Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 281 | 282 | (Page 283) | 284 | 285 | .... | 375 | newer

    0 0

    68. Cannes Film Festivali’nin programı netleşmeye başladı. 13-24 Mayıs arasında düzenlenecek festivalin ana yarışmasında yer alan filmlerin büyük çoğunluğu belli oldu.

    Festival yöneticileri Thierry Fremeux ve Pierre Lescure, Paris’teki UGC Normandie Sineması’nda düzenledikleri basın toplantısında Altın Palmiye için yarışacak ilk adayları ve Belirli Bir Bakış bölümünün filmlerini açıkladı. 1854 film arasından seçim yapmakta zorlandıklarını söyleyen Fremeux, yarışma filmlerinin tamamının önümüzdeki hafta kesinleşeceğini belirtti.

    Geçen yıl Kış Uykusu filmiyle Nuri Bilge Ceylan’ın aldığı Altın Palmiye ödülünün arasında bu yıl Nanni Moretti, Paolo Sorrentino, Gus Van Sant gibi yönetmenler yer alıyor. Üçü yarışma dışı olmak üzere 17 filmin açıklandığı ana yarışmada dört Fransız filmi, üç de İtalyan filmi yer alıyor. Coen Kardeşler’in jüri başkanı olduğu festivalde Jacques Audiard’ın Dheepan, Matteo Garrone’nin Hikâyelerin Hikâyesi/The Tale of Tales, Hou Hsiao Hsien’in Suikastçı/The Assassin, Nanni Moretti’nin Anneciğim/Mia Madre, Paolo Sorrentino’nun Gençlik/Youth, Gus Van Sant’in Ağaç Denizi/The Sea of Tree, Denis Villeneuve’nin Suikastçı/Sicario filmleri dikkat çekiyor. Açıklanan diğer filmler ise şöyle: La Loi du Marché (Stéphane Brizé), Marguerite et Julien (Valérie Donzelli), Carol (Todd Haynes), Moutains May Depart (Jia Zhang-Ke), Notre Petite Soeur (Hirokazu Kore-Eda), Mach Beth (Justin Kurzel), The Lobster (Yorgos Lanthimos), Mon Roi (Maïwenn), Son of Saul (Laszlo Nemes), Louder Than Bombs (Joachim Trier).

    Fransız kadın yönetmen Emmanuelle Bercot’un La Tête Haute filmiyle açılacak festivalde George Miller’ın Mad Max : Fury Road, Woody Allen’ın Irrational Man, Mark Osborne’un The Little Prince filmleri yarışma dışı gösterilecek.


    0 0
  • 04/16/15--18:59: Tatil, kuzuların da hakkı
  • Tavuklar Firarda ve Fare Şehri gibi başarılı animasyonların ardındaki Aardman Stüdyoları, bu kez kuzuları firar ettiriyor.

    Tavuklar Firarda’nın kalitesinde olmasa da ona yakın bir seviye tutturan filmde, çiftlikteki işlerden sıkılan kuzuların şehre yaptığı maceralı yolculuk anlatılıyor. Günlük işlerden bunalan kuzular, tatil hayaliyle yanıp tutuştukları bir gün sonu bilinmeyen bir maceraya atılır. Kaybolduklarını anlayan kuzular, çiftliğe dönmek ister, fakat dönüş yolu kaçış kadar kolay olmayacaktır.


    0 0

    Fransız sinemasının ‘nostalji’ filmi sayılabilecek Kanunun Kuvveti, seyirciyi 70’lerin polisiyesine hoş bir yolculuğa davet ediyor.

    1975’in Marsilya’sında, bölgeye yeni atanan genç polis memuru Pierre Michel’in amacı, organize suçlardaki yükselişi durdurmaktır. Pierre, French Connection adlı mafya yapılanmasını çökertmek isteyince, örgütün başındaki ünlü mafya babası Gaetan Zampa’nın hedefi haline gelir. Her ikisi de birbirinden kurtulmak için daha önce denenmemiş olanı denemek zorundadır.


    0 0
  • 04/16/15--18:59: Bir yanımız hep eksik
  • Sansür krizinin patlak vermesiyle festivalden çekilen Altın Lale Ulusal Yarışma filmlerinden biri olan Eksik, festival bitmeden gösterime giriyor.

    Genç oyuncu Barış Atay’ın ilk kez kamera arkasına geçtiği film, 12 Eylül 1980 darbesinin bir ailenin üzerindeki 30 yıllık yıkıcı etkisini anlatıyor. Melek ile birbirinden ayrı büyümek zorunda kalan iki oğlu, Türker ve Devrim arasındaki ilişkiye odaklanan film, anne ve oğullarının yıllarca derinlerde sakladığı öfkeye, geçmişte kalmış bir kırılmanın parçalarını birleştirme çabasına tanıklık ediyor.


    0 0
  • 04/16/15--20:56: Bir evlilikten manzaralar
  • Charlie McDowell’ın yönettiği Tek Aşkım/The One I Love, türler arasında incelikle gezinen anlatımı ve oyuncu performanslarıyla öne çıkıyor. Usta oyuncu Malcolm McDowell’ın oğlu, ilk filminde cesur bir iş çıkarıyor. Evlilik terapisi temasından yola çıkan film, farklı türlere açık bir evren oluşturma konusunda şaşırtıcı bir beceriye sahip.

    Hayat, düzen ve monoton kelimelerinin arasındaki nüanslarda, gel-gitlerde saklı. Kimse yeknesak, sıradan bir hayatı istemezken, bir yandan da her dilde, “Düzenli bir hayatım olsun” temennisi… Tam da insana yaraşır bir muamma; hem şarabı içeyim hem başım dönmesin! Düzene duyulan ihtiyaç ve tekdüzelikle mücadele, evliliğin kaba bir özeti… İnsanın görece düzensiz, dağınık hayatını bir düzene sokan dönüşümlerin başında gelen evlilik, heybesinde monotonlukla birlikte gelir. Sonra o ezeli çelişki; sıradanlığın getirdiği rehavet ile heyecan ve başka dünyalar özlemenin birbirini aşındırıp durması… Böyle bir şeydir evlilik.

    Bu yaman çelişkiye sinemanın kayıtsız kalması düşünülemezdi. Sinema tarihinin köşe başları, kendi başına tür oluşturabilecek sayıda ve nitelikte ‘evlilik filmleri’yle çevrili. Bergman’ın Bir Evlilikten Manzaralar’ı, Rossellini’nin İtalya’ya Yolculuk’u, Woody Allen’ın Annie Hall’u ilk elden akla gelenler. Tek Aşkım / The One I Love, bu halkaya eklenecek kadar üst düzey bir yapım olmasa da türler arasında incelikle gezinen anlatımı, atmosfer oluşturmadaki başarısı ve oyuncularıyla dikkat çekiyor.

    Boşanmanın eşiğine gelmiş Ethan (Mark Duplass) ve Sophie (Elisabeth Moss), gittikleri evlilik terapistinden ilginç bir teklif alır. Terapistleri, evliliklerine şans tanımaları için baş başa geçirecekleri bir hafta sonu tatili ayarlar onlara. Şehirden uzak, doğayla iç içe, güzel bir kır evine giderler. Bekledikleri gibi romantik ve eğlenceli başlayan hafta sonu kaçamağı, giderek ilginç bir hal alır. Kaldıkları evin misafir kulübesinde kendilerinin birebir aynısı olan bir adam ve kadın ile karşılaşırlar. Ancak bu ‘ikinci’ Ethan ve Sophie, asıllarından çok daha iyi, nazik, anlayışlı ve bir ömür geçirilesidir. Evliliklerini kurtarmaya çalışan Ethan ve Sophie, kanlı canlı karşılarında duran ‘ideal’ halleriyle imtihan oldukça olaylar çığırından çıkar…

    Usta oyuncu Malcolm McDowell’ın oğlu, yönetmen Charlie McDowell, ilk filminde cesur bir iş çıkarıyor. Evlilik terapisi temasından yola çıkan hikâyede farklı türlere açık bir evren oluşturma konusunda şaşırtıcı bir beceriye sahip. Genç yönetmen, Amerikan bağımsız sinemasında, son birkaç yıldır da Girl dizisi vesilesiyle televizyonda revaçta olan mumblecore (az mekanda, az karakter ile gündelik diyalogların ve doğaçlamaların olduğu, sıradan ve doğal öykülere sahip bağımsız filmler) alt türünü ana türler ile etkileşime sokmayı başarıyor. Romantik koldan ilerleyen bir evlilik terapisi olmaya elverişli hikâye, bildik ama lezzetli sürprizler sayesinde gerilim ve bilim-kurgu evreniyle kesişiyor. Paralel evren teması ve karakterlerin şüpheye düşmesi, romantik komedi örgüsünü bir anda tekinsiz bir bilim-kurguya çeviriyor. Finaldeki belirsizlik ve daha da derinleşen şüphe, filme devam kapısı bile aralayabilir.

