Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 284 | 285 | (Page 286) | 287 | 288 | .... | 375 | newer

    0 0

    Ressam Ergin İnan’ın üç yıl boyunca günlük tutar gibi özenle resmettiği desenler 25 Mayıs’a kadar Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde. İnan, desenlerini anlatırken “İçimizden çocukluğumuz çıkınca böcekleniyoruz.” demiyor. Onun dediği, “Gönül sözlerle dolu ama söylemeye imkân yok. Ancak elim çiziyor.”

    Bir insan öldüğü anda vücudundan tamı tamına 21 gram eksilirmiş. Canlı hayatımız boyunca taşıdığımız o 21 gramlık şey –ister ruh deyin, ister enerji, ister oksijen- her neyse işte; ne elle tutulur, ne gözle görülür. Ama var. Ağırlığı da belli: 21 gram. Ergin İnan, hiç bilmeden çizmeye girişmiş bu gerçeği. Ama öyle büyük büyük tuvallere yağlıboyalarla değil, küçük küçük kâğıtlara kalemlerle… Kendi deyişiyle, düşüncelerden arındığı anlarda, baş başa kaldığı özüyle. Kalemin ucundan kâğıda, iç içe geçmiş iki, bazen üç kişilik bedenler akmış. Biri bazen daha genç, kim bilir belki tam 33 yaşında, belki de henüz sadece 13. Her ne olursa ve yaş kaç olursa olsun, o bir yarısı terk edince insanı, geride kalan böceklenmiş. Gerçekten de öyle zaten. İnsan o 21 gramlık parçasından ayrılınca da çocukluğunu kaybedince de böcekleniyor.

    Ergin İnan, tüm bunları böyle arka arkaya dizdiği kelimelerle söylemese de çizmiş; üstelik kendisine rağmen. Ya da tam tamına şöyle: İnan, en çok desenlerinde kendisi. Resimlerinde durum farklı. Çünkü orada düşünce giriyor işin içine. Ama desen çok içten, çok anlık, çok kendi kendine. Böyle olunca da gizli saklı ne varsa - insanda, dünyada, doğada - açığa çıkıyor desende; tıpkı 21 gram gibi.

    İnan’ın desenlerine öyle uzun uzun bakmak herkesin harcı değil. Çünkü insan hiç tanıdık gelmeyen bir şey görünce korkuyor, ürküyor, kaçıp gitmek istiyor. Ama kalanları bambaşka bir keşif bekliyor. Ergin İnan’ın ‘günlüklerim’ dediği ve son üç yılda yaptığı bu desenlerden 77 tanesi Zorlu Performans Sanatları Merkezi Sanat Galerisi’nde 25 Mayıs’a kadar sergileniyor. O anlatmak için çizmiş zaten; o yüzden şimdi biz ona deseni değil, desenin yerini soruyoruz.

    Serginin ismi ‘Günlükler’. Günlük tutuyor musunuz siz?

    Desenlerimle tutuyorum ya da desenlerim gibi tutuyorum diyeyim. Anlık notlar alıyorum ama bir şeyi anlatmak için değil. O an aklımdan geçen sözcükleri sıralıyorum gelişigüzel. Resimlerimin üzerlerine de yazıyorum zaten. Ama öyle bir yazar tarafım yok. Tam bir düşünce adamı değilim. Düşüncem resimle yoğunlaşıyor ancak.

    Neden illa ki desen?

    Üç yıl içinde resim aralarında, resimden yoruldukça desen yaptım. Günlük gibi. Resimde teknik var. Resmi seyrediyor ve ne yapacağınıza karar veriyorsunuz. Yoğuruyor, bakıyor, ilave ediyor, çıkarıyorsunuz. Düşünüyorsunuz yani. Ama desende öyle değil. Tamamen odaklanıyorsunuz ve bütün duygularınız, hisleriniz kalemin ucunda oluyor. Desen bir sanatçının en değerli şeyi, kendisine en çok yaklaştığı yer. Küçük, yoğun, akışkan. Çalışıyorum, resim yapıyor, boyayla uğraşıyorum. Ama bir yerde dinlenmeye ihtiyacım oluyor. Oturuyorum. Kağıt kalem hep önümde zaten. Bir kitap açıp okuyorum belki, mesela Mevlânâ’nın Divan’ı. Sonra dalıyorum, çizmeye başlıyorum. Bu desenler işte böyle çıktı ortaya. Büyük resimler yaparken verdiğim molalarda. ‘Günlükler’ dedim çünkü benim için günlük gibiler.

    Bu desenlere eşlik eden o büyük resimler neler?

    İkili Yüzler. Onları konuşturdum. Üzerlerine yazılar yazdım. 30 resim ve hepsi 2 metrenin üzerinde.

    Onlara ne oldu?

    Onlar satış ortamında yerini buldu. Dağılıp gitti. Satış ayrı bir şey, sanatın dışında bir şey. Resmin değerini, satışı ya da fiyatı değil, içindeki öz belirliyor. Böyle düşününce bu desenler daha değerli.

    İçinde bulunduğumuz zamanda deseni kim önemsiyor, kim çiziyor ki?

    Resim yaparken onun desenini çizen vardır belki ama kendisini serbest bırakıp desen çizen... Bir tek Mehmet Güleryüz geliyor aklıma. Ressamlık, işe dönüştü biraz. Ne yazık ki satış ortamı öne çıkarmıyor deseni. Bu serginin desen olmasını özellikle ben istedim. BeyazArt resim olsun dedi. Ben desen olsun dedim. Çünkü desenin varlığını ortaya koymamız lazım. Ergin İnan resmini seven biri için desen daha önemli aslında. Çünkü beni daha çok ifade ediyor.

    Son üç yılınız nasıl geçti?

    Son üç yılı biraz sıkıntılı geçirdim. Evliliğim bir hafta önce bitti. Zaten o dönemde çıktı bu desenler; boşanma sürecinde. İçe kapanıp çalıştığım bir zamandı. Dünyayla bağım azaldı. Sergi de açmadım. Bir tek küçük seyahatler ve haftada iki gün okul, öğrenciler…

    Bu arada ülkemizde çok şey oldu. Hiç etkilenmediniz mi?

    Her ülkenin kendine ait sorunları var. Ama ben atölyemde, içeride kendi huzurumu düşünürüm hep. Çalkantılar atlattık evet; inşallah her şey daha iyi olacak.

    Her şeye rağmen huzurlu kalmak… Nasıl başardınız bunu?

    İçimde bir şey yaşatıyorum ve onu gizli tutmam gerekiyor. Dışarı çıkarsa uçup gidebiliyor.


    0 0

    İskandinav cazının en önemli isimlerinden Jan Garbarek, üç yıllık bir aranın ardından İstanbullu müzikseverler ile buluşuyor.

    Bu akşam saat 20.00’de Cemal Reşit Rey (CRR) Konser Salonu’nda sahne alacak sanatçıya piyanoda Rainer Brüninghaus, bas gitarda Yuri Daniel, perküsyonda Trilok Gurtu eşlik edecek. 43 yılda 50 albüme imza atan, dünyanın en önemli caz ustalarından Jan Garbarek, Polonyalı bir baba ve Norveçli bir annenin oğlu. 1947’de Mysen’de doğan sanatçı, “Avrupa cazında Django Reingardt’tan beri en orijinal ses” olarak nitelendiriliyor. (biletix)


    0 0

    Yağmur Dergisi tarafından bu yıl dördüncü kez düzenlenen Uluslararası İslamî; Türk Edebiyatı Sempozyumu dün başladı. “Kur’ân-ı Kerim ve Edebiyat” başlığıyla düzenlenen sempozyuma 12 farklı ülkeden katılan akademisyenler, Kur’ân-ı Kerim ile edebiyat arasındaki ilişkiye dair tebliğler sundu.

    Din ile sanat ilişkisi, her zaman tartışılagelmiş konulardan biri. Müzikte, sinemada ve hatta ilk örneklerine kadar giderek edebiyatta… Batı’da ortaya konulan çalışmalar, konunun büyük bir oranda çözümlenmiş olduğuna dair ipuçları veriyor. İslam’ı ele alarak yapılan akademik çalışmalar ise son derece yetersiz. Bu noktada, Yağmur Dergisi’nin dört yıldır düzenlediği Uluslararası İslamî; Türk Edebiyatı Sempozyumu büyük önem taşıyor. Geçtiğimiz yıllarda ‘İslam ve Edebiyat’, ‘Edebiyatımızda Cenâb-ı Allah’ ve ‘Edebiyatımızda Hazreti Peygamber’ başlıklarıyla düzenlenen sempozyum, bu yıl “Kur’ân-ı Kerim ve Edebiyat” başlığı altında düzenleniyor.

    Bostancı Dedeman Otel’de dün yapılan ilk gün oturumlarında 12 farklı ülkeden katılımcılar, akademisyenler, âlimler ve öğrencilerin renkliliği sempozyumun bilimsel yönünü ortaya koyduğu kadar, çok sesli yapısını da gösteriyordu. Sempozyumun amacına uygun olarak, Fatih Üniversitesi Öğretim Görevlisi Davut Aktepe’nin Kur’ân-ı Kerim tilavetiyle başladı etkinlik. Programın açış konuşmasını yapan İstanbul Medeniyet Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Emine Yeniterzi, “Kur’an-ı Kerim, Türk edebiyatının gerçekten de bir kaynağıdır. Yani ona bir yapıştırma değildir. Dokusuna işlemiştir.” dedi. Yeniterzi, Türk edebiyatının kaynakları sıralanırken 6 kaynak belirtildiğini anlattı: “İlk sırada Kur’an-ı Kerim vardır. 2. sırada hadis-i şerifler, 3. sırada tasavvuf, 4. sırada peygamber ve evliya kıssaları, 5. sırada Şehname ve yerli malzeme yani mahallî; unsurlar var. Şiirimize nüfuz etmek için şiirimizin dokusuna nüfuz etmiş olan Kur’an-ı Kerim’i tespit etmemiz, yani dinî; konuları temel alarak ortaya çıkarmamız gerekiyor. Bu konuda çalışmalar yapmalıyız.” Yağmur Dergisi Genel Yayın Yönetmeni ve sempozyumun genel sekreteri Yrd. Doç. Dr. Hasan Ahmet Gökçe ise “Bizim atasözlerimizden mani ve ninnilerimize kadar Kur’an-ı Kerim tamamıyla nüfuz etmiştir.” ifadelerini kullandı.

