Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 296 | 297 | (Page 298) | 299 | 300 | .... | 375 | newer

    0 0

    27. Yıl ENKA Kültür Sanat Buluşmaları'nda açık hava etkinlikleri 1 Temmuz Çarşamba akşamı Dorian Müzikali ile başlıyor.

    Program, Barış İçin Müzik Bakır Üflemeliler Topluluğu, Fazıl Say&Serenad Bağcan ve MFÖ konseri ile devam edecek. Yapımcılığını, başrolünü, şarkı sözlerini ve koreografisini Nebi Bilgin'in üstlendiği Dorian Müzikali, MüzikalCİ'nin özgün yorumuyla sahneye taşınacak. Fazıl Say, 2 Temmuz Perşembe akşamı yeni albümü Yeni Şarkılar'dan eserlerini İstanbul'da ilk kez ENKA izleyicisi için yorumlayacak. İlk Şarkılar albümünden de eserler seslendirecek Fazıl Say'a konserde, Serenad Bağcan eşlik edecek. Fazıl Say konseri öncesinde Barış İçin Müzik Bakır Üflemeliler Topluluğu sahnede olacak. Trompet, korno, trombon, tuba ve vurmalı enstrüman çalan yaklaşık 30 öğrenciden oluşan topluluk, konser öncesi fuaye alanında yarım saatlik keyifli bir müzik dinletisi sunacak. 3 Temmuz Cuma akşamı ise ENKA sahnesine, Türkiye'nin efsane müzik grubu MFÖ konuk olacak. (www.facebook.com/enkakultur)


    0 0

    Kamuoyunda ‘Ucube Davası' olarak bilinen davanın ardından verdiği röportajda, “Davada kazandığınız parayla yeni heykeller yapacak mısınız?” sorusuna, “Haram parayı heykele yatırmam.” şeklinde cevap vererek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a hakaret ettiği gerekçesiyle heykeltıraş Mehmet Aksoy'un 4 yıl 8 aya kadar hapsi istendi.

    İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'nca hazırlanan 2 sayfalık iddianamede, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın avukatı aracılığıyla şikayet dilekçesi sunduğu belirtildi. Dilekçede, kamuoyunda “Ucube Davası” olarak bilinen davada, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, heykeltıraş Mehmet Aksoy'a 10 bin TL tazminat ödemesine karar verildiği anlatıldı. Dilekçede, henüz kesinleşmeyen karardan yola çıkılarak sorulan “Davada kazandığınız parayla yeni heykeller yapacak mısınız?” sorusunu Aksoy'un “Haram parayı heykele yatırmam” şeklinde yanıtladığı belirtilerek, bu sözle Cumhurbaşkanı'na hakarette bulunduğu iddia edildi.

    Heykeltıraş Mehmet Aksoy'un savcılık ifadesinde, “Meslek hayatım boyunca 10 bin ton taşı yonttum. Yaptığım iş ciddi emek isteyen bir iş. Ekmeğimi taştan çıkaran bir insanım. Hatta yaklaşık 8 yıldır atölyemde ve arabamda ‘Kara para değil, taş aklıyoruz' şeklinde bir slogan bulunur. Buradaki kastım Cumhurbaşkanı Erdoğan'a hakaret değildi. Bu para herhangi bir emek ve ter karşılığı kazanılan bir para olmadığı için bu tabiri kullandım. Suçlamaları kabul etmiyorum” dediği iddianamede yer aldı. İddianame kabul edilirse Aksoy, Asliye Ceza Mahkemesi'nde hakim karşısına çıkacak.

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, başbakan olduğu 8 Ocak 2011 tarihinde Kars'ta yaptığı mitingde, İnsanlık Anıtı'na ‘Ucube' demiş ve daha sonra anıt yıkılmıştı. Bunun üzerine, heykeltıraş Mehmet Aksoy da avukatları aracılığıyla Erdoğan aleyhine tazminat davası açmıştı. Aksoy, Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan, Kars'ta yaptığı heykele ‘Ucube' diyerek hakaret ettiği gerekçesiyle 10 bin TL tazminat kazanmıştı.


    0 0

    İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA) tarafından Malezya'nın başkenti Kuala Lumpur'da 12 Haziran'da açılan “Harameyn-Osmanlı Döneminde Mekke ve Medine” sergisi Malezyalılar tarafından büyük ilgi gördü.

    Sultan II. Abdülhamid'in Yıldız albümlerinden ve Medine Müdafii Fahreddin Paşa'nın koleksiyonundan derlenen 80 siyah beyaz fotoğrafın yer aldığı sergide, Kâbe'nin yanı sıra Medine'deki sel felaketi ve Abdülhamid tarafından 1900-1908 yıllarında Şam ile Medine arasında inşa ettirilen Hicaz Demiryolu fotoğrafları sergileniyor.

    Malezya Görsel Sanatlar Milli Galerisi'nde 30 Eylül'e kadar devam edecek sergideki fotoğraflar Sultan II. Abdülhamid dönemi Yıldız albümlerinden ve I. Dünya Savaşı sırasında Medine Müdafii olarak tanınan Fahrettin Türkkan Paşa'nın koleksiyonundan seçildi. Mekke ve Medine tarihinin 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başı dönemindeki altyapı ve inşaat faaliyetleri, tarihî; mekanların onarımı ve korunması, hac ve kamu hizmetleri gibi çeşitli yönlerini yansıtıyor. Üç ay açık kalacak sergi, daha sonra Malezya'nın başka şehirlerinde de sergilenecek. Ayrıca IRCICA 2014'te Sultan II. Abdülhamid albümlerinden ve Fahrettin Türkkan Paşa koleksiyonundan seçilmiş fotoğraflarla Osmanlı döneminde Mekke el-Mükerreme ve Medine el-Münevvere başlıklı açıklamalı bir albüm yayınlamış, Mekke ve Medine'nin tarihî; fotoğraflarından oluşan benzer bir sergiyi 2010'da Suudi Arabistan'da açmıştı.


    0 0

    Müze ve galeri mekânlarının ciddiyetini, izleyicilerle bizzat etkileşime geçerek kırmaya çalışan işleriyle ünlü Belçikalı sanatçı Carsten Höller, Londra'da yeni bir sergi açtı. Hayward Galeri'deki sergi, mekânı bir oyun alanına çevirmiş durumda. Sanatseverlere, galerinin çatısından bahçeye akan kaydıraklardan dünyayı ters gösteren gözlüklere, gecelemek için kurulan iki yataktan uçan makinelere kadar eğlenceli fakat sorgulanması gereken bir deneyim sunuyor.

