Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 291 | 292 | (Page 293) | 294 | 295 | .... | 375 | newer

    0 0

    Şiir sanatının önümüze sunduğu o benzersiz metaforik dünyayı kavramak insana özgü bir yetenek, fakat makinelerin de bu sonsuz evrenden nasiplenmek istediği bir döneme giriyoruz. Amerika merkezli ‘robotlar için şiir' başlıklı proje, arama motorlarında metaforların görsel olarak kolayca bulunabilmesi üzerine çalışıyor. Şiirden medet uman proje, Borges'in metafor ve onun dildeki sınırsız imkânlarına dair görüşlerini rehber edinmiş.

    Arjantinli yazar Jorge Luis Borges Harvard'da verdiği derslerin birinde metafor ve onun dildeki sınırsız imkânlarından bahseder. Ona göre metaforlar, dilden önce ortaya çıkan eksik ve ucu açık tanımlamalardır ve metaforun işaret ettiği kavramı kendi aklımızda tamamlamamız gerekir. Metaforların sınırlı sayıdaki birkaç kalıba bağlı olduklarını dile getiren Borges'e göre bu kalıplar 'neredeyse sonsuz çeşitlemelere' açıktır. Roland Barthes ise “Bizi kuşatan nesneler düzeninde metaforun düşündüğümüzden daha yöntemsel bir varlığı ve keşfettirici bir gücü vardır.” der ve ekler: “Metafor gösterilene ulaşma yoludur; algoritmanın olmadığı yerde göstereni göndermeyi yalnızca metafor başarır, özellikle de onu kökensizleştirmeyi başarırsak." Şiir sanatının önümüze sunduğu o benzersiz dünyayı kavramak insana özgü bir yetenek, fakat makinelerin de bu sonsuz evrenden nasiplenmek istediği bir döneme giriyoruz.

    Geçtiğimiz haftalarda Babil Kitaplığı'nın sanal dünyada gerçeğe dönüşmesinin (bu sayfanın okurları haberi hatırlayacaktır) ardından şimdi de Amerika'da bir başka proje, Borges'in şiir ve metafor üzerine görüşlerinden yola çıkarak, arama motorlarında metaforların görsel olarak kolayca bulunabilmesi üzerine çalışıyor. “Robotlar için şiir” adını verdikleri proje, 'makinelere insan dilinin şiirselliğini öğretebilir miyiz?' sorusunun peşine düşüyor. “Dünyayı metaforlarla kavrıyoruz ve en zengin metafor dünyası şiirde yer alıyor.” diyen deney, zihnin bu desenler ve bağlantılar arasında kurduğu bağı makinelere öğretmeye çalışacak. Projeyi yürüten Arizona Üniversitesi'nin edebiyat ve teknoloji alanında pek çok deneysel çalışması bulunuyor.

    www.poetry4robots.com adlı sitede geçtiğimiz hafta başlayan projede dünyanın dört bir yanından çekilmiş 120 fotoğraf yer alırken, siteye girenlerden istenen, bu görseller için yirmi kelimelik bir şiir yazmak. Türkiye'den de İstiklal Caddesi'nde nostaljik tramvayın yer aldığı bir fotoğraf var. Mühendislerin yanı sıra şairlerin de yer aldığı bu proje insanların makinelerle olan ilişkisini biraz daha renkli bir alana çekmek isterken, arama motorlarında özellikle soyut kelimelerin bulunmasının zorluğuna dikkat çekiyor. Proje, arama motorlarının mecaz dili anlama kabiliyetini geliştirerek, insanın en önemli özelliği olan metaforları tamamlama yeteneğini, robotlara taşımayı amaçlıyor. Mesela arama motorlarında 'göz' yazdıktan sonra onun görselinin gelmesinin yanı sıra, tıpkı Borges'in metafor teorisinde bahsettiği gibi, yıldızların olduğu fotoğrafların da listelenmesi arzulanıyor.

    ŞİİRİN DÜNYASI MAKİNELERE AÇILACAK

    Pek çok kimsenin kullandığı internet üzerinden görsel aramalarda metafor açısından biraz fakir olduğu fikrinden yola çıkan “robotlar için şiir”, yaz boyunca her fotoğraf için girilen şiirleri kabul edecek. Yazılan şiirleri analiz edip derledikten sonra, eylül ayında Borges'in teorisinin gerçekliği böylece ispat edilmiş olacak. Robotların bir araç olduğu gerçeğini hatırlatan proje, onları insana yakın bir düşünme uğraşına taşıyarak, biraz soğuk ve sınırlı yüzlerinden arındırmayı amaçlıyor. Eğer siteye yeteri kadar şiir girişi olursa, robotların da şiir yazabilme yeteneğinin biraz açığa çıkarılabileceği düşünülüyor.

    Projenin görsel arama motorlarında mecaz kavramları bulmada ne derece başarılı olacağını zaman gösterecek elbette, fakat şiirden beslenen bu deneysel projenin getireceği sonuç, tıpkı şiir sanatının kendisi gibi sonsuz olabilir. Fakat makinelere, robotlara da dilin o şiirsel zenginliğini aktarmak kolay olmasa gerek. Edebiyattan ve sanattan siyasetçilerin pek de nasiplenmediği günümüzde, aynı zamanda çevirmen olan Bülent Ecevit'in on beş yaşında iken yazdığı ve çok ses getiren “Robot” adlı şiirini bir kenara yazmak lazım: “Ellerim dallar gibi bazen açılır Allah'a. / Ki Allah'tır veren bu güçsüz ellerimi benim. / Senin ellerinden güçlü ellerim ki ben verdim, / Onlar kapalıdır Allah'a. / Bir parça demirden ibaretsin Allah'a göre. / Sana verdiğim bir ömürdür, / Ki yaşamadan sürüyorsun sen onu. / Sana bu ömrü verenler senden çabuk ölür. / Çeliğin çürümesi kadar uzaktır bir robotun sonu. / Allah, Allah olduğu için yarattı beni. / Ben Allah olamıyorum ne kadar yaratsam. / Ve tapmıyor bana benim yarattığım adam, / Beni yaratana ben nasıl tapıyorsam…”


    0 0

    Anadolu’nun en uzun soluklu kültür sanat festivallerinden biri olan 15. Afyon Caz Festivali, bu yıl 1-8 Haziran tarihleri arasında yapılacak. Genel sanat yönetmenliğini Hüseyin Başkadem’in yaptığı festival bu yıl, 2013’te kaybettiğimiz müzik dünyasının en önemli isimlerinden Babylon ve Pozitif’in kurucusu Mehmet Uluğ adına gerçekleştiriliyor.

    Yerli ve yabancı pek çok müzisyeni ağırlayan festivalin bu yıl iki sürprizi var. Dünya cazının en önemli piyanist, orkestra lideri ve bestecilerinden Milan Svoboda, 3-4 Haziran’da kendi adını taşıyan kuartetiyle ve ikili olarak iki farklı konserle Ali Çetinkaya Tren Garı’nda caz severlerle buluşacak. Festivalin diğer sürprizi ise kendine özgü yorumuyla sevilen Öykü Gürman. Orhan Şallıel ile birlikte sahneye çıkacak olan Gürman, 5 Haziran’da NG Güral Afyon Otel’de konser verecek.

    Festivalin 2 Haziran Ali Çetinkaya Tren Garı’ndaki açılış konserinde Petra Brabencova ve M.K. Band Caz Altılısı sahneye çıkacak. Yıllardır devam eden Prag-Afyonkarahisar şehirleri arasındaki müzikal dostluk ve işbirliği sonucunda, yine Orta Avrupa ve Çek cazının son dönemde öne çıkan temsilcileri Afyon’a gelecek. Bunlar arasında Modern Füzyon Dörtlüsü; Marek Prokop (saksafon), Jan Balek (klavye), Filip Spaleny (bas gitar) Michael Nosek (davul) açılış konserinde olacak.

    Konserler dışında festivalde öne çıkan iki etkinlik bulunuyor: Okul Söyleşileri ve Okul Konserleri. Özellikle çocuklara cazı sevdirmeye yönelik okul konserlerine Çek sanatçılar tam kadro katılacaklar. Hem sınıflarda enstrümanlarını tanıtacak, hem sevilen ve öğrencilerin aşina oldukları parçaları seslendirecek. Okul Söyleşileri’nin konukları ise Berlin Türk Filmleri Festivali yönetmeni Selçuk Sazak, oyuncu ve taş plak uzmanı, orkestra şefi Orhan Şallıel ve yayınevi yöneticisi Raşit Çavaş.

    Festivalin önemli etkinliklerinden bir diğeri ise ünlü yönetmen Yavuz Özkan’ın İstanbul’da Aşk Belgeseli. Ali Çetinkaya Tren Garı’nda açılacak olan Devrim Erbil resim sergisi ile Aykut Uslutekin Caz Fotoğrafları sergisi de festival boyunca Ali Çetinkaya Tren Garı’nda gezilebilecek. Bu sergi, ilk yılından beri festivali hiç yalnız bırakmayan sanatçının yaşamındaki en önemli iki unsuru birleştiriyor: Caz ve fotoğraf.


    0 0
  • 05/29/15--14:00: Beautiful Emine, güzel Mary
  • Ünlü fotoğraf sanatçısı Marry Ellen Mark, New York’ta hayatını kaybetti. The New Yorker ve Rolling Stones dergilerindeki foto röportajları ses getiren, Fellini filmleri de dâhil birçok sette çalışan Mark, ‘beni ben yapan fotoğraf’ dediği kareyi 1965’te Trabzon’da çekmişti. Onu güçlü fotoğrafları, Türkiye sevgisi ve ‘Beautiful Emine’ fotoğrafıyla hatırlayacağız.