    Oturumlara geçildiğinde, hemen bütün konuşmacılar söz sırası kendilerine gelince Kur’ân-ı Kerim’in dil ve üslup açısından önemine, edebî; yönüne değinmeden geçemedi. Bir bakıma, bütün tebliğler, bir söz ırmağı halinde Kur’an okyanusuna aktı. Kırk yıla yakın bir süre akademik çalışmalarını bu yönde sürdüren Prof. Dr. Abdurrahman Güzel, şairlerin Kur’ân-ı Kerim’in sadece bir akaid kitabı olmadığını, aynı zamanda içinde her türlü bilim dalının, edebiyatın, secinin de olduğunu gördüklerini anlattı.

    “KUR’ÂN KUR’ÂN’DIR, ŞİİR DE ŞİİR”

    Indiana Üniversitesi’nden Prof. Dr. Kemal Sılay, konuşmasının bir kısmında İslam öncesi ritüellerin ve inançların İslam’dan sonra da nasıl sürdürüldüğünü anlattıktan sonra Divan edebiyatının dini karakteristiği, kıssaların işlenmesinde tasavvufun önemini ele aldı. Pakistanlı akademisyen Prof. Dr. Muhammed İkbal Aravî; ise ‘Kur’ân’dan Edebiyata Estetik Gelişim’ başlıklı konuşmasında Kur’ân’ın şiire benzetilmesinin doğurduğu gerilimden bahsetti: “Her ne kadar şiir belî;ğ de olsa Kur’ân-ı Kerim’in seviyesine çıkması düşünülemez. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’le konuşan Cenab-ı Hak’tır, şiiri söyleyen ise bir mahluktur. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim’e şiir denmesi imkânsız. Çünkü Kur’ân Kur’ân’dır, şiir de şiirdir.” Aravî;’ye göre “İkisinin prensiplerini birbirine zıt görmek doğru değil, ikisi birbirini tamamlamaktadır. İkisinin amacı da insanın inşasını sağlamaktır. Gerek Aliya İzzetbegoviç’in, gerekse Fethullah Gülen’in eserlerinde bu gayenin varlığını gördüm.”

    Ürdün’den katılan Prof. Dr. Süleyman ed-Dukur ise sempozyum için ele aldığı konuşmada Sonsuz Nur üzerinden yola çıktı. Fethullah Gülen’in fikir dünyasında Kur’ân kavramlarıyla ilişkisini ele alan ed-Dukur, Hocaefendi’nin büyük ulemanın metodunu izleyerek muhteva ve üslubu birbirine yaklaştırdığını belirtti. Gülen’in, bu eserinde estetik unsurun önemine dikkat çektiğini söyledi: “Sonsuz Nur sadece kronolojik bir eser değildir, bir medeniyet tasavvuru geliştirilerek o dönem adeta yeniden inşa edilmiştir.”

    İbrahim Şinasi, Namık Kemal, Muallim Naci, Abdülhak Hamid Tarhan… Peki, bütün bu Tanzimat dönemi şairlerinin eserlerine girmiş ayetler? İşte bu konudaki tebliği de Prof. Dr. Ramazan Gülendam yaptı. İsmail Safâ tarafından Kur’ân için yazılmış ilk şiiri, Mehmed Akif’in Safahat’ına girmemiş ‘Kur’ân’a Hitâb’ını da paylaştı dinleyicilerle. Artık Kur’ân ziyafetinden Kur’ân’lı pasta kesmenin anlaşılmasına sitemlerini bildirerek…

    Bugün altı oturum var

    Dünyanın farklı yerlerinden 53 akademisyenin katılımıyla gerçekleşen bu özel sempozyum bugün sona eriyor. 10.00’da başlayıp 18.15’e kadar devam edecek altı oturumda, aralarında Davut Aydüz, Mustafa Akçay, M. Muhsin Kalkışım, Aliye Çınar, Sezai Coşkun ve Faik Elekberov’un da olduğu akademisyenler tebliğlerini sunacak.


    0 0
  • 04/27/15--00:55: Müzik ve fotoğraf
  • İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği (İFSAK) ve T-Bank’ın birlikte düzenlediği “Hayatımız Müzik” konulu Ulusal Fotoğraf Yarışması’na başvurular başladı.

    Bu yıl ilki gerçekleştirilecek yarışmanın jürisinde Mehmet Turgut, Ahmet Selim Sabuncu, Haluk Çobanoğlu, Levent Öget gibi fotoğraf sanatçıları yer alıyor. Birinciye 5 bin, ikinciye 3 bin, üçüncüye 2 bin TL ödül verilecek yarışmaya son başvuru tarihi 10 Ekim 2015. Yarışmanın şartnamesine www.tbank.com.tr’den ulaşılabilir.


    0 0
  • 04/27/15--00:55: Aramızda paravan var
  • İstanbul'un meşhur Tophane semtinde 2010 yılında toplu galeri açılışı sırasında yaşanan baskın unutulup gitti fakat o tarihten sonra Tophane'de içten içe bir şeyler yaşanmaya devam etti. Bir yıl içinde iki galeri saldırısı daha oldu. Geçen sürede ne galeriler mahalle halkıyla kaynaştı ne de sular duruldu. Sadece semtin yapısı hızla değişti. Rant arttı, bundan da en çok mahalle sakinleri etkilendi. 2010 galeri baskınından bu yana semtteki değişimi tarafları dinleyerek anlamaya çalıştık.

    Aslında çok değil, bundan 20 sene evvel Galatasaray Lisesi'nden aşağı kıvrılan yola, özellikle de belli bir saatten sonra pek girilmezmiş. Bir şey olduğundan/olacağından değil. Olsa olsa 1970'lerden kalma kabadayı efsanelerinden… Bir de belki caddenin ‘Boğazkesen' olan isminden. Tam o yola rahat rahat girilmeye başlandığı sıralarda İstanbul'da değişik bir şeyler daha oldu. Şehirde patlamaya hazır bir sanat ortamı, hatta küratör René Block'un deyişiyle bir ‘İstanbul mucizesi' yaşandı. Bu mucizeyi görünür kılan İstanbul Bienali, 1995'te Tophane'deki 1 No'lu Antrepo binasına uğrayarak gözleri semte çevirdi. Ama hareketlenme için bienal mekânlarından 4 No'lu Antrepo'nun müzeye dönüşmesi gerekti. Bu arada bir de yine aynı yıl yani 2004'te Cezayir Sokağı açılınca… İstiklal Caddesi'nde gezenler kendilerini birden Tophane'de buldu. Ama buralara gelip gidenlerin hiçbiri semtte kalmadı o zaman. Akşam olunca tramvaya binip evlerine döndüler en fazla.

    Semtteki asıl değişim 2005'teki 9. İstanbul Bienali'yle başladı. 9. Bienal Antrepo binaları yanı sıra tam da Tophane'nin kalbindeki Tütün Deposu'na yerleşince ve dahası küratörlerden Vasıf Kortun mekânlar arasındaki yürüyüşü bienal deneyiminin bir parçası olarak düşününce… Sadece İstanbul'un değil dünyanın sanatseveri ve sanat profesyoneli Tophane sokaklarını arşınlar oldu. O ilk zamanlar iki taraf da durumdan hoşnuttu. Ama ne zaman ki sokaklarda turist turist dolaşanlar akşam olunca tramvaya binip çekip gitmedi; işiyle, gücüyle, atölyesiyle, çevresiyle semte yerleşmeye kalktı; huzursuzluk başladı.

    2010 yılında henüz tatsızlıklar baş göstermemişken ama bütün galeriler de inci gibi dizilmişken gitmiştik Tophane'ye. Galeriler heyecanlıydı, esnafsa umutlu. 21 yıldır emlakçılık yapan Kenan Bey, “Kiralar arttı. 300'lük ev oldu 800.” demiş ve eklemişti: “Şimdiki kiracılar; yabancılar, yazarlar, sanatçılar… Galeriler açıldı, semt hareketlendi. Gerçi açılışlarda hareketlenme biraz fazla kaçıyor ya...”

    “…açılışlarda hareketlenme biraz fazla kaçıyor ya...” lafını hiç ciddiye almamıştık o zaman. Meğer el altından bir uyarıymış. Zaman geçtikçe uyarılar el üstünden gelmeye başladı. İlki bu görüşmeden üç beş ay sonra Eylül 2010'da. Şimdi üçü de artık yerinde olmayan Outlet, Non ve Elipsis isimli galeriler taşlı sopalı, şişeli biber gazlı bir saldırıya maruz kaldı, beş kişi yaralandı, yedi kişi gözaltına alındı. Bu ciddi olayı takip eden birkaç yıl boyunca galeri açılışlarına polis eşlik etti. Sonra sonra sular duruldu ya da biz öyle sandık.

    Hayat devam etti, Tophane'de yeni galeriler açıldı. Bunlardan biri Mixer, Mayıs 2014'te saldırıların yeni hedefi oldu. Görünen sebep ilk seferkine benziyordu; sergi açılışı sırasında galerinin kapısı önünde içki içilmişti. Üçüncü saldırı arayı hiç açmadı. Yine Boğazkesen'deki Daire Sanat Galerisi, geçtiğimiz Şubat'ta sergi açılışı sırasında bir arbedeye maruz kaldı. Bu kez saldırının nedeni bir çiftin öpüşmesiydi. Anlatılanlara göre en çok tekrarlan cümleyse “Sizi burada istemiyoruz”du.