    Müze ve galeri mekânlarıyla izleyicilerin ilişkisi biraz mesafelidir. O ‘beyaz küp'ün içinde nasıl hareket edilmesi gerektiğine karar vermek zorlaşır bazen. Belçikalı sanatçı Carsten Höller, Londra'daki Hayward Galeri'de açılan Decision (Karar) sergisinde, bu ciddiyeti kırarak, pek çok işinde olduğu gibi, mekânı bir oyun alanına dönüştürmüş durumda. Höller, sanatseverleri galerinin çatısından bahçeye akan kaydıraklardan dünyayı ters gösteren gözlüklere; mekânda gecelemek için kurulan iki yataktan (geceliği 300 Sterlin), uçan makinelere uzanan eğlenceli bir deneyime çağırıyor. Sanatçının işleri, yine ilham aldığı lunaparklar ve oyun alanlarından izler taşırken, izleyici ile sanat eseri arasındaki etkileşimi de yeniden sorguluyor.

    Sergiye ‘karar koridoru' adı verilen metal bir tünelden geçilerek giriliyor. Sonra izleyiciyi uçan mantarlar, hareket eden yataklar karşılıyor. Höller, ‘sanat eserine dokunmak yasaktır' algısını galeriye yerleştirdiği iki yatakla kırmak istiyor. İsteyen galeride geceleyebilir. Ama gecesi 300 Sterlin!

    Müze ve galeri mekânlarının o pasif atmosferini kırarak katılımcı bir pratik oluşturmayı amaçlayan 1961 doğumlu Höller, senelerdir bu yönde işler üretiyor. Bir bilim adamıyken sanata el atan Höller, üretimlerini bu tecrübeyle sürdürüyor. Mekânı bir atölyeden çok laboratuvar veya tasarım fabrikası gibi kullanıyor ve işlerinde işbirliğine dayanan bir sanat deneyimi sunuyor. Geleneksel anlamdaki sanat nesnesi ve izleyici tanımları üzerine kafa yoran Höller, katılımlı bir sanat derdinde. Sergideki uzun kuyruklardan, başarılı olduğunu söylemek zor değil. Türkiyeli sanat seveler, Höller'in 5. ve 6. Uluslararası İstanbul Bienali'nde de eserlerinin sergilendiğini hatırlayacaktır.

    Galeri mekânına uzun bir metal tünelden geçerek giriyorsunuz. Sanatçının ‘karar koridorları' adını verdiği bu karanlık geçitten geçmeniz bekleniyor. Klostrofobiniz varsa bu metal tünel pek önerilmez. Biraz ürkütücü bu yolculuğun ardından, uçan mantarlar ve çocukların içine girip oynayabildiği zar şeklindeki koca küp karşılıyor sizi. Höller'in, ‘sanat eserine dokunmak yasaktır' algısını kırmak için çabalayan işlerini galeride sürekli hareket eden iki yataktan görmek mümkün. Bunlar, galeride konaklamak isteyen izleyiciler için, fakat meraklısı bir gecelik 300 sterlin ödemek zorunda. Galerinin tavanlarına ve yatakların kenarlarına monte edilmiş sensörler sayesinde yataklar birbirine çarpmadan hareket ediyor ve 24 saat boyunca kamerayla izleniyor. Sanatçı, hareket eden bir yataktaki rüyalar ve gündüz nerede uyanacağınızın belirsizliğini sorguluyor. Yatılı sanatseveri sabah çay veya kahve ikram ediliyor.

    İZLEYİCİNİN AKTİF OLANI MAKBUL!

    Dünyayı başaşağı gösteren biraz ağır gözlüklerle galerinin terasında, Londra manzarasını çok daha farklı izleyebiliyorsunuz. Tabii bu ağır gözlükleri taşımak ve sergiyi gezen diğer izleyicilere çarpmamak için büyük bir çaba harcamanız gerekiyor. Görme algımızı değiştirmek isteyen Höller, gerçek dünyayı göstermeye çalışıyor. Müzenin terasından bahçeye doğru akan kaydırak ise sanatçının 2006'da yine Londra'da Tate Modern'in içine yerleştirdiği eserin bir benzeri. Bu kez binanın dışına yerleştirilen kaydırak, kişinin kent hayatıyla olan ilişkisini sorguluyor. ‘Hap saati' adını verdiği çalışması ise, galerinin ortasına her üç dakikada bir, kırmızı beyaz renkli ilacın düşmesinden oluşuyor. Serginin sonunda ise mekanda 1,2 milyon adet hap birikecek.

    İzleyicinin, eserleri tamamladığı bir çalışma olan bu sergi, sanatseverlere de büyük bir sorumluluk yüklüyor, zira onlar olmadan bu etkileşimin gerçekleşmesi söz konusu değil. İzleyici bu etkileşimle her ne kadar pasif durumdan sıyrılıp aktif bir hale dönüştüğünü zannetse de sanatçının görünür-görünmez yönlendirmeleriyle yine pasif hale bürünüyor. Höller'in bu derece katılıma açık işlerinin biraz geçici bir tad bıraktığını söylemek zor olmaz. Galerinin dışına çıktıktan sonra biraz eğlenceyle karışık bir lezzet kalıyor damağınızda. Sergi 6 Eylül'e kadar açık kalacak.


    0 0

    Bir şiir kitabı ile 30 ülkeye seyahatlerini anlattığı “Seyahatname: Ortadoğu ve Balkanlar” adlı kitabın yazarı gazeteci Umut Yavuz'un ilk romanı Azad raflardaki yerini aldı.

