Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Showcase


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 304 | 305 | (Page 306) | 307 | 308 | .... | 375 | newer

    0 0

    Bu yıl 7-15 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilecek 34. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı'nın onur konuk ülkesi Romanya.

    Uluslararası salon kapsamında fuarın ilk 4 günü (7-10 Kasım) açık olacak Romanya ülke standında Romanya edebiyatı ve kültürü tüm renkleriyle yer bulacak, söyleşi, panel, şiir dinletileri, müzik dinletisi, yayıncılarla profesyonel buluşmalar ve çocuk etkinlikleri düzenlenecek. Dört gün süresince Romanya'nın önde gelen yazarları İstanbul Kitap Fuarı'nda okurlarıyla bir araya gelecek. Yazarlar arasında Nobel edebiyat ödülü adayı Mircea Carterescu ve Matei Visniec gibi isimler bulunuyor. İstanbul Kitap Fuarı aynı zamanda 100. yaşını kutlanan Aziz Nesin'i anmak üzere Nesin Vakfı ve Nesin Yayınları işbirliği ile bir program hazırlıyor. Program kapsamında Aziz Nesin'in edebi kişiliği, hayatı ve eserleri üzerine söyleşi, panel ve bir de sergi gerçekleştirilecek. TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi'nde düzenlenecek Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı'nın onur çizeri Tan Oral, teması ise “Mizah: Hayata Gülümseyerek Bakmak” olarak belirlenmişti.


    0 0
  • 07/28/15--14:00: Marko Paşa Harbiye'de
  • 2013'te kaybettiğimiz Nejat Uygur'un uzun yıllar oynadığı Marko Paşa Müzikali, usta ismin doğum günü olan 9 Ağustos'ta Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda sahnelenecek.

    Uygur'un oğullarının kurduğu Süheyl & Behzat Uygur Tiyatrosu tarafından sahnelenecek oyunun başlama saati 21.00. Franz VonSchönthan ve Gustav Kadelburg'un kaleme aldığı, Nejat Uygur'un ise Türkçeye ve geleneksel Türk tiyatrosuna uyarladığı müzikal, 15 farklı şarkı ve danslardan oluşan, tuluat ve modern tiyatronun harmanlandığı bir operet özelliği taşıyor.


    0 0

    Bu yıl 25. yaşını kutlayan Akbank Caz Festivali, iki sıra dışı konsere ev sahipliği yapacak.

    21 Ekim-1 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilecek festival, elektronik müziğin önemli temsilcilerinden Squarepusher ve caz ile klasik müziği bir araya getiren Kuzey Avrupa müziğinin önemli temsilcilerinden Norveçli sanatçı Susanne Sundfør'u konuk ediyor. Ünlü bas gitarcı Tom Jenkinson'ın fusion jazz ve drum ‘n' bass'ı birleştirerek yaptığı bestelerle en katı cazseverlerin bile elektronik müziğe olan bakışını değiştiren sıra dışı projesi Squarepusher, 29 Ekim Perşembe günü Babylon'da olacak. İskandinav sanatının kendine has ruhunun müzikteki en belirgin temsilcilerinden Susanne Sundfør, altıncı albümü Ten Love Songs'ın dünya turnesi kapsamında, 31 Ekim Cumartesi günü Zorlu Performans Sanatları Merkezi'nde sahneye çıkacak. (www.akbanksanat.com)


    0 0

    İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV), ekim ayında Danimarka Kültür Enstitüsü ve Zorlu Performans Merkezi'nin işbirliğiyle özel bir Hamlet gösterisini İstanbul'a getiriyor.

    İngiliz kabare-punk topluluğu The Tiger Lillies ile ödüllü yönetmen Martin Tulinius yönetimindeki Danimarkalı tiyatro topluluğu Theatre Republique ortak yapımı “The Tiger Lillies Perform Hamlet” adlı gösteri 15, 16 ve 17 Ekim'de Zorlu Performans Sanatları Merkezi'nde seyirciyle buluşacak. Bugüne kadar çok sayıda topluluğun, farklı yorumlarla sahneye taşıdığı Hamlet, bu kez groteks (gülünç, garip) opera olarak sahnelenecek. Geçtiğimiz yıllarda İstanbul'da üç konser veren ve Çingene müziği ile operayı birleştirmeleriyle tanınan The Tiger Lillies'in Hamlet'e nasıl bir katkıda bulunduğu merak ediliyor. Müziğin, çağdaş sirkin, kuklaların ve video görüntülerinin yer aldığı gösterinin prömiyeri 2012'de Danimarka'da yapılmış, daha sonra İsveç, İngiltere, Meksika, Kanada, Hollanda ve İsviçre'de de sahnelenmişti. “The Tiger Lillies Perform Hamlet”in biletleri 6 Ağustos'ta satışa çıkıyor.


    0 0

    Bugüne kadar 160 binden fazla müzikseveri ağırlayan D-Marin Turgutreis Uluslararası Klasik Müzik Festivali 11. kez dinleyicileriyle buluşmak için gün sayıyor.

    15-19 Ağustos tarihleri arasında gerçekleşecek festivalin düzenleyici ekibi, dün sabah Beşiktaş'ta gazetecilerle bir araya geldi ve bu yılın yeniliklerini anlattı. Doğuş Grubu'nun desteğiyle gerçekleştirilen festival bu yıl PozitifLive'ın sanatsal programlama ve planlama desteğini arkasına alıyor. PozitifLive'ın CEO'su Cem Yegül festivalle işbirliğine girme süreçlerini şöyle anlattı: “İtiraf ediyorum, festivale ilk defa geçen yıl gittim ve ne kadar meşakkatli ve parlak olduğunu gördüm. İnanılmaz sağlam, artistik felsefesi olan bir iş. Kemik bir dinleyici kitlesi oluşmuş. Festivalin bir marinada yapılması da ilginç gelmişti ama yerleşimi görünce çok doğru bir karar olduğunu gördüm.” Bundan sonraki aşamada, aralarında Deniz Bayel, Orhan İşsözen, Rengim Gökmen, Serhan Bali, Kamuran İnce, Jasper Parrot gibi isimlerin bulunduğu danışma kuruluyla, uluslararası bir kitleyi festivale nasıl çekeriz diye düşünmek olmuş.

    EDEBİYAT İLE MÜZİĞİN BULUŞMASI

    Festivali büyük bir kültür-sanat yapısına dönüştürmek için daha önce olduğu gibi dünyaca ünlü müzisyenleri ağırlamak bir yana, edebiyatı, çağdaş sanatı da festivalin bir parçası haline getirmek istemişler. Bu kapsamda Fazıl Say, Serenad Bağcan eşliğinde “İlk Şarkılar” ve “Yeni Şarkılar” albümlerinde yer alan büyük şairlerin dizeleri ile kendi müziğini buluşturduğu parçalardan oluşan özel bir program sunacak. Edebiyatla müziğin buluştuğu programın ikinci bölümünde ise Say'ın, vefatının 60. yılında Türk hikâyeciliğinin en önemli ismi adına bestelediği “Sait Faik” eseri dinleyiciyle buluşacak. İngiliz Kraliyet Filarmoni Orkestrası, Türkiye'ye ilk kez gelecek olan şef Charles Dutiot, ünlü keman virtüözü Sarah Chang, piyano sanatçısı Denis Matsuev ve Maria Papapetrpoulou, çellist Sedef Erçetin Atala, film müzikleriyle tanınan Eleni Karaindrou ve Ender Sakpınar şefliğinde İstanbul Sinfonietta'nın yanı sıra gençleri de bu festivale ortak etmek için, cazdan flamenkoya farklı türleri harmanlayan Buika gibi formatın birazcık dışında isimler de yer alıyor festivalde.