    Saldırıları aynı kişiler mi yaptı, hepsinin sebebi gerçekten sergi açılışlarında içki içilmesi ve sokağa taşmalar mıydı, yoksa durum ağzınızla kuş tutsanız da “Sizi burada istemiyoruz” muydu? Sergi açılışının ertesi günü ölüm tehdidi alan bir galeri sahibi, “İçki içilmesi değil içki içildiğinin bilinmesi, içki içen birilerinin diplerinde olması rahatsız ediyor onları.” diyerek ekledi: “Burası dünya değil sanki, kamusal alan değil. Onların öfkesi sonunda buradan gidecek olmalarına. Buralar AVM gibi olunca ne yapacaklar? AKP'ye güveniyorlar ama Tayyip onları da satar.”

    Civarın en eskisi, 1998'den beri yerinden kıpırdamayan ve çok şükür ki herhangi bir olay da yaşamayan Galeri Apel'in sahibi, “Burada böyle şeyler hiç olmadı. Gene olmaz aslında, mahalleli birbirini korur. O saldırılar Tophane esnafıyla ilgili değil. Kendilerinde hak gören birtakım… Neyse.” diye sözü yarım bırakınca doğru Tophane esnafına.

    Civarda doğmuş büyümüş otopark işletmecisi Cumartesi yoğunluğunun baştan savmacı etkisiyle bir çırpıda anlattı: “Tophane Cemaati diye bir şey var. Gençleri sağ görüşlü, birbirlerini tutar. Uyuşturucuydu, içkiydi iyi bakmazlar, taşkınlıkları sevmezler. Bir de şu var: Herkes evinde, işyerinde, kapalı kapılar ardında istediğini yapar. Ama dışarıda, göz göre göre içmek filan… Bunlar olmaz. Haklılar. Doğma büyüme buralılar. Bir yaşam tarzları var. Tophane ne Galatasaray'a ne Karaköy'e ne Cihangir'e benzer. Farklıdır.”

    Sakın isim vermeyin, camı çerçeveyi indirirler diyen bir fırın sahibiyse en baştan özetledi: “Bir kere o ilk saldırı planlı programlıydı. Civardaki kameralar olaylar sırasında iş görmedi. Neredeyse 20 yıldır Tophane'deyim, benim bile hâlâ camım çerçevem iniyor. Burada bir grup var, esnafa hükmetmek istiyor.”

    Hem Tophaneli hem galeri sahibi birine, Kumbaracı Yokuşu'nun dibindeki Türk ve İslam eserleri sanat galerisi Kumbaracı4'ün sahibi Bekir Mete'ye soruyoruz, nedir yani diye. Uzun uzun anlatıyor: “Doğma büyüme Tophaneliyim. Şimdi Cihangir'de yaşıyorum. Annem ve eşim başörtülü. Birtakım insanlar yoldan geçen başörtülü bir kadına “Size yol göründü artık…” diyebiliyor. Sokakta içilen içki bizi rahatsız ediyor. Boğazkesen, semt arası bir cadde. Taşkınlıklar hoş karşılanmıyor. Tophane insanı, gençleri diyeyim, Kabadayı kültüründen geliyor ama kesinlikle sanata karşı değiller. Tophaneliler örf adet bilmeyen, ikamet edenleri yok sayan ve onların yaşam alanını daraltmaya kalkanlara karşı. Tophane kendince düzgün bir yer. Burada ne hırsızlık olur ne sarkıntılık ne bir şey. Asıl derdimiz galeriler de değil. Burada 20 kadar hostel, apart otel var. Bir sürü taşkınlık. Çok rahatsız edici. Burası Kasımpaşa, Ümraniye gibi bir semt sonuçta. Cihangir fiyatlarını yakaladı o ayrı. 100 yıldır yaşayan aileler vardı, çoğu evini sattı. Niye? Çünkü dışarıdan gelenlerden rahatsız oldular. Asıl baskı Tophaneye. Tophaneliler gitsin istiyorlar.”

    2010'daki olaylara adı karışan Tophane Haber internet sitesi yazarı Eyüp Güzel'in daha önce ve özellikle geçen ay yazdığı “Sanat galerileri kutsal mekânlar değildir” başlıklı yazısı da benzer şeylere vurgu yapıyor: “…Tophaneliler son yıllarda tahammülsüzleşmeye başladı. Esasında daha çok mahalle aralarında bit yeniği gibi türeyen ve yasal olmayan apart otellere karşı başlayan hoşnutsuzluklar, mahalleliyi rencide eden huzursuzluklar; ne olduysa yerini sanat galerilerine bıraktı. Sanata, sanatçıya karşı semt insanının büyük çoğunluğunun özel bir ilgisi yok. Semt insanının günlük geçim telaşı, yaşam standardı gibi nedenlerden dolayı bu alana, yani sanat ve sanatçıya karşı bir yakınlığı da yok. Fakat bu durum sanata ve sanatçıya karşı bir hazımsızlık, bir gereksiz görme ve reddediş değildi. Bilakis sanatın veya sanatçının kavramsal ve duygusal olarak semt insanındaki karşılığı bir saygı ve hürmet ifadesi olarak belirirdi. … Öte yandan… Tophane semtine gelen yerli-yabancı insanlar tarafından açılan apart oteller semtteki yerleşik yapıyla çatışıyor. Ailelerin yaşadığı mahalle aralarındaki apartman dairelerinde açılan bu otellere gelen müşteriler ne mahalle geleneğini tanıyor ne de buralarda yaşayan aileleri ve çocukları dikkate alıyor. Tüm mahalle sakinleri yaşanan ve son zamanlarda artmaya başlayan ahlaksızlığa “dur” demek için kolları sıvadı.”

    Görüşmelere ara verip Tophane'yi dolaşalım şimdi; boş boş… Boğazkesen Caddesi değil ama ara sokaklar öyle eski ki… Semt eski eski kokuyor. Cafe değil de kahvehanelerde hep yaşlılar var. Esnaf da öyle, eskiden kalma gibi. Mini mini dükkânlar; marangoz, manav, kırtasiyeci, tesisatçı, bi şeyci, başka bi şeyci… Anadolu'nun minicik kasabalarında bile bakkallar tabelalarına market yazarken Tophane'de bakkal yazmışlar; üstelik aile bakkaliyesi. Sokaklarda Arapça konuşanlar, tespihli gençler var. Aralardaysa yepyeni şeyler; bir kere gerçekten bir sürü atölyeler, galeriler… Sonra bilmemne Rooms, Local Food House, Halls in Galata'lar…

    Kafesçi Naci Sokağı'nın giriş çıkışında küçük demir kapılar var, üstelik kilitli… Sokağın içinde mini mini evler; ortasında asılı çamaşırlar, atılmış eşyalar, çocuk sesleri, kapı önü terlikleri… Tophane'de ne çok berber var! Karşı karşıya, yan yana irili ufaklı, gençli yaşlılı bir sürü berber. Bir de dernekler… Siirt bi şey derneği, Bitlis bi şey derneği, yardımlaşma bi şey derneği… Sayınca 8 dernek, 1 spor kulübü, 1 vakıf. Bir de bir sürü türbe ve dergâh…

    Tüm bunları bir bilene, muhtara sormalı. Tophane'nin muhtarı da çok, yedi tane. İkisi Tophane semt konağının içinde; Hacımimi ve Kemankeş muhtarlığı. Kemankeş'inki, “Ben Tophane'ye bakmıyorum” diyor, kestirip atıyor. Hacımimi'ninki tonton, tatlı. Tophaneye bakıyor musunuz diye soruyoruz. “Oraya yedi muhtarlık bakıyor” oluyor cevabı. Boğazkesen'e? “Ona da üç muhtarlık bakıyor; numara kaç?” 78 diye uyduruyoruz, tutmuyor. Ona Firüzağa bakıyormuş. Bir iki şey sorsak diyoruz; “Duymuyor musunuz ezan okunuyor” diyor ve yanındaki diğer iki tontonla birlikte çıkıp gidiyor; cemaate karışıyor.

    Cemaat; Karabaş Camii Cemaati. Çaprazında bir de derneği var ama tabeladaki ismi tam okuyamıyoruz, daha doğrusu o tarafa doğru düzgün bakamıyoruz. Hani yolda biriyle göz göze gelir de belli belirsiz gülümsersiniz; hiç de sorun olmaz. Ama nedense bu ve diğer Tophane derneklerinin önünde duran/oturanlarla göz göze gelmeme çabası içinde buluyoruz kendimizi. Sanki terslenecekmişiz gibi. Sanki birisi ‘ne bakıyorsun' deyiverecekmiş gibi. Caminin yanı, çay bahçesi. Kimsenin bize çay veresi yok. Bari parkın karşısındaki zincir marketten bir şeyler alalım. Bisküvi reyonunda küçük bir çocuk çarpıyor bacaklarımıza, pardon diyor hemen. Bir diğer ufaklık; masmavi gözlü; kasada sırada; durduk yere ‘ne bakıyorsun be!' diye çemkiriyor. Yok, abartmamışız.

    Tophane'de epey yaşamış bir genç kadın, Elif anlatıyor: “Ben çok rahattım. Geç kalacaksam, biri gelecekse, anahtarı bakkala bırakıyordum. Bakkal önemli. Evin her şeyini bilir, tuzun kalmadığını bile önceden anlar. Orada yaşayınca mahallenin kızı oluyorsun. Mahalle baskısına ramak kala bir durum… Gerçi evi tutarken emlakçısından tesisatçısına herkes “Abla buralar bekâr bayana göre değil. Keşke Fatih'te bakınsanız.” demişti ama sonra sonra alışıldı.