    1965 yılında Fulbright bursuyla ilk defa Türkiye’ye gelmişti ünlü fotoğrafçı Mary Ellen Mark. Her sabah kalkıyor, günlük hayattan karelerin peşinde Trabzon sokaklarını dolaşıyordu. Bir gün, güzeller güzeli küçük Emine’ye rastladı. Emine’nin üzerinde bebeksi bir kıyafet vardı. Saçında bir fiyonk takılıydı. Elinde makine olan genç kadını evlerine davet etti. Mark o günü, “Evinde annesi bana çay ikram etti ve Emine’nin fotoğrafını çektim. Arka bahçeye çıktık. Benim için kendi istediği gibi poz verdi.” sözleriyle anlatıyor.

    Time dergisinin fotoğraf portalı Light Box’ın “Beni Ben Yapan Fotoğraf - The Photo That Made Me” serisinde ilk Türkiye ziyaretini ve Emine ile karşılaşmalarını anlatıyor Mary Ellen Mark. Türkiye’den döndükten sonra Emine’nin fotoğrafında özel bir şeyler olduğunu fark ettiğini belirtiyor: “Fotoğraf çekerken bazen sadece ne aradığınızı bilmeden arayıp durursunuz. Genellikle klişelere odaklanırsınız. İlk kez bunun ötesinde bir şey hissettim.” Fulbrgiht programından sonra tekrar İstanbul’a gelen Mark, Emine’nin 16 yaşında evlendiğini ve eşiyle birlikte İstanbul yakınlarında bir kasabada yaşadığını öğrenir.

    Dünyanın en önemli “hümanist” fotoğrafçılarından biri olarak saygıyla anacağımız Mary Ellen Mark, aramızdan ayrıldı. New York’ta kemik iliği yetmezliğinden tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybeden ünlü fotoğrafçı, 75 yaşındaydı. 2012 sonbaharında Bursa’da yüz yüze görüşmüştük. Cumhuriyet’in sanayi anıtlarından biri olarak yıllarca hizmet verdikten sonra işlevsel bir kültür merkezine dönüşen Merinos yerleşkesinin salonunda tanıştığımızda ilk sözleri bir sitemdi: “Demek Zaman gazetesinin fotoğraf editörü sizsiniz! Nasıl olur, ‘Time in Turkey’ gibi bir proje yaparsınız da ben içinde olmam? Üstelik 60’lı yıllardan itibaren biliyorum Türkiye’yi ve çok seviyorum. Hemen şimdi söz verin, bir daha benzer bir iş yaparsanız en başına beni yazın.”

    Konuşan efsane fotoğrafçı Mary Ellen Mark’tı. Sustuk. Hatamızın farkındaydık. Bursa Foto Fest boyunca her göz göze geldiğimizde şakayla karışık bazen parmağını sallıyor, bazen de başıyla imada bulunuyordu, ‘unutma’, diye. Sonra da ‘şaka’ demeyi ihmal etmiyordu. Türkiye’deki foto muhabirliğinin düzeyi ve fotoğraf kültürünün gelişimi konusunda memnuniyetini ise her fırsatta dile getiriyordu. Maket kitap yarışmasında Zaman foto muhabiri Kürşat Bayhan’ın çalışmasının birinci olduğuna sevinmiş, heyecanlanmıştı. ‘Önsözünü ben yazacağım.’ demişti. Gerçekten yazdı da.

    Bir sokak fotoğrafçısı olarak hep hayatın dışında kalanları aradı gözleri. Evini terk edenler, eroin bağımlıları, sokak çocukları, engelliler Mark’ın hayatında hep önemli oldu. Çalışmalarını 18 kitaba sığdırdı. Dergilerdeki editöryal çalışmaları onu uluslararası üne kavuşturdu. The New Yorker ve Rolling Stones dergilerindeki foto röportajları büyük ses getirdi. Seyahat rotaları onu her zaman farklı kültürlere taşıdı. Bazen Rahibe Teresa ile birlikte yürüdü, kimi zaman Hint sirklerine eşlik etti. Seattle’da evden kaçan çocuklar hakkındaki fotoğraf denemesi, eşi Martin Bell’in yönettiği Oscar adayı ‘Streetwise’ adlı belgeselin omurgasını oluşturdu.

    Mary Ellen Mark, 2001 yılında Cornel Capa Ödülü’ne layık görüldü. Yine 2001’de “America” isimli sergi ve kitap projesi Erna ve Victor Hasselblad Vakfı ile Walter Anneberg Vakfı tarafından Gazetecilik Alanında Yaşam Boyu Başarı Ödülü’yle onurlandırıldı. Film ve fotoğraf alanında seçkin bir kadın fotoğrafçı olması nedeniyle John Simon Guggenheim Birliği tarafından Matrix Ödülü ve gazete fotoğrafçılığına katkıları nedeniyle Dr. Erich Salomon ödüllerini aldı. Alma Mater Pensilvanya Üniversitesi ve Sanat Üniversiteleri Güzel Sanat Akademileri tarafından fahri doktora verildi.

    1960’lı yıllarda kazandığı “Fulbright” bursu sonrası bir yıl Türkiye’de kaldıktan sonra İtalya, Yunanistan ve Almanya gibi ülkeleri de bu rotaya eklemişti. Vietnam Savaşı’nda da yer aldı Mark. Kadın hareketlerinin içinde bulundu. Federico Fellini filmleri de dâhil birçok sette çalıştı. Onu olağanüstü yetkinlikte ve güçteki fotoğrafları, Türkiye sevgisi ve Trabzon’da çektiği ‘Beautiful Emine’ fotoğrafıyla hatırlayacağız.


    0 0

    17 Mart’ta İstanbul’da sahneye çıkan ancak gösterisinin ikinci gününde ses tellerindeki rahatsızlık nedeniyle programını ertelemek zorunda kalan Hugh Jackman, geri döndü.

    An Evening with Hugh Jackman (Hugh Jackman ile Bir Akşam), adlı gösteri bu akşam saat 21.00’de Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde gerçekleşecek. Jackman’ın performansı, her ne kadar kurgulanmış bir gösteri olsa da, aslında doğaçlamalar içeren bir tür konser. Sinema seyircisinin X-Men filmlerindeki Wolverine karakteriyle tanıdığı Hugh Jackman, sahne sanatlarında verilen Tony Ödülü sahibi bir oyuncu. Satış rekorları kıran Broadway şovunda Avustralyalı sanatçı, şarkıcılık ve danstaki yeteneklerini bire bir gözler önüne seriyor. (biletix) KÜLTÜR-SANAT


    0 0

    Kitap Zamanı, mayıs sayısında birden fazla kapak konusuyla çıkıyor. İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif’ten felsefeci ve romancı Iris Murdoch’a, Tanpınar’dan Judith Buler ve farklı kuramcıların eleştiri konusundaki düşüncelerine kadar ilgi çekici yazıları kapağına taşıyor.

    Mehmet Akif hakkında yayımlanan üç yeni kitaptan ilki, M. Orhan Okay’ın kitabı, şairi hamasete düşmeden, titiz bir edebiyat tarihçisinin bakışıyla tanıtıyor. Akif’i iki torunu Selma ve Ferda Argon’un dilinden dinlediğimiz Dedem Mehmet Âkif kitabı ‘içeriden’ bir portre sunuyor. Prof. Ali Akdoğan’ın kitabı ise Akif’in insana ve topluma bakışını ele alıyor. Felsefeci kimliği romancılığının gölgesinde kalan Iris Murdoch’ın dilimizde yeni yayımlanan “Varoluşçular ve Mistikler” adlı kitabını V. B. Bayrıl değerlendiriyor. Neredeyse her ay bir yenisiyle karşılaştığımız Ahmet Hamdi Tanpınar kitaplarının sonuncusu Turan Alptekin imzasını taşıyor. Tanpınar hakkındaki önemli incelemelerden “Bir Kültür, Bir İnsan”ın (1975) yazarı Alptekin, bu kez hocasını ‘savunduğu’ bir kitapla karşımızda. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 1980 öncesine ait sohbetlerinden oluşan Prizma serisinin 10. kitabını Ahmet Kurucan tanıttı. Kitap, Hocaefendi’nin neredeyse 40 yıl önce söyledikleriyle bugünkü sözlerini karşılaştırmak ve düşünce çizgisini görmek açısından önem taşıyor. Naomi Klein’ın Amerika’da epey ses getiren kitabı “İşte Bu Her Şeyi Değiştirir”i Yasemin Çongar kuşatıcı bir yazıyla ele alıyor. Jeffrey Eugenides’in romanı Middlesex, Jonathan Franzen’ın denemeleri, Ethem Baran’ın öyküleri, Akhil Sharma’nın romanı ve Metin Eloğlu Sözlüğü, yarın Zaman ile birlikte bayilerde yerini alacak Kitap Zamanı’nda okurunu bekliyor. KÜLTÜR-SANAT


    0 0
  • 05/30/15--14:00: Teşekkür ederiz çocuklar!
  • Gonca Dergisi tarafından bu yıl ilk kez düzenlenen “Çek Bir Kısa Film” yarışması sonuçlandı. “Teşekkür Edilecek Çok Şey Var” temalı yarışmanın ödül töreninde yaşları 8 ile 15 arasında değişen genç sinemacılar ödüllerini aldı.

