Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Showcase


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 266 | 267 | (Page 268) | 269 | 270 | .... | 375 | newer

    0 0

    Türkçenin son destancısı Yaşar Kemal, yazarlar, aydınlar, işçiler, yoksullar, kısacası Türkiye tarafından son yolculuğuna uğurlandı. Sabahın erken saatlerinde Teşvikiye Camii’ni dolduran her kesimden insan, cenaze namazıyla birlikte caddelere sığmadı. Binlerce okuru ve seveni, Yaşar Kemal’i uğurlamak için oradaydı. Türkiye dün büyük anlatı ustası Yaşar Kemal’i son yolculuğuna uğurladı. Teşvikiye Camii, daha sabah saatlerinde uzun zamandır görmediği bir kalabalıkla dolmaya başladı. Bir müddet sonra, avluda adım atacak yer kalmadı. Sanat, siyaset, spor dünyasından akla gelebilecek en ünlü isimler bir araya geldi. Abdullah Gül, Cemil Çiçek, Kemal Kılıçdaroğlu, Selahattin Demirtaş yan yana saf tuttu. Adı sanı bilinenler bir yana, asıl Yaşar Kemal okurları oradaydı. İşçiler, ırgatlar, yoksullar, mazlumlar... Türkiye dün Yaşar Kemal’i, o büyük anlatı ustasını, son yolculuğuna uğurladı. Daha sabah saatlerinden itibaren Teşvikiye Camii uzun zamandır görmediği bir kalabalıkla dolmaya başladı. Bir müddet sonra, avluda ve caminin dışında adım atmak, yer değiştirmek neredeyse imkânsız bir hal aldı. Binlerce insan, dil ormanı Yaşar Kemal’i uğurlamak için oradaydı. Sanat, siyaset, spor alanlarında aklınıza gelebilecek hemen herkes; Orhan Pamuk, Orhan Gencebay, Mustafa Alabora, Rutkay Aziz, Tarık Akan, Suavi, Ataol Behramoğlu, İlber Ortaylı, Fatih Terim gibi isimlerin yanı sıra, Abdullah Gül, Ertuğrul Kürkçü, Kemal Kılıçdaroğlu, Cemil Çiçek, Kültür Bakanı Ömer Çelik, Selahattin Demirtaş, Kadir Topbaş, Mustafa Sarıgül gibi siyasiler de onu uğurlamak için gelmişti. Adı sanı bilinenler bir yana, asıl Yaşar Kemal okurları oradaydı. İşçiler, ‘ırgatlar’, yoksullar, mazlumlar... Her kesimden sağcı-solcu, dindar-laik, zengin-fakir binlerce insan... Taziye defterine yazabilmek için kuyruğa girdiler. Yaşar Kemal’in emaneti, eşi Ayşe Hanım’a, oğlu Raşit Gökçeli’ye taziyelerini bizzat ilettiler. Tüm hayatını barışı, eşitliği, adaleti, ezilenlerin haklarını dile getirmeye adayan usta, ölümüyle de bunca insanı kendi yasında bir araya getirdi. Belki hayatında ilk kez Teşvikiye Camii’ne gelenler vardı. Van’dan bir köylüsü çıkıp gelmişti. Kavruk genç adamlar, başörtülü Anadolu kadınları... Türkiye Süryani Katolik Genel Vekili, Dinlerarası Diyalog Başkanı Yusuf Sağ “Tüm mazlumların başı sağ olsun!” derken, gerçekten de tüm mazlumların babasını kaybettiği bir gerçekti. TEŞVİKİYE’DEN ZİNCİRLİKUYU’YA YÜRÜDÜLER İstanbul İl Müftüsü Prof. Dr. Rahmi Yaran kıldırdı cenaze namazını. Üç kere sordu; üç kere helal edildi bütün haklar. Işık Öğütçü, babası Orhan Kemal’in dostu, yoldaşı Yaşar Kemal’i omuzlarında taşıdı. Cenaze aracı artık bahçenin dışına çıktığında, Teşvikiye Caddesi binlerce insanın yürüyüşüne şahitlik etti, “Yaşar Kemal umudumuzdur”, “Yaşar Kemal onurumuzdur”, “Yaşasın halkların kardeşliği” sloganları ve alkışlarla yürüdüler. Kimi çiçek savuruyor, kimi Yaşar Kemal kitaplarını tutuyordu elinde. Teşvikiye Caddesi bir insan seliyle dolup taşıyordu. Pencereler, balkonlar, çatılar insanlarla, okurlarıyla doluydu, öğrenciler pencerelerden sloganlara katılıyordu. Cenaze arabasının ardından zılgıtlar, dualar, alkışlar bir arada yükseldi. Bir de şöyle cümleler: “Bu cadde bir daha böyle kalabalık görmez.” Yaşar Kemal’in cenaze namazına katılan topluluk, sloganlar ve alkışlar eşliğinde Halaskargazi Caddesi’nden geçerek Zincirlikuyu Mezarlığı’na yürüdü. Okurları, sevenleri, yazarın “Benim kitaplarımı okuyanlar yoksula yoldaş olsunlar.” sözlerinden oluşan bir pankartı açtı. Yaşar Kemal’in cenazesi, Zincirlikuyu Mezarlığı’nda defnedildi. Mezarına memleketi Kadirli ilçesinin Gökçedam köyünden ve Kürt yazar Mehmet Uzun’un mezarından getirilen toprak serpildi. Mezarın başına eşi Ayşe Semiha Baban, sanatçı Zülfü Livaneli’yle birlikte geldi. Eşinin mezarına su döken Baban, daha sonra eğilerek mezara dokundu. Bu sırada Zülfü Livaneli, Yaşar Kemal’in unutulmaz eseri İnce Memed’den esinlenerek yazılan İnce Memed türküsünün bir bölümünü söyledi. Yaşar Kemal'in (92) Zincirlikuyu Mezarlığı'ndaki kabri hazırlandı Türkçe yaşadıkça adı yaşayacak Türkan Şoray: En yakınımı kaybetmiş