    Bir başka genç kadın Asude de Elif'le aşağı yukarı aynı fikirde; o da mahalle baskısına ramak kala diyor: “Ben mahallede yaşarken kendi adıma hiç bir sorunla karşılaşmadım. Mini eteğimle de gayet rahat dolaştım. Ama bir gün elinde bira şişesi olan bir arkadaşımla yokuştan aşağı yürüyorduk. Mahallenin gençleri sokakta ayakta duruyordu ve biz hiç ses çıkarmamamıza rağmen “sessiz olun, burada aileler yaşıyor” diye bizi uyardı. Tabii biz içki şişesinden bahsettiklerini anladık, hiç cevap vermedik, geçip gittik. Orada olan şu; onların hayat tarzlarına ters gelen şeyler yapıyorsanız sizi önce uyarıyorlar, yani saygı bekliyorlar. Saygı gösterirseniz sorun çıkmıyor ama sana ne istediğimi yaparım derseniz başka… Çünkü orası onların mahallesi, herkes birbirini tanıyor, zaten çoğu da akraba. Sonuçta bir sokak yukarıda bir sürü bar var ve çıkıp kimseye niye burada içki içiyorsunuz diyen yok. … Medeniyet her şeyin özgür olması demek değil ayrıca. Mesela Amerika'da barlar ve evler dışında hiç bir yerde içki içemiyorsunuz çünkü yasak. Çünkü hiç kimse parkta ya da plajda çocuğunu dolaştırırken içki içen, sarhoş bir insanla karşılaşmak istemiyor. Tophane'de de çocuklar hep dışarıda. Gece on ikiye kadar oynuyorlar.”

    Tophanelinin tek huzursuzluğu, öyle söylense de, içki değil elbette. Üzerlerinde; yıllar yıllar önce göç edip geldikleri, sevip benimsedikleri semtlerini terk etme ihtimalinin huzursuzluğu var. Zaten daha şimdiden eski ve bakımsız binalarda ucuza oturan pek çok Tophaneli, özellikle kiracılar, yerlerini yükselen kiraları karşılayabilen yazar-çizer takımına bıraktı. Emlakçıların camları kiralık ve daha çok satılık ilanlarıyla dolu. Ev sahiplerinden tesisatçı Furkan Bey, Fransız Sokağı'ndaki evini gürültü patırtıdan rahatsız olduğu için satıp Fatih'e taşındı çoktan.

    Bu şey; yani vızır vızır eşya taşıyan kamyonlar; çok sık kullanılan o kelimeye denk düşüyor: Mutenalaşma. Kelimenin karşılığı şu: Kültür sanat işleriyle uğraşanlar, fazla paraları olmadığı için daha ucuz mahallelere gider, galerisini açar, sahnesini kurar. Onları para sahipleri izler; restoranlar, kitapçılar, butikler… Derken o mahalle artık dikkat çeker. Ortaya daha da çok parası olan yatırımcılar, müteahhitler çıkar. Kiralar yükselir, evler satılır, zincir marketler açılır; mahallenin eski sakinleri bu yeni yaşam standardını karşılayamaz olur; zaten artık kendini yabancı da hissediyordur; çeker gider.

    Bu gerçeğe bir de Tophane'nin değerli koordinatlarıyla günün birinde Haliç'ten Tophane'ye uzanan bölgeyi dönüştürüp büyük bir alışveriş ve eğlence merkezi yapacak Galataport planları eklenince… Tophane sakinlerinde sanatı düşünecek hal mi kalır? Kaç yıl geçti; mahalleli öyle bienalin ya da galerilerin umduğu/sandığı gibi video falan izlemedi.

    Galerilere girmek de öyle kolay bir şey değil ayrıca. Yaşam tarzınız, üzerinizdekiler, kullandığınız kelimeler belli. Sırf yol üstünde diye bembeyaz bir galeriye girer misiniz? Kapı ağzında kurulacak göz kontağına hemencecik hazır olur musunuz? Ayrıca kimi galerilerin kapısında zil var; onu çalar mısınız? Yeni Tophane'nin en eski sanat mekânı Tütün Deposu çalışanlarından Turan Bey anlatıyor: “Mahalleden biri gibiyiz ama aslında değiliz. Bize karşı hoşgörülüler ama ince bir çizgi var. Açılışlarda paravan koyuyoruz, mahalleyle ilişkiyi kesiyoruz. Diğer türlü çok rahatsız oluyorlar. Özellikle Ramazan ayları çok önemli. Mahalleden hiç kimse gelip de sergimizi gezmedi. Çocuklara atölye yapıyoruz, onlar geliyor ama büyükler ne yaparsak yapalım gelmez.

    Sözü, ismini cismini vermek istemeyen bir esnafa bırakalım: “Galeriler bize sizin için iyi bir şey yapıyoruz diyor. Kimse de istiyor musunuz diye sormadı ama. Hepsi çok iyi insanlar, kimseye sözümüz yok da her şey biraz tepeden inme oldu, tıpkı Cumhuriyet gibi. Uyuşamadık.”

    Konuşamadıklarımız, yaklaşamadıklarımız ayrı ama Tophane esnafı gayet cana yakın aslında. Sanki oturup konuşunca, güzel güzel anlatınca birlik olunacakmış gibi. Neden olmadığını/olamadığını M.S.Ü. Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Ali Akay, İstanbulArtNews Mart sayısına anlattı: “…Ne yazık ki hoşgörünün siyasi irade tarafından bir kenara bırakıldığı bir dönemi yaşıyoruz ve bu güç gösterisinin zorla kabul ettirilmeye çalışılması sokaktaki ‘mahalle gruplarına' güven veriyor. Maalesef bu gerginliğin arkasında Türkiye'deki önüne geçilemez gibi görünen siyasi vaziyet yatıyor. …ikinci ve üçüncü olay Gezi direnişi sonrasına rastlıyor. Bu dönem zarfında Erdoğan'ın Türkiye'yi ‘milli irade' ve ‘bizden olanlar ve olmayanlar' şeklinde ayırmasının toplumda ve medya dünyasında yankı bulduğunu gördük. …Farklı görüşler ve yaşam biçimleri arasındaki ayrım artık hoşgörü sınırlarının dışına taşırılmış bulunuyor; emniyetin (özellikle de ‘yeni iç güvenlik yasasıyla') siyasileşerek bir tarafa ait olmaya doğru çağrılması iktidara yakın bazı güçlere de güven ve emniyet vermiş gözüküyor. …Siyasi otoriteyi ve gücü arkasına alan muhafazakar grupların kendi taleplerini uluorta ve kaba kuvvetle kabul ettirme cesaretini gösterdikleri bir döneme girdik. …Siyasi iradenin kendisini ‘milli irade' olarak görmeye başlamasıyla esneklik gidip yerine katı çizgiler yerleşti. Bugün katılaşmış, hoşgörüsünü kaybetmiş bir topluma doğru gidiyoruz. Ekonomik krizin de kapıda beklediği bu günlerde zor bir döneme girdik. Herkes seçimleri bekliyor; peki ama sokak güç gösterilerine doğru evrildiyse, buna nasıl dur denebilecek? …emniyet bugün güvenirliğini kaybetmiştir. Hukuka olan inanç da yitirilmiştir. …Peki böyle bir durumda kimden yardım gelecek? ...‘Ne yapmalı?' sorusunun cevabı yok gibi.”

    Yine de sözü AİCA-TR üyesi gazeteci eleştirmen Evrim Altuğ'un temennisiyle bitirelim: “…Sanırız en doğru olan, tüm tarafların düzenli, saydam, tutarlı bir gelecek uğruna kayıt altına alınması gerekli ve karşılıklı maddi manevi çıkar içinde, bir arada demokratik mevcudiyet içinde yaşamasının gözetimini öne sürecek anlayışta bir toplantı trafiğinin ortaya koyulması. Böylece tüm unsurların birbirine eşit söz ve göz seviyesinde hitap etmesi, ortak ve yapıcı programlar çıkarması mümkün olabilir görünüyor. Tam da bu noktada, bölgede resmen yetkili muhtar, belediye meclisi veya başkanı gibi otoritelerden ise mutlak bir siyasal tarafsızlık ve kamu çıkarı için kesinlikle güvence alınması ve bu süreci yapıcı olarak hızlandıracak tüm STK'larla ortak çalışılması gerekiyor. Hele ki seçim arifesinde yapılacak bu olası toplantıların bölgenin ve karar vericilerin geleceğini doğrudan tayin edeceği inancındayım.”


    0 0

    Resim ve edebiyat arasındaki etkileşimi ele alan “Eskiz Defteri: Türk Sanatında Resim ve Edebiyat İlişkisi” sergisi yarın İstanbul Kültür Üniversitesi Ataköy Yerleşkesi’nde açılacak.

    Serginin açılışında, saat 15.00’te yazar ve eleştirmen Doğan Hızlan konu üzerine bir söyleşi yapacak. Sergide Bedri Rahmi Eyüboğlu, Abidin Dino, Avni Arbaş, İlhan Berk, Cihat Burak, Burhan Uygur, Ekrem Kahraman, Metin Eloğlu, Barış Sarıbaş, Komet, Feyzan Alasya, Levent Arşiray, Remzi Töremen, Nazmi Yılmaz, Şahin Paksoy, Mehmet Pesen eserleri ile Avni Arbaş, Teoman Südor ve Yusuf Ziya Aygen’in eskiz defterleri yer alıyor. Küratörlüğünü Eda Dindar ve Büşra Sokur’un üstlendiği sergi, 11 Mayıs’a kadar görülebilir.


    0 0

    Dünyadan ve Türkiye’den pek çok sanatçıyı ve orkestrayı ağırlayacak olan 14. Mersin Uluslararası Müzik Festivali 30 Nisan’da özel bir konserle başlayacak.

    Fazıl Say’ın ‘İstanbul Senfonisi’ eseri şef İbrahim Yazıcı’nın yönetimiyle bu yıl kurulan Mersin Festival Orkestrası tarafından seslendirilecek. Festival bu yıl, 14. Mersin Uluslararası Müzik Festivali Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, Le Div4s, Die Wiener Strauss Company, Pagagnini, Hakan Aysev, Kubat, Mersin Festival Orkestrası’nın yanı sıra beste yarışmasına da ev sahipliği yapacak.

    Festivalin 30 Nisan’daki açılış konserinden sonra 2 Mayıs Cumartesi günü Die Wiener Strauss Company sahneye çıkacak. Viyana’dan gelecek topluluk, Mozart ve Strauss esintilerini Mersinli müzik severlerle paylaşacak. Göksel Baktagir’in de yer aldığı ‘Uzakdoğu’dan Anadolu’ya Esintiler’ konseriyle devam edecek festivalde, 10 Mayıs günü dünyaca ünlü 4 İtalyan sopranodan oluşan Le Div4s topluluğu, Mersin Festival Orkestrası eşliğinde konser verecek. Arp sanatçısı Bahar Göksu ve grubu, Refik Fersan ve Faize Ergin, 12 Mayıs’ta St.Paul Müzesi’nde ‘Dünyanın Yerel Müziği’ konserleriyle Mersinlilerle buluşacak. Tokyo, Moskova, Hollanda, Portekiz’den gelen bale sanatçıları ise 14 Mayıs akşamı gösterilerini sunacak.