    0 0

    Ünlü İspanyol ressam Salvador Dali ve Luis Buñuel'in çektiği “Bir Endülüs Köpeği” filminin çağrışımıyla yola çıkan genç sanatçılar, insanın rüyalarla ilişkisini sorguladı. Sanatın farklı imkânlarını kullanarak oluşturulan “Bir Endülüs Köpeği Üzerine Çeşitlemeler” sergisi, rüya ile gerçek arasında bir çizgide seyrediyor.

    Sene 1929... Fransa'dayız. Kahramanlarımız sürrealist resmin en önemli isimlerinden Katalan ressam Salvador Dali ile sinemaya gerçeküstü akımda en önemli filmleri kazandıran İspanyol yönetmen ve senarist Luis Buñuel. Bu iki dehanın dostlukları Madrid Üniversitesi'nde gelişir. Gelecekte nasıl bir çizgide üne kavuşacaklarının sinyalini de, senaryosunu birlikte yazdıktan sonra Buñuel'in yönetmen koltuğuna ilk kez oturduğu “Bir Endülüs Köpeği”yle verirler. Gerilim yüklü, gerçek ile gerçeküstü olayların iç içe geçtiği, belirsizliğin hakim olduğu bir atmosferde geçen 16 dakikalık bu kısa filmin konusu ise iki sanatçının rüyalarıdır. Dali rüyasında elinin içinden karıncalar çıktığını, Buñuel ise usturayla bir gözün yarıldığını görür ve filmde bize bu sahneleri tüm canlılığıyla gösterirler.

    SEDA HEPSEV / YORGUN

    Sanat tarihine adını neredeyse bir asır önce yazdıran bu iki önemli isim, rüyalarını ‘gerçeğe' dönüştürmenin bir yolunu bulmuşlar. Peki, bilinçaltının sonsuz oyunlar oynadığı rüyalar âlemine bir yolculuk yapsaydınız, sizin karşınıza nasıl manzaralar çıkardı; hangi durumlarla, nelerle karşılaşırdınız? 9 Temmuz'da bu soruya cevap niteliğinde bir sergi açıldı x-ist'te. 12 genç sanatçı “Bir Endülüs Köpeği”nin izinde kendi rüyalarının eserlerini ürettiler.

    ‘SİLAHLAR ÇEKİLİNCE GÖLGELER BÜYÜR'

    “Bir Endülüs Köpeği Üzerine Çeşitlemeler” başlığıyla açılan sergideki işlere değinecek olursak, öncelikle Ali Elmacı'nın kâğıt üzerine mürekkeple çalıştığı “Silahlar Çekilince Gölgeler Büyür” isimli çalışmasından bahsetmemiz gerekir. Bir ormanda olduğumuzu düşündüren sahnede bir yanda tüm canlılığıyla kendini gösteren doğa, diğer yanda kötülüğün yaklaşmakta ya da gerçekleşmekte olduğunun işaretlerini veren karanlık bulutlar var. Yaşam ve ölümün, kendiliğinden olanın ve olmayanın iç içeliğini hemen önde taşın üstünde okla vurulmuş bir tavşanın cansız bedeniyle ve üstünde dikenli otlar bitmiş bir ağacın kovuğundan bütün dişlerini sergileyerek sırıtan iki erkek yüzüyle gösteriyor sanatçı. Ürpererek, bu tavşanı onlar mı vurdu diye düşünmeden geçemiyorsunuz tablonun önünden. Bir diğer kâbusun (rüya demeyelim artık ona) anlatıldığı resim ise Emin Mete Erdoğan'ın “Dünyalılaştırma” isimli çalışması. Bu eserde yaşayan hiçbir şey yok; büyük, ağır, durmadan işlemekte olan gri-siyah makinalar var.

    Daha önce sinemanın en ünlü sahnelerini 16. yüzyıl minyatürlerine dönüştürdüğü sergisiyle isminden söz ettiren genç sanatçı Murat Palta'nın da bir çalışması yer alıyor bu sergide. Bir savaş meydanında geçen “This war of mine”, sanatçının diğer işleri gibi minyatür sanatıyla hazırlanmış ve tüfekli, maskeli düşmanlar, Mevlânâ giysileri içinde bir Mickey Mouse, korunmaya çalışılan Disneyland'e benzeri bir rüya saray gibi çağdaş ögeleri tarihle harmanlıyor. Sergideki diğer çalışmalara gelince... Ali Bilge Akkaya, yürüyen merdivenlerin ve yansımaların çağrışımıyla hazırladığı “2A” isimli fotoğraf çalışmasıyla, Ceren Oykut ilginç detaylar içeren (kâğıt evler, kanatlı insanlar) “Duruşma” isimli eseriyle, Seda Hepsev seyahat ettiği ülkelerde gördüğü heykellerin uyuyan yüzlerini resmettiği “Yorgun” ismini verdiği minik portrelerle, Bahadır Baruter “Quo Vadis?”, Ekin Saçlıoğlu “Barometz ve Kaktüs” adlı çalışmasıyla, Burçin Başar “Başka Zaman...” isimli yağlıboya resmiyle, Cem Dinlenmiş düşme duygusu uyandıran “Vault” isimli ahşap eseriyle, Ansen “The Ironclad”, Erkut Terliksiz “An Andolusion Dog” isimli iki eseriyle ve son olarak Engin Konuklu filmin sahnelerinin de yer aldığı “The Butterfly” ile yer alıyor sergide.

    Rüyalarınızın nasıl bir sanat eserine dönüşebileceğini düşünmek için 18 Ağustos'a kadar “Bir Endülüs Köpeği Üzerine Çeşitlemeler”i x-ist'te ziyaret edebilirsiniz.


    0 0

    Kadıköy Belediyesi'nin bu yıl 13. kez düzenlediği Tiyatro Festivali, önümüzdeki hafta başlayacak. Özgürlük Parkı'nda tiyatroseverler ile buluşacak festival, 3 Ağustos Pazartesi akşamı Ödünç Yaşamlar adlı oyun ile açılış yapacak.

    Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu'nun sahneleyeceği oyunun ardından 4 Ağustos Salı günü İkincikat Gösteri Sanatları'nın Cambazın Cenazesi oyunu seyirciyle buluşacak. Festival, 17 Ağustos akşamı Dostlar Tiyatrosu'nun İnsanlarım adlı oyunu ile sona erecek. Festival boyunca oyunların gösterimleri ücretsiz olup oyunlar saat 21.00'de başlayacak.