gibi derin acı duydum. Tüm ülkemizin başı sağ olsun. O, bu coğrafyanın yetiştirdiği en büyük değerdi. O, edebiyat dünyamızın çınar ağacıydı. Bir okuru olarak ona hayranlığım hiç bitmeyecek. Bunun yanı sıra onun özel dostlarından biri olmak benim için şanstı. Onun o güzel sohbetini yaşayamamak, o kahkahaları duyamamak büyük kayıp. O anılarıyla, kitaplarıyla, eserleriyle hep yaşayacak. Orhan Pamuk: Türkçe yaşadıkça Yaşar Kemal’in romanları da yaşayacaktır. Bu ülkede bütün baskılara, kötü niyetlere ve kıskançlıklara rağmen bir yazarın başını dik tutup kendi hikâyelerini anlatabileceğini, bu hikâyeleri bütün dünyaya duyurabileceğini bana gösterdi. Her şeyden önce bana büyük bir örnek oldu. Bütün baskılara rağmen içindeki çocuksuluğunu muhafaza edebilmesi de onun Allah’ın özel bir kulu olduğunu gösterir. Yaşar Kemal’in romanları yaşayacaktır. Bugün tesellimiz budur. Orhan Gencebay: Ülkemizin, insanlığın, kalemin başı sağ olsun. Babamızı lise yıllarında tanımıştım İnce Memed’le. O bizim gururumuzdu. Edebiyatımıza, insanlığa çok büyük hizmetler verdi. Vatanımıza çok büyük hizmetleri oldu. Mağdurun yanındaydı. Haklının yanındaydı. Bilenler bilir Ağrı Dağı Efsanesi’nden tutun, Binboğalar Efsanesi’ne, Yer Demir Gök Bakır’a kadar çok büyük hizmet verdi. Allah gani gani rahmet eylesin. Hasan Cemal: Yaşar abi romanlarıyla, dünya ve Türk edebiyatına yapmış olduğu katkı ile yaşamaya devam edecek. Yaşar abiyi sadece Türk ve dünya edebiyatındaki yeri ile değil, aynı zamanda bu topraklarda barış ve demokrasi için insan hakları ve özgürlükleri için vermiş olduğu büyük mücadele ile hatırlayacağız. O her zaman Türkiye’de gerçekten Kürt barışının olması ve Kürtlerin insan hakları ve özgürlükler konusundaki haklarını elde etmesi için mücadele vermişti. Barıştan yana bir insanın yapması gereken her şeyi yaptı. Bülent Eczacıbaşı: Türkiye ve dünya büyük bir değerini kaybetti. Neredeyse Cumhuriyet’le yaşıt olan Yaşar Kemal, ülkemizin farklı yerlerini, hayatın çeşitli yönlerini ve insan olmanın derinliklerini tanıdı; benzersiz gözlem gücüyle, güçlü kalemiyle bize anlattı. Eşsiz betimlemelerle bezediği öykü ve romanlarıyla yalnızca ülkemizin değil, dünya edebiyatının da en önemli yazarlarından biri oldu. Bir Yaşar Kemal romanı okumanın insana verdiği lezzeti çok az yapıtta yakalamanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Bu büyük yazarı kaybetmenin derin üzüntüsü içindeyim. Ataol Behramoğlu: Edebiyat konu değil, öncelikle dil demektir. Dilinin tadını unutamadığınız yazarlar vardır. Onu tekrar okumak istersiniz. Yaşar Kemal böyle bir yazar. Yaşar Kemal, Anadolu’nun sade insanını edebiyat kahramanı haline getirdi. Can Dündar: Yaşar Kemal gibi yazarlar ürettikleriyle, yazdıklarıyla yaşarken ölümsüzlük sırrını kuşanırlar. Belki fani olarak göçerler bu hayattan ama her satır, her cümle, her kitapta yaşamaya devam ederler. Dolayısıyla bundan sonra doğan her çocuk onunla büyüyecek. İlber Ortaylı: Yaşar Kemal, Türkçeyi kullanan bir ananeydi, dönemdi. O Türkçe ve dil kıvraklığı geleneğinin arkasındaki epokayı yaşamam zor. Öyle bir gayret şimdi yok. İnşallah yakalanır. Yaşar Kemal’e kendi sözleriyle veda Cenaze merasiminin ardından Yaşar Kemal için Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde bir anma töreni yapıldı. Saygı duruşuyla başlayan törende konuşma yapılmasına izin verilmedi. Bu karar çarpıcı bir şekilde, “Bugün burada konuşmalara yer vermeyeceğiz. Hele hele nutuklara hiç yer yok!” diyerek duyuruldu. Kimse kürsüye çağrılmadı. Kürsüde Yaşar Kemal’in fotoğrafları ve bugüne kadar yazdığı kitapları vardı. Salon tamamen doldu. Törenin açış konuşmasını Zeynep Oral yaptı, ardından Nebil Özgentürk’ün yazarın hayatını anlattığı belgesel gösterildi. Daha sonra ise “Bugün burada sadece Yaşar Kemal söz alacak.” denilerek, Tilbe Saran, Meltem Cumbul, Selçuk Yöntem ve Cihan Ünal sahneye davet edildi. Yakalarında bir tek kırmızı gülle sahneye çıkan sanatçılar yazarın eserlerinden ve konuşmalarından bölümler okudu. ‘Yaşar Kemal’e Kendi Sözleriyle Veda’ adı verilen programda zaman zaman Yaşar Kemal’in kendi sesinden sözleri ekrana yansıtıldı. Çocukluğu, ilk gençliği, gazeteciliğe başlaması, İnce Memed, Yağmurcuk Kuşu, Bu Bir Çağrıdır... Hepsi kendi dilinden... İdil Biret, de Chopin’in Bir Numaralı Baladını Yaşar Kemal için seslendirdi.