    Günışığı, renkler, müzik, çilek, oyuncak, tavşan... Çocukken neleri sevdiğinizi, teşekkür etmeyi öğrendiğinizde, tüm içtenliğinizle, neler için annenize, babanıza, sevdiklerinize, Allah’a teşekkür ettiğinizi bir hatırlayın. Çocukluğun o sonsuz ılıman ikliminde neler için minnettardınız? Saçlarınız, siyah zeytin, giysileriniz, dedeniz ya da salıncak? Hemen girişte saydığımız bu küçük liste Mahir Erdoğan Uçucu’nun hazırladığı “Şanslı Olan Kim?” kısa filminden. Mahir, sınıf arkadaşlarıyla birlikte çektiği bu kısa filmde ümitsizliğin üstünü kalın bir kalemle çiziyor ve üstüne basa basa vurguluyor: “Sonsuz bir mutluluğun bekleme salonundayız.”

    Gonca Dergisi’nin düzenlediği Çek Bir Kısa Film yarışmasının “Teşekkür Edilecek Çok Şey Var” temalı yarışması dün düzenlenen törenle sahiplerini buldu. İki kategoride verildi ödüller. İlki daha minikler olan 1, 2, 3 ve 4. sınıflar; ikinci kategoride ise artık neredeyse büyükler liginde yarışacak düzeyde olan 5, 6, 7 ve 8. sınıfların filmleri yarıştı. Sümeyra Özcan, Muaz Gülen, Hasan Ahmet Gökçe, Nadir Sarıbacak, Nedim Hazar ve Mete Horozoğlu’nun jüriliğinde ödüle değer görülen filmlere gelince, ilk kategoride, Nurefşan Algül “İlaç”, Elif Nur Önal “Farkında mısın?”, Ahmet Nadir Akgül “Her Şey İçin Teşekkürler”, Burak Ceylan “Üç Hayat”, Koza Güven ise “Koza’nın Sesi” ile mansiyon ödülü aldı. Üçüncülük ödülü Ukrayna’da doğup büyüyen Zeynep Beyza Acun’a “Gizli Kahramanlar” filmiyle Ukraynalı bir şair olan Valery Kolos tarafından takdim edildi. İkincilik ödülü “Teşekkürün Sahibi” filmiyle Süleyman Kerem Önal’a, birincilik ödülü ise girişte adından bahsettiğimiz Mahir’e verildi. İkinci kategoriye geldiğimizde ise sinema eleştirmeni Ali Koca’nın da ödül verirken dediği gibi Terrence Malick ve Charlie Chaplin gibi isimleri hatırlatan işlerle karşılaştık. Mansiyon ödülleri Emirhan Kayıkçı’ya “İyilikten Vazgeçme”, Dilara Gönül’e “Teşekkürü Erteleme”, Necla Kaya’ya “Teşekkür Edecek Çok Şey Var”, Emir Emiroğlu’na “Tuhaflık Meleği” çalışmaları için verildi. “Teşekkür Hastalığı” için Oylum Yılmaz, üçüncülük ödülünü alırken, Akif Cebeci “Şekkür” ile ikincilik, Cihan Çaylı ise “Tek Nefes” ile birincilik ödülüne değer görüldü.

    Yurtdışından 15, yurtiçinden ise 136 filmin katıldığı yarışmada ayrıca jüri özel ödülü ve her iki kategoride olmak üzere En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Kız Oyuncu ödülleri verildi. Bencilliğin ve bireyselliğin giderek arttığı günümüzde çocuklar için farkındalığı artıracak bu yarışmanın devamı, farklı konularla önümüzdeki yıl tekrarlanacak.


    0 0

    2001’de yakalandığı alzheimer hastalığı nedeniyle tedavi gören Türk sanat müziği sanatçısı Behiye Aksoy (85) dün hayatını kaybetti.

    19 Eylül 1933’te İstanbul’da doğan Aksoy, ortaokuldan sonra Ankara Radyosu’nun sınavına girdi. 1948 yılında stajyer olarak başladığı radyoda yıllar içinde yükseldi. Müziği bıraktığı 80’lere kadar daima sevilen sanatçılardan olmayı başardı. 1967’de Kederli Günlerim, 1973’te Falcı isimli Türk filmlerinde başrolde oynadı. Sanatçı, 2011’de malvarlığını satarak huzurevinde yaşamayı tercih etmişti.

    Behiye Aksoy'un cenazesi 3 Haziran Çarşamba günü Teşvikiye Camii'nde öğle namazının ardından kılınacak cenaze namazından sonra Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verilecek.


    0 0

    Hafta sonu İstanbul iki Hollywood yıldızını ağırladı. Wolverine'in kahramanı Hugh Jackman, Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi'nde sahnedeydi. Sarıyer'deki Life Park'ta düzenlenen Ekşi Fest'te ise Yüzüklerin Efendisi’nde Frodo'yu canlandıran Elijah Wood, Selda Bağcan ile sahnedeydi.

    Nazarlıkla sahneye çıktı

    “Hugh Jackman ile Bir Akşam-(An Evening with Hugh Jackman)” adlı gösterisini tamamlamak üzere Türkiye'ye tekrar gelen Hollywood yıldızı Hugh Jackman önceki akşam ikinci kez sevenleri ile buluştu. Yakasına taktığı nazarlıkla sahneye çıkan Jackman, salonu “Nasılsın” diyerek selamladı. İlk kez 17 Mart'ta İstanbul'da sahneye çıkan ancak gösterisinin ikinci gününde ses tellerindeki rahatsızlık nedeniyle programını ertelemek zorunda kalan Jackman espri ile “Kem gözlerden sakınmak için nazarlık taktım.” dedi. Nazardan korunmak için tüm yöntemleri öğrendiğini anlatan Jackman, “Geçen gösteride de sahneye soldan girmemiştim. Artık yataktan da soldan kalkmıyorum. Nazar için popomu kaşıyorum, tahtaya vuruyorum.” diyerek izleyenlerini bir hayli güldürdü. Gösterisine Türklere özgü detaylarla renk katan Jackman, performansı sırasında sahneye gelen Türk kahvesini içti ve bitince fincanı ters çevirdi. Sonra da ön sıralarda oturan bir izleyiciye fal baktırdı. Jackman gösterisinde ‘What a Beatiful Day', ‘Guys and Dolls', ‘Somewhere Over the Rainbow', ‘Sing'in in the Rain' Broadway müzikallerinin sevilen şarkılarının yanı sıra başrolünde oynadığı Sefiller (2012) filminden üç şarkı seslendirdi. Jackman, eşi Deborra-Lee Furness ve babası için de bir parça söyledi. Sahneden New York’taki eşine seslenen Jackman, “Öğrendiğim bir şey var. Mutlu eş mutlu hayattır.” dedi.

    Hugh Jackman'ı izleyenler arasında Amerika'da doktorluk yapan Mehmet Öz'ün anne ve babası da vardı. Geçirdiği rahatsızlıktan Doktor Öz’ün yardımıyla kurtulan Jackman, gösteri sırasında ailenin yanına giderek selamlaştı. Daha sonra Öz'ün annesi Suna Hanım'ı dansa kaldırdı. Çifte “Doktor Öz mükemmel biri, good job (iyi iş)” iltifatında bulunarak salondan alkış aldı. Jackman İstanbul'da bu akşam son kez sahneye çıkacak ve samimi, içten şovunun yanı sıra Türkiye sevgisiyle hatırlanacak.

    Bağcan hayranı bir Hobbit

    İstanbul'da açık hava festivalleri mayıs ayı ile birlikte başladı. Sonbahara kadar sürecek etkinlikler, hafta sonları trafik çilesine katlanmanıza biraz yardımcı olacak gibi. Geçtiğimiz cumartesi Sarıyer Life Park'ta gerçekleşen Ekşi Fest'15 de bu festivallerden biri. Festivalin en çarpıcı duyurusu Yüzüklerin Efendisi serisinin hobbiti Elijah Wood ve DJ Turquoise Wisdom'ın ‘Wooden Wisdom' isimli grubu ile Selda Bağcan'ın Tel Aviv'li surf rock gubu Boom Pam'in bir araya gelecek olmasıydı. Öyle de oldu ve Selda Bağcan & Boom Pam ile Türkiye'de ilk kez Ekşi Fest'15'te sahne aldı. Gecenin sonuna ve soğuğuna bırakılan bu performans Life Park'ın yeşillikler arasındaki temiz havasına aldanan konukları biraz zorladı.

    Wooden Wisdom'un üyesi Elijah Wood hayranı olduğu Selda Bağcan ile aynı sahneyi paylaştı. Selda Bağcan bu hayranlığa sahnede “I love you” diyerek cevap verdi. Yüzüklerin Efendisi serisine aşina olan jenerasyonun akışları arasında Elijah Wood Selda Bağcan'a sarıldı. Festivalin son sahneleri bunlarken öncesinde hiperaktif İspanyol grup Che Sudaka ve Fransız reggae grubu Dub INC katılımcıların en çok eğlendiği gruplardı. La Rue Ketanou küçük sahnede yer alırken Beyrut'un blues/rock grubu The Wanton Bishops Türkiye'deki hayran sayısının çokluğunu bu festivalde bir kere daha ispatladı. Afro-Latin, caz ve dünya müziğini Carmen Souza'dan dinlerken protest müzik grubu Bandista'dan da Django, Reggae, Ska, Dub, Bratsch, Afro-Beat ve Anadolu müziğini harmanlamasını dinleme fırsatını bulduk. Ekşi Fest'15, alternatif müzik sahnesinde ise Tribali, Burcu Tatlıses, Frapan, Cemiyette Pişiyorum, Biz, Ars Longa, 90 BPM, Roadside Picnic, Cem Başak ve Red Bull Warm Up ekibini ağırladı.