    0 0
  • 07/29/15--14:00: Savaştan önceki Çanakkale
  • Çanakkale Kara ve Deniz Savaşları'nın yüzüncü yılında bu büyük savaşa tanıklık eden Çanakkale'nin tarihçesi, şehrin Kent Müzesi'nde açılan bir sergiyle ele alınıyor.

    Önceleri Çanakkale adlı sergi, şehrin yıllar içindeki değişim ve dönüşüm süreçlerinin izini sürmeyi amaçlıyor. Üç bölümden oluşan sergi, şehrin yarım asırlık tarihini gözler önüne seriyor: Yüzyılın liman ve ticaret kenti Çanakkale; 1. Dünya Savaşı ve ardından gelen işgal yılları; savaşın ardından yeniden yapılanma ve Cumhuriyet'in inşası. Farklı kaynaklar derlenerek, orijinal belge, obje ve fotoğraflarla desteklenerek kurgulandığı için, sergi, bilimsel bir gerçeklik ispatından öte, mevcut verilerle beslenen, yaşanmış hikâyelerle örülü bir anlatı çizgisine sahip. Eylül sonuna kadar açık kalacak serginin arşiv çalışması, gelecek yeni katkılarla zenginleşerek çoğalacak, yeni sözlü tarih ve belgeleme çalışmalarının yanı sıra serginin açtığı bağlamla ilişkilenen söyleşi ve sunumlar da hayata geçirilecek. (0286 214 34 17)


    0 0

    İngiliz edebiyatının ilk büyük kadın romancısı Jane Austen (1775-1817), kırk iki yaşında öldüğünde geriye altı roman bıraktı.

    Fakat Woolf'un deyişiyle Jane'in romanlarını yazacak, değil bir odası, sessiz bir köşesi bile yoktu. Kimi eleştirmenlerce yerden yere vurulan, kimilerince büyük bir yazar olmadığı savunulan Austen'ın, 40 yaşındayken tamamladığı ve ‘en sevdiğim romanım' dediği “Emma” 200 yaşında. Yıl boyunca romanı merkeze alan söyleşiler ve çeşitli konuşmalar gerçekleştirilirken, dünyanın önemli yayıncılarından Penguin, kitabın yayımlanmasının 200. yılı anısına, eylül ayında açıklamalı ve şık tasarımlı yeni bir Emma baskısı çıkarıyor. İngiltere'nin en çok okunan yazarlarından Alexander McCall Smith ise geçtiğimiz yıl Emma'yı yeniden kaleme almıştı.

    “Emma Woodhouse, güzel, zeki, varlıklı bir kızdı. Rahat bir evi, iyimser bir yaradılışı vardı. Böylece, dünyanın en büyük nimetlerine sahip sayılırdı; ömrünün şu ilk yirmi yılında pek az sıkıntı, üzüntü çekmişti.” diye başlayan roman, bir taşra kasabasında yaşayan genç kızın gerçek aşkı bulmak hayalini ve bir yandan da insanoğlunun zayıf yönlerini işler. Roman, 19. yüzyıl İngiliz toplumunu da inceden inceye alaya alır. Selim İleri kitap hakkında kaleme aldığı bir yazısında şöyle bir değinmede bulunur: “Bana öyle geliyor ki, bütün ‘iyi' yazarlar gibi, Jane Austen da ‘iki benliği'yle çatışıp duruyordu. Şurda ironi, şurda keder... Bana sorarsanız ironisinde bile kederliydi. Emma'nın bir cümlesi hem incitir, hem gülümsetir: ‘Çok dar gelirli bekâr bir kadın, gülünç ve sevimsiz bir kızkurusu olur... ama servet sahibi bekâr bir kadın, her zaman saygıdeğerdir.'”

    Austen'ın, roman yazdığı anlaşılmasın diye kâğıtlarını alelacele toplamak ve bunları saklamak zorunda kalan bir hayatı vardı. Hiç evlenmeyen yazar, kendi çocuklarım dediği romanları sayesinde mutlu bir hayat sürdü. E.M. Forster'in, yazar olarak ona hayranlık duymasına karşın, Austen'ın insan olarak çok sevimsiz ve çok bayağı yanları olduğunu dile getirdiğini hatırlatalım. Bunun yanı sıra, kendine en yakın hissettiği ablası Cassandra'nın, ünlü yazarın mektuplarının birçoğunu hiç tereddüt etmeden ateşe attığı söylenir. Cassandra'nın öldükten sonra ünlü olan kardeşini korumak için bunu yaptığı dile getirilir. Fakat, bu tavır pek çok Austen okurunu kızdıran vakalardandır. Cassandra'nın bir mektubunda anlattığına göre, ölümünden birkaç gün önce kardeşine, bir şey isteyip istemediğini sorduğunda “ölümden başka bir şey istemiyorum” demiştir. Mina Urgan'a göre bu “Jane Austen'ın söylediği tek dramatik sözdür”.


    0 0

    Önümüzdeki ay Venedik'te Türkiye ‘abluka'sı var. Evet, Senem Tüzen, Orhan Pamuk ve Nuri Bilge Ceylan'ın ardından Türkiye'den bir isim daha Venedik yolcusu.

    İlk filmi Tepenin Ardı ile yurtiçi ve yurtdışında birçok festivalden ödül alan yönetmen Emin Alper, ikinci filmiyle 72. Venedik Film Festivali'nde yarışacak. Abluka adlı politik film, festivalin ana yarışma bölümünde büyük ödül Altın Aslan için ‘ter dökecek'.

    Bu yıl, 2-12 Eylül arasında düzenlenecek Venedik Film Festivali'nin yarışma filmleri dün açıklandı. Listede usta yönetmenlerin son filmlerinin yanı sıra Türkiye'den Emin Alper'in filmi de yer alıyor. Politik bir film olan Abluka, şiddet ortamında ayakta kalmaya çalışan iki kardeşin hikâyesini konu alıyor. Filmin başrolünde Mehmet Özgür ve Berkay Ateş yer alırken, Tülin Özen, Müfit Kayacan ve Ozan Akbaba da yardımcı rollerde onlara eşlik ediyor.

    Nuri Bilge Ceylan'ın da yer aldığı ana yarışmanın jüri başkanı Meksikalı yönetmen Alfonso Cuaron. Altın Aslan için yarışacak 21 film arasında Aleksandr Sokurov, Jerzy Skolimowski, Tom Hooper, Cary Fukunaga, Charlie Kaufman, Atom Egoyan ve Amos Gitai gibi yönetmenlerin son filmleri de var. Venedik Film Festivali'nde geçen yıl genç yönetmen Kaan Müjdeci, ilk filmi Sivas ile Altın Aslan için yarışmış ve Jüri Özel Ödülü kazanmıştı.