    0 0

    Türkiye’de ilk defa açık havada yayınlanan İslamofobi sergisi ziyarete açıldı.Birlik Stratejik Araştırmaları Merkezi (BİRSAM) ve İslamofobi ve Hak İhlalleri Araştırmaları Enstitüsü tarafından tertip edilen 'Uluslararası Kamuoyunda İslamofobi Sergisi' kamusal alanda ulaşılabilirliğin kolay olması ve günlük sirkülasyonun fazla olması sebebiyle İstanbul Süleymaniye Lalezar Bahçesi’nde sergilenmeye başladı.Medyada kullanılan yanlış dilin haberlere yansıyış şeklinden, sivil toplumda maruz kalınan baskılara, spordaki nefret söyleminden son zamanlarda artış gösteren ayrımcılık içeren kampanyalara kadar birçok konuda örnekler ile anlatılan sergi Türkçe’nin yanında İngilizce yorumlara da yer veriyor.Süleymaniye’de bulunan Lalezar bahçesinde misafirler bir yandan serbest zamanlarını değerlendiriyorken diğer yandan oturdukları yerde göz mesafelerinde görselleri inceleyebilme imkanı yakalıyorlar. Sosyal medya üzerinden #NefretEtmeSen sloganıyla kampanya olarak gündemde kendine yer bulacak olan Uluslararası Kamuoyunda İslamofobi Sergisi internet üzerinden görsellerin paylaşıma açılmış olması itibariyle de ayrıca kayda değer bir çalışmayı ifade ediyor. Gezici bir sergi niteliğinde organize edilen İslamofobi sergisi 10 Mart tarihine kadar Süleymaniye’de ziyaretlerini bekleyecek.