    0 0

    Divan deyince aklımıza Türk edebiyatındaki divan geliyor. Divan şairleri, şiirler, failatün, feilünler…

    Türk müziğinde de divanlar var fakat onları pek bilmiyoruz. Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Levent Öztürk, bu alanda hatırı sayılır çalışmalar yapıyor. Önce, geçtiğimiz ocak ayında, Edirne Devlet Türk Müziği Topluluğu’ndan arkadaşları M. Fadıl Atik ve Halil Erseven ile birlikte ‘Divânnâğme’ adlı bir CD hazırladılar. Eser sayesinde, Türk müziğindeki tüm divanlar, ilk defa bir albümde icra edildi ve kaybolan besteleme biçimleri arasındaki ‘divan’ formuna dikkat çekildi. Ud sanatçısı Levent Öztürk’ün 25 yıllık birikiminin ikinci meyvesi ise bir kitap oldu. Yine Türk müziğindeki divanları anlatan ‘Divânnâme’ geçtiğimiz haftalarda yayınlandı.

    ‘Divan’ tıpkı şarkı, semaî;, oyun havası gibi bir besteleme biçimi ama ilgisizliğe maruz kalmış, yıllardır araştırılmaya muhtaç beklemiş. Öztürk, kitabın hazırlık aşamasında ‘sizce divan nedir’ sorusunu yönelttiği kişilerden ‘bence divan diye bir tür yok’ ya da ‘bence divan kadanslı şarkıdır’ gibi cevaplar aldığını söylüyor. Oysa eserinde bu türün varlığını ispat ediyor. Sanat müziğinde üç divan olduğu biliniyordu; hicaz, muhayyer ve şehnaz divan. Zaten Öztürk’ün aklına bu takılmış ve ‘Kırk binin üzerinde sanat müziği eseri bulunan bir külliyatta, en az 5-6 bin adet şarkı, yüzlerce yürük semai, ağır semai varken neden sadece üç divandan söz ediliyor?’ sorusunun peşine düşmüş. Öztürk araştırmaları sonucunda sanat müziği repertuvarında 13, halk müziğinde 15 yeni divan tespit ediyor, kitapta bu divanları notalarıyla ilk kez bir arada sunuyor. ‘Divan nedir, özellikleri nelerdir, divan bestelemek için hangi kurallara dikkat etmek gerekir?’ sorularına da kapsamlı cevaplar veriyor.

    Türk müziğine ilginin giderek azaldığı bir dönemde bu tür çalışmalar doğrusu dikkat çekmiyor. Televizyonlardaki Türk müziği konserlerine, programlarına bakın, dayanamayıp iki dakika sonra kapatırsınız. Dinleyesiniz gelmez. Öztürk, neden böyle olduğunu teşhis ediyor: “Ortada sunum sorunu var. Sanat müziği adı altında bugün televizyonlarda verilen örneklerin, bu müziği iyi temsil etmediğini düşünüyorum. Kemençevi Derya Türkan veya tanburi Murat Aydemir gibi sanatçıların üretimleri her yaş kesiminde ilgi, değer ve takdir buluyor. Müziğimize ilginin azaldığı görüşünü paylaşmıyorum. Çalıştığım üniversitede öğrencilerden oluşan bir müzik topluluğu kurarak 5 yıl kadar çalıştırdım. Bu döneminde gençlerin ‘bu müzik bize bu şekilde anlatılsaydı, severdik’ ya da ‘sanat müziği denilince yavaş, insanın uykusunu getiren, sıkıcı şeyler aklımıza geliyordu. Böyle zevkli olacağını düşünmemiştik’ tarzında söylemlerine şahit oldum.”

    ‘Sürekli makam sayımızla övünüyoruz’

    LEVENT ÖZTÜRK:“Geleneksel müziğimiz son derece gelişmiş ve olanakları sınırsız bir müziktir. Günümüzde bu olanakların tüm yönleriyle kullanılmadığını görüyorum. Sürekli makam sayımızla övünüyoruz ve en az 500 farklı makam var diyoruz; sonra da hem icrada hem de bestecilikte 15-20 makama sıkışıp kalıyoruz. Besteleme biçimleri olarak zenginliğimizden söz ediyoruz ama şarkı dışında hiçbir şey duymaz olduk. Müziğimizde “tavşanca” adı verilen bir tür var. Sayın bakın 10 tane örnek bulamazsınız! Köçekçe ile tavşanca arasında ne fark var diye sorsak, doğru düzgün yanıt verebilen çıkmaz. Merhum Cinuçen Tanrıkorur’da ve Prof.Dr. Alaeddin Yavaşça’da örneklerini gördüğümüz destan türündeki eserlerin halk müziğindeki destanlardan ayırımını yapan çalışmaya rastlamazsınız. Bu müzik hem uygulama hem de nazari araştırmalar için günışığı görmemiş alanlarla doludur. Biraz merak, biraz sorgulama, biraz heves ve çalışma ile çok şey yapılabilir. Bu bakımdan Divânnâme kitabının heveslendirici bir örnek olacağına inanıyorum.”

    LEVENT ÖZTÜRK-RÖPORTAJ

    Geleneksel Türk müziğine ilginin giderek azaldığı bir dönemde böyle bir çalışma yapmak nereden aklınıza geldi?

    Geleneksel müziğimize olan ilgim yeni değil. Daha önce de “Makamdan Şifaya” adlı bir kitabım (M. Fadıl Atik ve Halil Erseven’le birlikte) İş Kültür Yayınlarından çıkmıştı. O kitap da müzikle tedavide geleneksel müziğimizin kullanım potansiyelini vurgulamak amacını taşıyordu. Üniversite yıllarımda sanat müziği korosuna devam ederken, müziğimizin teorik konuları da ilgimi çekmeye başladı. Makam ve usul bilgimi geliştirdim ve müzik tarihi alanında okumaya başladım. Belli bir alanda 25 yıldır okuyorsanız, o alandaki boşlukları görmek, yeni fikirler üretmek ve eser vermek çok zor olmuyor. Türk müziği divânları konusuna ilgim o yıllara dayanır aslında; ancak, bunu sistemli bir çalışmaya dönüştürmek ve ürün vermek için bu zamanı beklemek gerekiyormuş.

    Divanlar konusunu 5 yıl kadar önce yeniden gündemime alıp çalışmaya başladım ve sonunda bu çalışmadan iki ürün çıktı. Birincisi Kültür Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü tarafından desteklenen “Divânnağme” CD projesidir. Bu projede Edirne Devlet Türk Müziği Topluluğu’ndan arkadaşlarım M. Fadıl ATİK ve Halil ERSEVEN ile çalıştım. Sonuçta, sanat müziğimizde elimizde mevcut olan tüm divânların seslendirilmesi ve kayıt altına alınması sağlandı. Aynı CD’de çok değerli ses sanatçısı Çiğdem Gürdal da yer aldı ve 4 eser seslendirdi. Projenin ikinci ayağını kitap çalışması oluşturdu. CD’den farklı olarak kitapta hem sanat müziği hem de halk müziği divânları ele alınarak teknik incelemesi yapıldı.

    Sorunuza yeniden dönecek olursak, müziğimize ilginin azaldığı görüşünü paylaşmıyorum. Çalıştığım üniversitede öğrencilerden oluşan bir müzik topluluğu kurarak 5 yıl kadar çalıştırdım ve 10 civarında konser verdik. Bu çalışma döneminde gençlerin “bu müzik bize bu şekilde anlatılsaydı, severdik” ya da “sanat müziği denilince yavaş, insanın uykusunu getiren, sıkıcı şeyler aklımıza geliyordu. Böyle zevkli olacağını düşünmemiştik” tarzında söylemlerine bizzat şahit oldum. Sanırım ortada sunum sorunu var. Sanat müziği adı altında bugün televizyonlarda verilen örneklerin, bu müziği iyi temsil etmediğini düşünüyorum. Bugün sazının ustası olan örneğin kemençevi Derya Türkan veya tanburi Murat Aydemir gibi sanatçıların üretimleri her yaş kesiminde ilgi, değer ve takdir buluyor.

    Divan deyince benim aklıma Türk edebiyatındaki divan geliyor aklıma. Divan şairleri, şiirler, failatün, feilünler… Türk müziğinde divanları pek bilmiyoruz. Nedir divan?

    Haklısınız. Divân’ın kelime anlamı olarak farklı kullanımları var. En yaygın kullanımı ile, şairlerin şiirlerini alfabetik düzende kayıt altına aldıkları toplu şiir kitaplarına verilen addır. Ayrıca, halk edebiyatında aruzun 3 fâilâtün 1 fâilün ölçüsü ile yazılan şiirlere de divân deniyor. Bunların yanısıra, divân geleneksel müziğimizde sözlü bir besteleme biçimidir. Genelde uzun bir aranağme bölümünden sonra serbestçe okunan sözlü kısımlardan oluşur. Halk müziğinde mevcut olan divânı, bir çeşit uzun hava şeklinde düşünebiliriz. Diğer yandan sanat müziğinde yer alan divânlarda usul içinde okunan bölümler de vardır. Benim dikkatimi çeken asıl nokta, bu türe ait örneklerin son derece az sayıda olmasıydı. Sanat müziğimizde örneğin TRT repertuvarında muhtemelen 40 bin civarında eser kayıtlıdır. Bilinen sadece 3 adet divân vardır. Benzer şekilde halk müziği repertuvarımızda en az 7-8 bin türkü varken, divân sayısı 20 civarındadır.