    İranlı Sina Paymard'ın gerçek hikâyesinden esinlenerek yazılan Azad, Kuzgun Yayınevi'nden okuyucuyla buluştu. Romanda, intiharın eşiğine gelmiş Seyyah ile 16 yaşında idam mahkûmu Sina Paymard'ın hikâyesi anlatılıyor. Seyyah dünyayı dolaşmış, fakat hayatının baharında umudunu kaybetmiş ve intiharı düşünüyor. Seyahat ettiği Arap coğrafyası da aynı zamanda sözde bir baharı yaşamaya başlıyor. Seyyah da Suriye'nin yolunu tutuyor. Seyahati sırasında okuduğu bir haberle derinden sarsılıyor… İran'da bir genç uyuşturucu batağına saplanmış, yetmemiş bir de cinayet işlemiştir. Cezası idamdır. Fakat yaşı tutmadığı için iki yıl sonra 18 yaşında idam edilecektir. Paymard, iki yılı öleceği günü bilerek Tahran cezaevinde demir parmaklıklar ardında geçirecektir. Haberden etkilenen Seyyah intihar isteğinden utanıyor ve ölüme yürüyen İranlı bu gençle hayat, ölüm ve özgürlük üzerine konuşmak istiyor.

    Azad bu iki adamın yaşadığı tezat üzerine bina edilmiş. Seyyah ile Sina Paymard'ın mektuplaşmaya başlamasıyla birlikte Seyyah'ın Sina Paymard'ın yapmak isteyip de asla imkân bulamayacağı hayallerini gerçekleştirerek hayata tutunması ve Seyyah'lıktan Azad'lığa geçiş hikâyesi romanın merkezini oluşturuyor. Bu macerada okuru Suriye'nin kanlı iç savaşına ve Mısır'ın gizemli piramitlerine uzanan bir yolculuk bekliyor. Umut Yavuz, ilk romanı olmasına rağmen Azad'da ustaca bir kurgu oluşturmayı ve buna uygun bir anlatım dili kurmayı başarıyor. Yazarın gazetecilik deneyimi ve kitapta olayların cereyan ettiği mekânlara bir gazeteci titizliği ile seyahatler yapmış olması, eserinde sosyal ve toplumsal olayları analiz etmesine ve yaşadığımız tarihi olayları yorumlamasına imkan sağlıyor.


    0 0

    Dünyanın en önemli arkeolojik alanlarından Konya Çumra'ya bağlı Çatalhöyük'te 2003'ten bu yana düzenlenen “Shell Çatalhöyük Arkeoloji Yaz Atölyesi” bu yıl 27 Haziran-30 Temmuz tarihleri arasında gerçekleştirilecek.

    Çatalhöyük çevresinde yaşayan çocuklara Çatalhöyük'ü tanıtmak amacıyla başlatılan proje, yetişkinler ve Türkiye'nin her yerinden ulaşan ziyaretçilerin de katılımıyla sürdürülüyor. Bugüne kadar 6 bin kişinin başvurduğu atölye sonucunda katılımcılara ‘kültürel emanetlerin koruyucusu' sertifikası veriliyor. Cuma hariç haftanın 6 günü, 10.00-15.00 saatleri arasında açık olan Çatalhöyük Arkeoloji Atölyesi ücretsiz gerçekleştiriliyor fakat rezervasyon şart. Shell Türkiye, 2012'de UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne dahil edilen Çatalhöyük kazılarını 1995'ten beri destekliyor. (Atölyeye başvuru için: Gülay Sert: 0532 301 87 82)


    0 0

    Bodrum, ağustos ayında iki sanat etkinliğine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor.

    Artı Fuarcılık'ın Konacık'taki Bodrum Fuar ve Kongre Merkezi'nde düzenleyeceği Bodrum Art Fair 15-21 Ağustos, BookCity Bodrum Kitap Fuarı ise 25-30 Ağustos tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Direktörlüğünü Sanat Galericileri Derneği Başkanı Doğan Paksoy'un üstlendiği, küratörlüğünü Denizhan Özer'in yaptığı Bodrum Art Fair, büyükşehirlerden sahillere taşıyarak çağdaş sanatın yaygınlaşmasını hedefliyor.

    ‘Mavi Anadolu' temasıyla düzenlenen BookCity Bodrum Kitap Fuarı ise 1950'lilerin Bodrum'unda yeşeren bu edebiyat akımını gündeme getirerek Bodrum'u konu alan eserleri okurlarla buluşturacak. Artı Fuarcılık, Egemen Matbaacılık ve Yayıncılık, BodrumART Sanat ve Kültür Derneği, Görsel Sanatlar Vakfı (GÖRSAV) ve Bodrum Belediyesi'nin işbirliğiyle düzenlenen iki fuarın da gözde tatil merkezlerinden Bodrum'da nasıl bir ilgi göreceği merak ediliyor. Haziran 2012'de Bodrum merkezde ilki gerçekleştirilen Uluslararası Bodrum Kitap ve Kültür Fuarı, hiç ilgi görmemiş, yayınevleri ve yazarlar açısından oldukça sönük geçmişti.


    0 0

    İşadamı ve sanatsever Yüksel Erimtan'ın kurduğu ve geçtiğimiz mart ayında ziyarete açılan Ankara'nın ilk özel arkeoloji ve sanat müzesi Erimtan, Murat Germen'in “Ankara: Öncü modernizmden öykünmeci mimesis ve sahte fütürizme” adlı fotoğraf sergisine ev sahipliği yapacak.

    3 Temmuz Cuma günü müzenin geçici sergiler salonunda açılacak sergi, yönetimlerin farklı kent planlaması taktikleri ile çeşitli ideolojilerin kent üzerinde bıraktıkları iz ve yaraları fotoğraflar ile yansıtıyor. 3-8 metre arasındaki panoramaların, yüzlerce A4 ebadındaki belgesel nitelikte fotoğrafın ve bilgisayarla dönüştürülmüş bazı fotografik imgelerin yer aldığı sergi 30 Eylül'e kadar açık kalacak. Fotoğrafı araştırma ve ifade aracı olarak kullanan Murat Germen, sergide kamusal ve yeşil alanların yok sayılarak, kente ve kültüre karşı yapılan yüzeysel dayatmaları ele aldığını belirtiyor ve ekliyor: “Sonuçta ortaya çıkan, öykünmeci taklitçilik ve beraberindeki ifrata kaçan yüksek katlı inşaat eylemidir.”


    0 0

    Şair, romancı ve köşe yazarı Yılmaz Odabaşı'nın 35 yılın birikimi olan toplu şiirleri “Her Ömür Kendi Gençliğinden Vurulur” adıyla Scala Yayıncılık tarafından yayımlandı. Odabaşı ile mücadeleyle geçen ömrünün bir özeti niteliğindeki şiirini konuştuk…

    35 yılın şiiri bu kitapta. Neden bu ismi seçtiniz?