    0 0

    Yeşilköy Dünya Ticaret Merkezi’nde açılan CNR Kitap Fuarı hafta sonuna kadar devam ediyor.“Çanakkale Savaşı’nın 100. Yılı” temasıyla açılan fuarın onur yazarı Çanakkale Mahşeri (Ötüken) kitabının yazarı Mehmed Niyazi Özdemir. 7 Mart Cumartesi günü 13.00-17.00 saatleri arasında bir konferans verecek olan Niyazi, Çanakkale Savaşı’nın gözden uzak gerçeklerini anlatacak. Fuarda ayrıca “Çanakkale Geçilmez” çizgi film gösterimi, “Çanakkale Zaferi” konulu resim yarışması sergisi, “Dünya Basınında Karikatürlerle Çanakkale Savaşı” konulu sergiler izlenebilir. 8 Mart Pazar günü sona erecek fuarda imza günü olan yazarlar arasında İbrahim Tenekeci (7 Mart Cumartesi 13.30) ve Işık Öğütçü (8 Mart Pazar 13.00) bulunuyor.

    0 0

    Geçmişte şiir roman yazmış, beste yapmış, eser vermiş pek çok kadın edebiyatçı bulunmasına karşın bunların çok azı biliniyor.Bazıları hakkında son birkaç yılda bazı biyografiler yazılsa da kadın edebiyatçıların önemli bir kısmı toplumda pek tanınmıyor. Örneğin, II. Beyazıt döneminde yaşamış olan Mihri Hatun bu isimlerden biri. İlk divanı 1967’de Sovyetler Birliği’nde basılmış. Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) de Venüs gezegeninde bulunan bir kratere Mihri Hatun’un adını vermiş. Türkiye’nin ilk siyasi partisinin kurucusu Nezihe Muhittin de 1958’de akıl hastanesinde öldüğünde geriye 300 hikaye, 20 roman, opera ve tiyatro bırakmış. Ama adını dahi Türkiye’de çok az insan biliyor.Türkiye’de kadın edebiyatçıların bu ‘bilinmezliğini’ fark eden Hacettepe Mezunlar Derneği ‘Kadın Edebiyatçılar Müzesi’ni kurma kararı aldı. Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi, Hacettepe Üniversitesi Mezunlar Derneği’nin düzenlediği ‘Kadın Algısı ve Edebiyatta Kadın’ konulu sempozyumda dün konuşan dernek başkanı Nezih Kuleyin, “Fark ettik ki Türkiye’nin çok iyi kadın şairleri ve yazarları fakat bunlar bilinmiyor.” diyerek müzenin kuruluş gerekçesini açıklıyor. Kuleyin, tarih boyunca kadınların da edebiyat eserleri verdiklerini ancak erkek edebiyatçılara kıyasla bilinirliklerinin çok daha az olduğunu belirtiyor. Kuleyin, “Çankaya Belediyesi’nin katkılarıyla, Fatih Sultan Mehmet döneminden günümüze kadar kadın edebiyatçıların eserlerinin sergilendiği bir müze açacağız.” şeklinde konuşuyor. Kuleyin, ‘Kadın Edebiyatçılar Müzesi’nin Altındağ bölgesinde kurulmasının planlandığını söylüyor. Bir yıl içerisinde eserler toplanarak müze haline getirilecek. Nezih Kuleyin, Altındağ Ulus bölgesinin Ankara’nın en önemli tarihi kültür mirasına sahip bölge olması nedeniyle müzeyi burada kurmak istediklerini belirtiyor.