    BENDEN ÖTE BENDEN ZİYADE

    Dostoyevski’nin Öteki’sine kadar uzanan alt benlik, iç dünyamızın karşımızda tecessüm etmesi, Tek Aşkım’ın motifi. Başlarda eğlenceli bir oyun olarak kullanılan ‘öteki’, bir süre sonra gerilimin ana malzemesine dönüşüyor. Gerçek ile sanalın, asıl ile kopyanın birbirine karışması, hatta birbirinin yerini alması, günümüz dünyası, özellikle de yaşadığımız topraklar açısından tanıdık bir mesele. Bu açıdan, filmi izleyecekler evlilik, kadın-erkek beklentileri ve kişisel özdeşlemelerden ayrı olarak toplumsal çağrışımlar da yakalayabilir. Hikâyenin sürprizli, değişken yapısı ve yönetmenlik dokunuşları bir yana, Tek Aşkım’ın en büyük kozu oyuncu performansları. Bağımsız film sektörünün öne çıkan yapımcılarından Duplass Kardeşler’in Mark’ı, -Fitzgerald’ın deyişiyle- “az önce birini öldürmüş gibi” tekinsiz, şüpheci yüzü ve bakışlarıyla Ethan karakteri için biçilmiş kaftan. Üstelik gözlüklü hali fena halde Orhan Pamuk’u andırıyor, neredeyse o! Mad Men dizisiyle parlayan Elisabeth Moss ise özellikle ikinci benliğinde filmin ihtiyacı olan dişil gerilimi perdeye başarıyla yansıtıyor. Sözün özü, Tek Aşkım, farklı türlere açık yapısı, gerilim ile mizahı buluşturmadaki şaşırtıcı becerisi ve oyuncu performanslarıyla adından söz ettiren bir film.


    0 0

    Her yıl merak ve heyecanla beklenen ESKADER 2014 Ödülleri töreni, bu hafta sonu İstanbul Fatih'te gerçekleşiyor ve ödüler sahiplerine veriliyor.

    28 dalda 30 ayrı kişi ve kuruma verilecek ödüllerde “Özel Ödülü” Prof. Dr. Salih Tuğ, Üstün Hizmet Ödülleri'ni Prof. Dr. Kemal Eraslan, Neyzen İlyas Çelikoğlu ve Emine Gürsoy Naskali alacak. Ahmet Efe, Sabri Koz, Ahmet Yaşar Ocak, Muhittin Serin, Münip Utandı, Mustafa Fayda, Mahmut Erol Kılıç, Orhan Kurt ve Toron Karacaoğlu ödül alacaklar arasında bulunuyor. Kurum olarak İnsan Yayınları, İBB Kütüphaneler ve Müzeler Müdürlüğü ile İBB Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı'na da çeşitli dallarla ödül takdir edildi. Programda Münip Utandı ve Fırat Kızıltuğ salonu dolduracak olan dinleyicilere iki konser verilecek.

    Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği'nin (ESKADER) artık bir geleneğe dönüşen Kültür Sanat Ödülleri, Ali Emiri Efendi Kültür Merkezi'nde 18 Nisan Cumartesi saat 13.00'ten itibaren sahiplerini buluyor. Tören dolayısıyla saat 12.00'de üç ayrı sergi açılıyor. Ziyaretçiler, “Ödül Kazanan Eserler”, “ESKADER Kültür Sanat Faaliyetleri” ve “Basında ESKADER” sergilerini gezebilecekler. Sunucu Selahattin Kocaarslan'ın takdimini yapacağı tören, ses sanatkârı Münip Utandı'nın Türk müziğinden seslendireceği eserlerle başlayacak. Daha sonra ödüller, sahiplerine takdim edilecek. Ödülleri daha önce ödül almış olan yazarlar, sanatkârlar ve akademisyenler verecek.

    ESKADER Başkanı Şerif Aydemir, ESKADER Ödülleri'nin derneğin kuruluş amacı doğrultusunda verilmesinin kararlaştırıldığını belirterek 2008 yılından bu yana açıklanan ödüllerin kültür sanat camiası tarafından büyük ölçüde tasvip ve takdir edilmesinin ödüllerin devamlılığı konusunda kendilerine güç kazandırdığını ifade etti. “Ancak, iman irfan aşk ahlâk ve edeple tezyin edilmiş bu eserlerle yeni nesillerimiz kimlik ve şahsiyet kazanacaklardır. Medeniyetimizin ana sütunları olan edebiyat, güzel sanatlar, musiki ve mimari gibi alanlarda göz ve gönül dolduran gayretleri, eserleri, çalışmaları görmezlikten gelemezdik, onlara bî;gâne kalamazdık. Zihnimizi, gönlümüzü, muhabbetimizi ve elimizi onlara uzatmak zorundayız.” diyen Şerif Aydemir, yeni bir medeniyet tasavvuru inşasına bu ödüllerle katkı sumak istediklerini kaydetti.

    ÖDÜL ALANLAR

    1- Araştırma: İhsan Süreyya Sırma / Müslümanların Tarihi (Beyan Yayınları)

    2- Biyografi: İlker Dere / Tahsin Banguoğlu (Akıl Fikir Yayınları)

    3- çocuk Edebiyatı: Ahmet Efe (Bütün çocuk kitaplarıyla, Nar Yayıncılık)

    4- Deneme: Cengiz Aydoğdu / Yalnızlık Muhatap İster (Ötüken Neşriyat)

    5- Dergi: Ay Vakti

    6- Halk Edebiyatı: Sabri Koz / Karacaoğlan – Köroğlu (Kitabevi Yayınları)

    7- Hâtıra: Ahmet Yaşar Ocak / Arı Kovanına Çomak Sokmak (Timaş Yayınları)

    8- Hikâye: Fatma Pekşen / Güldönümü (Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları)

    9- İnceleme: Şemsettin Şeker / Tanzimat Fikri ve Edebiyat (Dergâh Yayınları)

    10- Klâsik Türk Sanatları: Prof. Dr. Muhittin Serin (Hat Sanatkârı)

    11- Kitap Yayıncılığı: İnsan Yayınları

    12- Kurum: İBB Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğü

    13- Kültür Projesi: “İstanbul Kore'de 2014” Projesi ile İBB Kültür ve Sosyal İşleri Daire Başkanlığı

    14- Mahallî; Basın: Arapgir Postası Gazetesi

    15- Mizah: Sait Coşar / Karikatürün Aynasında Edebiyatçılar (Kapı Yayınları)

    16- Monografi: Mustafa Özçelik / Yunus Emre'nin Dostları (Büyüyen Ay Yayınları)

    17- Müzik: Münip Utandı (ses sanatkârı)

    18- Okumaya Teşvik: Şenol Koca / Düzce - Kaynaşlı Kaymakamı

    19- Roman: Mürsel Gündoğdu / Vezir – Nizamülmülk (Nesil Yayınları)

    20- Sinema: İhsan Kabil (Sinema yazarı ve eleştirmeni)

    21- Şiir: : Nurettin Durman / Derin Yara (Profil Yayınları)

    22- Tarih: Prof. Dr. Mustafa Fayda / Hulefâ-yı Raşî;dî;n Devri (Kubbealtı Neşriyatı)

    23- Tasavvuf Kültürü: Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç

    24- Televizyon Dizisi: Yedi Güzel Adam (TRT1 Televizyonu)

    25- Temaşa Sanatı: Orhan Kurt (Karagöz ustası)

    26- Tiyatro: Toron Karacaoğlu (Şehir Tiyatroları)

    27- Üstün Hizmet Ödülü: Prof. Dr. Kemal Eraslan

    28- Üstün Hizmet Ödülü: İlyas Çelikoğlu

    29- Üstün Hizmet Ödülü: Emine Gürsoy Naskali

    30- Özel Ödül: Prof. Dr. Salih Tuğ

    SALİH TUG


    KEMAL ERASLAN


    NEYZEN İLYAS ÇELİKOĞLU


    EMİNE GÜRSOY



    0 0

    Edebiyat tarihi, kırgın yazarlar ile onları mutlu edemeyen yayıncılarla doludur. Pek çok yazarın yayıncısıyla yaşadığı imtihan kimi zaman büyük kırılmalara neden oluyor.