    Altın Aslan için yarışacaklar

    Abluka (Emin Alper)

    Heart Of A Dog (Laurie Anderson)

    Sangue del Mmio Sangue (Marco Bellocchio)

    Looking For Grace (Sue Brooks)

    Equals (Drake Doremus)

    Remember (Atom Egoyan)

    Beasts Of No Nation (Cary Fukunaga)

    Per Amor Vostro (Giuseppe M. Gaudino)

    Marguerite (Xavier Giannoli)

    Rabin, The Last Day (Amos Gitai)

    A Bigger Splash (Luca Guadagnino)

    The Endless River (Oliver Hermanus)

    The Danish Girl (Tom Hooper)

    Anomalisa (Charlie Kaufman & Duke Johnson)

    L'attesa (Piero Messina)

    11 Minutes (Jerzy Skolimowski)

    Francofonia (Aleksandr Sokurov)

    The Clan (Pablo Trapero)

    Desde all· (Lorenzo Vigas)

    L'hermine (Christian Vincent)

    Behemoth (Zhao Liang)


    0 0

    Savaştan kaçıp Türkiye'ye sığınan Suriyeliler, sokaklarda, çarşı pazarda gördüğümüz insanlardan ibaret değil. İçlerinde sanatçılar, yazarlar, eğitimciler var. İşte onlar bir belgesele konu oldu. Bilal Alirıza'nın yönettiği “Selam” belgeselinin amacı, Suriyeli sanatçıları görünür kılıp Türkiye'deki ‘kötü Suriyeli' algısını kırmak, Suriyelilerin yeni yaşamına ortak olmak ve uyum sürecine katkı sağlamak.

    Sizce de öyle değil mi?.. 50 yıl önce gurbete çalışmaya giden Türklere Almanların bakışı ne ise, bugün de bizim Suriyelilere bakışımız aynı. Çoğu insan, savaştan kaçıp ülkemize sığınan yaklaşık 2 milyon Suriyeliyi semtinde, mahallesinde, hatta pazarda dahi görmek istemiyor. Onları barbar (!), görgüsüz olmakla suçluyor, aşağılıyor. Dilenenlere acımakla-tahammülsüzlük arasında karmakarışık duygular besleniyor. Oysa insan oldukları ve zulümden kaçtıkları unutuluyor. Evet, bir anda apartmanımızda onlarla komşu olduk, sokağımızda Şam Şerif Market, Halep lokantası, SuriyeCell açmalarına alışamadık fakat acılarını anlamak, paylaşmak ve hayatta kalma çabalarına destek olmak zorundayız.

    "Selam" belgeselini izlemek için TIKLAYINIZ..

    Bilal Alirıza'nın yönettiği “Selam” belgeseli, bu algıyı ve bakışı biraz olsun değiştirmeyi amaçlıyor. Şimdilik 12 bölüm olarak planlanan belgeselin her bölümünde bir Suriyeli sanatçının hayatı ve sanatı anlatılacak. Belgeselin 18 dakikalık birinci bölümü bitti ve YouTube'da dünden itibaren yayınlanmaya başladı. Belgeselin herhangi bir TV kanalı ya da festivalde gösterilme gibi bir durumu bulunmuyor, fakat keşke olsa. Özellikle TRT'nin böylesi iyi niyetli bir çalışmaya sahip çıkmaması anlaşılır değil.

    Beyoğlu, Balat ve Sultanahmet gibi semtlere yerleşen Suriyeli sanatçılar, bir süredir merak konusuydu. Belgesel sayesinde daha görünür olacaklar. Bilal Alirıza ve proje koordinatörü Serkan Sevinç, “Selam başlangıç oldu. İstanbul'da yaşayan Suriyeli sanatçıların 25-30'uyla irtibat halindeyiz. Belgeselde savaştan çok buradaki hayata yöneldik. Amacımız Suriyeli sanatçıları görünür kılıp ‘kötü Suriyeli' algısını kırmak.” diyor.

    Selam'ın ilk konuğu ressam Muhammed Zaza, Riyad doğumlu. Suriye'de güzel sanatlar okuduktan sonra 2010'da mezun olan Zaza, bir buçuk yıl aynı üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışmış. Suriye hayatının (8 yıl) çok güzel olduğunu söyleyen sanatçı, bir buçuk yıldır Beyoğlu'nda yaşıyor ve diyor ki: “Savaş, bazı sanatçıların sorumluluk duygularını yükseltti. Alanları genişlediği için kendilerini daha çok ispatlamak durumunda kaldılar. Ben de onlardan biriyim.” Belgeselin bundan sonraki bölümlerinde, Halep'te sanat galerisi bulunan Adnan Alahmad, ‘Adım' tiyatro grubu, ressam Naser Nasaan Agha, sinemacı Yahya Abdullah, müzisyenler Karam Aizoug, Yousef Kekhia gibi sanatçıların hikâyelerine yer verilecek.

    Ailesiyle birlikte İstanbul'da yaşayan ressam Naser Nasaan Agha, Halep duvarları, mimarisi çalışıyor. Adım tiyatro grubu, ilk önce Arap ve Kürtlerden oluşan 11 kişilik ekiple Eminönü gibi meydanlarda sessiz tiyatro yapmış. Fakat daha sonra ekibin çoğu Avrupa'ya göç etmiş. Şu anda dört kişiden oluşan grup Bağcılar'da yaşıyor ve gösterilerini internetten yayınlıyor. Yahya Abdullah ise Işık Üniversitesi İngilizce psikoloji bölümünde öğretmen. Edebiyatçı ve sinemacı olan Abdullah, geçen yıl İstanbul'da sokakta yaşayan hemşehrileriyle ilgili bir belgesel çekmiş.

    Evinde ud var diye IŞİD esir almış

    Selam'ın emekçileri belgesele konu olan üç Suriyelinin ismini vermek istemiyor ama hikâyelerinden kısaca bahsediyor. Savaştan sonra bir süre Lübnan'da yaşayıp İstanbul'a yerleşen Suriyeli bir oyuncu, İstanbul'da ilk başta radyoda program sunmuş, şimdi internette mizah programı yapıyor. Müzisyen ailede yetişen ve çocukluğundan bu yana babasıyla Halep'e özgü meşklere katılan ud sanatçısını IŞİD, “evinde ud bulundurmak” suçundan haftalarca esir almış. Şimdi ise İstanbul'da bir müzik grubuyla Halep ve tasavvuf müzikleri yapıyor. Arapça, Türkçe ve Kürtçe şiir kitapları yayınlanan, eski asker bir şair, İstanbul'daki Suriye okulunda din kültürü öğretmenliği yapıyor.

    Yazar ve şehir tarihçisi Hüseyin Emiroğlu (sağda) ve Adnan Alahmad.