    0 0

    Yazar, müzisyen, yönetmen ve ressam... Bu sıfatları taşıyan Mehmet Güreli, sanatın faklı alanlarında önemli eserler verdi. Alope'nin Odası, Hayaller ve Sokaklar, son olarak Bedrufi'nin Nefesi adlı yapıtların yazarı olan Güreli; Vapurlar/Blues, Cihangir'de Bir Gece, Yağmur, Odamda Yolculuk, İplerin Kopuşu gibi müzik albümlerine imza attı. Vapurlar, Bir Oyuncunun Portresi: Necdet Mahfi Ayral (Belgesel), İstanbul'a Yolculuk (Dünya Yazarlarının Gözüyle, Belgesel), Gölge (Peyami Safa'nın Selma ve Gölgesi kitabından) gibi filmleri çekti. Taraf gazetesi kültür sayfasında her perşembe köşe yazıları da yazan Mehmet Güreli, ekim ayında yazdığı veda yazısıyla gazeteden ayrıldığını duyurdu. Mehmet Güreli ile son deneme kitabı Bedrufi'nin Nefesi üzerine konuştuk.Bedrufi Nefesi'ni okurken ister istemez sormak gerekir, kimdir Bedrufi ve Mehmet Güreli'nin yazarlık serencamında nasıl bir yere sahiptir? Kierkegaard şöyle der: “İnsanların çoğunun idealleri büyük ve olağanüstüdür; asla gerçekleşmez.” Kendi hakkında ya da kendi başına düşünürken insan öyle hülyalara dalar gider ki bazen, hangi tema onun ilgi alanında onunla çok yakındır, tam anlamıyla kestiremez. Öylece bakar kalır kelimelere. İşte bir ikinci bakışa gereksinme duyduğunu haykırır bazı notlar. Üzerleri çizilmeden, önemleri vurgulanmadan bir çağrıdır bu. Yol gösterildiğinde de yürüyemezsiniz hemen. Kuşkular erimez bir anda. Boşlukta sallanırken hele hiç güvenmezsiniz adımlarınıza. Her çizgide bir tereddüt, bir şüphe, bir eritilmiş amacın gölgeleri gizlidir. Öteki dediğiniz tanınan biridir, sadece yazdığı beldeler silikleşir zamanla, yolda silinir; size ulaştığında size öğretmek için yazmadığını hemen anlarsınız. Ama boşu boşuna olmadığını da. Hayatın gördüğünüz kadarıyla ilerlediğiniz alanında küçük bir sekme, bir çelme bile sizi uyarmayabilir çoğu kez. Oysa her şeye hakim olabildiğinize o kadar inanmış mısınızdır ki? O sekmenin bir işaret olduğunu da anlamayabilirsiniz. Yoldan çıkmış olsanız bile, hatta düşseniz bile… Bir yeni ışıktır bir filozof.Bedrufi de bir gün yazılarıyla gelivermiştir öyle. Tüm birikimini sizin odanıza bırakıvermiştir. Bir gün bana şöyle demiştir: “Bildiğiniz oyunu oynayın, bilmediğinizi seyredin.” Bana, her şeye başka açılardan bakmayı göstermiştir. Zaman içinde satırlar hayat bulur onda. Sizden hiçbir şey beklemeden açar dünyasını. Düşündüklerini döker ortaya. Beklentilerinize cevap vermek için oraya geldiğini düşündüğünüzü bilir. Söyleyeceğini söyler, yazacağını bırakır gider. Bir kurtarıcıdan çok bir yardımcı gibi hisseder kendini. Gerçek adını bile tam söylemediğini düşündürür insana. Bir muamma gibi görünür; oysa bir şeyi bile çözse mutlu olacak biridir. Kaprisleri üzerine düşünen Cioran gibidir; hem uykusuz, hem dost, hem de derinlerde yüzmekten korkmayan biri… Kendi söyleyeceklerinizi Bedrufi üzerinden ifade ederken denemeye de alan açmış oluyorsunuz. Çünkü deneme, başka yazarların dediklerine de fazlaca imkân sunan bir tür, yanılıyor muyum? Deneme, bir yolculuk gibidir. Her denemeciye göre de yolu yordamı farklıdır. Bazılarıysa hiçbir yere gitmez görünürler. Oturdukları koltuktan resmederler dünyayı. Hiç yerlerinden kalkmadan sunarlar her şeyi size. Kimi romandan söz eder, kimi şiirden. Haydut, kürek mahkûmu ve sahte kuklacı, Ginesillo de Parapilla ve ayrıca Pedro Usta adlarıyla da anılan Gines de Pasamonte kendi yaşamını anlatan bir kitap yazmaktadır. “Kitap bitti mi?” diye sorar Don Kişot. Gines şu yanıtı verir: “Yaşamım bitmediğine göre kitap nasıl bitsin?” Bazıları nasıl yazdığını anlatır, bazıları nasıl okuduğunu. Hayat, denemenin ilgi alanları içinde sere serpe uzanır, öylece akar gider. Bazılarında filmler yeniden başlar akmaya. En iyi denemeciler sürekli okunur. Birden karşınıza hiç duymadığınız bir yazar ya da sinemacı çıkabilir. Ve sizi bilmediğiniz bir beldeye taşıyabilir. Carlos Fuentes okurken Kenji Mizoguçi'nin 'Yağmur Sonrasının Solgun Ayının Öyküleri' filminde bulabilirsiniz kendinizi. Deneme, prensiplerden konulara atlamak değildir. Sadece inceliklerle dolu, bilgi yüklü ve güler yüzlü geçişlerin türüdür. "Şuna inanırım, hakikat eğer varsa bir kelimeye sığar zaten." diyorsunuz. Bu biraz da yaş almanızla ilgili olabilir mi? Çünkü gençlikte hakikat bazen bir davada, bazen bir ideolojide bazen de Tanrı'da bir kelimeye sığacak kadardır. Yanılıyor muyum? Bu biraz da hakikatin saflığını, yalınlığını karşılıyor bence. Yoksa yıllar içinde yol almayla bir ilgisi yok. Size doğru gelen çizgide ilerlemenizle ilintili sadece. Bir tür prensipleri saptama meselesi. Ayrıca kendinizi korumayla da bağlantılı