    ‘Geleneksel Türk Müziğinde Divanlar’ kitabının ilk olması açısından ne gibi özellikleri var?

    Bu konuda bilebildiğim kadarıyla şunları aktarabilirim. Hem sanat müziği hem de halk müziği divânları ilk defa müstakil bir kitapta ele alınmıştır. Bu türün özellikleri ortaya konulmaya çalışılmıştır. Yine ilk defa mevcut bütün divânların notaları birarada bu kitapta sunulmaya çalışılmıştır. Örneğin, gerdaniye makamında “Ey melek simâ bugün devran senindir” sözleriyle başlayan divân, bestekâr ve tanburi sayın Necip Gülses tarafından notaya alınarak bu çalışmada kullanılmak üzere verilmiştir. Bilinen nota arşivlerinde bu nota yoktur. Benzer şekilde Konya Divânı’nın sözlü bölümünün notalarını tüm araştırmama rağmen bulamadım ve ses kayıtlarından kendim notaya aldım. Sanırım ilk defa yayınlanıyor. Yine sanat müziğinde yer alan divânların ortaya çıkışı ile diyar diyar gezen saz âşıkları arasında bir bağlantı olabileceği ilk defa ileri sürülüyor sanıyorum. Kitapta bazı besteci ve söz yazarlarının hayatlarına ilişkin kısa bilgiler var. Örneğin, merhum tanbur sanatçımız Vefik Ataç’a ait bilgiler ilk kez bir kitapta yer alıyor diyebilirim.

    ‘Sanat müziği ve halk müziği ayrımı’nı suni buluyorsunuz. Biraz bu konuyu açabilir misiniz?

    Sanat müziği ve halk müziği adlandırmasını sevmiyorum ve tümüne birden geleneksel Türk müziği demeyi tercih ediyorum. Müziğimizin bir tasnif sorunu olduğu ortadadır ve çeşitli yazarlar tarafından tartışılagelmiştir. Ötekileştirici olmak yerine kapsayıcı olmak ve sahip olduğumuz kültürel değerleri korumak bana daha anlamlı geliyor. Bazı örnekler vermek gerekirse, tanburi Mustafa Çavuş’un eserleri sanat müziği repertuvarında yer almakla birlikte bir kısmı halk müziğinin tüm özelliklerini gösterir. Sadettin Kaynak tarafından bestelenmiş türküleri hangi sınıfına almak gerekir? Gerdaniye köçekçeleri alıp da senfoni orkestrası ile çalınca klasik batı müziği haline mi gelmiş oluyor? Kadri Şençaları’ın “Konya’lı kız” eserine sanat müziği mi yoksa halk müziği mi diyeceğiz? Anadolu’nun bazı yörelerinde halk müziği adı altında bir güzel sanat müziği yapılır. Elazığ türkülerinin icrasında ud, kanun, keman gibi sanat müziği enstrümanları kullanılır. Uzun lafın kısası, ortak bölgeler o kadar çoktur ki, bir yerde böyle bir ayrım suni gelmeye başlar. Divânların da bu anlamda ortak bir bağlantı noktası oluşturduğunu düşünüyorum.

    “Bir divan da sen bestele” yarışmasını öneriyorsunuz. Sizce bu zamanda karşılığını bulur mu?

    Son dönemde kaybolmakta olan el sanatları ve diğer sanat dallarında önemli projelerin hayata geçirildiğini görüyoruz. Günümüz bestecileri içinde divânların sayıca az olduğunu gören ve divân besteleme çabası içine girenler zaten var. Kitapta bunun örneklerini verdim. Eğer çeşitli kurumlar tarafından bu öneri dikkate alınır ve desteklenirse, o zaman divânların sayısı yüzleri aşabilir.

    Bugüne kadar divanlarla ilgili bir çalışma yapılmamış olması ilginç değil mi? Türk müziği konservatuarı var, öğrenciler mezun oluyor, hocalar var. Kimse neden divanları araştırmamış? Bu mesele bana ilginç geliyor…

    Belli bir konuda kitap yazmak ve çalışma yapmak için birikim sahibi olmak yanında bilimsel metodolojiyi de sindirmiş olmak gerekiyor. Konservatuvarlarımızda bu donanıma sahip hocalarımızın olduğunu biliyorum. Belki de mevcut düzen içinde sayıca az oldukları için üretim sayısı da az olabilir. 2000 yılında İstanbul’da düzenlediğimiz Avrupa Uyku Araştırmaları Kongresi’nde keman sanatçımız sayın Cihat Aşkın’ın verdiği “World Lullabies-Dünya ninnileri” adlı konferans hala gözlerimin önündedir. Dünya’nın çeşitli ülkelerinden gelen uyku araştırmacıları annelerinden dinledikleri ninnileri orada yeniden duymuş ve duygulanmışlardı. Farklı ülke ve kültürden ninnilerin karşılaştırıldığı o sunumda sanatın bilime döndüğünü ve bilimin sanat düzeyine eriştiğini kendim gözlemledim. Divânlarla ilgili olarak Haliç Üniversitesi’nden sayın Yrd.Doç.Pınat SOMAKÇI’nın danışmanlığında Keziban ARSLAN tarafından hazırlanan “Elazığ-Harput divan eserleriyle Türk sanat müziğinde bulunan divan formundaki eserlerin karşılaştırılması” başlıklı bir tezin varlığını biliyorum. Sanırım kitap olarak henüz yayınlanmadı. Yayınlanırsa bu konuya önemli katkı sağlayabilir. Bunun dışında başka çalışma hatırlamıyorum.


    0 0
  • 06/01/15--14:00: Nazım Hikmet anılıyor
  • Usta şair Nâzım Hikmet, ölümünün 52’nci yıldönümünde yarın Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenecek bir panelle anılacak.

    Boğaziçi Üniversitesi Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi tarafından düzenlenen etkinlikte, Nâzım Hikmet’i ve dostlarını yakından tanıyan gazeteci ve yazar Hıfzı Topuz ve 1981 yılında Yazko Edebiyat dergisinde Memet Fuat’la birlikte çalışmaya başladıktan sonra şairin hayatını yakından öğrenme şansı yakalayan şair Turgay Fişekçi konuşmacı olarak yer alacak. Program saat 15.00’te Rektörlük Konferans Salonu’nda gerçekleştirilecek.


    0 0

    Ahmet Kabaklı’nın kültür ve edebiyat dünyamıza kazandırdığı Türk Edebiyatı Dergisi pek çok zorluğa göğüs gerdi ve 500. sayısına ulaştı.

    Dergi, 500. sayı şerefine özel bir sayı yayımlandı. Türk Edebiyatı’nın yönetimini on yıl önce, 384. sayısında devralan Genel Yayın Yönetmeni Beşir Ayvazoğlu, özel sayı için kaleme aldığı yazıda, bir edebiyat dergisini yaşatmanın ne kadar zor olduğunu anlatmaktan ziyade neler yapılabileceğine dikkat çekiyor: “… Türkiye’de binlerce kütüphane var; bu kütüphaneler için rüştünü ispat etmiş dergilere, belli kriterler tespit edilerek abone olunsa, bu dergilerden birçoğu ayakta kalmayı başarır... Bugüne kadar edebiyat dergilerinin Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca ciddiye alındığına dair bir işaret görmedim. O halde okuyucular dergilerine sahip çıkmalıdırlar.”

    Yayın hayatına 15 Ocak 1972 tarihinde başlayan derginin üç sayı hacmindeki 500. nüshasında bir edebiyat dergisinin bunca yıllık macerasının yanı sıra İnci Enginün’ün hem edebiyat dergiciliği hakkındaki görüşleri hem de Türk Edebiyatı’nın ilk sayılarıyla ilgili hatıraları bulunuyor. Bu sayıda okurları bir de sürpriz bekliyor: Son 117 sayının genel indeksi...


    0 0

    İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen 43. İstanbul Müzik Festivali, önceki akşam Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda yapılan açılış töreni ve konseriyle başladı. İKSV Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı açış konuşmasında, “Haziran ayı boyunca zamanın farklı noktalarından, dünyanın farklı yerlerinden, farklı kimliklerden, farklı aidiyetlerden kültürel manzaralara klasik müziğin merceğinden bakarken doyurucu bir festival geçireceğinizi ümit ediyoruz.” dedi.

    İstanbul Müzik Festivali’nin her yıl, Türkiye’de klasik müziğin gelişimine katkıda bulunmuş sanatçılara verdiği Onur Ödülü bu yıl Prof. Filiz Ali’ye takdim edildi. 1998 yılında kurduğu Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi ile pek çok genç müzisyenin kariyerine de eşsiz katkılarda bulunan piyanist, müzikolog, müzik eleştirmeni ve yazar Prof. Filiz Ali’ye ödülünü Bülent Eczacıbaşı verdi. Törenin ardından Hasan Niyazi Tura’nın Çanakkale Savaşı’nın 100. yılına ithafen, Çanakkale gazisi dedesi anısına yazdığı Şehidin Türküsü adlı eserini şef Sascha Goetzel yönetimindeki Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası (BİFO) ve tenor Serkan Bodur seslendirdi.

    Prof. Dr. Filiz Ali’ye onur ödülünü Bülent Eczacıbaşı verdi. Törenden sonra Hasan Niyazi Tura’nın bestelediği Şehidin Türküsü adlı eser seslendirildi.