    ZEKİ MÜREN İÇİN ÖZEL BÖLÜM

    Festivalde Zeki Müren için özel bir bölüm hazırlandı. Sanatçının çok sevilen şarkıları Batı enstrümanları ve Türk müziği sazlarından oluşan bir orkestra için yeniden düzenlendi. Makamsal özellikleri bozulmadan yeniden ele alınan bu şarkılar, 19 Mayıs’ta ‘Yerelden Evrensele Klasik Türk Müziğinden Seçmeler’ konserinde seslendirilecek.

    Çek Cumhuriyeti’nin ünlü starı Adriana Kucerova ve Bülent Bezdüz, 22 Mayıs akşamı Mersin Devlet Opera ve Balesi Orkestrası ve korosuyla sahneye çıkacak. Dünyanın sayılı ve en eski orkestraları arasında yer alan Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, Devlet Opera ve Balesi genel müdür ve genel sanat yönetmeni olan Selman Ada’nın şefliğinde ünlü şovmen Fransız piyanist Roberto d’Olbia eşliğinde 24 Mayıs akşamı konser verecek.

    Türkiye’nin ünlü tenorü Hakan Aysev ise Mersin Büyükşehir Belediyesi Kent Orkestrası eşliğinde 9 ve 10 Mayıs’ta sahneye çıkacak. Halk müziği sanatçısı Kubat ve Folklorama, festivalin “Ücretsiz Açık Hava Etkinlikleri” kapsamında Mersin Festival Orkestrası ile birlikte 15, 16 ve 17 Mayıs’ta Mersin’de olacak. Festival kapsamında bu yıl beşincisi düzenlenen Beste Yarışması’nın kazananı ise bugün açıklanacak.


    0 0

    Yağmur Dergisi’nin İstanbul’da düzenlediği iki günlük “Kur’ân-ı Kerim ve Edebiyat” sempozyumu, pazar günü yapılan oturumlarla sona erdi. Bayram Özfırat, Milli Edebiyat döneminde hazırlanan ilk Türkçe mealler üzerine yapılan tartışmalara değindiği bildirisinde, meallerin her zaman dönemin siyasî; hayatından ve fikrî; atmosferinden ayrılamayacağını ifade ederek, “Osmanlı’nın son döneminde yayımlanan Kur’ân-ı Kerim meallerinin arkasında kesinlikle siyasî; bir güç vardır.” dedi.

    Yağmur Dergisi tarafından dördüncüsü düzenlenen Uluslararası İslamî; Türk Edebiyatı Sempozyumu pazar günü yapılan oturumlarla sona erdi. “Kur’ân-ı Kerim ve Edebiyat” başlığıyla düzenlenen sempozyumun ikinci gün oturumlarında ilahiyat ve edebiyat alanından akademisyenlerin yanında edebiyat dünyasından yazarların da olması sempozyuma farklı bir hava kattı. M. Said Türkoğlu, Kibar Ayaydın, Kadir Erdal, Mustafa Oğuz gibi yazarlar da sempozyumda bildiriler sundu. Prof. Dr. Kemal Sılay başkanlığında yapılan ilk oturumda Prof. Dr. Davut Aydüz, tebliğinde bir eserde bulunması gereken temel kurguları Kur’ân’daki Yusuf kıssasından hareketle sistematik bir şekilde ortaya koymaya çalıştı. Aynı oturumda “Bir Edebî; Tür Olarak Kur’ân’da Biyografi: Hz. Musa Örneği” başlıklı tebliği ile Prof. Dr. Mustafa Akçay, biyografilerde olması gereken temel özellikleri Hz. Musa örneğinden hareketle ortaya koymaya çalıştı.

    ‘SİYASÎLER DİNİ KULLANIYOR’

    İkinci oturumda öne çıkan tebliğ ise Bayram Özfırat’ın “Milli Edebiyat Dönemi’nde (1914) Yapılan İlk Türkçe Meal ve Bu Meal Üzerine Tartışmalar” başlıklı bildirisi idi. Bu bildiride Kur’ân-ı Türkçeleştirme gayretleri ve bu anlamda yapılan ilk çalışmalar ve bu çalışmalarda Kur’ân’ın özüne verilmeye çalışılan zararlar örneklerle ortaya konuldu. “Mealler yaşanılan dönemin siyasi hayatından ve fikri düşüncelerinden ayrılamaz.” diyen Bayram Özfırat, “Osmanlı’nın son döneminde yayınlanan Kur’ân-ı Kerim meallerinin arkasında kesinlikle siyasi bir güç vardır. Hangi döneme bakarsanız bakın, buna günümüz de dahil olmak üzere iktidarlar halkı etkilemek adına en hassas noktaları olan dini, gündemlerine alarak konuşmalarını yaparlar.” dedi. Özfırat, özellikle Tanzimat döneminde Ahmet Mithat’ın bu duruma en iyi örnek olduğunu söyledi ve “Siyasilerin halkı etkilemek adına dini kullandıklarına en büyük örnek kendi döneminde Kur’ân-ı Kerim’in Türkçeleştirilmesine karşı gelen Ahmet Mithat’ın siyasi iktidarın değişmesiyle bu fikrinin tam tersini savunmaya başlamasıdır.” diye ekledi. Prof. Dr. Muhsin Kalkışım ve Doç. Dr. Şadi Aydın ise divan edebiyatının Kur’ân ile ilişkilerini ve divan edebiyatındaki Kur’ân mazmunlarını metinlerden hareketlerle örneklendirmeye çalıştılar.

    Sempozyuma Azerbaycan’dan katılan Doç. Dr. Faik Alekberov, “Azerbaycan Edebiyatı’nda Kur’ân-ı Kerim” başlıklı konuşmasında Azerbaycan sahasında da Türkçe Kur’ân tezini savunan Azeri aydınlarının olduğunu ifade etti. Aynı dönemde benzer düşüncelerin hem Osmanlı hem de Azerbaycan sahasında savunulması, dinleyenler açısından ilginç bir bilgiydi.

    Doç. Dr. Ayşen Koca, Kırgız şiirine Kur’ân’dan yansımaları, Doç. Dr. Ergün Koca ise İslam etkisinde yazılan ilk eserlerimiz Kutadgu Bilig, Atabetü’l-hakayık ve Divanı Lügati’t-Türk’teki Kur’ân ayetlerini açıklayan doyurucu konuşmalar yaptı. M. Said Türkoğlu’nun, “Cumhuriyet Dönemi’nde Yazılan Manzum Mealler ve Behçet Kemal Çağlar Örneği” başlıklı konuşması da ilgi çekiciydi. Türkoğlu, Cumhuriyet Dönemi’nde çarpıtılarak yazılan manzum mealleri Behçet Kemal Çağlar örneğinden hareketle ortaya koydu. Doç. Dr. Sezai Coşkun’un tebliği ise Sezai Karakoç’un diriliş düşüncesinin Kur’ân-ı Kerim ile ilişkisi üzerineydi. Sempozyuma Hindistan’dan katılan Abdul Sinan Nechipadup Mahamood, Risale-i Nur’un Kur’ân’ın İlk Kelimesini Açıklamasındaki İ’câzı üzerine etkileyici bir konuşma yaptı. Üstad Bediüzzaman’ın besmeleye yaklaşımını ele aldı. Kadir Erdal ise M. Fethullah Gülen’in Kırık Mızrap adlı şiir kitabındaki Kur’ân izlerini şiirlerden hareketle takdim etti.

    Sempozyuma katılan akademisyenler ve yazarların ilgiyle takip ettiği oturumlarda nitelikli bir izleyici kesimin varlığı da dikkatlerden kaçmadı. İkinci gündeki altı oturumda sunulan tebliğler ile tamamlanan sempozyumun sonunda geniş bir izleyici katılımı ile değerlendirme oturumu yapıldı. Gelecek yıl yapılacak sempozyumun konusunun izleyicilerin önerilerine göre karar verileceğinin açıklandığı oturumda bu yıl canlı yayın, simültane tercüme gibi ilklerin gerçekleştirildiği dile getirildi.

    “Edebiyatçılar ve ilahiyatçılar Kur’ân’da birleşmeli”

    Dr. Adem Balaban, “Kur’ân’da Geçen Kelimelerin Türk Diline Yansıması”nı özellikle insan isimleri üzerinden örneklendirdi. Asiye, Meryem, Musa, İbrahim, Yusuf gibi birçok ismin Kur’ân’da geçtiğini ve bu isimlerin toplumumuzda yaygın olarak kullanıldığını ifade ettikten sonra “Aleyna” gibi Kur’ân’da geçen fakat isim olma özelliğine sahip olmayan sözcüklerin de çocuklara isim olarak verilmesindeki yanlışlığa dikkat çekti. Prof. Dr. Aziz Kılınç ise bildirisinde bilmece, mani, ninni, türkü gibi anonim halk ürünlerine Kur’ân’ın yansımaları ve bu ürünlerde Kur’ân sözcüğünün nasıl geçtiği üzerinde durdu. Bu oturumu yöneten Prof. Dr. Ayhan Tekineş, oturum sonu değerlendirmesinde edebiyatçıların Kur’ân ilimleri üzerinde yüzeysel bilgilere sahip olduğunu, Kur’ân üzerine akademik çalışmalar yapan ilahiyatçı akademisyenlerin ise edebiyat konusunda yeterli donanıma sahip olmadıklarını söyledikten sonra bu iki kesimin Kur’ân etrafında birleşmeleri çağrısında bulundu.