    Adonis için Suriye'de özel sergi açtı

    Bize göre belgeselin en ilginç konuklarından biri, Halep'teki Kaleemat Sanat Galerisi'ne ve yaklaşık bin eserden oluşan koleksiyonuna kilit vurup bir buçuk yıl önce İstanbul'a yerleşen Adnan Alahmad. İki çocuğu ve eşiyle Halkalı'da yaşayan Alahmad, galerisini kapatmış ama İstanbul'da birkaç yerde şube açmış, açıyor. Mesela Kuzguncuk'taki Zahir restoranın (Ekmek Teknesi dizisinin çekildiği bina) duvarlarında koleksiyonunun bir kısmı sergileniyor. Zahir'deki tablolardan birinde Adonis adıyla da bilinen Suriyeli ünlü şair ve denemeci Ali Ahmet Sait Eşber (1930) var. Adonis için Suriye'de özel bir sergi düzenleyen Alahmad'ın koleksiyonunda, Avrupa'da, Amerika'da bilinen, sergiler açan Sabhan Adam, Şerif Maden gibi sanatçıların eserleri de bulunuyor. Alahmad, yakında Adonis ile ilgili bir de kitap yayınlayacak.

    Yazar ve şehir tarihçisi Hüseyin Emiroğlu ile ortak çalışan Adnan Alahmad (yanda), geçtiğimiz ocak ayında Marmara Üniversitesi Rektörlük Sanat Galerisi'nde, kızının resimlerinin de yer aldığı bir sergi açmıştı. Kasım ayında eserlerini Gaziantep SANKO Sanat Galerisi'ne götürecek. 1 Ağustos Cumartesi günü ise üç aylığına anlaştığı Ümraniye'deki alışveriş merkezi Canpark'ta da Suriyeli ve Arap ressamların eserlerini sergileyecek. Alahmad, Suriye sanatını ve sanatçılarını tanıtmak için yoğun çaba sarf ediyor. Fakat henüz ne Suriyeli sanatçılar Türkiye sanatını, ne de bu toprakların sanatçıları Suriye sanatını tanıyor.


    0 0

    Hollywood'un oyuncu-yönetmenlerinden Mel Gibson, 10 yıllık bir aranın ardından yeniden yönetmen koltuğuna oturuyor.

    En son, 2006 yapımı Apokalipto filmini yönetmen Gibson, Hacksaw Ridge adlı yeni filminde ABD'nin ilk vicdani retçisi Desmond T. Doss'un hayat hikâyesini anlatacak. Protestanlığın Yedinci Gün Adventist Kilisesi mezhebine mensup Desmont T. Doss, 2. Dünya Savaşı sırasında Japonlara karşı mücadele ederken ‘dini sebeplerden ötürü' silah taşımayı reddetmiş ve bu yüzden sağlık hizmetlerinde görevlendirilmiş bir asker. Doss, daha sonra bu davranışından dolayı, ABD Başkanı Henry Truman tarafından onur madalyası ile ödüllendirildi. Tutku: Hz. İsa'nın Çilesi filminden sonra Yahudilere karşı ırkçı söylemleriyle gündeme gelen Mel Gibson, uzun yıllardır film projelerine yapımcı bulmakta zorlanıyordu. Gibson'ın yıllar sonra kamera arkasına geçeceği filmin oyuncu kadrosu da şekilleniyor. Son olarak İnanılmaz Süpermen'de oynayan Andrew Garfield'ın asker Doss'u oynayacağı filmin kadrosuna True Detective dizisindeki performansıyla göz dolduran Vince Vaughn da dâhil oldu.


    0 0

    2010 yılında Yabancı Dilde En İyi Film Oscar ödülünü alan Arjantin yapımı Gözlerindeki Sır / El Secrete de Sus Ojos filminin Hollywood tarafından uyarlanması uzun süredir gündemdeydi.

    Birkaç aydır çekimleri devam eden aynı adlı remake (yeniden çevirim) film tamamlandı. Önceki gün fragmanı yayınlanan filmde üç Oscar'lı oyuncu başrolleri paylaşıyor. Nicole Kidman ve Julia Roberts gibi yıldız oyunculara, 12 Yıllık Esaret filmindeki rolüyle En İyi Erkek Oyuncu Oscar ödülünü alan Chiwetel Ejiofor eşlik ediyor. 20 Kasım'da ABD'de gösterime girecek filmin yönetmen koltuğunda Billy Ray var. Arjantinli yazar Eduardo Sacheri'nin aynı adlı romanından uyarlanan ilk filmde Arjantin'de geçen ve bir ucu kişisel hesaplaşmalara uzanan bir cinayet öyküsü anlatılıyordu. Hollywood uyarlamasında hikâye Los Angeles'a taşınıyor. FBI dedektifi Jess'in (Julia Roberts) kızı bir cinayete kurban gider, katil zanlısı bulunmasına rağmen bir terör dosyasında FBI'a yardımcı olan zanlı, tanık koruma programından faydalanarak serbest kalır. 13 yıl sonra Jess'in gayretiyle dosya tekrar açılır.


    0 0

    Dünya ile aynı anda Türkiye'de de bugün gösterime giren Görevimiz Tehlike serisinin altıncısı da yolda.

    Serinin yeni filmi için çalışmalara başlanmış bile. Serinin yapımcısı ve başrol oyuncusu Tom Cruise, ünlü ajan Ethan Hunt'ın maceralarının devam edeceğini duyurdu. Önceki akşam John Stewart'ın sunduğu The Daily Show adlı televizyon programına katılan Cruise, yeni film için çalışmalara şimdiden başlandığını açıkladı: “Büyük ihtimalle önümüzdeki yaz çekimlere başlayacağız.” 1960'ların çok izlenen bir televizyon dizisinden 1996 yılında sinemaya uyarlanan Görevimiz Tehlike, 19 yılda beş filme ulaştı. Brian de Palma, John Woo, J.J. Abrams ve Brad Bird gibi ünlü yönetmenlerin kamera arkasına geçtiği serinin son dört filminin yapımcılığını Tom Cruise üstlendi. Şimdiye kadar çekilen dört filmin toplam hasılatı 2 milyar dolar. Rogue Nation adıyla gösterime giren serinin beşinci filminin maliyeti ise 150 milyon dolar.


    0 0
  • 07/30/15--14:00: Kurtlar arasında bir kuzu
  • Bir müzik enstrümanında ustalaşan isimlerin hayatlarına baktığınızda çocukluklarının ve gençliklerinin tecrit altında geçtiğini görürsünüz.

    Ne var ki bu tecridin sonu bütün ‘mahkumlar' için aynı neticeyi vermez. İçlerinden pek azı usta bir müzisyen olarak yoluna devam eder. Whiplash'teki ölümüne eğitimi, kanlı rekabeti hatırlayalım. Şimdi, o öykünün öyle bitmediğini düşünelim. Bir müzik âletinin peşinde çocukluğunu ve gençliğini feda eden birine, 20'sine geldiğinde “Senden müzisyen olmaz, boşuna uğraşma.” denilirse ne yapar?

    Sebastian Schipper'in yönettiği Victoria filmine adını veren genç kadını anlamak için piyanonun başında nasıl tutkuyla kendinden geçtiğini görmemiz gerekiyor. O ana kadar ‘bir güvercin gibi saf' olduğunu düşündüren Victoria'nın (Laia Costa) neden gecenin bir vakti ‘tekinsiz' adamlarla sokaklarda dolaştığını anlarız. Üç ay önce geldiği yabancı bir ülkenin başkentinde sosyalleşmek için bulabildiği dört arızalı serseriden başkası değildir. Sabaha karşı 04.30'dan 07.00'ye kadar süren gerçek zamanlı ve kesintisiz tek plan çekilen filmin başlarında Victoria ‘kurtlar arasında bir kuzu' gibidir. Hikâye ilerledikçe Victoria'nın bir güvercin kadar saf, Sonne ve arkadaşlarının da kurt olmadığını görürüz.