    Bu şiirlerin bir araya gelmesi için uzun yıllar gerekti. Okurlarımın gidip bütün kitaplarımı ayrı ayrı edinmeye çalışması yerine hepsini bir arada bulabilmelerini arzuladım. Neden bu isim? Kitap, ömrümün kendi yaşam serüvenimde gençliğinden vurulduğu bir döneme tekabül etti. Artık gençliğe bir anlamda veda etmek gibi bir gerçekle de yüzleştiğim bir dönem… Bunun her ömür için de geçerli olabileceğini ve insanların bu dizeyle daha çok empati kurabileceklerini düşündüm. Bu kadar basit bir neden.

    Bir dönem, artık şiir yazmayacağınızı söylemiştiniz ama sonra yeniden şiire döndünüz. Nasıl oldu bu, fitili ne ateşledi?

    Aslında bazı dönemler var şairler için, suskunluk orada bir erdem, bir asalet kazanıyor. 2000'li yıllardan sonraki medyanın, edebiyat dünyasının, lobilerin içine yeniden girmemek gerekirdi. Ben bir şairin susması gereken toplumsal dönemde olduğumuzu düşünüyorum. Buna rağmen “Bana Yasak Sözler Söyle” gibi bir şiir kitabı da yayımladım; çok mu gerekliydi, bunu bazen düşünüyorum aslında. Şiirin gündelik hayattan koptuğunu, dışlandığını, okur algısında büyük bir sığlaşma oluştuğunu ve iyi edebiyatın okurla buluşma imkânlarının neredeyse kalmadığını, yayın dünyasının artık sadece tecimsel projelere yatırım yaptığını ve kitapçıların, dağıtım şirketlerinin en az rafı şiire ayırdıklarını gördükçe, üzülüyorum. Ama buna rağmen susmak gibi bir asaleti yeğlemeyişime içerliyorum. Aslında yeğlemek gerekirdi.

    2002-2010 arasındaki o inziva süreci nasıl geçti? Neler oldu bu arada?

    Ben o yıllar doğru anlaşılmanın, anlatmanın olanaklarının pek kalmadığını düşünerek sustum. O dönemde de okurlarım büyük bir vefayla ‘Yeni şiir kitabı ne zaman?' diyerek mütemadiyen bana şair olduğumu hatırlattılar. Aslında ben unuttum şair olduğumu, başka bir hayata yöneldim, daha önce hiç yapmadığım şeyleri denedim. Fakat o dönemde yine büyük bir vefayla karşılaştım. O zamanlarda fotoğraf çektim, kitap okudum, başka uğraşlara yöneldim. Şiir yazdığım yıllarda pek çok mağduriyet yaşamıştım; bir terapi süreciydi belki de. Kendimi bir nadasa bıraktım diyeyim, kentlerden de uzaklaştım. Münzevi bir hayat, münzevi bir dönemdi. O dönem bana iyi geldi. Dinleneceğimi umuyordum ama yine de kendimi dinlenmiş hissetmedim çünkü yaşam boyu asla atamayacağım kadar izlenim ve yara biriktirmiştim. O yaralar ovuşturmakla geçmedi. İnsan kendi yazgısı üzerinde rötuşlar yapabilir her zaman, ben de o şair adamı çektim çıkardım oradan, başka bir yörüngeye koydum. Ama doğru mu yaptım? Doğru yapmadım, çünkü entelektüel alan asla boşluk kabul etmez. Bir yazar, bir şair olarak ortaya çıkmak, bir kitap yayımlamak, ben bir yolculuğa başladım, beni izleyin demektir. Sonra yazmayı bırakıp çekildiğinizde o izleme kesintiye uğrar. Böyle olunca okur profilim büyük bir oranda azaldı. Yayıncılar için eskisi kadar cazip bir imza olmaktan çıktım. Eskiden kitaplarım çok satan listelerinden düşmezken büyük bir iştahla kitaplarıma yönelen yayıncılar daha mesafeli davranmaya başladı. Bu da çok umurumda değildi. Ben bu popüler kültürün seri imalatının bir parçası olmayı kendim reddettim.

    “ŞİİR KENDİNİ BİLE KURTARAMADI”

    Çocuk kitapları da dâhil olmak üzere hemen her türde eserler verdiniz. Bunların içinde en fazla inandığınız tür hangisi?

    Tabii ki şiir...

    O halde, 80'li yıllarda şiirin dünyayı kurtaracağına inanıyordunuz. Kurtardı mı peki?

    Yok... Şiir kendini, kendi haysiyetini bile kurtaramadı. Maalesef, bu da bizim yanılgımızdır. Ama toplum, şiire de, şairlere de bu yanılgıyı reva gördü. Eski şairlere bakıyorum, mesela Hasan İzzettin Dinamo, Nazım Hikmet, 2000'lerin insanına yazdıkları şiirlerde artık ne harp, ne darp, dünyada sulh, her şeyin özgür olacağı, sınırların kalktığı, pasaportların kalktığı bir dünya tahayyülünde bulunmuşlar. Fakat onlar da yanılmışlar.

    O yıllarda bu inancı bunca besleyen neydi?

    Devinime, değişime inanan insanlardı onlar. Toplumun sancılı süreçlerden geçip dünyanın ortak bir barış ve özgürlük algısında buluşacağına inandılar. Çünkü onların yüreklerinde vardı o özgürlük duygusu. Fakat dünya o kadar barış ve özgürlüğe saygılı bir dünya olmadı. Bu da şairlerin ayıbı değil, olsa olsa barbarların, diktatörlerin, toplumu kaoslara sürükleyen büyük patronların, büyük silah tüccarlarının ayıbı diye düşünüyorum. Şairlerin bu konuda masum olduklarını düşünüyorum. İnsanlık tarihinde hiçbir savaş kararını bir şair imzalamamıştır.

    AHMET KAYA GİBİ MEYDAN OKUYACAK ADAM KALMADI

    Ahmed Arif'ten Ahmet Kaya'ya uzanan bir geleneğin son temsilcisi olarak görülüyorsunuz; nasıl bir kuşaktı o?