    Yazarın aynı dili konuştuğu bir yayınevini daha da önemlisi bir editörü bulması kolay değil. Hem yazarın hem de yayıncının birbirine karşı sorumlulukları olduğu kesin. Bu ilişkinin iyi-kötü tecrübeleri bir yana Amerika ve İngiltere'den 812 yazarın katıldığı “Yayıncınızı seviyor musunuz?” başlıklı soruşturmaya göre yazarlar yayıncılardan rahatsız! Yayıncıların kendileriyle daha iyi bir iletişimde olmaları gerektiğini, teliflerin daha yüksek olmasını ve dijital teknolojilere karşı daha hevesli olmalarını dile getiren yazarların birçok eleştirisi var. Geçtiğimiz hafta Britanya'nın önemli yayıncılık dergilerinden The Bookseller'da yayımlanan ve Harry Bingham (Britanya) ile Jane Friedman (Amerika) adlı yazarların hazırladığı araştırma, geleneksel yayıncılık, yayınevi memnuniyeti ve edebiyat ajanı ve kişisel yayıncılık gibi konular üzerine odaklanıyor. Soruşturmaya katılan yazarlar Perseus ve Bloomsbury gibi yayıncılık sektörünün önemli isimleriyle çalışıyor.

    Soruşturmaya baktığımızda yazar ve yayıncı arasındaki ‘memnuniyet' ilişkisini masaya yatıran veriler var. Araştırmaya katılan yazarların yüzde 75'i, yayınevinin performansı konusunda kendilerinden herhangi bir görüş alınmadığını, bir başka deyişle eleştirilerinin önemsenmediğini dile getiriyor. Yazarların sadece yüzde 7'si yayınevlerinin kendilerine iyi telif verdiğini belirtirken, yüzde 43'ü yayınevinin editöryal desteğini çok iyi buluyor. Amerikalı yazarların yüzde 37'si sahip oldukları şimdiki koşulları bir sonraki kitabı için bir başka yayıncı teklif ederse kabul edeceğini, Britanyalı yazarların yüzde 39'u ise yayınevi değiştirmeyi düşünmeyeceğini aktarıyor. Soruşturmaya katılanların yüzde 61'ini bir ajan temsil etmekte ve sadece yüzde 20'si yeni bir yazar ajanı ile çalışabileceğini dile getiriyor. Öte yandan yazarlar, kariyer önerileri açısından kendi editöründen çok onu temsil eden ajanına güvendiklerini belirtiyor. Soruşturmaya katılan yazarların yüzde 57'si yayıncıların dijital teknolojilere karşı biraz gevşek davrandığını söylüyor. Yazarların yüzde 28'i yayınevinin kitabı pazarlama konusunda hiçbir girişimde bulunmadığını belirtirken, yüzde 22'si genel itibarıyla iyi bir strateji geliştirildiğini aktarıyor.

    Yayıncılar tıpkı politikacılar gibi

    Britanya Yayıncılar Birliği Başkanı Richard Mollet, araştırmanın yayıncılar için ufuk açıcı bir sonuç verdiğini ve yayıncıların ne tür eksikliklerinin olduğunu gözler önüne serdiğini belirtiyor. “Yayıncı olsaydım bu araştırmanın sonucu beni endişelendirirdi.” diyen Yazarlar Derneği Başkanı Nicola Solomon yayıncının yazarıyla ilgilenmesi ve özellikle dijital çağda telifler konusunda yazarların memnun edilmesi gerektiğini söylüyor. “Herhangi bir siyasetçinin berbat ettim, dediğini duydunuz mu?” diye soran yazar Tracy Chevalier ise yayıncıların da tıpkı politikacılar gibi davrandıklarını, hatalarını kabul etmekten öte, özür dilemeyi bile bilmediklerini söylüyor. Türkiye’deki durumun da çok farklı olduğunu söyleyemeyiz.


    0 0

    TÜYAP ve Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği ile düzenlenen 20. İzmir Kitap Fuarı bugün Kültürpark’ta başlıyor.

    Bu yıl 400 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla düzenlenecek fuarda söyleşi, şiir dinletileri, panel ve çocuk etkinlikleriyle birlikte 150 etkinlik düzenlenecek. Onur konuğu şair Süreyya Berfe’nin olduğu fuarda aralarında Can Dündar, Canan Tan, Ayşe Kulin, Hakan Günday, İlber Ortaylı, Deniz Kavukçuoğlu, Ece Temelkuran, Ali Kırca, Yüksel Pazarkaya, Mine Söğüt, Enver Aysever, Haydar Ergülen, Ercan Kesal, Semih Poroy, Zeynep Oral, Nihat Behram, Ataol Behramoğlu’nun da bulunduğu pek çok yazar ve şair okurlarıyla bir araya gelecek. 26 Nisan’da sona erecek olan fuar, her gün 11.00-20.00 saatleri arasında, kapanış günü ise saat 19.00’a kadar ziyaret edilebilir. Giriş ücretsiz.


    0 0

    “Behçet hocayla tanışmam 1958 yılında oldu. Biz çiçeği burnunda yazarlardık; Onat Kutlar, Kemal Özer, Adnan Özyalçıner…

    O ilk edebiyat matineleri döneminde büyük starlardan önce, bizi de uvertür gibi çağırırlardı bir şeyler okumamız için. Çok kalabalık olurdu salonlar, oturacak yer bulunmaz, insanlar ayakta kalırdı. Ve her hafta başka bir yerde yapılırdı. Bir gün Behçet hoca dedi ki: ‘Ne olacak bizim bu halimiz? Her hafta bir yerde okuyoruz, Müzeyyen Senar’ı geçtik.’ Ülkü Tamer, şiirin duru sesi Behçet Necatigil ile olan bu anısını anlattıktan sonra elbette kimse gülmesine engel olamadı. Salonu dolduran hemen herkesin en sevdiği, en saydığı şairdi Necatigil; tam 36 yıl önce bu dünyaya gözlerini yumup aramızdan ayrıldı. 1980 yılından bu yana verilen Behçet Necatigil Şiir Ödülü bu yıl, şairin doğum günü olan 16 Nisan’da Kabataş Erkek Lisesi Eğitim Vakfı Sabancı Kültür Merkezi’nde düzenlenen törenle Ülkü Tamer’e verildi.

    Necatigil ailesi adına ilk sözü Ayşe Sarısayın aldı. Babasının Berlin’den kız kardeşi Fahamet’e yazdığı bir şiir-mektubu okudu. Sonra Selim İleri… Şiirin büyük ustasıyla tanışma hikâyesini anlattı önce, ardından da hayatındaki vazgeçilmez konumunu: “Yaşadığımız ülkenin sorunları, şunlar bunlar, hemen hepsini önceden görmüş de yazmış gibi geliyor. Bir kırılıştan, bir üzüntüden uzaklaşmak istediğim, bir avuntu aradığım vakit, Necatigil’in dizeleri ezbere aklıma geliyor. Hayatımın en derin insanı, en büyük yoldaşı Behçet Necatigil oldu…” Ülkü Tamer de ödülünü aldıktan sonra anlattı Necatigil ile ilk temasını “Kabataş Lisesi’nde öğretmen olduğunu biliyorduk. Oradaki arkadaşlara gıpta eder, onları kıskanırdık. Çünkü hocaları Behçet Necatigil’di, oysa bizim hocamız da Behçet’ti ama Behçet Kemal Çağlar’dı.”