    Victoria, hayat acemisi bir genç kadın olarak, dilini bilmediği bir ülkede saati 4 Euro'ya çalışan bir göçmendir. “Bir kadın olarak sus”up laf dinlemesi gerekirken, etkisiz eleman gibi dâhil olduğu ‘bıçkın' delikanlılardan daha dirayetli davranarak hayatta kalmayı başarır. Bir rüya gibi başlayıp kâbusa evrilen iki buçuk saatlik maceranın sonunda, o ana kadar müzik dersleriyle geçen ömründe yaşamadığı kadar olay yaşar, hiç olmadığı kadar ‘sıkı' dostluklar kurar. Hayatının 27 yıllık acemiliğini iki buçuk saatte üzerinden atıverir.

    65. Berlin Film Festivali'nde üç ödül alan Victoria, başlar başlamaz seyirciyi içine çekiyor. Sturla Brandth Grøvlen'in kullandığı kamera, filmin oyuncularından biri oluyor ve bir an olsun seyirciye huzur vermiyor. 12 sayfalık bir senaryodan sadece üç deneme çekimi yapılarak tamamlanan Victoria'da İspanyol oyuncu Laia Costa ile Frederick Lau'nun başı çektiği dört kişilik erkekler ekibinin 140 dakika boyunca gösterdiği performans ise tıpkı kamera kullanımı gibi benzersiz.


    0 0

    Görevimiz Tehlike serisinin beşinci filminde Ethan Hunt ve ekibinin faaliyetleri komisyon kararıyla durduruluyor. Bu sırada Hunt, farklı ülkelerin eski ajanlarını bir araya getiren Sendika adlı bir kontrterör örgütünün izini sürer. Tom Cruise'un bir kez daha başrolde olduğu filmin sürprizi İngiliz oyuncu Rebecca Ferguson.

    Karanlık olduğu kadar zor bir meslek casusluk. Öyle ya, bir sendikaları bile yok. ‘Sır küpü' olup çatlamamak için dertlerini paylaşacakları, iş güvencelerini, çalışma şartlarını ve maaşlarını tartışabilecekleri bir platform olsa fena mı olur? Birkaç casus kafa kafaya verip sendika kuracak olsa ona da müsaade etmezler. Niçin Casus-İş, Casus-Sen, MİT-Sen, Ajan Bir-Sen ya da CESK adı altında espiyonaj dünyasının sorunlarıyla ilgilenen sendikalar olmasın? Hem memleketin selameti için de iyi olabilirdi. Mesela MİT mensubu saha ajanlarının bağlı bulunduğu bir sendika olsa, meşhur ‘MİT TIR'ları' olayı çok daha önceden aydınlanırdı. Kim bilir, içinde bulunduğu otobüsün yakılması sonucu ölen genç Serap Eser'in yaşadıklarından türlü türlü kahramanlık-ihanet efsaneleri üretilmesine varan 7 Şubat MİT Krizi yaşanmazdı.

    ‘SESSİZ AMERİKALI'LAR NEREYE GİTTİ?

    Görevimiz Tehlike serisinin beşinci filmi espiyonaj dünyasının neden sendikaları sevmediğini ortaya koyuyor. Rogue Nation adıyla gösterime giren yeni filmden anladığımız kadarıyla zararlı bir şey bu sendika. Tıpkı taşeron işçiler gibi casuslar için de sendika ‘ölümcül' bir tehlike arz ediyor! Bir önceki film Hayalet Protokol'de (2011) ABD ile Rusya arasındaki nükleer savaşı engelleyen ajan Ethan Hunt (Tom Cruise) ve ekibi bu kez ‘Sendika'ya karşı mücadele ediyor. Komisyon kararıyla resmen kapatılan Hunt ve ekibi, ‘Sendika' adıyla faaliyet gösteren bir yapılanmayı ortaya çıkarmak üzeredir. Farklı ülkelerin eski ajanlarını bir araya getiren Sendika, birtakım terör faaliyetiyle milyar dolarlık mali kaynak oluşturma amacındadır. Hunt ve arkadaşları CIA tarafından aranırken, bir taraftan da Sendika'nın peşine düşer...

    Görevimiz Tehlike 5, Tom Cruise'un havadaki bir uçağın kapısına tutunmuş haldeki set fotoğraflarıyla gündeme gelmişti. Başarılı bir PR (halkla ilişkiler) çalışması olan bu fotoğraflar, 53 yaşındaki oyuncunun ‘cesaretine' vurgu yapıyordu. Bir casus filminden beklentiniz başrol oyuncusunun aksiyon sahnelerinde dublör kullanmaması ise Görevimiz Tehlike 5 size bunu vaat ediyor. Fakat casus romanlarıyla haşır neşir bir okur ya da bunlardan beslenen Sessiz Amerikalı (1958), Utanç Duvarında Casusluk (1965) filmlerine ve Tinker, Taylor, Soldier, Spy'dan (2011) Bourne serisine uzanan bir izleğe âşina sinemaseverlerden iseniz Ethan Hunt'ın size aksiyon ve mizahtan başka sunacağı bir şey yok.

    Rogue Nation, İngiliz istihbaratının kendi ürettiği kontra örgüt Sendika'yı, kimselere haber vermeden ortadan kaldırmaya çalışmasının öyküsü aslında. Ethan Hunt'tan ziyade Ilsa Faust (Rebecca Ferguson) adlı bir MI6 ajanının merkezde olduğu ve çoğunlukla da Londra'da geçen film, İngiliz casus romanlarından ve onların sinema uyarlamalarından hiç nasibini almamış. Böyle bir hikâyede Graham Greene ya da John Le Carré tadı, esintisi arıyorsunuz ama nafile. İşin edebiyat ve sinema geleneğinde çuvallayan filmin etik açıdan sorunları da göz ardı edilir gibi değil. Espiyonaj dünyasının karanlık tarafları konusunda nasıl ‘mış gibi' yapılır sorusunun parlak bir cevabı Görevimiz Tehlike 5. Filmin, casusluk dünyasındaki kontrterör faaliyetleri için sunduğu tez “Bunlar münferit olaylar; sistemden kaynaklanmıyor. Birkaç kendini bilmezin yaptığı iş bütün istihbarat dünyasına mâl edilemez” kıvamında.

    EKİP RUHU ZİRVEDE

    Serinin kendi içindeki dinamiklere baktığımızda ‘ekip ruhu'nda biraz daha mesafe alınıyor. Hayalet Protokol'de William Brandt'in (Jeremy Renner) de katılmasıyla güçlenen ekibin arasındaki dayanışma beşinci filmde zirveye ulaşıyor. Hikâyenin mizah yükünü çeken ‘bilgisayarcı eleman' Benji (Simon Pegg) bile sahaya iniyor ve Ethan Hunt için hayatını tehlikeye atıyor.