    “Kitap çalmak da hırsızlıktır”

    “Kur’ân-ı Kerim ve Edebiyat” sempozyumunun ikinci gün oturumlarında dikkat çeken konuşmalardan biri de Prof. Dr. Abdurrahman Güzel’e aitti. Güzel, beşinci oturum sonunda konuşmacıları tek tek değerlendirdi. Olumlu yönleri ve hataları dile getirdi. Genelde takdirlerini ifade eden Prof. Dr. Güzel, kimi noktalarda eleştiri ve önerilerini söyledi. ‘Tekke edebiyatı’ yerine ‘İslam etkisinde gelişen dini-tasavvufi Türk edebiyatı’ denmesi gerektiğini söyledi. Abdurrahman Güzel, toplumda “kitap çalmanın mübah olduğu”na dair yanlış bir anlayışın yerleştiğini, bunun yanlış olduğunu ifade etti. Güzel’in ‘kitap çalmanın da bir hırsızlık olduğu’na dair sözleri salondan büyük alkış aldı.


    0 0

    Marvel’ın çizgi roman uyarlaması ‘Yenilmezler’in yeni filmine Almanya’daki sinema salonları tepki gösterdi.

    ‘Yenilmezler: Ultron Çağı’ adlı film, dağıtımcı şirketin yüksek kâr payı talebi yüzünden Almanya’da yaklaşık 700 sinemada gösterilmeyecek. Almanya’da nüfusu 50 binden az olan şehirlerdeki sinemaların büyük kısmı, dağıtımcı şirket Disney’in bilet satışlarından aldığı payı yüzde 47,7’den yüzde 53’e çıkarması üzerine filmi göstermeme kararı aldı. Almanya’da 23 Nisan’da gösterime giren film, ülkenin 193 kentindeki 686 sinemada gösterilmeyecek. Disney’in üç boyutlu (3D) gözlükler için yaptığı anlaşmayı iptal etmesi ve reklam gelirinden sinemalara verdiği payı kesmesi de bu kararda etkili oldu. Robert Downey Jr., Chris Hemsworth, Mark Ruffalo, Chris Evans, Scarlett Johansson, Jeremy Renner, Don Cheadle, Aaron Johnson, Elizabeth Olsen gibi yıldız isimlerin oynadığı ‘Yenilmezler: Ultron Çağı’, Türkiye’de 1 Mayıs’ta gösterime girecek.


    0 0

    Yazar Elif Şafak, 25 Nisan’da New York Lincoln Center’da gerçekleştirilen Dünyada Kadınlar Zirvesi’nde (Women of the World Summit) “İslam’da Kadına Yer Var mı?” konulu oturuma katıldı.

    2 bin 500 kişinin izlediği toplantıda Şafak, “Müslüman ülkelerdeki ataerkil ve Batı karşıtı zihniyetleri de, Batı ülkelerindeki İslam fobisini de aynı anda eleştirebilmek gerekir.” dedi. Suudi Arabistan’da 15 kız öğrencinin sırf başları açık diye yanan bir okuldan kaçmalarına izin verilmediği için öldüklerini hatırlatan Şafak, “Hiç kimsenin din yorumu insan hayatından daha kıymetli değildir.” diyerek, insanlığı ‘biz’ ve ‘onlar’ diye ayıran tüm söylemlere aynı derece uzak olduğunu söyledi.

    Elif Şafak, “Ortadoğu’nun Jon Stewart’ı” olarak anılan Mısırlı eski kalp cerrahı, yeni komedyen Bassem Youssef’in sorularını cevapladı. Şafak, mizahın ‘bizleri ayıran sınırları kaldırma gücünden’ bahsetti. Mizah duygusunu kaybeden toplumların demokrasiyi de kaybedeceklerini söyledi ve Türkiye’de mizahçılara karşı açılan davalardan büyük kaygı duyduğunun altını çizdi. Yazarın, Baba ve Piç romanıyla ilgili yaşadığı süreci anlatırken “Benim için oldukça gerçek dışı bir deneyimdi; avukatım Ermeni roman karakterlerini savunmak zorunda kaldı.” sözleri salondakileri güldürdü. “İfade özgürlüğü ve çoğulcu demokrasinin önemini vurgulayan Elif Şafak, yazarların, şairlerin ve gazetecilerin eserlerinin hem Türkiye’nin hem Müslüman dünyanın geleceği için önem taşıdığına inandığını belirtti. “Türkiye’de ve Ortadoğu’da insanlar, yani toplum, hükümetlerden ve politikacılardan çok daha önde, daha açık ileride.” sözü ise büyük alkış aldı.


    0 0

    Boğaziçi Üniversitesi, B+ etkinlikleri çerçevesinde başlattığı “Çoğalan Sesler” konser serisinin ilkinde Onnik Dinkjian ve Ara Dinkjian’ı ağırlıyor.

    Memleketi Diyarbakır’ın kendine özgü, renkli lehçesinde şarkı söyleyen son Ermenilerden olan Onnik Dinkjian, Ermeni ud sanatçısı ve “Vazgeçtim”, “Sarışın” ile “Yine mi Çiçek” gibi Türkiye’de de tanınan pek çok şarkının bestecisi olan oğlu Ara Dinkjian ile birlikte Boğaziçi Üniversitesi Garanti Kültür Merkezi’nde müzikseverlerle buluşuyor. Yarın akşam saat 19.30’da gerçekleşecek konser, Onnik Dinkjian’ın Diyarbakır şarkılarından oluşan yeni albümü “Diyerbekiri Hokin”in ilk konseri. Geçtiğimiz mart ayında Mira Records etiketiyle çıkan ve Dinkjian’ın Türkiye’de basılan ilk albümü olan albüm, dünyada çok az kişi tarafından konuşulan ve unutulmaya yüz tutan Diyarbakır Ermenicesini, Diyarbakır ezgileriyle buluşturuyor. Amerika’dan Türkiye’ye ve Yunanistan’a kadar uzanan müzikal bir yolculuğun ürünü olan albümde Onnik Dinkjian’ın eserlerine Ara Dinkjian’ın ud ve cümbüşü eşlik ediyor.


    0 0

    19. Afife Tiyatro Ödülleri, önceki akşam sahiplerine verildi. Geçtiğimiz yıl 100. yılını kutlayan İstanbul Şehir Tiyatroları dört dalda ödül kazandı. Ödüllerden üçünü ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’nın alması gecikmeli de olsa ‘Afife’den ŞT’ye 100. yıl jesti’ yorumlarına sebep oldu.

    19. Afife Tiyatro Ödülleri önceki akşam Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlenen törenle sahiplerine verildi. Tören her zamanki gibi açılış konuşmaları ile başladı. Önce sahneye Haldun Dormen çıktı ve Afife Jale’yi, cesaretini anlattı. Sonra, Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri İcra Kurulu Başkanı Salih Başağa, her yıl yaptığı konuşmanın bir benzerini tekrarladı. Jürinin ne kadar şeffaf olduğu, puanlama sisteminin adaleti, üyelerin kaç oyun izlediği… Afife jürisi bu yıldan itibaren oyunları bilet satın alarak seyretmiş. Bunun nedeni ‘davetimize kimse gelmedi, oyunumuzu hiçbir jüri üyesi izlemedi’ serzenişlerini kesmek. Başağa, törende yüksek ses tonuyla bu konuya dikkat çekti ve “Hiç kimse bizim oyunumuzu izlemedi diyemez.” dedi. Bugüne kadar düşünülmeyen bu basit önlem, umarız önümüzdeki yıl 20. yaşını kutlayacak Afife Tiyatro Ödülleri’ndeki klasik tartışmaları bitirir!

    Gecenin sürprizi Makedon yönetmen Alexandar Popovski’ye gösterilen teveccüh ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’na dört ödül verilmesiydi. Popovski, iki oyunuyla en iyi yönetmen dalında Afife’ye adaydı: Bir Yaz Gecesi Rüyası ve İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz… İlk oyunu yılın prodüksiyonu seçildi, ikinci oyunuyla en iyi yönetmen ödülüne uzandı. Fakat ‘vasat’ bulunan ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’nın ‘en iyi prodüksiyon’, ‘en iyi sahne tasarımı’ ve ‘en iyi yardımcı erkek oyuncu’ ödülüne layık görülmesi ‘Afife’den Şehir Tiyatroları’na yüzüncü yıl jesti’ yorumlarına neden oldu. Güzel bir jest fakat gecikmeli olduğu açık. İBB Şehir Tiyatroları, dişe dokunur bir iş yapamasa da 100. yılını geçen yıl kutladı, kurum artık 101. yaşında…

    KAYBETTİĞİMİZ USTALARA SAYGI DURUŞU

    Afife Jale Tiyatro Ödül töreninin en faydalı bölümlerinden biri bizce, bir yılda kaybedilen oyuncuların, sanatçıların hatırlatılması, onlara saygı duruşunda bulunulması. Talat Halman, Yavuz Şeker, Yaşar Kemal, Çolpan İlhan, Aytaç Yörükaslan, Melisa Gürpınar, Volkan Saraçoğlu, Alaattin Eraslan gibi isimler dışında yıllarca tiyatroya emek veren ama adını es geçtiğimiz ne çok sanatçıyı kaybettiğimizi bu törende öğreniyoruz: Ayla Aslan, Mustafa Şekercioğlu, Nedim Akkaya, Oğuz Oktay, Raif Hikmet Çam, Recep Yener, Sevda Şenol, Tuncay Gürel, Ümit İmer, Yalçın Otağ… Törende, 2015’teki 100. doğum yılı (Aziz Nesin, Haldun Taner, İBBŞT) kutlamalarının hatırlatılması da hoştu fakat biraz eksikti.

    İki buçuk saat süren ödül töreninde her zamanki gibi politik mesajlar verildi. Törenin 19 yıldır kadrolu sunucusu olan Korhan Abay, geçen yıl kaybedilenleri Yahya Kemal Beyatlı’nın aruz vezniyle yazdığını belirttiği “Sessiz Gemi” şiiriyle uğurladıktan sonra “Sanmayın lakin Osmanlı’ya hayranım /Cumhuriyettir ülküm, hem gururum hem aşkım” dizesiyle Osmanlı hayranlarına ilk politik mesajı gönderdi.