    Ona göre Necatigil’den etkilenmemiş herhangi bir genç şair yoktu Tamer’in döneminde. “Necatigil’in bütün genç yazarlar üzerinde etkileri olmuştur. Kesinlikle bu inkâr edilemez. Çok önemli, çok değerli bir sanatçıydı. O dönemi yaşamış genç bir yazarın, ondan etkilenmemiş olması biraz olanaksız.” Necatigil ve dönemindeki şairlerin şiirinin neden dün yazılmış hissi verdiğini sorduğumuzda ise, Tamer bunu hayatı şiirlerine yansıtmalarına bağlıyor. “O dönemin şairleri benim de en çok sevdiğim şairler: Behçet Necatigil, Necati Cumalı, Sabahattin Kudret Aksal, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Külebi… Hayatın içinden geliyorlardı, hayatı anlatıyorlardı ve şiirde son derece önemli olan yalınlık denen şeyin üstesinden gelmeyi başarmışlardı.”


    0 0
  • 04/17/15--22:03: Ödünç alınmayan kitaplar
  • Hep en çok okunan kitapların peşindeyiz. Kitapçılarda onlar göz önünde. Dergilerde, kitap eklerinde onlar anlatılıyor. Korsanlar üst geçitlerde onları satıyor. Hatta kütüphanelerden ödünç alınanlar bile onlar. Peki ya okunmayanlar; hiç okunmayan, hatta kütüphanelerden ödünç bile alınmayanlar…

    Bir kitap düşünün… Yazılalı yıllar olmuş; kütüphaneye girmiş, numaralandırılmış, rafa dizilmiş, tozlanmış, silinmiş, sonra yine tozlanmış ve yine silinmiş ve yine. Kütüphanedeki yüz binlerce kitap arasında sıranın kendisine gelmesini beklemiş ama nafile. O sıra hiç gelmemiş. Günün birinde onu ödünç alan değilse de merak eden biri çıkmış, bir sanatçı, bu yıl 56. Venedik Bienali’ne de davet edilen Meriç Algün Ringborg.

    Ringborg, talep edilmeyen kitaplardan oluşan ‘Ödünç Alınmamış Kitaplar Kütüphanesi’ni kurmak amacıyla ilk, 2012 yılında Stockholm’deki Halk Kütüphanesi’yle temasa geçmiş. Hemen ardından New York’ta bir kütüphaneyle… Daha sonra 2014’te arka arkaya Avustralya’da, Güney Amerika’da ve Atina’da birer kütüphaneyle işbirliği yapmış. Sanatçının Türkiye’de çalıştığı ilk kütüphane ise 1999’da kurulan Sabancı Üniversitesi Bilgi Merkezi.

    Sabancı Üniversitesi Bilgi Merkezi’nde 114.000 kitap var ve ‘Ödünç Alınmamış Kitaplar Kütüphanesi’ yaklaşık 650 kitaptan oluşuyor. Hangilerinin –tek tek saymak mümkün değil ama en azından konu olarak- talep edilmediğine gelince… En çok dikkat çekenler arasında teknolojik gelişmelerle ilgili kitaplar var. Onları İstanbul’la ilgili tarih kitapları, sanat kitapları ve kataloglar izliyor. Aralara sızan bir sürü başka kitap da var: Hıfzı Topuz’dan Türk Basın Tarihi, Vedat Günyol’dan Devlet İnsan mı?, Rauf Orbay’dan Siyasi Hatıralar gibi.

    Çok okunan kitaplar nasıl birbirine yakın, hatta neredeyse aynıysa hiç okunmayan kitaplar da bir o kadar uzak ve başka başka. Hiç tahmin edilmeyen, yok artık dedirten bir sürü kitap hiç okunmadan kalmış. Ringborg’u en çok şaşırtansa New York’taki kütüphanede hiç ödünç alınmadan yıllarını geçirmiş bir klasik: Kafka’nın Dava’sı.

    KUYRUK UZAMAYA DEVAM EDER

    Meriç Algün Ringborg, kütüphanelerdeki ödünç alınmayan kitapları bir araya getirip yeni bir kütüphane kurarken kitapların fiziksel varlığından çok kurulmuş sistemlerin ortaya çıkardığı arada kalmışlıklarla ilgilenmiş aslında. Bizimse bizzat, tek tek o kitaplar çekiyor ilgimizi. Kütüphane rafları arasına saklanmış, hiç talep görmemiş kitapların peşine düşmek istiyoruz ama sadece istiyoruz. Çünkü temas kurduğumuz pek çok kütüphanede ya ödünç verme sistemi yok ya da ödünç kitaplarla ilgili herhangi bir bilgi paylaşma hevesi.

    Paylaşımcı olan kütüphanelerin önündeki engelse teknoloji. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Kütüphanesi’nden Hakkı Bey’in dediği gibi: “Kütüphanede 65 bin kitap var. Herhangi bir kitabın ödünç alınıp alınmadığını anlamak için sisteme adını yazmak lazım. Hepsi için tek tek bu işlemi nasıl yapalım? Mümkün değil. Ama isterseniz en çok ödünç alınanları hemen söyleyelim.” Sizi mi kıracağız, peki: En çok okunanlar arasında başta Sedad Hakkı Eldem var. Sonra Gombrich’ten Sanatın Öyküsü, Sezer Tansuğ’dan Resim Sanatının Tarihi, Shakespeare’den Macbeth ve Hamlet, Orhan Pamuk’tan Benim Adım Kırmızı ve Yeni Hayat, Oğuz Atay’dan Tutunamayanlar, Dostoyevski’den Yeraltından Notlar ile Suç ve Ceza.

    İstanbul’un en çok ödünç veren kütüphanelerinden Orhan Kemal İl Halk Kütüphanesi’nde de durum aynı: O dediğimiz mümkün değil ama istersek en çok okunanlara ulaşabiliriz. Hatta hemen ezberden sayabiliriz bile: Montaigne’den Denemeler, Oğuz Atay’dan Tutunamayanlar, Albert Camus ve Dostoyevski’lerin hemen hemen hepsi, son günlerde, bilhassa vefatından sonra Yaşar Kemal’in İnce Memed’i.

    Bu durumda en çok ödünç alınan ve doğru orantıyla en çok okunanlar, kütüphanelerden bağımsız olarak neredeyse aynı kitaplar. Üstelik de kütüphanenin sunduğu bunca eşitlikçi düzene rağmen: Tüm kitaplar ücretsiz, kimse yönlendirme yapmaz, en çok okunanla hiç okunmayan yan yana durur filan… Ama yine de değişmez bir dünya düzeni; bir yerde kuyruk varsa uzamaya devam eder. Küratör Işın Önol şöyle açıklıyor bunu: “Dikkat kümelenmeye meyillidir, tıpkı sermaye ve insanlar gibi… Çok okunan kitaplar daha çok kişi tarafından okunur; zenginler, zenginliklerine daha büyük oranlarda zenginlik katar… Herkesin okuduğu az sayıda kitap var. Ama aynı zamanda, kimsenin varlığından dahi haberdar olmadığı yığınla kitap daha…”

    Yine de eğer hiç ödünç alınmamış birtakım kitapları görüp kurcalamak isterseniz şansınız yok değil. Onların azıcığı Ringborg’un ‘Ödünç Alınmamış Kitaplar Kütüphanesi’nde. Kütüphane, 26 Temmuz’a kadar devam edecek ‘Buluşma…Reunion’ isimli sergi kapsamında Sakıp Sabancı Müzesi’nde.


    Başarısız olan hangisi?

    Ödünç alınmayan kitapların tespiti kütüphanelerin koleksiyon yönetimleri için çok gerekli. Örneğin Kadir Has Üniversitesi Bilgi Merkezi Müdürü Mehmet Manyas, hangi kitapları depoya kaldıracaklarına bu bilgiler ışığında karar verdiklerini söylüyor ve ekliyor: “Her kitabın bir okuyucusu vardır. Ödünç alınma/alınmama oranı kütüphanenin başarı ya da başarısızlığını gösterir. Yoksa kitabın iyi ya da kötülüğünü değil. Öte yandan kütüphanelerdeki referans yani kaynak kitaplar ödünç verilmez ve en çok onlar okunur. Boğaziçi Üniversitesi Kütüphanesi danışmanı Köksal Seyhan’ın da dediği gibi, “Açık raf sistemine sahip bir kütüphanede kitapların kullanılması için muhakkak ödünç alınarak dışarı çıkartılması gerekmez. Özellikle roman dışındaki kitaplar kütüphane içinde de kullanılabilir. Bu açıdan bakınca ödünç alınmamış bir kitabı, kullanılmayan/okunmayan bir kitap olarak değerlendirmek çok zor olur.”