    29 Haziran’da sona erecek festivalde 27 konser verilecek, 600’e yakın yerli ve yabancı sanatçı ağırlanacak. İlk hafta için üç öneri:

    2 Haziran Salı: 2011 İstanbul Müzik Festivali Yaşam Boyu Başarı Ödülü sahibi Gidon Kremer, yeniden festivalin konuğu oluyor. Kremer, bu akşam saat 20.30’da Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’ndaki konserde, hem şef hem de solist olacak ve topluluğu Kremerata Baltica, dinleyenleri Piazzolla’nın “Buenos Aires’in Dört Mevsimi”nden Truman Show, Saatler (The Hours) ve Sihirbaz (The Illusionist) gibi filmlere bestelediği müziklerle de bilinen Philip Glass’ın “Amerikan Dört Mevsimi”ne doğru yolculuğa çıkaracak.

    4 Haziran Perşembe: Borodin Quartet, piyanist Boris Berezovsky ile birlikte 4 Haziran akşamı 20.30’da Aya İrini Müzesi’ndeki konserde festivalin bu yılki “Kültürel Manzaralar” temasını zenginleştiren bir program sunacak. Konser öncesinde Borodin Quartet’e festivalin Yaşam Boyu Başarı Ödülü takdim edilecek.

    5 Haziran Cuma: Piyanist Angela Wewitt, Süreyya Operası’nda 5 Haziran akşamı 20.30’daki “İspanyol Manzarası” başlıklı bir konser verecek.


    0 0

    Hollanda Kırmızı Lale Film Festivali, önceki akşam Rotterdam’da başladı. Bugün dünyanın çeşitli ülkelerinde 20’ye yakın Türk filmleri festivali düzenleniyor. 15. yılını kutlayan da var. Kırmızı Lale’nin, üçüncü yılında olmasına rağmen benzerlerine göre daha çabuk serpildiğini söyleyebiliriz.

    Dünyanın neresine gitseniz Türkiye’den tanıdık bir sima ya da ‘İstanbul kebapçısı’ görürsünüz. Bu aşinalık, ‘Türk Filmleri Festivalleri’ için de geçerli. Bugün dünyanın 20’ye yakın ülkesinde Türk filmleri festivalleri yapılıyor. Sistem kabaca şöyle işliyor. O yılın yerli filmlerinden bir seçki yapılıp ‘yabancı’ bir ülkede göstermek, iki ülke arasında kültürel alanda bir etkileşim kurmak… Festival düzenlemek başlı başına külfetli bir iş iken iki farklı ülke arasında böylesi bir misyon üstlenmek de ciddi emek ve enerji istiyor.

    Hemen hepsi birbirine benzeyen bu festivaller arasında 15. yılını kutlayan da var. Bunların arasına yeni katılan Hollanda’daki Kırmızı Lale Film Festivali, üçüncü yılında olmasına rağmen bazı kıdemli ‘ağabeyleri ve ablalarından’ daha çabuk serpildiğini söyleyebiliriz. Geçtiğimiz yıl, henüz iki yaşında iken Nuri Bilge Ceylan gibi artık dünya sinemasının ustaları arasına adını yazdırmış bir yönetmeni, Altın Palmiye aldığı günün ertesinde Hollanda’da ağırlamıştı. Sadece Türk sinemaseverler için değil Hollanda’nın sinema çevresi için de gündem olan bir etkinliğe imza atıp Ceylan’a masterclass dersi verdirmişlerdi.

    6 Haziran’a kadar devam edecek Kırmızı Lale Film Festivali, üçüncü yılında da benzerlerinden farklı bir yol izleyeceğinin sinyallerini veriyor. Önceki akşam Rotterdam’daki Lantaren Venster sinema kompleksinde yapılan açılış töreninde Hollandalı ve Türk sinemaseverlerin yanı sıra, festivalin Hollandalı sponsorları da vardı. Türkiye’nin Hollanda’daki askeri ve kültür ataşelerinin de hazır bulunduğu salonda Lahey Büyükelçisi Sadık Arslan yaptığı sıra dışı protokol konuşmasıyla takdir topladı. Malum, bu tür festival açılışlarındaki sıkıcı konuşmalar insanı canından bezdirir. Ama Arslan’ın içindeki sinema sevgisini açığa vurduğu samimi konuşması, Filiz Akın ve diplomat eşi Köksal’a olan hayranlığıyla birleşince festivalin artısı olarak kayıtlara geçti. Programın Türk ve Hollandalı sunucuları Janset ile Sipke Jan Bousema’nın uyumlu ve ‘biz bizeyiz, rahat olun’ mesajı veren zarif sunumları da etkiliydi.

    Sinemamızın dört yoncasından Filiz Akın’ın Yaşamboyu Onur Ödülü aldığı törende üzücü bir eksik de vardı. Programa göre Filiz Akın, ödülünü Fatma Girik’in elinden alacaktı. Ancak Girik’in eşi, sinemamızın usta yönetmenlerinden Memduh Ün’ün rahatsızlığı nedeniyle programın diğer yoncası eksikti.

    İlk iki yılında sadece Rotter-dam’da seyirciyle buluşan festival, bu yıl Amsterdam ve Eindhoven şehirlerine de yayıldı. Festivalin düzenleyicisi Hollanda Türkiye Kültür Vakfı Başkanı Mehmet Alkanlar, önümüzdeki yıllarda Benelüks (Belçika, Hollanda, Lüksemburg) ülkelerine de açılmayı hedeflediklerini söylüyor. Festival bu yıl İlksen Başarır’ın yönettiği Bir Varmış Bir Yokmuş filminin gösterimiyle başladı. Başarır ile birlikte filmin başrol oyuncuları Mert Fırat ve Melisa Sözen de açılış töreninde yer aldı. İki oyuncu açılış öncesi düzenlenen kokteylde ‘gurbetçi’lerin selfie isteklerini geri çevirmedi.


    Festivalin ‘ustası’ Ferzan Özpetek

    Geçtiğimiz yıl Nuri Bilge Ceylan'ın ders verdiği festivalde bu yıl Ferzan Özpetek masterclass düzenleyecek. Özpetek, bugün Amsterdam'daki tarihi Tucinsky Sineması'nda ders verecek. Festivalin yarışmalı bölümünün jüri başkanı Derviş Zaim. İlksen Başarır, Hollandalı yönetmen Kees Hin, küratör Bianca Taal ve eleştirmen Ronald Rovers da jürinin diğer üyeleri. En İyi Film, En İyi Yönetmen, Seyirci Özel Ödülü ve Sinema Yazarları ödüllerinin verileceği festivalde; Neden Tarkovski Olamıyorum (Murat Düzgünoğlu), İyi Biri (Ayhan Sonyürek), Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku (Çiğdem Vitrinel), İtirazım Var (Onur Ünlü), Kar Korsanları (Faruk Hacıhafızoğlu), Sivas (Kaan Müjdeci), Yeni Dünya (Caner Erzincan) filmleri ödül için yarışacak.


    0 0

    İstanbul'un en eski yerleşim yerlerinden biri olan Küçükçekmece'ye tarih müzesi açılıyor.

    Belediye binasının giriş katına kurulan ve açılışı bugün (3 Haziran 2015) yapılacak olan Küçükçekmece Tarih Müzesi'nde, ailelerden temin edilen belgelerin yanı sıra antikacılar ve müzayedelerden alınan; objeler, fotoğraf, tapu, harita gibi daha anlatımsal belgeler sergilenecek. 'Antik çağ', 'ulaşım', 'sosyal doku' ve 'Küçükçekmece'nin simgeleri olmak üzere dört ana tema üzerinde şekillendirilen müzenin özellikle ulaşım bölümü dikkat çekiyor. İlçe, antik dönemde bir liman kenti ve deniz ulaşımı yapılıyor. 1800'lerin ortasında başlayan tren seferleri başlıyor, ardından kara ulaşımı gelişiyor, nihayetinde hava ulaşımının başladığı ilk semt olarak tarihe geçiyor.

    1950'li yıllarda Küçükçekmece.

    1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, İstanbul Küçükçekmece'de Rus birlikleri.


    0 0

    Altı yıl aradan sonra yine Kocaeli Üniversitesi’nin ev sahipliğinde yapılan 2. Ulusal Oyun Yazarlığı Sempozyumu, 28-29 Mayıs tarihlerinde İzmit’te gerçekleştirildi. Sempozyumda “Geçmişten Günümüze Türk Tiyatrosunda Söylem”, “Çağdaş Oyun Yazarının Yeni Kavramları”, “Oyun Yazarı ve Yaratıcılık Sorunları” ve “Yeni Oyun Yazarının Mirası” başlıkları altında oyun yazarlığı tartışıldı.

    Sempozyuma Kocaeli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ve diğer fakülte akademisyenlerinin yanı sıra Prof. Dr. Murat Tuncay, Prof. Dr. Hülya Nutku, Prof. Dr. Semih Çelenk, Prof. Dr. Beliz Güçbilmez, Prof. Dr. Erhan Tuna, Yrd. Doç. Dr. İbrahim Öztahtalı, Yrd. Doç. Bünyamin Aydemir, Yrd. Doç. Dr. Nil Ünlü Aycıl, Yrd. Doç. Dr. Müşerref Akdoğan da katıldı. Gökhan Aktemur, Turgay Doğan, Firuze Engin, Irmak Bahçeci, Özlem Lale ve Zeynep Kaçar, “Yeni Türk Tiyatrosu” başlıklı panelde, oyun yazarlığına ilişkin düşüncelerini ve kendi yazarlık serüvenlerini paylaştılar. Genç oyun yazarlarından Gökhan Erarslan’ın da katılımcılarla bir söyleşi gerçekleştirdiği sempozyumda, Prof. Dr. Murat Tuncay, Prof. Dr. Erhan Tuna, Prof. Dr. Hülya Nutku ve Yrd. Doç. Dr. Erbil Göktaş’ın oluşturduğu sonuç bildirgesinde sempozyum boyunca saptanan sorunlara çözümler önerildi. Kocaeli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı ve Sahne Sanatları Bölümü Başkanı Prof. Dr. Sema Göktaş, sempozyumun üçer yıllık aralarla yapılmasını planladıklarını belirtti.