    Öyle bir algı oluştu. Kendi adıma o geleneği korumaya çalıştım. Hiçbir geleneğe yaslanmayan, hiçbir kökü olmayan birtakım ucube söylemlerin, oradan buradan intihaller yaparak, devşirme, gündelik, sığ bir dille yazmalarını doğrusu garipsiyorum. Ben, Cemal Süreya'ların, Ahmed Arif'lerin, Nazım Hikmet'lerin bıraktığı ve ‘mısranın haysiyeti' diyen o geleneği, duruşu sürdürmek ve korumak çabasında oldum.

    Düşünce uğruna bedel ödemeleri ortak noktalarıydı galiba…

    O zaman inançlarımız, doğrularımız için hapse girmek bir erdemdi. Yine öyle, ama yeni kuşaklar bunu sadece gereksiz bir saflık, gereksiz heba olmak biçiminde algılıyor. O gelenek de bozuldu. Neden? Onu da yıllar önce söylemiştim, ileride düşünce suçları olamayacak, çünkü insanlar düşünemeyecekler! Belki matbaalardan kitaplar toplanmayacak ama insanların algılarındaki muhalefet duygusu toplanacak. Toplumun algısında bir homojenleşme oluştu zaten. Evet, o geleneğin sonuna geldik diye düşünüyorum. Bu ülkede kalkıp da müziğiyle, sanatıyla, Ahmet Kaya gibi rest çekecek, başını kaldırıp meydan okuyacak fazla adam kalmadı. İktidarlar, büyük tekeller, yayın tekelleri herkesi satın alıyor. Mesela Nazım Hikmet; hayatı boyunca finans kapitale, yani banka ve sanayi sermayesine karşı mücadele etmiş bir adamdı, kitapları bugün bir bankanın yayınevinden çıkıyor. Her şeyin içi boşaltıldı.


    0 0

    Titanik, Cesur Yürek (Braveheart), Avatar, Akıl Oyunları gibi gişe rekortmeni filmlerin müziklerinin bestecisi James Horner (61), dün Güney Kaliforniya'da gerçekleşen uçak kazasında öldü.

    Pazartesi sabahı bestecinin kendi kullandığı tek motorlu uçak, Los Angeles'ın 100 mil kuzeybatısındaki ormanlık alanda kaza yaptı ve yandı. Horner'ın ajansı bestecinin öldüğünü duyurdu ama resmi açıklama kaza yerindeki kalıntıların incelenmesinden sonra yapılacak. Sanatçının avukatı Michael Gorfaine ise Camarillo havaalanında uçağa yakıt doldurtan kişinin Horner olduğunu söyledi.

    James Horner'in ölümü sanat dünyasını da yasa boğdu. Pek çok sanatçı ve seveni Horner için sosyal medya üzerinden taziye mesajı yayınladı. Titanic filminin şarkısını seslendiren Celine Dion, Avatar'ın yönetmeni James Cameron, Ron Howard besteciyi yetenekli bir adam ve iyi bir arkadaş olarak andı. Dion, “Onu her zaman nezaketi ve kariyerimi değiştiren büyük yeteneğiyle hatırlayacağız.” dedi. Avatar filminin yönetmeni Cameron ve yapımcısı Jon Landau ise “Sadece mükemmel bir takım arkadaşı ve ortağını değil, aynı zamanda iyi bir arkadaşımızı da kaybetmedik. James'ın kalpleri etkiledi, çünkü kendi kalbi çok büyüktü.” dedi.

    James Horner Titanic'teki bestelerinden iki Oscar ödülü aldı. Bu ödüllerden biri de Celine Dion'a büyük başarı getiren “My Heart Will Go On” şarkısıydı. 100'den fazla film müziği besteleyen sanatçının ayrıca, Alien, Apollo 13, Düşler Tarlası, Cesur Yürek, Akıl Oyunları, Sisler Evi gibi filmler için yaptığı müziklerle de Oscar'a aday gösterilmişti.

    Santa Barbara - Uçak kazasından görüntüler


    0 0

    1996 yılında kaybettiğimiz, sesiyle ve şarkılarıyla çok sevilen Tanju Okan ‘Hasret' konseriyle anılıyor.

    26 Haziran Cuma günü saat 19.00'da Zorlu Center PSM Açık Hava Şehir Sahnesi'nde halka açık olarak yapılacak anma konserinin müzik direktörü Çelik Kasapoğlu. Konserin solisti Adil Akbaşoğlu, “Hasret” projesi oluşturulmadan Tanju Okan'ın yaklaşık 250 plak kaydının dinlendiğini, bu arada nota kaydı bulunamayan parçaların özgün hallerine sadık kalınarak yeniden düzenlendiğini söylüyor. Tanju Okan ile aynı dönemde çalışmış eski müzisyenlerden Üstün Akmen de, dinletiye “Arkadaşım Tanju Okan” bölümünde anılarıyla katkıda bulunacak.


    0 0

    Yapı Kredi Yayınları, İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından düzenlenen “Yazarlar Okullarda” projesi kapsamında Türk şiirinin ustalarından Nâzım Hikmet adına Gaziosmanpaşa İkinci Mehmet Sağlık Meslek Lisesi'nde ücretsiz bir yaz okulu kurdu.

    Önceki gün ders başı yapan ve 3 Temmuz'a kadar sürecek bu yaz okulunda katılımcıların özgür eser, imge ve nesne oluşturmalarına imkan sağlayan, görsel ve zihinsel belleklerini güçlendiren, kendilerini ifade edebilme yetisini geliştirip özgüvenlerini kuvvetlendirecekleri uygulamalı bir proje gerçekleştirilecek. Her öğrencinin katılabileceği yaz okulunun ikinci bölümü ise 17-28 Ağustos tarihleri arasında Büyükada Şehit Murat Yüksel İlkokulu'nda yapılacak. (Kayıt için: 0212 252 47 00/412)


    0 0

    7. Kosova Uluslararası Tiyatro Festivali'nde Türkiye'yi temsil eden TiyArtRo topluluğunun ilk yapımı Samuel Beckett'in “Krapp'ın Son Bandı” “En İyi Erkek Oyuncu” ödülüne layık görüldü.

    Yapımcılığını ve tasarımını Genco Demirer, yönetmenliğini Emre Erdem'in yaptığı oyun 18 Haziran'da Istref Begolli Tiyatrosu'nda sahnelendi. Avrupa, Amerika, Rusya, Uzakdoğu'dan pek oyun ve oyuncunun yarıştığı festivalde Krapp'ı Kürtçeye kazandıran, yorumlayan Hilmi Demirer'di. TiyArtRo, Samuel Beckett'ın oyununu Kasım 2014'te Taksim Şermola Performans'ta sahneye taşımıştı. Oyunun prömiyeri ise 2014 Tiflis Uluslararası Tiyatro Festivali'nde yapıldı.