    Gecede ödül almak için sahneye gelen herkes mikrofonun başından ayrılmayı bilmedi, teşekkür üstüne teşekkür edildi. En uzun konuşan 50. sanat yılını kutlayan, Muhsin Ertuğrul Özel Ödülü’nün sahibi Prof. Zeliha Berksoy’du. Berksoy, oyunculuk serüvenini, Berlin yıllarını, öğrencilerini, hocalığını anlattı da anlattı, “Vallahi ben iyi hocayım, tiyatro zor, sanat zor” cümleleriyle davetlileri epeyce güldürdü. En başarılı genç kuşak sanatçısı seçilen Edip Tepeli, “Nükleer santral istemiyoruz.” diyerek, Cevat Fehmi Başkut Özel Ödülü’nü alan Cambazın Cenazesi oyununun yazarı Firuze Engin ise babasının ‘Kızım sakın sahnede politik meselelere girme.’ uyarısını anlatarak sanatın, insanlığın geçtiği zor süreçlere dokundular…


    En başarılı prodüksiyon:

    Bir Yaz Gecesi Rüyası

    (İstanbul Şehir Tiyatroları)

    Yönetmen: Alexandar

    Popovski (İmparatorluk

    Kuranlar Yahut Şümürz)

    Erkek Oyuncu:

    Tuğrul Tülek (İki Kişilik Yaz)

    Kadın Oyuncu:

    Aslı Yılmaz (Tesir)

    Yardımcı Erkek Oyuncu: Yavuz Şeker (Bir Yaz Gecesi Rüyası)

    Yardımcı Kadın Oyuncu: Tomris İncer (Kral -Soytarım- Lear)

    Sahne Tasarımı: Sven Jonke (Bir Yaz Gecesi Rüyası)

    Giysi Tasarımı: Candan Seda Balaban (Kral -Soytarım- Lear)

    Sahne Müziği: Orhan Enes Kuzu-Paşa Paşa Tiyatro Yahut Ahmet Vefik Paşa

    Işık Tasarımı: Yakup Çartık (Hamlet Makinesi)

    Genç Kuşak Sanatçısı: Edip Tepeli (Sırça Hayvan Koleksiyonu-ŞT)

    Yapı Kredi Özel Ödülü: ŞAHİKA TEKAND

    MUHSİN ERTUĞRUL Özel Ödülü: SEMİHA BERKSOY

    CEVAT FEHMİ BAŞKUT ÖZEL ÖDÜLÜ: Firuze Engin (Cambazın Cenazesi)


    0 0

    Modern Türk resminin önemli isimlerinden Mehmet Güleryüz’ün 9 Ocak’ta İstanbul Modern’de açılan “Ressam ve Resim: Mehmet Güleryüz” retrospektif sergisi kapsamındaki söyleşileri devam ediyor.

    Mehmet Güleryüz, sanat eleştirmeni Ahu Antmen ve sanatçı Ahmet Doğu İpek’in katılımıyla bugün saat 18.30’da gerçekleştirilecek “Bir Sanat Eğitmeni Olarak Ressam” söyleşisinde Güleryüz’ün eğitimci kimliği ele alınacak. Söyleşi dizisi, 28 Mayıs Perşembe günü aynı saatte sanatçının disiplinlerarası yaklaşımının temel noktalarından tiyatro ile görsel sanatlar arasındaki ilişkiyi ele alan “Mehmet Güleryüz’ün İzinde Resim ve Tiyatro” başlıklı söyleşiyle tamamlanacak. Bu son etkinliğin konuşmacıları ise Mehmet Güleryüz, Müge Gürman, Seçkin Selvi ve Üstün Akmen.


    0 0

    Türkiye’nin kültür politikasının sağlam temellere oturduğunu söylemek güç. Siyasetin çarkları arasında eriyip giden bu alan pek çok ülkenin en temel gündemi halindeyken devlet kanadının kültür endüstrisi üzerine ciddi kafa yormadığı açık.

    Yaklaşan seçimlerle birlikte siyasi partilerin seçim bildirgelerinde bu alanın önceki yıllar gibi çok da önemsenmeyeceğini kestirmek zor değil. Bu zayıflığın örneklerinden biri ise UNESCO’nun 2004’ten bu yana Yaratıcı Şehirler Ağı’nda Türkiye’den herhangi bir kentin olmaması. Geçtiğimiz aralık ayında beş yeni şehrin eklenmesiyle toplamda 69 kentin bulunduğu Yaratıcı Şehirler Ağı; Edebiyat, Zanaat ve Halk Sanatları, Film, Gastronomi, Medya Sanatları, Tasarım ve Müzik olmak üzere 7 farklı alanı içerirken, dünyanın dört bir yanından farklı şehirler bu ağın parçası. 32 farklı ülkeden 69 kentin yer aldığı bu ağ önümüzdeki ay Japonya’nın Kanazawa şehrinde buluşacak ve on yıllık süreci ele alacak. Bu ağa dahil olmak isteyen şehirler için yakın zamanda UNESCO tarafından başvurular kabul edilecek.

    UNESCO’nun “Kültürel Çeşitlilik Küresel İttifakı” kapsamında yürütülen bu ağa katılan şehirler Avrupa Kültür Başkenti’nden farklı olarak bu unvan o şehirde daimi olarak kalırken, unvanın şehirlere pek çok katkısı oluyor. Program, yerel aktörler tarafından yürütülen kültürel endüstrilerin yaratıcı, ekonomik, sosyal potansiyelini geliştirmeyi amaçlarken özellikle İstanbul’un bu yedi farklı alandan birkaçına girebilecek düzeyde olduğunu söylemek çok zor değil. Fakat büyük tartışmaların gölgesinde geçen, 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti deneyiminden sonra geriye ne kaldığı sorusu ülkenin kültür politikaları üzerine yeniden düşünmeyi gerekli kılıyor.

    UNESCO’nun bu ağı “Yaratıcılığı sürdürülebilir kalkınmanın stratejik bir faktörü olarak belirlemiş şehirler arasında uluslararası işbirliğini, dünyanın tüm bölgelerinde kamu ve özel sektör, meslek örgütleri, topluluklar, sivil toplum ve kültür kurumlarının dâhil olduğu ortaklıklar çerçevesinde geliştirmeyi” hedefliyor. Edebiyat Şehirleri arasında Edinburgh (Birleşik Krallık), Melbourne (Avustralya), Norwich (Birleşik Krallık), Dublin (İrlanda), Reykjavik (İzlanda), Iowa (ABD), Krakov (Polonya), Dunedin (Yeni Zelanda), Granada (İspanya), Heidelberg (Almanya) ve Prag (Çek Cumhuriyeti) gibi kentler yer alıyor. Müzik şehirleri arasında Sevilla (İspanya), Bolonya (İtalya), Glasgow (Birleşik Krallık), Gent (Belçika), Bogota (Kolombiya), Brazzaville (Kongo Cumhuriyeti), Hamamatsu (Japonya), Hannover (Almanya), Mannheim (Almanya) var. Sinema/Film Şehirleri arasında ise Bradford (Birleşik Krallık), Sidney (Avustralya), Busan (Kore), Galway (İrlanda) ve Sofya (Bulgaristan) bulunuyor. Şehirlere ekonomik, sosyal ve kültürel canlılık getiren bu unvanı almak için pek çok şehir başvuruyor.

    Siyasî; partiler için seçim bildirgesi

    İKSV geçtiğimiz ocak ayında “Seçim Bildirgeleri İçin Siyasi Partilere Kültür Politikaları Öncelikleri ve Öneriler” başlıklı bir rapor yayımladı. Vakfın kültür politikaları çalışmaları kapsamında hazırlanan 10 maddelik metinde iktidara geldiklerinde siyasi partilere yapacakları kültür sanat “vaatler”ine bir katkı niteliğindeki bildirinin maddelerinden biri “Türkiye’nin kültür-sanat alanındaki birikiminin uluslararası platformlara taşınması için, kültürel çeşitliliği ve zenginliği yansıtacak kapsamlı etkinlik programlarının hazırlanması ve kültürel diplomaside geleceğin dünya kültürüne Türkiye’nin potansiyel katkısının vurgulanması hedeflenmelidir.” şeklindeydi. Seçimlerin yaklaştığı bu ‘sıcak’ dönemlerde partiler seçim bildirgeleri açıkladı fakat öncelikli konular arasında ne yazık ki yine kültürel sorunlar yer almıyor.

    UNESCO’nun Türkiye sitesinde Yaratıcı Şehirler Ağı’na başvuru sürecine dair bilgiler mevcut, bu unvanı alan üye ülkeler arasında çeşitli işbirliklerinin şehre büyük bir canlılık getirdiği söylenebilir. Bu süreçte özellikle yerel yönetimlere büyük iş düştüğü kesin fakat öncesinde ekonomik kalkınmada büyük önem taşıyan yaratıcı endüstrilerin ülkenin kültür politikasında temel meselelerden biri olması gerekiyor.


    0 0

    Bu yıl 8-18 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirilecek 18. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali “18’in halleri” teması ile izleyici karşısına çıkacak.

    Dünya Sinema Yazarları Derneği’nin (FIPRESCI) jüri gönderdiği tek uluslararası kadın filmleri festivali olma özelliğini koruyan Uçan Süpürge’de Pakistan’dan Etiyopya’ya, Kuzey Kıbrıs’tan Yeni Zelanda’ya, Tanzanya’dan Mozambik’e, Cezayir’den Gürcistan’a, Hindistan’dan Ermenistan’a, Türkiye’den Amerika’ya 38 ülkeden 133 film, 17 bölüm altında sinemaseverlerle buluşacak. Festivali tamamı gençlerden oluşan bir kurulla yürüten Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin genç kurul başkanı Damla Sönmez, on genç sinemacıdan oluşan kurul ile seçkiyi tamamlayarak bu yıl bir ilke imza attıklarını söyledi.

    Büyülü Fener Sineması ile Çankaya Belediyesi’ne ait Çağdaş Sanatlar Merkezi festivalin bu yılki iki ana mekanı. Büyülü Fener Sineması’nda uzun metraj, Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde ise belgesel, kısa film ve canlandırmalar gösterime girecek.