    0 0

    22 Nisan’da Moda Kitap’ta başlayacak Film Analizi Seminerleri’nde sinema yazarı Ercan Dalkılıç ders verecek.

    Beş hafta boyunca devam edecek seminerlerde, dünya sinemasından çeşitli örnekler eşliğinde “bir filmi analiz edebilmek için” izlenmesi gereken yolun ilk adımları ele alınacak. Temel film analizi yöntemlerinden başlanarak sanat sineması ve endüstriyel sinema arasındaki farklılıklar, sinemada Godard devrimi, kült sinema, Hollywood’da liberalizm vb. birçok başlık altında tartışma, ekol, akım ve konuların işleneceği seminer 20 Mayıs’ta sona erecek. 22 Nisan’dan itibaren her hafta çarşamba akşamı 19.00-21.00 saatleri arasında düzenlenecek seminerler Kadıköy’deki Moda Kitap’ta gerçekleşecek. (0216 349 48 46)


    0 0

    Online kitap devi Amazon’un en çok satan ilk iki kitabının yetişkinler için boyama kitabı olduğunu söylemek kuşkusuz şaşırtıcı bir durum. Bu beklenmedik başarının tuhaflığı bir yana Britanya’da en çok satan 10 kitabın beşinin de bu tür kitaplar olması kafaları iyice karıştırmaya başladı. Bu kitaplardan biri olan Johanna Basford’un Esrarengiz Bahçe’si geçtiğimiz günlerde Türkiye’de de yayımlandı.

    Alberto Manguel ideal okur çok satan listelerine itibar etmez dese de öyle ucundan neler çok satıyor diye bakmadan etmek zor bir uğraştır. Dönemin ruhunu ve eğilimlerini yansıtan bu listelerin seneler sonra ilgilisine büyük bir malzeme olacağı kesin. Bu çok satan listelerinin nasıl şekillendiği bir yana, dünya online kitap devi Amazon’un en çok satan ilk iki kitabının yetişkinler için boyama kitabı olduğunu söylemek kuşkusuz şaşırtıcı bir durum, bu beklenmedik başarının tuhaflığı bir yana Britanya’da en çok satan 10 kitabın beşinin de bu tür kitaplar olması kafaları iyice karıştırmaya başladı.

    iki yılda 1,4 milyon adet satıldı

    Harper Lee’nin temmuz ayında yayımlanacağı duyurulan Go Set a Watchman (Git Bir Gözcü Ayarla), Amazon’da uzun bir süre çok satanlar listesinin tepesinde iken bu herkesin beklediği kitabı geride bırakan boyama kitaplarının başarısı dikkat çekici. Dünya çapında popüler olan bu kitapların ardındaki sırrı kestirmek kolay değil. Bu konuda çıkar bir yol bulmak için teoriler üretme yoluna gidenler var. İskoçyalı çizer Johanna Basford’un Esrarengiz Bahçe (Her Yaş İçin Bulmaca, Boyama ve Desen Tamamlama Kitabı) Mart 2013’ten bu yana dünya çapında 1,4 milyon satış rakamına ulaşmış durumda. Amerika ve Britanya’da çok satan ve Türkçede de 13 Nisan’da yayımlanan kitabın arka kapağında şu cümleler yer alıyor: “Bu gizem için kitabın kapağını araladığınızda bin bir şeklin ve ahenkli kıvrımın ortasında bulacaksınız. Hem çocuklar hem de kalemin esrarına kapılmış yetişkinler bu kitabın her sayfasında tabiattan esinlenerek hazırlanmış çizim maceraları, gizlenmiş ve bulunmayı bekleyen ilginç canlılar, hayatın bin bir rengini kullanabilecekleri tuvallerle karşılaşacak. Her biri elle hazırlanmış enfes bulunmayı, hayal gücünüzle tamamlanmayı boş alanlar ve keyfinizce renklendirebileceğiniz resimler sizi bekliyor.”

    Johanna Basford, Esrarengiz Bahçe’nin ardından birkaç hafta önce “Enchanted Forest” adlı şimdiye kadar 226 bin satan kitabını yayımladı. Basford boyamanın büyük bir rahatlatıcı etkisi olduğu kanaatinde ve insanların bu yüzden bu kitaplara ilgi gösterdiğini düşünüyor. Başarının ardında boyama kitaplarının stresi azaltıp bireylerin içindeki çocuğu mutlu ettiğine dair görüşler bulmak mümkün. Fakat sadece bu gerekçeyle yetinmek pek doğru olmaz. Küçük bir yayınevinden çıkan bu boyama kitaplarının başarısı yayıncının da beklediği bir durum değildi, bir anda listeleri ‘alt üst’ eden boyama kitabının ardından birçok yayıncı aynı türde kitaplar yayımladı ve bunlar da ilgi gördü haliyle.

    Yayıncıları şaşırtan ilgi

    Britanya’nın en çok satan listelerinde Basford’un iki kitabının yanı sıra Richard Merritt’in “Art Therapy Colouring Book”, Millie Marotta’nın “Animal Kingdom” adlı boyama kitapları da ülkenin en çok satan ilk on kitabı arasında. Bu tür kitapların özellikle yoğun şehir hayatının karmaşasında büyük bir rahatlatıcı etkiye sebep olduğunu dile getiren yayıncılar, boyama kitaplarının bu kadar yoğun bir ilgi ile karşılaşacağını da beklemediklerini itiraf etmekten geri duramıyor. Kitaplara gösterilen bu alakanın ardındaki bir başka neden olarak bu kitapların herhangi sanatsal bir yeteneğe sahip olmayı gerektirmemeleri. Bunun yanı sıra sosyal medya üzerinden boyadıkları sayfaları paylaşanların bir anda artması bu kitaplara olan ilgiyi de artıran etkenler arasında. Pek çok okurun bu gürültülü zamanlarda renklerin ve desenlerin sunduğu huzuru ve sükuneti arıyor olması bu ilginin öyle gelip geçici bir heves olmadığının göstergesi diyebiliriz.


    0 0

    Cats, Evita gibi müzikallerin bestecisi Sir Andrew Lloyd Webber’in dünyanın en çok gişe hasılatı yapan The Phantom of the Opera müzikali, Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde sahnelenmeye devam ediyor.

    17 Mayıs’a kadar izleyiciyle buluşacak müzikal ekibinin İstanbul izleyicisine bir de sürprizi var. Her salı performans sonrası The Phantom of the Opera’nın ana karakterleri; Phantom, Christine ve Raoul, fuayede seyirciler ile fotoğraf çektirecek ve imza dağıtacak. İlk kez 1986 yılında Londra’da sahnelenen Operadaki Hayalet, Paris Operası’nda hayalet olarak tanınan, yüzü ileri derecede deforme olmuş bir müzik dâhisinin, yetenekli soprano Christine’e olan aşkını konu alıyor.


    0 0

    ‘Av Dönüşleri’, ‘Keder Atlısı’, ‘Adasız Deniz’, ‘İncir Tarihi’ gibi ödüllü kitapların yazarı Faruk Duman 22 Nisan Çarşamba günü Akbank Sanat Kütüphane Buluşmaları’na konuk oluyor.

    Duman, saat 17.00’de başlayacak programda 2014 yılında yayımladığı ‘Köpekler İçin Gece Müziği” isimli son kitabından okumalar yapacak ve sonrasında katılımcılarla birlikte karşılıklı değerlendirmelerde bulunacak. (www.akbanksanat.com)


    0 0

    Anadolu’nun her yerinde binlerce türkü ve öykü derleyen Muzaffer Sarısözen (1899-1963), 27 Nisan Pazartesi günü saat 20.00’de Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda türkü konseriyle anılacak.