    2009 yılının şubat ayında gerçekleştirilen 1. Oyun Yazarlığı Sempozyumu, “Oyun Yazarı ve Sorumluluğu”, “Dün Bugün Yarın”, “Yazarın Eğitimi” ve “Oyun Yazarlığı Mesleği” başlıkları altında otuz bildiri ile tamamlanmıştı. İlk sempozyum, tüm sorunlara rağmen Türk tiyatrosunun belli bir dinamizm, çaba ve fedakârlık ile gelişmeye; yenilenmeye devam ettiği saptaması ile son bulmuştu.


    0 0

    Mimar Sinan’ın son eseri Hüsrev Kethüda Tarihi Ortaköy Hamamı, İstanbul Shopping Fest kapsamında kapılarını tasarımcılara açıyor.

    Yıl içinde çeşitli temalarda tekrarlanacak ve dört gün sürecek ‘geçici mağaza’ projesinin ilki, 10-13 Haziran günleri arasında “Tasarımcılar Tasarımseverlerle Ortaköy’de buluşuyor” başlığıyla gerçekleştirilecek. Son yıllarda Avrupa ve Amerika’da çok popüler olan Pop Up Shop ‘geçici mağaza’ konseptine İstanbul’da yeni bir boyut kazandıracak “Kethüda Pop Up Shop” projesi ile mağazası olmayan ya da sadece online satış kanallarını kullanan tüm tasarımcılar, geniş bir kitle ile buluşma imkanı buluyor.


    0 0

    -Türkiye’deki ilk ‘sakin şehir’ unvanının sahibi İzmir’in Seferihisar ilçesine “Yaratıcı Yazarlık Uygulama ve Araştırma Merkezi” açıldı.

    Ondokuz Mayıs Üniversitesi ve Seferihisar Belediyesi ortaklığıyla yapımı tamamlanan merkez, Sığacık Akkum mevkiinde yaklaşık 4 dönüm arazi üzerine inşa edildi. Merkezin önceki gün yapılan açılışında konuşan Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer, “Çok uzun yıllara dayanan bir hayalimiz gerçekleşti. Ondokuz Mayıs Üniversitesi ve Seferihisar Belediyesi bir öncülük yapıyor. Bu buluşmanın çok değerli olduğunu düşünüyorum. Çünkü yaratıcılık bu çağın en belirleyici, en fark yaratıcı özelliği. Amerikan patent enstitüsüne bir yılda 6 bin başvuru yapılmış. Ne kadar yaratıcı olursak o kadar zenginleşiyoruz, gelişiyoruz. Özellikle yazarlığın her dalında yaratıcılığın geliştirilmesi en önemli ihtiyaçlardan biri. Bu merkez bu konuda eğitim görmek isteyenlerin önünü açacak, onların yeteneklerini, kapasitelerini geliştirecek olanaklar sunmak için var.” dedi.

    Ondokuz Mayıs Üniversitesi Rektörü Hüseyin Akan ise, “Burada ulusal, uluslararası yaratıcı yazarlığa yönelik birçok eğitimler ve seminerler olacak. Bunun dışında burada dört adet süit odamız var. Şairlerimiz, yazarlarımız burada misafirimiz olsunlar. Bu sakinlikte, bu dinginlikte, bu eşsiz coğrafyada eserlerini üretsinler istiyoruz.” dedi.

    Yazarları ve yazar adaylarını buluşturacak merkezde, roman, hi-kâye, şiir, senaryo, dergicilik, editörlük, medya yazarlığı gibi başlıklarda eğitimler verilecek. Ulusal ve uluslararası düzeyde kurslar, seminerler, konferanslar, sempozyumlar gerçekleştirilecek. Merkezdeki ilk atölye çalışması da önceki gün başladı. İngiliz Rogan Wolf Nicola, Caroline Knoop ile Gülayşe Koçak, Recep Yılmaz ve İlknur Tatar Kırılmış işbirliğiyle gerçekleştirilen atölyede çocuklara kitapların dili, şiirin büyüsü ve yazının kalıcılığı gibi konular anlatılacak.

    1980’li yıllarda İtalya’da doğan, günümüzde 25 ülkeden 166 üyesi bulunan Cittaslow (Sakin Şehir) ağına Türkiye’den en son 2013’te Halfeti dahil oldu. Türkiye’den Cittaslow Birliği’ne üye olan toplam 9 şehir bulunuyor.


    0 0

    Büyük romancı Orhan Kemal bu dünyadan ayrılalı 45 yıl oldu. Okurlarını mutlu edecek haber, 15 yıldır ustanın ismini yaşatmak için çaba gösteren oğlu Işık Öğütçü'den geldi. Bir keşif romanı olan “Kenarın Dilberi” tam 59 yıl sonra okurlarıyla buluştu. Öğütçü ile bu kitabın ortaya çıkış hikâyesini konuştuk.

    Kenarın Dilberi kaç yıldır tozlu raflarda keşfedilmeyi bekliyordu?

    Bu kitabın 1956’da tefrika edildiğini düşünürsek, demek ki Orhan Kemal’in 59 yıllık unutulan bir eseri.

    Siz peki, nasıl ulaştınız bu kitaba?

    Benim eseri bulma serüvenim son 15 yıl. 2000 yılında Orhan Kemal ile ilgili araştırmalar yapmaya başladığımda Fikret Otyam’ın “Arkadaşım Orhan Kemal ve Mektupları” kitabını zaten okumuştum ama çok daha derin bir okuma yaptığımda, 1956’da, babamın Fikret abiye yazdığı bir mektubunda şöyle bir satırına rastladım: “Halk Gazetesi’nde Kenarın Dilberi isimli romanım tefrika ediliyor.” Bu kadar… Ben o tarihten sonra bu Halk Gazetesi’ni aramaya başladım. Atatürk Kitaplığı’nda, Beyazıt Kütüphanesi’nde, hatta Milli Kütüphane’de bu gazetenin kaydına rastlamadık. Kitabın yeni baskısını okurken, yine aynı cümlelere rastlayınca dedim, şu internetten Milli Kütüphane’ye bir gireyim. Sanıyorum yeni bir arama motoru yapmışlar. Oraya Halk Gazetesi yazdım. Bir baktım, bir sürü Halk Gazetesi indi. Sonra baktım, 1956 tarihine uyan gazete aslında babamın dediği gibi Halk Gazetesi ama başında bir takıntı var: Siyasi Halk Gazetesi. Milli Kütüphane’deki arkadaşım, sağ olsun, bana ilk üç sayısını hemen gönderdi. Şöyle bir okumaya başladığım zaman aslında biraz sarsıldım. Çünkü o ilk sütun “Kötü Yol” kitabının girişiydi. Sadece isimler değişikti ama ilk sütundan sonra gidiş bambaşkaydı. Sonunda hepsini okudum.

    Orhan Kemal gibi 60’ın üstünde kitap yazan ve konu sıkıntısı yaşamayan bir yazar neden aynı konuyu iki defa ele almak istemiştir?

    O dönemin gazete tefrikasının ruhu, şimdiki dizi filmlerinin ruhu gibi. Formül veriyorlar, “Ya Orhan abi, bize şu genişlikte, şu konuları içeren bir şey yaz…” Adamcağız bu konuda çok uzman olduğu için hemen yazıyor. Aslında diğer listeye bakıp, o tarihlerde hangi büyük eserleri vermiş, onlara bakmak lazım. Bazen öyle bir yoğunlaşıyor ki, teklifler geliyor; senaryo yaz, şöyle bir konuda diye. Babam “kafamı dağıtmamak için bunların hiçbirini kabul etmiyorum” diyor. Böyle olunca, bu iş de arada evin günlük ihtiyacını karşılayan bir eser olarak çıkıyor.

    Orhan Kemal, ekmeğini yazarak çıkarıyor. Acaba kendisi yaşarken bunu neden kitap olarak yayımlamayı düşünmedi?

    Bir kere Siyasi Halk Gazetesi Ankara’da yayımlanıyor. Belki İstanbul’a nüshası da gelmiyor; gelmeyince arşivlenemiyor. Daha da geriye gidelim, 2011’de ben “Yüzkarası” isimli kitabı çıkardım, İstanbul Son Saat isimli bir gazete. Onun nüshaları bile arşivde yok. O kadar geniş yelpazede yazmış ki, peşini aramamış. Tabii, insanın içini başka heyecanlar da sarıyor, başka yerlerde neler var diye? O dönemin başka gazeteleri var; Ulus, Akşam, Cumhuriyet var. Babam sadece birinin yazarı değil. Hatta İstanbul Son Saat, Son Havadis, Büyük Gazete, Kudret… Dönemin ne kadar gazetesi varsa, Orhan Kemal’i oralarda görmek mümkün.