değil. Seçimle, davranış özelliklerinizin alanlarıyla iyi okumalar gerekiyor. Geçmiş, bize hakikate ne kadar yaklaşmış olduğumuzu gösteriyor, hatta hiç yaklaşamadığımızı da gösterebilir. Bu yüzden zaman hiçbir şey ifade etmiyor. Siz kıyaslamalarla, deneylerle sonuçlara varıyorsunuz. Saf aklınızın tarihi kaç kelimeyle yüreğinizi temiz tuttuğunuzu size söyleyecektir mutlaka. Ahmet Altan özelinde yazarın hakikate bağlılığı, rüzgâra göre yön değiştirmesi meselesi üzerine söz açıyorsunuz. Sanırım böyle yazarlar edebiyatımızda nadir olarak karşımıza çıkıyor? Evet, bazı yazarlar zor bulunur. Onların yazdıkları ise hiç kaybolmaz. Onlar hiçbir zaman unutulmazlar da. Fırtınayı da çok güzel anlatırlar, hayatın büyüsünü de. Onları okumak zevktir. Okuduğunuz bir hikâyeyi bile onlardan bir daha okusanız, yeni duygular, farklı titreşimler yaşarsınız. Ayrıca denemeler yeni denemelerin de habercisidirler. Birbirlerini çoğaltırlar, birbirlerinden beslenirler ve sizleri başka kitaplarla, yeni yazarlarla da tanıştırırlar. Maksim Gorki şöyle der: “Kitap yazmayı kendileri için bir zanaat, bir 'geçim vasıtası' olarak görenler vardır; onlar insanla ilgili yalan söylemezler, insanı olduğundan daha kötü göstermezler.” Bu yüzden de bazı yazarlar kolay yetişmez ve onlara çok az rastlarsınız. Evet, bazı yazarlar zor bulunur. "Hayatı şimdiki zamandan uzak tutmalı, onun aceleci, aç gözlü, kıskanç bakışlarından da sakınmalı." cümlenizi okurken aslında her an şimdiki zamana mahkûm olmanın çaresizliğini de hissediyor insan. Hayatı niçin şimdiki zamandan uzak tutmalı, sakınmalı?" Herodot'un sadece tarihe değil, insanın yaşamına da ilişkin bir yasasından söz etmeli: “Talih insana sonuna kadar yar olmaz.” Hayatı da çok çabuk verilen kararlardan biraz uzak tutmalı gibi geliyor bana. Hiçbir yapıt bir anda oluşmuyor. Onun zaman dilimi içinde yavaş yavaş kendini bulması gerekiyor. Bir düşünce, bir fikir için de aynı şey tabii. Kelimelerle örse de kendini bir yapıt, uzun yaşayabilmesi için çok sayıda tarih, felsefe, edebiyat okumaları yapması gerekiyor. Tarih senin hemen bir şeyler söylemeni değil, kalıcı olabilecek doğru şeyler söylemeni değerlendirir eninde sonunda. Bugün dendiğinde dün ve yarını anlamalıyız. Ve yine Herodot'la bitirelim: “Nasıl başlanacağı bilinir, nasıl biteceği bilinmez.” Denemeyle bir hayli hemhal olmuş, pişmiş bir kaleminiz var. İyi bir deneme yazısı sizce hangi niteliklere sahip olmalıdır? Denemede insanı çeken belki de büyük usta Montaigne'in, “Ruhum şöyle bir yere tutunabilse, kendimi denemekten vaz geçer, ben de kararlı bir kişi olurdum: ne yapayım ki ruhum çıraklık çağından, deneme çağından bir türlü kurtulamıyor”, sözlerinde saklı. Hayatının sadeliğinde ve kendini tanımaya harcadığı çabanın içinde gizli. Amacı da Zweig'in dediği gibi, kendinden yola çıkmak ve yine kendine varmaktır. Ve tüm bu çabalar bir anlamda okumayla başlar kuşkusuz; ikinci merhale de yazmaya hazırlık. Montaigne'in de inanmak güç de olsa Rönesans çağına kadar yazılmış her metni okuduğu söylenir. Bu da tabii denemenin temel taşları. Notlar ve biriktirmek. Sonrası ise onlar için defterler yaratmak, önemli bulduklarını yeniden hayata geçirmek. Denemenin ustalarını tanıdıkça zaten iyi denemeye ulaştığını hissetmeye başlar okur. Heyecanlandıkça, notlar aldıkça, ulaşmak istediği kitaplar çoğaldıkça yeni bir şeylerle karşılaştığını da bilir. Benim için de iyi deneme, geçişlerin, ipliklerin, bağlantı yerlerinin hissedilmediği, kişinin akışın büyüsüne kendini kaptırmasıdır. Değişik, uzak bir konuya bile insanı yakınlaştırabilmesi, sıcaklık duymayışını sağlayabilmesidir. Bir yazınızda, “Ne kadar derin, ne kadar kutsal bir şeydir bazı kişilerden sürekli söz etme ihtiyacını duymak. Onların ölümsüzlüğünü hissetmek, yapıtlarının içinde yaşamak ve dünyayı sanki onların kestiği bir camın içinden seyre dalmak.” diyorsunuz. Tam da bu bağlamda sormak isterim, yazarlık tutumunuzu etkileyen, kaleminizi besleyen yazarlar ve kitaplar hangileri oldu?“Bedrufi'nin Nefesi” bir anlamda son ilgilendiğim, yeni bulduğum yazarlar, sanatçılarla çocukluğumdan bu yana hiç vazgeçmediklerimin buluşması sayılabilir. Cervantes, Stefan Zweig, Sait Faik, Andre Suarez, Nabokov, Rilke, Robert Walser, A. Platonov, S. Birsel, Ahmet Rasim, Beckett, Thomas Bernhard, Hamsun, Refik Halid, Henri Michaux, Kafka, Panait İstrati, Georges Simenon, Borges, Poe, Primo Levi, Kierkegaard,Cioran ve niceleri… Zaten evimin bir köşesi bu yazarlara ayrılmıştır. Diğer bölümlerde de hayran olduğum sinemacılar yer alır. Hayat bu kitaplar arasında yaşamaktır bir bakıma ve geçişler çok önemlidir.