    0 0

    Nobel ödüllü Alman yazar Günter Grass'ın (1927-2015) Teneke Trampet adlı eserinin yeni bir çevirisi, Akılçelen Kitaplar'dan Fikret Çalışlar imzasıyla yayımlandı.

    Fakat alışılmışın aksine, çevirmenin adı kitabın ön kapağında değil, içinde yer alıyor. Bu tür yayıncılık anlayışı son dönemlerde dikkat çekerken; “çevirmenin adının ön kapakta mı olması gerekir, bunun bir kuralı var mı?” tartışması yeniden gündeme geldi. Usta çevirmenler İlknur Özdemir ve Sabri Gürses'e bu tartışmayı sorduk. Teneke Trampet, Türkçede ilk kez Cem Yayınevi'nden 1972-1973 yıllarında 3 cilt halinde, sonra da Gendaş Yayınları'ndan 2000'de tek cilt olarak Kamurân Şipal çevirisiyle yayımlandı. Kitabın uzun süredir baskısı bulunmuyordu.

    İlknur Özdemir: “Adın kapakta yer alması emeğe saygının bir ifadesi”

    “Çevirmen adının ön kapakta yer alması diye bir kural yok ancak epeydir uygulanıyor, neredeyse 25-30 yıldır. Ama hâlâ çevirmen adını kapağa koymayan yayınevleri var. Yayın yönetmeni olduğum yayınevlerinde hep kapakta yer aldı çevirmen adı. Çünkü çevirmen bir kitabı kendi dilinde yeniden yazan kişidir. Çeviri büyük emek isteyen bir uğraş. Adını kapakta görmek çevirmeni mutlu eder. Kendim de çevirmen olduğum için bunu savunuyorum. Özellikle ülkemizde çevirmenlere pek ödül verilmediği için en azından bu şekilde bir tatmin sağlanıyor. Öte yandan yayınevleri değerli bir çevirmenin adını kapaklarına koyarak kitabın iyi bir çeviriyle sunulduğunun altını çiziyorlar. Çevirmenin adına bakarak kitap alan ya da hiç tanımadığı bir çevirmenin çevirdiği kitaba güvenmeyen okurlar çoğaldı. Hatta “Demek …… çevirmiş bunu, alıyorum” diyerek kitabı incelemeden alanlar da var. Adın kapakta yer alması, bir anlamda o kişinin emeğine gösterilen saygının da ifadesi. Zorunlu haller dışında (bazı çocuk kitaplarında mümkün olmuyor) çevirmen adının kapakta yer alması olumlu bir tutum. Öte yandan yurtdışında çevirmen adının genelde kitabın içinde yer aldığını da söylemek gerek.”

    Sabri Gürses: “Yazardan çok çevirmeni okuruz”

    “Kitap kapağında çevirmen ismi yazması duruma bağlı bir değişken kanımca. Eğer kitap bir edebiyat, sanat eseriyse çevirmen isminin yazması iyi olur ve hatta gereklidir; çünkü yazardan çok çevirmeni okuruz çoğunca, ya da hiç olmazsa, öncelikle. Bence bilimsel eserlerde de çevirmen isminin kapakta belirtilmesinde yarar var. Fakat burada yayıncının pazarlama, tanıtım stratejisi farklı olabilir; bu türün okuru çevirmenden çok yazarla ilgileniyor olabilir, kapakta fazladan bilgi görme ihtiyacı olmayabilir. Sanırım popüler kültür kitaplarında genel eğilim bu. Özellikle kendi adıma çevirmen isminin kapakta yazmasının çevirmene bir yararı olduğu fikrinde değilim. Gönül Suveren'in Agatha Christie çevirdiği dönemde ismini yazardan büyük harflerle kapağa yazdıkları kitaplar var; ama sonra yaşlılığında, bir yanlış çevirisi söylentisi yüzünden çevirileri yeniden çevirtip ismini Christie'yle birlikte anmaz oldular. Ya da tam tersine, intihal çeviriyi aklamak için çevirmen ismini kullandıkları olabiliyor; kırkıncı çevirisini yayımlamış, kapakta ismi olan kişinin bütün çevirilerinin arkadaşları, editörler tarafından düzeltilerek yayımlanmış olması gibi olgularla da karşılaşılıyor. Yani kapaktaki isim çevirmenin hakkı ama kimlik kazanması için tek koşul değil ve kimlik, isimden daha önemli bence. Bir de çevirinin çevirmenin geçimini sağlaması. Bu çerçevede telifi devam eden Teneke Trampet'in klasik çevirisinin yeniden yayında kullanılmaması, kitabın daha önce çeviri yapmamış birinin ismiyle yayımlanması, hiçbir şey değilse emektar Kamurân Şipal için kırıcıdır, çünkü telif sebebiyle onun çevirisini arşiv malzemesi haline getiriyor. Yeni çevirmenin daha önceki çeviriyi değerlendiren bir önsöz yazması, çevirisini açıklaması, varsa eski çeviriye borcunu açıklaması kibarlık olur.”


    0 0
  • 06/24/15--14:00: Caz festivali başlıyor
  • İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenlenen 22. İstanbul Caz Festivali cumartesi günü başlıyor. Joan Baez, Jools Holland, Marcus Miller, Melody Gardot ve Tigran Hamasyan gibi folk, blues ve cazın dünyaca ünlü seslerinin sahneye çıkacağı festival, bu yıl Fenerbahçe Parkı'ndaki ‘Parklarda Caz' ve Kadıköy'deki ‘Gece Gezmesi' etkinlikleriyle Anadolu yakasına da taşınacak.

    Nihayet şehrin caz zamanı geldi... İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın (İKSV) düzenlediği 22. İstanbul Caz Festivali, 27 Haziran Cumartesi akşamı 21.00'de Yeniköy'deki Avusturya Kültür Ofisi Bahçesi'nde gerçekleştirilecek açılış töreni ve konseriyle başlayacak. Festivalin bu yılki Yaşam Boyu Başarı Ödülü usta müzisyen, piyanist, aranjör ve besteci Emin Fındıkoğlu'na takdim edilecek. Ödül töreninin ardından Emin Fındıkoğlu, ilk kez seslendireceği bestelere de yer verdiği yeni projesi Emin Fındıkoğlu+12 konseri için sahneye çıkacak.