    İstanbul Film Festivali’nde Bakur belgeselinin gösteriminin engellenmesinin ardından Uçan Süpürge Film Festivali’nde de kısa film dalında yönetmenler ve jüri çekildi. ‘5 Dakikada 18’ Kısa Film Yarışması’ jürisi, yarışmaya başvuran tüm filmleri ‘kazanan’ ilan etti ve görevden çekilme kararı aldı.

    Festivalde toplumdaki cinsiyet eşitsizliği de konu edilecek. Tiyatro ve sinema oyuncusu Mert Fırat’ın moderatörlüğünde, “Erkekler Soruyor! Biz Kadınları Nasıl Seveceğiz?” forumunu düzenleyecek olan Uçan Süpürge, Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Karikatür Sergisi’ni de festival boyunca Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde sergileyecek. Türkiye’de ilk kez sergilenecek ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’ sergisine 35 ülkeden 400 karikatürist eser gönderdi. Uluslararası Karikatür Kurumları Birliği’nin (FECO) yüksek puan vererek onurlandırdığı etkinlikte, 400 karikatür arasından 100 karikatür sergilenme hakkı kazandı. (www.ucansupurge.org)


    0 0

    Güneşe Yolculuk, Bulutları Beklerken, Pandora’nın Kutusu ve Araf filmlerinin yönetmeni Yeşim Ustaoğlu’nun son filmi Tereddüt’ün çekimleri sona erdi.

    4 hafta boyunca süren filmin çekimleri Sakarya’nın Karasu ilçesinin yanı sıra İstanbul ve İzmir’de gerçekleşti. Yeşim Ustaoğlu, Marianne Slot ve Titus Kreyenberg ortak yapımcılığında gerçekleşen ve başrollerinde Funda Eryiğit, Ecem Uzun, Mehmet Kurtuluş, Okan Yalabık’ı izleyeceğimiz Tereddüt, aynı ama farklı iki genç kadının psikolojik dansını sunarken mikrodan makroya, içten içe çürümenin yansımasını konu alıyor. Eylül 2014’te Busan Film Festivali’nin Asya Proje Marketi’ne seçilen ve burada Yaratıcı Yönetmen Ödülü’nü kazanan Tereddüt, 2016 yılında gösterime girecek.


    0 0

    Geçen hafta gösterime giren ‘Öğrenci İşleri’, ‘küfürsüz komedi’ yapılabileceğinin nitelikli bir örneği. Küfürsüz komedi kültürünü geliştirmek istediklerini anlatan filmin yapımcısı Yusuf Kulaksız, “Ailecek izlenebilecek bir film yaptık. Gülmeye gerçekten ihtiyacımız var.” diyor.

    İlköğretim ve liselerin yanı sıra üniversitelerin de sınav sezonuna girdiği bu günlerde, sınav stresiyle baş edemeyen öğrencilere ‘ilaç’ gibi gelecek bir film gösterime girdi. Murat Akkoyunlu, Fırat Tanış, Yeliz Şar ile Deniz Celiloğlu’ndan oluşan oyuncu kadrosuyla dikkat çeken ‘Öğrenci İşleri’, her şeyden önce ‘küfürsüz komedi’ yapılabileceğinin nitelikli bir örneği.

    Küfürsüz komedi kültürünü geliştirmek istediklerini anlatan yapımcı Yusuf Kulaksız, “Biz bir sınıf, bir sınav ve öğretmenler üzerinden bir Türkiye fotoğrafını yansıtmak istedik. Ülkemizde öğrenciler yoğun bir sınav stresi yaşıyor. Bunlara kısa bir mola verdirmek Türkiye’nin son zamanlarda yaşadığı bir gündem bombardımanında, seçim sürecinde, her gün yeni bir şeyle uyanıyoruz hayata. Bu yaşadıkları ağır gündeme kısa bir mola verdirmek asıl hedefimizdi. Küfürlerden yoksun, ailecek izlenebilecek bir film yaptık. Gülmeye gerçekten ihtiyacımız var.” diyor.

    ÖĞRENCİLER DE STRESLİ, AİLELER DE

    Talip Karamahmutoğlu’nun yönettiği Öğrenci İşleri, öğrenciler kadar ailelerin de izleyebileceği bir yapım. Yusuf Kulaksız, “Türkiye’de 10 milyon öğrenci çeşitli sınavlara girip çıkıyor. Üniversite sınavlarına giriyor, TEOG sınavlarına giriyor. Bunların aileleri de sürekli stresli bir yaşamın içerisindeler. Mesela şimdi TEOG sınavı var. Biz de bir sınav komedisi düşündük. Hayat bir sınav aslında, bu da işin metaforik yani. Komedi önemli bir dil ve biz bunu değerlendirmek istedik.” şeklinde konuştu.

    Alışılmış örneklerden farklı olarak, küfürsüz komedi yapmanın zorluklarna değinen Kulaksız, “Bizim ilk filmimiz Eşrefpaşalılar’da da tek bir küfür tek bir cinsellik sahnesi olmadan bir film yapmıştık ve yaklaşık 900 bin kişi izlemişti. Bu filmden sonra küfürsüz komedinin birçok örneği çıktı ortaya. Öğrenci İşleri filminde de zor olanı denedik. Küfürsüz komedilerin filmlerinin de yapılabileceğini gösterdik.” ifadelerini kullandı.

    Son yıllarda Türkiye’de Türk filmlerini izleyen seyirci sayısının yabancı film izleyicisini geçtiğini hatırlatan Kulaksız’ın son dönemdeki seyirci taleplerine yaklaşımı ise şöyle: “Son 6 yıldır seyircinin yerli filmlere ilgisi sürekli olarak artıyor. Bazı dönemlerde Türk filmlerini izleyen kişi sayısı yabancı filmlerini izleyen kişi sayısını geçti. İnsanlar kendilerini görmek istiyor. İnsanların kendini filmlerde bulması çok önemli, çünkü o filmlerdeki bir hikâyeyle bir konuyla bütünleşiyor. Türk sinemasının 100. yılı bu sene bu yüzden filmimizde Yeşilçam’a göndermeler de var.”


    Kısmet’in işi zor

    Talip Karamahmutoğlu’nun yönettiği, Murat Akkoyunlu, Fırat Tanış, Yeliz Şar ve Deniz Celiloğlu gibi oyuncuların yer aldığı Öğrenci İşleri, biri dershane işletmecisi diğeri müteahhit iki kardeş üzerinden Türkiye’nin eğitim sistemine dair eğlendirici bir hikâye anlatıyor. Babadan kalma bir dershaneyi zorlukla işleten Kısmet, müteahhit kardeşi İsmet’in dershanenin arsasını kendisine satması teklifini hep reddeder. Fakat bir süre sonra Kısmet’in dershanedeki işleri yolunda gitmez ve iflasın eşiğine gelir. Bunun üzerine iki kardeş bir anlaşma yapar. İkisi de birer üniversite hazırlık sınıfı açacak, en çok öğrenciye üniversiteyi kazandıranın istediği olacaktır.


    0 0

    Avrupa Film Akademisi’nin (EFA) dört yıldır sürdürdüğü Avrupalı Genç İzleyiciler Sinema Günü etkinliği, İstanbul’a da geliyor.

    25 farklı Avrupa şehrinde düzenlenen etkinlik, aynı anda İstanbul’da da yapılacak. Yapımcı Zeynep Özbatur ve Elif Dağdeviren’in öncülüğünde gerçekleşecek etkinlik kapsamında, Avrupa Film Akademisi Genç İzleyiciler Ödülleri oylamasında Türkiye’den gençler de bu yıl ilk kez oy kullanacak. 3 Mayıs Pazar günü, yaşları 12 ile 14 arasında değişen gençler, İstanbul’da Cinemaximum Meydan sinema salonunda saat 9.30’da bir araya gelecek. Gün boyunca Avrupa’daki gençlerle aynı anda My Skinny Sister (İsveç), The Invisible Boy (İtalya) ve You’re Ugly Too (İrlanda) filmlerini izleyecekler. Gençler, gün sonunda yapılacak oylamayla İstanbul’un EFA Genç İzleyiciler Ödülü adayını seçecek. Almanya’nın Erfurt şehrinde gerçekleşecek ödül töreni ile oylamalar sonucunda belirlenen en iyi filme, aynı gün ödül verilecek. Törende üç filmin yönetmeni ile oturum düzenlenecek.


    0 0
  • 05/01/15--02:11: Toz ve gölgeler...
  • Annem Sinema Öğreniyor (2006) kısa filmiyle sinemaseverlerin gönlünü çelen Nesimi Yetik, ilk uzun metraj filmi Toz Ruhu ile geçtiğimiz yıl Adana’da en iyi film ödülünü kazanmıştı.

    İstanbul’da yaşayan erkek gündelikçi Metin’in öyküsünü anlatıyor film. Kendi halinde bir dünyada yaşayan Metin’in hayatı, müşterisi Suzan Hanım’ın evinde birlikte çalıştıkları Neslihan’ın evine gelmesiyle değişir. Ama sonra Neslihan gider. Metin yine yalnızlığıyla baş başa kaldığında hayatında bir gelişme olur; bir televizyon programı onu konuk olarak çağırır.


    0 0
  • 05/01/15--02:11: Kraliçe, buzları eritiyor
  • Danimarkalı yazar Hans Christian Andersen’ın derlediği masallardan Karlar Kraliçesi, 2012’de Ruslar tarafından animasyon olarak sinemaya uyarlanmıştı.

    Aynı ekip devam filmini çekmekte gecikmedi. İlk filmde dünyayı soğuğa mahkûm eden Karlar Kraliçesi gücünü yitirmiştir. Onu yenen troller özgürlüğün tadını çıkarmaktadır fakat yeni bir düşman vardır. Dünyayı sonsuza dek buza dönüşmekten kurtarmak için yeni bir kahraman beklenir. En yakın aday da kimsenin ihtimal vermediği Troll Orm’dur.


older | 1 | .... | 284 | 285 | (Page 286) | 287 | 288 | .... | 375 | newer