    0 0

    !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin dünyanın önde gelen bağımsız sinema kurumu Sundance ile 2011’den beri ortaklaşa yürüttüğü Senaryo Lab, bu yıl 8-11 Mayıs tarihlerinde İstanbul’da yapılacak.Bugüne dek Mavi Dalga’dan Kumun Tadı’na pek çok filme senaryo desteği sağlayan Atölye için başvurular ise 23 Mart’ta sona eriyor. Quentin Tarantino’dan Darren Aronofsky’ye, Steven Soderbergh’den Shirin Neshat ve Paul Thomas Anderson’a günümüzün önde gelen yönetmen ve senaristlerinin sinema tarihine geçen projelerinin ilk adımlarını attıkları Sundance Senaryo Lab, 2011’den beri de !f İstanbul kapsamında Türkiyeli üç projeye senaryo danışmanlığı imkânı sağlıyor.

    0 0

    İş Sanat’ın bu sene ilk kez ocak ayında miniklerle buluşturduğu yeni müzikali Keloğlan hem çocuklar hem de büyükler için yeniden sahneleniyor.Keskin zekâsı, şansı, mizahî yönü ve hazırcevaplılığıyla yediden yetmişe herkesin kalbinde taht kuran Keloğlan, “Bir Varmış Hiç Yokmuş” isimli müzikal ile kendini yine bir dizi maceranın içinde buluyor. Meddah, orta oyunu gibi geleneksel Türk tiyatrosu öğeleri ile Anadolu’nun zengin tekerleme ve masal karakterlerinin bir araya geldiği oyunu usta yönetmen Işıl Kasapoğlu yazdı ve sahneye uyarladı. Başrollerini Pamela Spence ve Serkan Keskin’in paylaştığı oyunun müzikleri Alper Maral’a, kostüm ve kukla tasarımları ise Karina Cheres’e ait. Geleneksel kültürümüzün saçsız masal kahramanının başından geçenler, 15 Mart 2015 Pazar günü saat 15.00’te İş Sanat sahnesinde izlenebilir.

    0 0

    Broadway’in uzun soluklu müzikallerinden, İngiliz besteci Andrew Lloyd Webber'in eseri, The Phantom of the Opera (Operadaki Hayalet) 8-26 Nisan tarihlerinde Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi’nde sahnelenecek.Fransız yazar Gaston Leroux'ın aynı adlı romanından uyarlanan The Phantom of the Opera, Paris Operası'nda hayalet olarak tanınan, yüzü ileri derecede deforme olmuş bir müzik dâhisinin, Soprano Christine'e olan saplantılı aşkını, kıskançlık-çılgınlık ve ihtirasın kesiştiği bir hikaye etrafında anlatıyor. Operadaki Hayalet, ilk olarak 1986’da Londra’da sahnelendi. 28 yılda 40 ülke ve 110 şehirde 80 milyon kişi tarafından izlendi. Müzikal beyazperdedeki uyarlamalarıyla, Sarah Brightman, Gerard Butler gibi film ve müzik dünyasına da isimler kazandırdı.

