş olabilir ancak kimse bu zor işin altına girmek istememiş sanırım. Mevlana Üniversitesi Mevlana Sosyal Araştırmalar Merkezi (MEVSAM) olarak Mevlevilik silsilesinin bu eksik halkasının çevirisini vazife addederek çok disiplinli bir çalışmayla Doç. Dr. Elvir Musiç ile birlikte iki yılda tamamladık.

    Divanın edebi değeri konusunda ne diyorsunuz?

    Anadolu'da gelişen Klasik Türk Edebiyatı'nın şekil ve türlerinin oluşmasında özellikle Hz. Mevlana'nın eserlerinin mühim bir yeri vardır. Sultan Veled'in eserlerinin dilinin de Farsça olmasına rağmen bu coğrafyada gelişen Türk Edebiyatı'nın şekil ve türlerinin gelişmesine fevkalade katkıda bulunmuştur. Veled Divanı çok dilli bir eserdir. Elbette eserdeki manzumelerin önemli kısmı Farsça kaleme alınmıştır. Ancak bununla beraber Türkçe, Arapça ve Rumca kaside ve gazeller esere renklilik katmıştır. Mülemma manzumeler eserin edebi zenginliğini göstermesi bakımından önem arz eder. Eseri edisyon kritiğe tabi tutarak 1941 yılında yayımlayan Feridun Nafız Uzluk'un deyişiyle Veled Divanı Mevlana'nın eserlerini anlamak için bir anahtar hükmündedir. Eser vahdet-i vücut nazariyesi bakımından da ayrıca önemlidir. Zira vahdet-i vücut düşüncesi Sultan Veled'e epeyce tesir etmiştir. Bu düşünce onun diğer eserlerinde çok etkili değildir. Veled Divanı, yaşadığı asrı yani Anadolu Selçukluları devrini daha iyi anlamamız bakımından da mühimdir. Divan adeta o dönem toplumunu birebir yansıtan bir ayna hükmündedir. Divan'a hissi bir tarih belgesi olarak da bakılabilir. O devre ait kaynakların kıtlığı göz önünde bulundurulursa eserin kıymeti belki daha iyi anlaşılabilir…

    TASAVVUFA İLGİ VE SEMPATİ GİDEREK AZALIYOR

    Mevlevilikle ilgili neşredilmeyi bekleyen birçok eser olmalı. Bunlarla ilgilenen var mı?

    Şimdilerde halkımız bilinçli ya da bilinçsiz olarak tasavvuftan uzaklaştırılıyor. Dikkat edilirse son zamanlarda tasavvufi eser neşri epeyce azaldı. Tasavvufa ilgi ve sempati de giderek azalıyor. Bunun tesadüfi olmadığını düşünüyorum. Lakin bizler Mevlana Üniversitesi olarak hususen Mevlevilik sahasında çalışmalarımızı artırarak sürdüreceğiz. Yakın gelecekte çok sürpriz eserler neşredeceğiz inşallah.

    İlginin neden azaldığını düşünüyorsunuz?

    Tasavvufa ilginin azalması tabii ki tesadüfi değil. Bunun hükümet politikalarıyla ilgisi var. Türkiye devlet eliyle radikalleştirildi. Bunu sağlayabilmek için tasavvuf kanalları kapatıldı. Tasavvufi düşüncenin önü kasıtlı olarak alındı ya da tasavvufa hareketler radikalleştirilmek istendi.

    Peki ama her sene Konya'da ve İstanbul'da yapılan Şeb-i Arus etkinliklerini devlet bizzat destekliyor, Cumhurbaşkanı, başbakan katılıyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Tasavvufi gruplar radikalleştirilerek aynı zamanda tasavvuftan uzaklaştırılıyor. Devlet erkânının her yıl Şeb-i Arus ihtifallerine katılmaları sadece gelenektir. Bu törenlerde verilen siyasi mesaj mühimdir onlar için.


older | 1 | .... | 306 | 307 | (Page 308) | 309 | 310 | .... | 375 | newer