    Mehmet Erenler ve Uğur Kaya’nın şefliğindeki konserde, Ahmet Turan Şan, Ali İbicek, Asım Kuzuluk, Aysun Gültekin, Elvan Sevim, Erol Köker, Hüsamettin Subaşı, Kubilay Dökmetaş, Makbule Kaya, Muzaffer Ertürk, Mükremin Kemertaş, Nursaç Doğanışık, Orhan Tarhan, Rahmi İbicek, Salih Turhan, Soner Özbilen, Ümit Tokcan, Yücel Paşmakçı, Zülfü Demirtaş türkü okuyacak.


    0 0

    Senaryosunu yazdığı ‘Uçurtmayı Vurmasınlar' filmiyle tanıdığımız ve hâlâ o filmle hatırladığımız Feride Çiçekoğlu, artık mavi saçlı bir kadın. Fenerbahçe'de, yedi yıldır yaşadığı ve çok sevdiği apartmana yıkım kararı çıkınca bunalıma girmiş ve bir sabah kendini kuaförde bulmuş. Çiçekoğlu aslında, bu şehrin sakinlerine verilmeyen ‘söz hakkı'na böyle itiraz ediyor. Hem yeni kitabı Şehrin İtirazı'yla hem de tarzıyla...

    Feride Çiçekoğlu, senaryolarını yazdığı Uçurtmayı Vurmasınlar (1989) ve yabancı dilde en iyi film Oscar'ını alan Umuda Yolculuk (1990) filmleriyle aklımıza kazındı. O günden beri kendisini unutamadık. Fakat titizliğinden olsa gerek daha sonra az üretti. Ara ara kendini hatırlatıyor. 2007'de başlayan ve üç sezon reyting almayı başaran televizyon dizisi Parmaklıklar Ardında'nın senaryosu ile yine kendisine yakışır bir işe imza atmıştı. En son ilk gösterimi 64. Berlin Film Festivali'nde yapılan, ardından geçen yılki İstanbul Film Festivali'nin ulusal yarışma filmleri arasına seçilen Kumun Tadı'nın senaryosunu Melisa Önel ile birlikte yazdı. ‘Türk sinemasının senaryo sorunu var' serzenişlerinin hâlâ yükseldiği bir ortamda sevenleri sanırız kendisinden daha fazla iş bekliyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi, Sinema ve Televizyon bölümünde öğretim üyesi olan Feride Çiçekoğlu ile yeni kitabı Şehrin İtirazı'nı (Metis Yayınları) konuşmaya giderken aklımızda biraz da bu meseleler vardı, fakat karşımızda ‘mavi saçlı bir kadın' görünce yaşadığı travmanın derinliklerine daldık.

    Feride Çiçekoğlu, geçtiğimiz şubat ayında saçlarını maviye boyatmış. Bu ne orta yaş bunalımından, ne de kadınsal triplerden kaynaklanıyor. Düpedüz şehir travması geçiriyor. Çiçekoğlu, bir yılda hayalet semte dönüşen Fenerbahçe'de, yedi yıldır yaşadığı Poyraz Apartmanı'nın da yıkılacağını öğrenince hem ruhen hem de fiziken çökmüş. Kasım 2014'te başlayan taşınma süreci psikolojisini oldukça etkilemiş. “O evi ben çok seviyordum, çok güzel bir balkonum ve balkondan seyrettiğim ağacım vardı. Bütün sokağımız boşaldı. Bir kısmı yıkıldı, bir kısmı yıkılıyor. Yeşillikler içindeki sakin semt şimdi vinçlerle dolu. Bu süreç bana çok ağır geldi. Sanırım son on yılda bu şehirde yaşayan hepimiz çok incindik. Sadece yönetim biçiminin haksızlıklarından değil, şehre yapılan haksızlıklardan da incindik. Yaşam alanımız gasp edildi. Mahallem gasp edildi. Hiç bize sorulmadan bambaşka bir hayat tarzı üzerimize zorla giydirilmeye çalışıldı.” diyor.

    2013 Haziran ayında yaşanan Gezi Parkı olayları, Çiçekoğlu gibi pek çok insana ‘şehir hakkı' konusunda umut olmuştu. Artık bundan sonra, kentin herhangi bir yerinde ağaç sökülecekse, apartmanlar, hanlar yıkılacaksa semt sakinlerine sorulacağı, söz hakkı tanınacağı ümit edilmişti. Ama öyle olmadı. İşte Validebağ Korusu, Narmanlı Han meselesi hâlâ sıcak. Çiçekoğlu, bunun hayal kırıklığını en derinlerde yaşayan İstanbullulardan biri. Çok kızgın, çok öfkeli. “Gezi'yle birlikte şehirle ilgili söz hakkımız olacak duygusuna kapılmıştık, hiç öyle olmadı, daha saygısızca üstümüze gelindi.” diyor. Ona hak vermemek mümkün değil. Şehrin İtirazı'nı da apartmanlarının yıkılacağı konuşulmaya başladığı geçen yıl ocak ayında yazmaya karar veriyor. Yazar kitabında Gezi Parkı patlamasının birdenbire olmadığını, adım adım yaklaşan seslerini 2000'den sonra çekilen Türk filmleriyle ortaya koyuyor. Bunu yaparken 1848-1968 arasında aynı süreci yaşayan Paris'e ve o dönemin filmlerine uzanıyor, bizi o yıllarda literatüre giren ‘vinç yolu' kavramıyla tanıştırıyor. Bugün olanlar hakikaten tesadüf değil. İstanbul uzun bir süredir vinçler şehri değil mi? Başınızı ne tarafa dönseniz havada sallanıp duran vinç kuleleri…

    Feride Çiçekoğlu'nun, beşinci kitabı Şehrin İtirazı (Metis Yayınları), 2013 Haziran ayında yaşanan Gezi Parkı olayının adım adım yaklaşan seslerini 2000 sonrası çekilen filmlerle ortaya koyuyor.

    Çiçekoğlu'nun yabancı ve yerli filmlerde yakaladığı ortak imgeleri okuyunca oldukça şaşırıyorsunuz. Mesela Jean-Luc Godard'ın Alphaville, Haftasonu ve Onun Hakkında Bildiğim İki Üç Şey filmlerini, Paris'in kentsel dönüşüm ile geçirdiği sürece tepki filmleri olarak sunuyor. Türkiye'den Tayfun Pirselimoğlu'nun Pus, Ben O Değilim, Mahmut Fazıl Coşkun'un Yozgat Blues, Belmin Söylemez'in Şimdiki Zaman, Pelin Esmer'in 11'e 10 Kala, Reha Erdem'im Şarkı Söyleyen Kadınlar, Hayat Var gibi filmlerini de böyle okuyor. Pus, ‘yüzünü kaybetmiş ve kâbusa dönüşmüş şehir peyzajına örnek olarak neredeyse kare kare çerçevelenip duvara asılabilecek kadar zengin malzeme taşıyor.' Ben O Değilim'de ‘bir kâbusa dönüşen ha İstanbul, ha İzmir ne fark eder hissi', Yozgat Blues’da ‘Yozgat'ta bir otelin penceresinden bakıp deniz olsa aynı Zeytinburnu, diyen Yavuz'un (Ercan Kesal) cümlesiyle ironi boyutu kazanıyor.' Şimdiki Zaman'ın başkarakteri Mina'nın (Sanem Öge), ‘kaçmak istediği şehir, İstanbul'daki kentsel dönüşüm ve soylulaştırma süreciyle ilintili.' 11'e 10 Kala, İstanbul'da son on yılda yaşanan sayısız mizansenden ortak öğeler taşıyor. Nedir o mizansenler? Değeri iki kat artsın diye yıkılan binalar, deprem korkusuyla ikna edilen apartman sakinleri, keyfi yasal düzenlemelerle desteklenen inşaat sektörü ve olan bitenden çok az kişinin cebini doldurması… Şehrin İtirazı tüm bunlara bir tepki.

    11'e 10 Kala


    Hayat Var


    Pus


    Şimdiki Zaman


    Aklımıza takılan bir soru. Bugün Paris başta olmak üzere Avrupa'nın pek çok şehri mimarisiyle, peyzajıyla bir marka. Yalan mı, bayılıyoruz bu şehirlere. O zaman bu itirazları Çiçekoğlu nasıl değerlendiriyor? İşte cevabı: “O şehirlerdeki sivil muhalefet sonradan birçok şeyi rayına oturtuyor, her şey yoluna giriyor mu, hayır ama şehrin yönetiminde daha çok söz sahibiler.”