    Yurtdışında böyle bir ustanın yeni bir romanı keşfedilseydi zannederim büyük ses getirirdi. Orhan Kemal’in kıymeti sizce anlaşıldı mı? Okurun ilgisini nasıl buluyorsunuz?

    Türkiye’de büyük olay olmuyor maalesef. Bazen moral bozukluğuna uğramıyor değilim. Çünkü gerçekten bu anlattığım süreçlerden geçerek bir eseri buluyorsunuz. Kimsenin bilmediği bir şeyi ortaya çıkarıyorsunuz. Yeterli şekilde duyuruluyor mu, o soru işareti. Bir de ben fuarlarda çok okuyucuyla irtibattayım. İsmi biliyorlar ama hiç okumamışlar. Ben tavsiye ettikten, kitabın üstüne konuştuktan sonra alıyorlar. Yoksa okuyucu, bî;haber, Orhan Kemal orada, bir sürü kitabı var, okunmayı bekliyor. Ama maalesef bu biraz gecikmeli oluyor.

    Siz hayatınızı adeta Orhan Kemal’in adını yaşatmak ve kitaplarının daha fazla okunmasını sağlamak için harcıyorsunuz. Babanızın gölgesinde olmak size ne hissettiriyor?

    Onlar kocaman bir çınar. Ben o gölgede olmaktan çok mutluyum. Bazıları bu büyük isimleri kullanarak kendilerine bir alan açarlar, isim yaparlar. Oysa ben mümkün olduğu kadar geride kalıp, üstadın geleceğe taşınması için bir uğraş veriyorum. Çok büyük bir isim, o isimle çok kapı açılıyor, ama ben bunları hiçbir zaman kullanmıyorum. Ve mümkün oldukça da söylemiyorum.


    Müze bekçisi olmayı her zaman tercih ederim

    Sizin için sosyal medyada, “babasına yakışır bir evlat” yorumları dikkatimi çekti. Bu yorucu bir şey değil mi?

    Bu başka bir sevgi. Orhan Kemal’in Türkiye hatta dünya için çok önemli bir edebiyatçı olduğunu biliyorum. 30 yıl, hiç kimse bir şey yapmamış, son 15 yıldır ben bir şeyler yapıyorum, uğraşıyorum. Şu anda, ben şurada konuşuyorsam, okuyup adam olmuşsam, insanlara doğru bakabiliyorsam, bunlara babamın sağladığı imkânlarla sahip oldum. O açıdan büyük bir borcum var. Ben bu müzenin (Orhan Kemal Müzesi) bekçisiyim dediğim zaman herkes estağfurullah diyor. Niye estağfurullah diyorsunuz ki? Bir şirketin yönetim kurulu başkanı olmaktansa, koca Orhan Kemal Müzesi’nin bekçisi olmayı her zaman tercih ederim. Ben sıradan bir insan olayım, ama Orhan Kemal geleceğe taşınsın.


    0 0

    Çoğu, yazarın ölümünden sonra yayınlanır. Bazıları o kadar çok ses getirir ki yazar hayattayken asla görmediği kadar çok konuşulur, tartışılır, dergilere, kitaplara konu olur.

    Yayımlanınca çoğu kez şaşkınlığa da yol açan günlükler, yazarların yazma serüvenlerini, üretim aşamalarını, eserlerine yansımayan ‘gerçek yüzlerini’ göstermesi bakımından da değer taşır. Kamil Aydoğan’ın ‘yazarların en yakın tanığı’ olarak tarif ettiği günlükler, bazen de onlarla ilgili kafamızdaki imajı da yerle bir eden mahiyette de olabiliyor. Okurda ve yazarın yakın çevresinde bir tür tedirginliğe de sebep olan bu durumda; Abdullah Uçman’ın deyimiyle, ‘kafamızdaki kâğıttan sarayları sarsacak en ufak bir şeyle karşılaşınca paniğe kapılıyoruz.’

    Dünyada Andre Gide, Kafka, Stefan Zweig, Katherine Mansfield, Virginia Woolf, Cesare Pavase, Sylvia Plath, Victor Hugo, Fernando Pessoa gibi yazar ve şairlerin günlükleri çokça bilinenler arasında yer alır. Bizde de Oğuz Atay, Cemal Süreya, Adalet Ağaoğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar, Salâh Birsel, Cahit Zarifoğlu, Tomris Uyar, Turgut Uyar, Nurullah Ataç, Cemil Meriç, Şair Nigâr Hanım gibi isimler günlükleriyle de öne çıkan isimler. İşte Hece Dergisi de edebi kamuda önemli bir yer kaplayan günlük üzerine özel bir sayı yayımladı.

    740 sayfalık ‘Günlük Özel Sayısı’nda, birçok yazarın, şairin, düşünce adamının günlüklerinden parçalar, onların günlüklerine yoğunlaşan yazılara yer veriliyor. Edebi bir tür olarak günlük konusu, kapsamlı yazılarla ele alınıyor, günlük yazanların eserleri sıkı bir incelemeye tabi tutuluyor. Altı ayda hazırlanan ve 75’ten fazla ismin yazılarıyla destek sunduğu ‘Hece Günlük Özel Sayısı’, ilk kez Türkçeye çevrilen bazı günlük örnekleriyle de öne çıkıyor. Dosyada Abdullah Uçman, Virginia Woolf, Mircae Eliade, Victor Hugo ve Jean Baudrillard gibi yazarların ilk kez yayınlanan günlükleri de bulunuyor. 1962 yılında Türk Dili Dergisi’nin çıkardığı ‘Günlük Özel Sayısı’nın ardından Hece’nin çıkardığı özel sayı, bir edebi tür olarak günlük konusunda yapılmış en kapsamlı çalışma.

    Hece’nin hazırladığı Özel Sayı’da, günlük türünün edebiyat dünyasında oluşturduğu etki, neden olduğu tartışmalar, günlüğün içten olup-olmayacağı ve geleceği gibi konular da ele alınıyor. Yazar Rasim Özdenören, kendi tuttuğu günlükleri üzerinden ilerleyerek günlüklerin ne kadar içten olduğunu sorguluyor.

    Günlüklerden...

    Cemal Süreya (1981):“‘Sizin hiç babanız öldü mü?’ adlı şiirimi babamın ölümü üzerine yazdığımı sananlar var. İlk şiirlerimdendir. Babamın ölümünden dört yıl önce yayımlamıştım onu. ‘Kars’ı da Kars’ı görmeden, Paris’te yazdım. İşin tuhafı döndüğümde, teftiş göreviyle hemen gönderildiğim yer Kars oldu.”

    Andrey Tarkovsky (8 Ekim 1970):“Annemin cenaze töreni. Vostryakovsky mezarlığında. Şimdi kendimi oldukça savunmasız hissediyorum. Yeryüzünde kimse beni onun sevdiği gibi sevmeyecek.”

    Cemil Meriç (Jurnal1/318-320):“Bazen kör bir kuyuya benziyor hayat. Kör, pis, zehirli bir kuyuya. Boğuluyorum. Kimseyi görmüyor gözüm. Sevdiklerim yabancılaşıyor. Kitaplar tuğla oluveriyor birden…”

    Virginia Woolf (26 Mayıs 1932):“İşte bugün, birdenbire başımdaki ağırlık kalktı. Düşünebiliyorum, muhakeme edebiliyorum, bir düşünceyi sürdürebiliyorum, yoğunlaşabiliyorum. Ola ki yeni bir atılımın başlangıcıdır.”

    Oğuz Atay:“Bu defteri bugün aldım. Artık Sevin olmadığına göre ve başka kimseyle konuşmak istemediğime göre, bu defter kaydetsin beni; dert ortağım olsun. ‘Kimseye söylemeden, içimde kaldı, kayboldu’ dediğim düşüncelerin, duyguların aynası olsun. Kimse dinlemiyorsa beni –ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda bana, bunu da yaptınız.”


    0 0

    Beyoğlu Sıraselviler Caddesi’nde içinde Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’nın da olduğu Hrisovergi Apartmanı’nın “Binanın depreme karşı riskli olduğu” gerekçesi ile boşaltılmak istenmesi vakıf yönetimi, sanatçılar ve sivil toplum örgütleri tarafından protesto edildi.

    Aralarında 20 yıldır binada kiracı olan Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’nın da olduğu bina sakinleri olaya tepki gösterdi. Yapılan eyleme aralarında Tarık Akan, Can Dündar, Orhan Aydın, Süleyman Çelebi, Gürsel Tekin ve Sezgin Tanrıkulu’nun da olduğu çok sayıda sanatçı destek verdi.

    Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı Başkanı Rutkay Aziz “Adına kentsel dönüşüm denilen tüm ev sahibi ve kiracıların korkulu rüyası haline gelen depreme karşı dayanıksız, riskli yapı gerekçesi bizim de kapımıza dayandı. Ancak 116 yıllık tarihi binamız, yığma tarzı inşa edilmiş, korunması gerekli, tescilli bir eski eserdir. Binada risk olduğuna ilişkin herhangi bir yetkili koruma kurulu kararı, onaylanmış bir proje bulunmamaktadır. Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı olarak kiracısı olduğumuz bu binada 20 yıldır faaliyetlerimizi sürdürmekteyiz. Kira sözleşmelerimiz devam ederken, kanunları zorlayarak sözde tadilat amaçlı, ama gerçekte otel ve alışveriş merkezi yapılmak üzere bir inşaat şirketine 49 yıllığına kiralandı.


older | 1 | .... | 291 | 292 | (Page 293) | 294 | 295 | .... | 375 | newer