    Cazın genç dehası Tigran Hamasyan, iki özel projesiyle festivale konuk oluyor. Geleneksel Ermeni müziğini yorumladığı “Luys i Luso” başlıklı ilk konseri 30 Haziran Salı akşamı 21.00'de Aya İrini Müzesi'nde gerçekleştirilecek. Usta piyaniste, Harutyun Topikyan yönetimindeki Erivan Devlet Oda Müziği Korosu eşlik edecek. Hamasyan'ın ikinci konseri, 1 Temmuz Çarşamba akşamı 19.00'da Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda olacak. Hamasyan'a basta Sam Minaie, davulda ise Arthur Hnatek eşlik edecek. Şubat ayında çıkardığı son albümü Mockroot ile cazın genç yıldızları arasındaki yerini sağlamlaştıran Hamasyan, konserde yeni albümünden parçalar seslendirecek.

    JOAN BAEZ 11 YIL SONRA TEKRAR İSTANBUL'DA

    68 kuşağının sembol müzisyenlerinden, efsanevi folk müzisyeni Joan Baez, 11 yıl aradan sonra festivalin konuğu olarak 1 Temmuz Çarşamba akşamı 21.30'da Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi'nde hayranlarıyla buluşacak. Baez'in bu turnesinde Diamonds & Rust, Donna Donna, Queen of Hearts gibi kendi hitlerinin yanı sıra Suzanne (Leonard Cohen), House of The Rising Sun, Blowin' in the Wind (Bob Dylan), Imagine (John Lennon) gibi klasikleri de seslendirecek. Aktivist kimliğiyle de popüler müziğin en önemli seslerinden kabul edilen Joan Baez, en son 2004 yılında 11. İstanbul Caz Festivali'nin konuğu olarak yine aynı sahnede konser vermişti. 1969 yılında Woodstock'ın yıldız isimleri arasında yer alan ve kariyeri boyunca özgürlük ve insan hakları için yazılan şarkıların vazgeçilmez sesi olarak ölümsüzleşen Baez, 2007 yılında Grammy Müzik Ödülleri'nin Yaşam Boyu Başarı Ödülü'ne de layık görüldü. Baez son olarak Mayıs 2015'te Uluslararası Af Örgütü'nün Vicdan Elçisi Ödülü'nü aldı.

    Etkileyici tekniği ve sahne performanslarıyla festival seyircisinin yakından tanıdığı Grammy ödüllü bas dehası Marcus Miller müzikal mirasın kaynağına döndüğü son projesi Afrodeezia ile 2 Temmuz Perşembe akşamı 21.00'de Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi'nde olacak. Konserde, Miller dinleyenleri cazdan Latin müziğine, afro beat'ten reggae'ye uzanan bir yolculuğa çıkaracak. Sahnede Miller'a, usta perküsyon sanatçısı ve çok yönlü müzisyen Mino Cinelu'nun yanı sıra saksofonda Alex Han, gitarda Adam Agati, tuşlu çalgılarda Brett Williams ve davulda Louis Cato eşlik edecek. Daha önce birçok kez İstanbul Caz Festivali'nin konuğu olarak konser veren Marcus Miller, 30 yılı aşkın müzik kariyerinde çocukluk idolü Miles Davis'in yanı sıra Aretha Franklin, Roberta Flack ve David Sanborn gibi pek çok ünlü sanatçıyla çalışmalarda bulundu; Joe Sample, McCoy Tyner, Elton John, Bryan Ferry, Jay Z ve LL Cool J'in de dahil olduğu 400'ün üstünde albümde bas gitarıyla yer aldı. 15 Temmuz'da sona erecek festival ile ayrıntılı bilgi caz.iksv.org'da.


    0 0

    Ressam Prof. Dr. Metin Eker'in “Zarf ve Mazruf” temalı kişisel resim sergisi İstanbul'da sanatseverlerin ziyaretini bekliyor. İzleyicinin de katılımını ön plana çıkaran sergi, sanat ve diyaloğun eser, tesir, müessir tiplemesini izleyici gözünden yeniden sorgulatmayı amaçlıyor. Poppy Gallery'deki sergi 13 Temmuz'a kadar ziyaret edilebilecek.

    İstanbul'daki ilk şubesini Göktürk Larus Palas'ta açan Poppy Gallery Kültür-Sanat etkinlikleri kapsamında geçtiğimiz hafta Ondokuz Mayıs Üniversitesi(OMÜ) Güzel sanatlar Fakültesi Dekanı ve Samsun Kültür ve Sanat Platformu Derneği Başkanı ressam Prof. Dr. Metin Eker'in “ZARF ve MAZRUF” konseptli kişisel resim sergisinin açılışını yaptı. Sanat ve iş dünyasının yanı sıra bölge sanat severlerinin de yoğun ilgi gösterdiği serginin açılışında “Taş Plak Sesli Kadın” olarak tanılan sanatçı Sema Moritz canlı performans sergiledi. Ağırlıklı olarak MAZRUF karakterli temsillerin merkezi olan sanat serisine ZARF olarak sanatçının yanı sıra izleyicinin de katılımını ön plana çıkaran sergi, sanat ve diyaloğun eser, tesir, müessir tiplemesini izleyici gözünden yeniden sorgulatmayı amaç ediniyor. Sergiye iş ve sanat adamı Yakup Öztürk, ünlü oyuncular Mehmet Aslantuğ ve eşi Arzum Onan, ses sanatçısı Sema Moritz ve eşi sanat tarihçisi-mimar Ahmet Işık Doğan, Yıldız Teknik Üniversitesi İletişim Tasarım Bölüm Başkanı Prof. Dr. Lütfü Kaplanoğlu, Mimar Hakan Kıran ve eşi iç mimar Tülin Kıran, MUYAP Başkanı ve Seyhan Müzik sahibi yapımcı Bülent Seyhan, SAMSİAD Yönetim Kurulu Başkanı ve üyeleri, ressam-küratör Sedat Özer ve eşi ressam Ayşe Tuncay Özer ve çok sayıda davetli katılım gösterdi. Küratörlüğünü ressam Sedat Özer'in yaptığı ressam Metin Eker'in “ZARF ve MAZRUF” temalı 34 eserden oluşan sergisi bir ay boyunca POPPY GALLERY Sanat Galerisinde izleyicilerin beğenisine sunuldu.