    “Hakkaniyet sağlayacağım diye gelen herkes şehri talan ediyor”

    “Fenerbahçe'nin şöyle bir avantajı var. Denize çok yakın ama şehre de çok yakın. Altyapısı iyi, o yüzden yüksek bir kâr getirisi var. Bu yüzden yıkılıyor. Benim vurgulamak istediğim, 12 Eylül döneminde askerler orayı aynı şekilde talan ettiler, izinsiz lojmanlar yaptılar, parkın bir kısmına dinlenme tesisi yaptılar falan… Şimdi başkaları talan ediyor. Hakkaniyet sağlayacağım diye gelen herkes şehri talan ediyor. Dönem dönem bunu yaşıyoruz. Hak hukuk için geldiğini söyleyen parayı ve iktidarı ele geçirince değişen bir şey olmuyor. Gezi'deki isyanı böyle görüyorum. Beni en çok şu yaralıyor; başa gelenin iktidar sarhoşluğu ile ne yapacağını zaten tahmin ediyoruz, bizim için sürpriz değil ama insanların bu kadar çabuk saf değiştirmesi, destekleyici hale gelmesi, otoritenin yanında sesini kesmesi çok üzücü.”

    Taşınma travması

    “Taşınma travmasından sonra saçlarımı maviye boyattım. Oturduğum apartmanın da yıkılacağı belli oldu, o evi ben çok seviyordum, çok güzel bir balkonum ve balkondan seyrettiğim güzel bir ağacım vardı. O süreç bana çok ağır geldi. Bütün sokağımız boşaldı. Bir kısmı yıkıldı, bir kısmı yıkılıyor. O güzel yeşillikler içindeki sakin semt vinçlerle dolu. Bu süreçte çok üzüldüm. Taşınırken de yoruldum. Yine yakın bir yere taşındım ama orada değilim. O günlerde markete gitmiştim. Birden kasadakilerin bakışını fark ettim. Bana artık yaşlı kadın muamelesi yapıyorlardı. Yardım edelim mi teyze vs. diye. Bir şey yapmam lazım dedim ve saçımı maviye boyattım, henüz teyze olmak istemiyorum.”

    “Bugün olanlar tesadüf değil, ‘vinç yolu' kavramı çok eski”

    “1968'den önce Paris'te ‘vinç yolu' kavramı orada çıkmış. Vinçler şehri altüst etmiş. Bugün olanlar hakikaten tesadüf değil. Şehrin altüst oluş döneminden sonra insanlar isyan ediyor. Ufkunda bu kadar çok vinç olan ve insanların yaşama alanlarının gasp edildiği, alışkanlıklarının ezerek geçildiği yerde böyle bir isyan oluyor. Özellikle az sayıda belirli kişilerin kâr etmesi, bizim bunu görüyor olmamız ve sesimizi çıkardığımız zaman hiç ciddiye alınmaması ve sesini çıkaranların daha büyük bir baskıyla ezilmesi bunlar insanları isyana sürüklüyor.”


    0 0
  • 04/20/15--22:57: Festivalde boykot var
  • 34. İstanbul Film Festivali’nde sansür krizi yaşanıyor. Sinema Genel Müdürlüğü, festival yönetimine yerli filmlerin eser işletme belgesi alma zorunluluğunu hatırlatınca Kuzey/Bakur filminin dünkü gösterimi iptal edildi. Bunun üzerine sinemacılar boykot kararı aldı; 23 film, festivalden çekildi.

    34. İstanbul Film Festivali, sansür kriziyle sarsıldı. Dün 16.00 seansındaki Kuzey / Bakur filminin gösterimi, Kültür Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü’nün uyarısıyla iptal edildi. Sinema Genel Müdürlüğü, “Sinema filmlerinin değerlendirilmesi ve sınıflandırılmasına ilişkin usul ve esaslar hakkında yönetmelik”in 15. maddesine göre festivallerde gösterilecek Türkiye’de üretilen filmlerin kayıt-tescil ve eser işletme belgesi almış olması zorunluluğunu festivalin düzenleyicisi İKSV’ye hatırlattı. Bu belgeye sahip olmayan Kuzey filminin gösterimi iptal edilince sinemacıların tepkisi sert oldu.

    23 FİLM, FESTİVALDEN ÇEKİLDİ

    Sinema meslek birlikleri dün akşam üzeri Cezayir Restaurant’ta acil bir toplantı yaparak festivali boykot kararı aldı. Kuzey adlı belgesel filmin yönetmeni Ertuğrul Mavioğlu’nun da aralarında bulunduğu sinemacılar, bu durumu sansür olarak nitelendirip Kuzey filmi gösterilene ve festival filmlerine tescil belgesi şartından vazgeçilene kadar filmlerini festivalden çekeceklerini duyurdu. Festivalin ulusal yarışma, belgesel ve Türkiye sineması bölümlerinden 23 filmin yapımcısı bu uygulamadan geri dönülmezse festivalden çekileceğini açıkladı. Ayrıca Nuri Bilge Ceylan, Erden Kıral, Tayfun Pirselimoğlu, Onur Ünlü, Reis Çelik, Yeşim Ustaoğlu gibi isimlerin de yer aldığı 200’ü aşkın sinemacı Kültür Bakanlığı’na bir mektup yazdı. İlgili yönetmeliğin yeniden düzenlenmesini isteyen sinemacılar, filmlerin eser işletme belgesi aranmaksızın tüm festivallerde özgürce gösterilmesini talep etti.

    Festival süresince bu belgeye sahip olmayan bir belgesel ve beş kısa filmin gösterilmiş olması, Kuzey/Bakur’un siyasi sebeplerden dolayı sansürlendiği iddialarını güçlendiriyor. Ertuğrul Mavioğlu ile Çayan Demirel’in yönettiği film, PKK’nın dağ kadrolarının günlük yaşamlarını konu alıyor.


    0 0

    Bu yıl 68. kez düzenlenecek Cannes Film Festivali'nin açılış filmi belli oldu.

    13-24 Mayıs arasında düzenlenecek festival, Fransız yönetmen Emmanuel Bercot'un La Tête haute filminin gösterimiyle başlayacak. Sinema dünyasında 'sürpriz' olarak sayılabilecek bu tercih ile Cannes tarihinde ilk kez bir kadın yönetmenin yapımı açılış filmi olacak. Malony adlı bir gençin yetişkinliğe geçiş döneminde yaşadıklarını konu alan filmde usta oyuncu Catherine Deneuve'e Benoî;t Magimel, Sara Forestier and Rod Paradot eşlik ediyor.


    0 0

    Dünya edebiyatı aynı gün iki büyük ustayı yitirdi. Günter Grass’tan sonra Uruguaylı yazar Eduardo Galeano’nun ölüm haberi geldi. Ve Günler Yürümeye Başladı, Aynalar, Latin Amerika’nın Kesik Damarları gibi kitapların yazarı Galeano, 74 yaşında hayata veda etti.

    Galeano’nun geçtiğimiz cuma günü akciğer kanseri sebebiyle Uruguay’ın başkenti Montevideo’daki bir hastaneye kaldırıldığı haberleri gelmişti. 1971 yılında yayımlanan Latin Amerika’nın Kesik Damarları, yakın zaman önce Sel Yayıncılık tarafından Roza Hakmen ve Attila Tokatlı’nın çevirisiyle yeniden okura sunulmuştu. Bu kitabıyla bütün dünyada ünlenen Latin Amerika edebiyatının usta kaleminin kitapları, Türkçenin de aralarında bulunduğu 20 dilde yayımlandı.

    Başta Güney Amerika olmak üzere bütün dünyadaki insan hakları ihlalleri ve tarih boyunca insanlığa karşı işlenmiş suçlar Galeano’nun eserlerinde kendine yer buldu.