    Oyunculuk bahsinde, Tom Cruise her zamanki gibi. Alec Baldwin'in daha ne kadar sıradanlaşabileceğini kestirmek ise güç. Filmin yıldızı, Ilsa Faust rolündeki Rebecca Ferguson. Hemen her sahnede Cruise'dan rol çalıp filmin zayıf olan cazibe hanesine ekliyor.

    Sonuç olarak; bu yazı, beş saniye sonra kendi kendini imha etmeyecek. Fakat siz, eğer kabul ederseniz, Görevimiz Tehlike 5'i sinemada izleyip kendi notunuzu verebilirsiniz.


    0 0

    Geçen yıl ilki düzenlenen “D-Marin Deniz Filmleri Festivali”nin ikincisi 28 Ağustos-3 Eylül tarihleri arasında Bodrum Turgutreis'te yapılacak.

    Cinemarine Açık hava Sineması'nda gösterilecek filmler arasında Japonya'nın efsanevi manga ve animasyon sanatçısı Hayao Miyazaki'nin insan olmak isteyen süs balığıyla 5 yaşındaki Sosuke'nin arkadaşlığını anlatan animasyonu küçük denizkızı Ponyo, Drew Barrymore, Kristen Bell gibi Hollywood yıldızlarının başrolleri paylaştığı Big Miracle, 518 günde tekne ile dünya turunu tamamlayan en genç isim olan 14 yaşındaki Laura Dekker'in seyahat öncesi ve sonrası yaşadıklarını anlatan Maidentrip belgeseli ve sinema tarihinin etkileyici yelken yarışı sahnelerine sahip olan, gerçek olaylardan esinlenerek çekilen, yönetmenliğini Carrol Ballard'ın yaptığı Wind filmi var. Filmlerin gösterim tarihleri şöyle: Black Sea (28 Ağustos), Big Miracle (29 Ağustos), Ponyo (30 Ağustos), Wind (31 Ağustos), Maidentrip (1 Eylül), Son Süngerci & Derinlerden Yansımalar (2 Eylül), Soul Surfer (3 Eylül). (www.denizfilmlerifestivali.com)


    0 0

    İstanbul Modern, müze koleksiyonundan eserlerin sergilendiği ‘kalıcı sergiler' bölümünde önümüzdeki hafta yeni bir sergi açıyor. ‘Sanatçının Zamanı' adlı sergi, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın, ‘Ne İçindeyim Zamanın' şiirini referans alıyor.

    “Yaşamla ölümün bıçak sırtı düzleminde, sersem sepet gezinip duran insanoğlunu, her zaman ilgilendirmiştir zaman kavramı. Özellikle de sanatçıları: Şairleri, yazarları, ressamları, müzisyenleri… Bu kişilerin yaşam boyunca ortaya koydukları, koymaya çalıştıkları şeyler de, zamanla didişmekten başka bir şey değildir aslında.” Şair Fahrettin Koyuncu, Düş Körükçüleri kitabında, Tanpınar'ın “Ne İçindeyim Zamanın” şiirini anlatmaya böyle başlıyor. Evet zaman, şairleri, yazarları, ressamları, müzisyenleri herkesten daha çok etkiledi, ilgilerini çekti. İstanbul Modern'de önümüzdeki hafta açılacak “Sanatçının Zamanı” sergisi de bu ilgiyi referans alıyor.

    Anselm Kiefer, Hale Tenger, Strange Fruit, Olafur Eliasson, Allora Calzadilla, Coşkun Aral, Gökşin Sipahioğlu, Yıldız Moran, Neşet Günal, Cafer Türkmen, Atilla Torunoğlu, Hüseyin Çağlayan, Kemal Özsoy, Ergin Çavuşoğlu'nun eserleri ile Aliye Berger'in gravürlerinin yer alacağı serginin çıkış noktası Ahmet Hamdi Tanpınar'ın “Ne İçindeyim Zamanın” şiirinin ilk dizeleri: “Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında / Yekpâre geniş bir ânın/ Parçalanmaz akışında.”

    Tanpınar'ın görüşleri etrafında farklı coğrafyalardan sanatçıların geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki hesaplaşmalarına dair bir görünürlük sunan sergi, sanatçıların kendi zamanlarını nasıl deneyimlediklerine, geçmişten gelip geleceğe akan zaman karşısında duydukları endişe ve hayal kırıklıklarına, iç zamanları ile başkalarının zamanları arasında kurdukları derin yakınlıklara işaret ediyor ve sanatçının zamanı ile toplumun, kültürün, doğanın ve evrenin zamanı arasında kurulan bağa ve hesaplaşmaya dair bir düşünce alanı öneriyor.

    Sergi, aynı zamanda sanat yapıtının, gelip geçicilik ve değişim karşısındaki yerine ve dönüşümüne karşı da bir tartışma zemini sunuyor: Sanat yapıtları hangi zamanların içinden geçerek şimdi, şu an izlediğimiz zamanın parçası olurlar? Başka yapıtlarla kurdukları zamansal ilişkinin anlamı nedir? Sanat yapıtları hangi şartlara direnerek veya onların parçası olarak gelecek zamana kalırlar? Küratörlüğünü Levent Çalıkoğlu'nun yaptığı serginin katalog yazısını, Tanpınar üzerine araştırmalarıyla bilinen ve kitaplar hazırlayan Prof. Dr. Handan İnci yazdı.


    0 0

    Yunan müziğinin güçlü ismi Maria Farantouri bu akşam saat 21.00'de Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi'nde müzikseverler ile buluşuyor.

    Turkcell Yıldızlı Geceler kapsamında düzenlenen konser, Yunan bestecisi Mikis Theodorakis'in 90. doğum gününü kutlamak için yapılıyor. Bu özel konserde Zorba filminin müziklerinin de bestecisi olan Theodorakis'in yakın arkadaşı Alexandros Karozas da buzukisi ile Maria Farantouri'ye eşlik edecek. Konserde Theodorakis bestelerinin yanı sıra Eleni Karaindrou, Manos Hatzidakis ve Vassilis Tsitsanis gibi Yunan bestecilerinin parçaları da seslendirilecek. Maria Farantouri, Zülfü Livaneli ile birlikte çıkardığı albüm ile Türkiye'de de 80'li yıllarda hatırı sayılır bir dinleyici kitlesine kavuşmuştu. (biletix) KÜLTÜR-SANAT


    0 0
  • 08/01/15--14:00: 100 yıl sonra Tevfik Fikret
  • Yarın Zaman ile birlikte bayilerde olacak Kitap Zamanı, ölümünün 100. yılında Tevfik Fikret'in edebiyatımızda ve düşünce hayatımızdaki yerini, bugüne etkilerini şair ve yazarlara sordu. Ortaya, bugünden 150 yıl öncesine uzanan serzenişler, seslenişler, iç çekişler ve değerlendirmeler çıktı.