    Metin Eker çalışmasıyla ilgili yaptığı açıklamada “Bugünkü sergimizin adı da; ‘Zarf ve Mazruf'. Sanatın kitleyle de bir teması olması gerekiyor ‘Zarf ve Mazruf' bu boyutuyla önem arz ediyor. Sanatçı hep ‘Mazruf' ortaya koyar diye bir yaygın kanaat vardır. Bazen sanatçı ‘Zarf'ta ortaya koyar. ‘Zarf'ın içeriği yani ‘Mazruf'u da insanlar için zarf kadar önemli ‘Zarf'ı da insanlar için ‘Mazruf' kadar önemli kabul edebiliriz.” Değerlendirmesinde bulundu.


    0 0
  • 06/25/15--14:00: Her yer karanlık...
  • Fransız yönetmen Gilles Paquet Brenner imzalı Karanlık Yerler, David Fincher'ın Kayıp Kız filmine de kaynaklık eden ABD'nin popüler polisiye yazarı Gillian Flynn'in romanından uyarlama.

    Charlize Theron ve Christina Hendricks'in başrolde yer aldığı film, yıllar önce işlenen bir cinayetin ardındaki sis perdesinin aralanmasını konu alıyor. Annesinin ve kız kardeşlerinin ölümüne tanıklık eden ve erkek kardeşi Ben'in hüküm giymesine neden olan Libby, 25 yıl sonra olayları tekrar hatırlar.


    0 0
  • 06/25/15--14:00: ‘Patron' çıldırdı!
  • 1993'te askeri bir operasyonla öldürülen Kolombiya'nın ‘El Patron' lakaplı uyuşturucu baronu Pablo Escobar'ın son birkaç yılını konu alan film, Benicio del Toro'nun oyunculuğundan güç alıyor.

    Escobar'ı, yeğeninin Kanadalı nişanlısı Nick'in gözünden anlatan yapım, Kolombiya'ya ve Escobar'ın kişiliğine dair derinlikli bir iş çıkaramıyor. Sinemaseverlerin, filmin bıraktığı boşlukları doldurmak için 2010 yapımı ödüllü belgesel İki Escobar'ı (The Two Escobars) izlemesinde yarar var.


    0 0
  • 06/25/15--14:00: Dök içini taksiciye
  • İranlı yönetmen Cafer Panahi'nin Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı ödülü alan filmi Taksi, Türkiye'de 12 kopya ile gösterime giriyor.

    Panahi, içine kamera yerleştirdiği arabasıyla Tahran'da taksi şoförlüğü yapıyor ve arabasına binen müşterilerle yaptığı sohbetleri kaydediyor. Filminin hem yapımcısı, hem konusu, hem de kurgusal karakteri olarak kendi sinemasını keşfetmeye devam eden Panahi, taksiye binen müşterilerin anlattıklarıyla İran'a ve insana dair şaşırtıcı bir gerçeklik elde ediyor.


    0 0
  • 06/25/15--14:00: Koşun ırgatlar, koşun!
  • 90'larda altın çağını yaşayan başarı hikâyelerini, üzerine hiçbir ilave yapmadan, çeşitlendirmeden, düz bir anlatımla 2010'larda tekrar etmek iyi cesaret doğrusu.

    Niki Caro'nun yönettiği McFarland, USA'i en başta bu cüretinden dolayı takdir etmek gerek. En bayat tarifiyle ‘içinizi ısıtacak, sıcacık bir başarı öyküsü' denebilir McFarland için. Kevin Costner'ın seyirci nezdindeki tipik, güvenilir ‘Amerikalı' müktesebatından (THY'nin Costner'lı reklamını hatırlayın) güç almaya çalışan McFarland, yapımcıların senaryo dolabında unutup yıllar sonra tesadüfen hatırladığı filmlerden biri gibi…

    ABD'de göçmen nüfusun ağırlıkta olduğu McFarland kasabasında 1987'de yaşanmış bir başarı öyküsünü izliyoruz. Deneyimli koç Jim White, yaşadığı birtakım talihsiz olayın ardından Kaliforniya eyaletinin en fakir kasabası McFarland'da beden eğitimi öğretmenliğine başlar. White, ailelerine yardım etmek için gündüz tarlada ırgat olarak çalışan öğrencilerin uzun mesafe koşudaki yeteneklerini fark eder. Seçtiği öğrencileri, engebeli arazide yapılan eyalet çapındaki cross country yarışına hazırlar. Kasaba halkı da White ile birlikte bu umuda sarılır.

    Gerçek bir olaydan yola çıkan McFarland, Hollywood'un sıkça vurguladığı o bildik ‘Amerikan rüyası'nı hatırlatıyor: Herkes eşit fırsatlara sahip; çalış, sen de başar! Amerikan rüyası, bir süredir yakaza âleminde. McFarland, söylem olarak tersine bir Amerikan rüyası anlatma iddiasında. Klasik, "başar, yüksel; daha iyi bir eve daha çok paraya kavuş" önermesini reddediyor. Jim White, ilk önce bu erken dönem Amerikan rüyası anlayışının peşinden koşuyor. McFarland Lisesi'ni yeniden çıkış yapmak için bir sıçrama tahtası olarak kullanmak istiyor. Ancak kasaba halkının onu ve ailesini bağrına basması ile ayağına kadar gelen Amerikan rüyasını elinin tersiyle iterek kendini kasabadaki gençleri kaderini değiştirmeye adıyor.

    Jim White özelinde belki durum böyle olsa da film genel olarak reddettiği Amerikan rüyasını parıltılı kılmaktan kendini alamıyor. Göçmenlerin bayrağın etrafında toplanıp milli marşı söylediği, inanıp çalışınca başarının geleceğini salık veren o sahne filmin söylemde reddettiği her şeyi eylemde zihinlere nakşediyor. Her şey bir yana, başı sonu belli bir öykü anlatıyor McFarland. Bildik başarı hikâyelerine hiçbir yenilik getirmeden, onları olduğu gibi tekrar ederek ve Amerikan ‘birlik' ruhunu vurgulayarak…


older | 1 | .... | 296 | 297 | (Page 298) | 299 | 300 | .... | 375 | newer