    Gölgede ve Güneşte Futbol adlı eseriyle ününü genişleten Galeano, gazetecilik ve yazarlığa başlamadan önce fabrika işçiliği dâhil birçok işte çalıştı. 14 yaşında hazırladığı çizgi roman, Sosyalist Parti’nin yayın organı El Sol’da yayımlandı. Bu Galeano’nun politik bir yazar olacağının ilk işaretiydi. Gazetecilik serüveni 1960’larda, Mario Vargas Llosa gibi yazarların da katkıda bulunduğu haftalık Marcha gazetesinde editörlük ile başlayan usta yazar, …poca adlı dergide çalıştıktan sonra University Press’te genel yayın editörü oldu.

    DARBELER PEŞİNİ BIRAKMADI

    Politik bir çizgide yayınlarına devam eden Galeano, Uruguay’da 1973’te yaşanan askeri darbe sonucunda iktidar değişince hapse atıldı ve Arjantin’e sürgüne gönderildi. Burada kültürel bir dergi olan Crisis’i kurdu. Fakat darbeler peşini bırakmadı. Üç yıl gibi kısa bir süre sonra, 1976’da, Arjantin’de de askeri darbe oldu. Videla rejimi iktidara gelince Arjantin’den İspanya’ya kaçtı. Ünlü üçlemesi “Ateş Anıları”nı burada kaleme adlı (Yaratılış, Yüzler ve Maskeler, Rüzgarın Yüzyılı).

    Galeano, Ve Günler Yürümeye Başladı adlı kitabında yılın 365 gününü, gün başına bir “gerçek”le anar. Yazar kitapta Türk okuruna da göz kırpmış ve 6 Ocak başlığını Nâzım Hikmet’in vatandaşlığa geri alınmasına ayırmıştı: “Türkiye 2009’da, daha önce vatandaşlıktan çıkarılmış olan Nâzım Hikmet’i vatandaşlığa geri aldı ve hem en sevilen hem de en nefret edilen şairinin Türk olduğunu kabul etti. O bu güzel haberi öğrenemedi…”


    0 0

    Nobel Edebiyat Ödülü sahibi (1999) Alman yazar Günter Grass, son yıllarını geçirdiği Almanya’nın Lübeck şehrinde dün hayatını kaybetti.

    Almanya’nın en önemli yazarlarından biri olan 87 yaşındaki Grass’ın hastanede öldüğünü yayıncısı duyurdu. 1927’de Polonya’nın Danzig (şimdiki Polonya sınırları içindeki Gdansk kenti) şehrinde doğan Grass, yazarlığının dışında heykeltıraşlığı, şairliği ve politik duruşuyla çağdaş Alman edebiyatının en önemli isimlerinden biriydi. 1959 yılında yayımladığı Danziger Üçlemesi’nin ilk romanı Teneke Trampet (Die Blechtrommel) ile dünya çapında ün kazandı. Ardından serinin diğer romanları Kedi ve Fare (Katz und Maus) ile Köpek Yılları’nı (Hundejahre) yayımladı. Lokal Anestezi, Pisi Balığı, Kafadan Doğumlar, Uzak Tarla, Yüzyılım ve Kanser Yolunda gibi pek çok esere imza atan Grass, geçtiğimiz yıl sağlık sorunlarını sebep göstererek artık roman yazmayacağını açıklamıştı.

    SS GÖNÜLLÜSÜ GRASS, HAYAL KIRIKLIĞI YARATTI

    Günter Grass, sadece yetenekli bir romancı değil, aynı zamanda oyun yazarı, şair, heykeltıraş ve kendi kitap kapaklarının tasarımını yapan çok yönlü bir sanat adamıydı. Siyasette de aktif rol oynadı ve 1960’lı yıllardan itibaren Sosyal Demokrat Parti SPD’ye destek verdi. Grass, Türkçeye İlknur Özdemir’in kazandırdığı Soğanı Soyarken (2008) adlı anı kitabında yaptığı itirafla da çok konuşuldu. On yedi yaşındayken Hitler’in seçkin birliği Waffen SS’e gönüllü olarak yazıldığını yıllar sonra itiraf etmesi tepkilere yol açtı ve ‘ahlakî; otorite’ olarak görülen Grass’ın itibarını ciddi anlamda zedeledi. Yıllarca Almanya’nın Nazi geçmişiyle hesaplaşmasını savunan ünlü yazar, bir anda ‘ikiyüzlü’ olmakla suçlandı.

    İSRAİL, İSTENMEYEN ADAM İLAN ETTİ

    Soğanı Soyarken’de o günlerden şöyle söz ediyor Günter Grass: “Hitler Gençliği’nin bir üyesi olarak sonuna kadar inançlıydım. Fanatik değildim, en ön safta yer almıyordum ama gözümü refleksle bayrağa dikerek, ki o bayrağın bizim için ‘ölümden de öte’ olduğu söyleniyordu, neferlerin arasında yer aldım, uygun adım yürüdüm. Hiçbir kuşku inancımı zedelemedi, kışkırtıcı şeyler, örneğin propaganda için hazırlanmış broşürlerin gizlice elden ele dolaşması, beni aklayamaz. Etrafımız düşmanlarla çevriliydi, anavatanımı tehdit altında görüyordum… Hem o delikanlıyı hem de kendimi temize çıkartmak için, ‘Bizi kandırdılar!’ bile diyemem. Hayır biz kandırılmamıza izin verdik, ben kandırılmama izin verdim.” Yazar, 2012 yılında ise başka bir konunun odağı oldu ve İsrail’in bölgedeki politikalarını eleştiren şiiriyle tartışmalara yol açtı. Yazdığı şiirle, İsrail’i “dünya barışı için tehlike” olarak tanımlayan Grass, İsrail tarafından istenmeyen adam ilan edildi.

    MİNARELİ CAMİ İSTEMİŞTİ

    Polonya göçmeni bir ailenin çocuğu oluşu, Günter Grass’ın Almanya’da azınlık haklarına karşı duyarlılığını hep canlı tuttu. SPD’de siyaset yaparken ve sonrasında Türkler ve başka ‘yabancılar’ın sorunlarıyla yakından ilgilendi. Azınlıkların gündelik hayatlarını ilgilendiren konularla, kültürel ve siyasi haklarıyla ilgili kampanyalara destek verdi. 1970’lerde Süddeutsche Zeituy gazetesinde yazdığı yazılarda Berlin’de yaşayan Türkler için minareli bir cami yapılmasını savunuyordu. Taraf Gazetesi’nde Yasemin Çongar’a verdiği röportajda (22 Nisan 2010), “Kırk yıl geçti, Avrupa cami alerjisinden kurtulamadı hâlâ.” demişti.

    YAŞAR KEMAL’İN YAKIN DOSTUYDU

    28 Şubat 2015’te kaybettiğimiz Türk edebiyatının büyük ustası Yaşar Kemal ile uzun yıllara dayalı bir dostluğu bulunan Grass, arkadaşının ardından tüm Türkiye’ye baş sağlığı dilemiş ve 2 Mart 2015’te Cumhuriyet gazetesinde yazdığı yazıyla ona şöyle veda etmişti: “Ben de çok iyi bir romancının yanı sıra güvenilir bir dostumu, engin yürekli bir yol arkadaşımı kaybettim. Türkiye-Almanya Kültür Forumu’nun onur başkanlığını paylaştığımız yirmi yılı aşkın bir süredir birçok kereler bir araya geldik. 2010 yılında daveti üzerine geldiğim İstanbul’dan unutulmaz anılarla dönmüştüm.”

    Grass’ın son kitabı geçen yüzyılın bir hesaplaşmasını içeren “Yüzyılım” adlı çalışmasıydı. Türkiye’de yayımlanan kitapları arasında Teneke Trompet, Kedi ve Fare, Yengeç Yürüyüşü, Köpek Yılları, Uzak Tarla, Lokal Anestezi, Pisi Balığı, Dişi Fare, Kafadan Doğumlar, Yüzyılım, Yengeç Yürüyüşü, Soğanı Soyarken gibi eserler yer alıyor. Günter Grass’ın Türkiye’de bir de sergisi açıldı. Yazarın ‘Pisi Balığı’ romanı için yaptığı gravürlerden oluşan sergi, 2004 yılında Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde bir ay süreyle açık kaldı.


older | 1 | .... | 281 | 282 | (Page 283) | 284 | 285 | .... | 375 | newer