    100 yıl önce hayata veda etmiş, şiirlerini bugünkü Türkçeden uzak bir dille yazmış bir şairin çoktan unutulmuş olması gerekirdi. Ama söz konusu Tevfik Fikret olunca iş değişiyor. Çünkü Enis Batur'un dediği gibi, Fikret bir şairden fazlasıdır, bir simgeye dönüşmüştür. Epeydir onun “Bu memlekette de bir gün sabah olursa...” dizesini mırıldananlarımız var. “Yiyin efendiler, yiyin, bu hân-ı iştihâ sizin/ doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin” dizelerinin eskimediği ülkede Tevfik Fikret de eskimiyor.

    19 Ağustos 1915'te, 47 yaşında ölen Fikret'i bugün anmak, bıraktığı izleri yeniden düşünmek anlamına geliyor. Zaman'ın aylık kitap eki Kitap Zamanı da ağustos sayısında öyle yapıyor. Dergi, ölümünün 100. yıldönümünde Tevfik Fikret'i şairlere ve eleştirmenlere sordu; ortaya bugünden 150 yıl öncesine uzanan serzenişler, seslenişler, iç çekişler ve değerlendirmeler çıktı.

    Haydar Ergülen:

    Edebiyatımızın ‘Değerli Yalnız'ı

    Şair Haydar Ergülen, edebiyatımızın ‘Değerli Yalnız'ı olarak görüyor Tevfik Fikret'i. Tanpınar'ın onun için söylediği “Şiirinin bir zaman sadece melül besteler çıkaran ferdi melankolisini tam lâzım olduğu bir zamanda bir cemiyetin ıstırap ve ümitlerine tercüman yaptı. Orta çapta bir küçük burjuva şairi iken cemiyet için bir nevi ahlâk ve medeniyet havarisi oldu.” sözlerine vurgu yapan Ergülen, M. Âkif'i de işin içine katarak, iki şairin ‘değerli yalnız'lıklarına değiniyor. Ergülen'in Fikret ve Âkif'in ‘yalnızlıklarından' hareketle bugüne söyledikleri ise düşündürücü: “Vicdan sözcüğünü bile mülk gibi gören muktedirler bunun üzerinden insanları ayrıştırırken, toplumu bölerken, onlardan biraz da Tevfik Fikret okumalarını beklemek de ‘olmayacak duaya amin demek' sayılmaz mı?”

    Enis Batur:

    Bir şairden fazlasıdır

    Enis Batur, Tevfik Fikret'in bir şairden daha fazlası olduğunu, onun bir simgeye dönüştüğünü vurguluyor. Batur, “Bugün dönüp bakıldığında, Tevfik Fikret'in hem şiiriyle, hem duruşuyla ilk canalıcı kırılma noktasını temsil ettiğini görüyoruz.” diyerek onun kendinden sonraki şairlere etkisine dikkat çekiyor. Batur, siyasi mücadelesiyle Fikret'in bir simgeye dönüştüğünü ifade ediyor: “Türk şiirine apaçık ve doğrudan ilk siyasal duruşu taşıyan başkası değildir.”

    V.B. Bayrıl:

    Namusludur, dürüsttür, samimidir

    Şair Vuslat Bahadır Bayrıl, ‘tavır' olarak Tevfik Fikret'in şiirinin edebiyatımızın bugününde de yarınında da yeri olacağını söylüyor. Fikret'in ‘Müzmin bir muhalif olarak şair'in tam karşılığı olduğunu ifade eden Bayrıl, onun tavrını şöyle açıklıyor: “Omurgalıdır. Fikri için, düşüncesi nedeniyle aldığı eleştirilere, tepkilere göre kıvırmaz. Dümdüz ortaya koyar onu. Karakter abidesidir. (...) İktidarla bilinçli bir biçimde ‘suç ortaklığı' yapmaz. Namusludur. Dürüsttür. Samimidir düşüncesinde de, tavrında da.”

    Ömer Erdem:

    günümüzde karşılığı yok

    Ömer Erdem, Tevfik Fikret'in bugünün şairleri için bir kaynak olmadığını savunuyor. Batılılaşma tarihinin Fikret'in şiiri olmadan temellendirilemeyeceğini, ancak onun şiirlerinin bugün okunmadığını dile getiriyor: “Hâlâ okunuyor mu? Hayır, ben okumuyorum. Hatta her kar yağışında okuduğum Cenap Şahabettin kadar okumuyorum. Bu okunmazlığın sebebi, onun şiirinin taklit bir sese takılıp kalmasıdır aynı zamanda. Dilinin köhnemişliği değil.”

    Sabit Kemal Bayıldıran:

    bugüne söyleyebileceği bir şey yok

    Kitap Zamanı'nın yazarlarından Sabit Kemal Bayıldıran, bayrağı Ömer Erdem'in bıraktığı yerden alıp birkaç adım ileri taşıyor. Bayıldıran, “Onun günümüz aydınına söyleyebileceği hiçbir şey yoktur. Sadece yönetenleri eleştirmek durumunda kalan kişiler “Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin/ Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin” dizelerini kullanarak Fikret'e soluk aldırırlar.” görüşünde. Tevfik Fikret'in ‘yaşayan' şairlerden biri olmadığını söyleyen Bayıldıran, “Yaşadığı dönemde Batılılaşmanın bayrağı olan Fikret'in bugün okullarda devlet zoruyla okutulmasa, anımsanacak bir yönü kalmamıştır.” diyor.

    Aydın Afacan:

    Şiirdeki yeri edebi değil, düşünsel

    Aydın Afacan da Tevfik Fikret'in edebi yönünden çok, siyasi görüşleriyle şiirde var olduğunu düşünenlerden: “Tevfik Fikret'in Türk edebiyatında önemli bir kişilik olmasında konjonktürel etkenlerin rolü büyük olsa gerektir.” Afacan, bu yönüyle Fikret'in en çok Âkif ile benzerliğine dikkat çekiyor: “Şiirdeki yeri, edebi olmaktan çok düşünce yönüyle ilgilidir. Enteresandır ki, bu yönüyle ona en çok benzetilebilecek kişi, onun tam karşısında yer alan Mehmet Akif'tir.” KÜLTÜR-SANAT

    Tim Parks ile söyleşi

    Kitap Zamanı'nın ağustos sayısında dünya edebiyatının çok okunan yazarlarından Tim Parks ile yapılmış bir söyleşi var. Can Bahadır Yüce, romanlarıyla olduğu kadar denemeleriyle de adından söz ettiren İngiliz yazarla denemelerini topladığı son kitabı Where I'm Reading From (Okuduğum Yer) üzerine konuştu. Kanadalı akademisyen Dr. John J. Ross'un ünlü yazarların hastalıklarını hekim gözüyle incelediği ilginç kitabı da Kitap Zamanı'nın sayfalarında. Ağustos sayısının çevirmen konuğu ise Andrey Platonov kitaplarını dilimize kazandıran Günay Çetao Kızılırmak. Kitap Zamanı, yarın Zaman ile birlikte tüm bayilerde...


older | 1 | .... | 304 | 305 | (Page 306) | 307 | 308 | .... | 375 | newer