    0 0

    Türkiye ve dünya sinemasından belgeselleri seyirciyle buluşturan DOCUMENTARIST 8. İstanbul Belgesel Günleri’ne başvurular başladı.Bu yıl 13-18 Haziran 2015 tarihleri arasında yapılacak festivale, Türkiye’den katılan yönetmenlerin ilk veya ikinci filmleri Johan van der Keuken Yeni Yetenek Ödülü'ne aday gösteriliyor ve festivalin belirlediği jüri tarafından ödül değerlendirmesine alınıyor. Türkiye’den bir film ayrıca FIPRESCİ Ödülü’ne de aday oluyor. 2014-15 yapımı belgesellerinizi DOCUMENTARIST'e ulaştırmak için son tarih: 17 Nisan 2015. Başvuru formu ve gönderim adresi için: www.documentarist.org

    0 0

    İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi, edebiyatçılarla hukukçuları özel bir programla bir araya getiriyor. Bilgi Hukuk Araştırmaları Topluluğu'nun ''Edebiyat ve Hukuk'' lisans dersi kapsamında düzenlediği etkinlik 6 Mart 2015 Cuma günü başlayıp 8 Mayıs'a kadar her Cuma devam edecek.Yazar Semih Gümüş, Akif Kurtuluş, Behçet Çelik ve Furüzan, Yıldırım Türker ile Bilgi Hukuk Fakültesi akademisyenleri ve öğrencileri katılacağı programın ilk oturumu yarın İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü Mahkeme Salonu'nda saat 14.00'te başlayacak. Turgut Tarhanlı'nın başkanlık edeceği programda Aslınur Avgın (Hukuk Eğitimi Yaratıcılığı Öldürür Mü?), Faruk Turinay (Hukuk ve Edebiyat ya da İki Sahte G'nin Ötesinde: Gerçek ve Güzellik), Çağdaş İslim (Türkiye'de Edebiyat ve Hukuk Dersleri) konuşacak.2. Oturum (13 Mart 2015) Saat:14.00-17.00.Oturum Başkanı: Semih Gümüş. Konuşmacılar: Behçet Çelik (Hukuk ve Edebiyatın Yakınlığı/Uzaklığı), Yalçın Armağan (Hakkaniyet Kurmacası), Cemal Bâli Akal (Damasceno Monteiro'nun Kafasını Kelsen Kesmiş).3. Oturum (3 Nisan 2015 ) Saat:14.00-17.00.Oturum Başkanı: Yıldırım Türker. Konuşmacılar: Reyda Ergün (Ursula Le Guin), Fatma Gül Karagöz (Manen Damgalı Adamlar Maddeten Damgalı Kadınlar. Kızıl Damga'da Hoşgörüsüzlük ve Özgürlük), Yalçın Tosun (Edebiyat ve Hukuk Birbirinin ‘Öteki'si mi?)4. Oturum (10 Nisan 2015 ) Saat:14.00-17.00.Oturum Başkanı: Türker Armaner. Konuşmacılar: Kıvılcım Turanlı Yücel (Edebiyatın İyi Kötü Tanıklığı). Mahmut Özdil (Ahmet Hamdi Tanpınar ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü). Ozan Marakoğlu (Edebiyata Karşı Ceza Kanunu).5. Oturum (17 Nisan 2015) Saat:14.00-17.00.Oturum Başkanı: Murat Yalçın. Konuşmacılar: Akif Kurtuluş (Edebiyatla hukukun imkansız aşkı), Cansu Muratoğlu (Geçmişle Yüzleşme: Bernhard Schlink Işığında Anlamak, Anlatmak ve Yargılamak), Hüseyin Günal (Radikal Kötülüğü Primo Levi'yle Okumak)6. Oturum (8 Mayıs 2015) Saat:14.00-17.00.Oturum Başkanı: Füruzan. Konuşmacılar: Şebnem Gökçeoğlu (Robinson Crusoe'da Sosyal Hukukun Tarihsel Temellerinin İzini Sürmek), Esmahan Aykol (Frankenstein), Alper Küçükel (Bir Hukuk Bilim Adamının Romanı).(http://www.facebook.com/istanbulbilgiuniversitesi)

    0 0

    Groupama ve İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) işbirliğiyle İstanbul Film Festivali dahilinde başlatılan “Türk Klasikleri Yeniden” projesi 8. yılında, “Yılanların Öcü” filmini izleyiciyle buluşturuyor. 34. İstanbul Film Festivali’nde sinemaseverlerle buluşacak olan Metin Erksan’ın yönettiği 1962 yapımı “Yılanların Öcü”, Fanatik Film tarafından restore edilecek.Fakir Baykurt tarafından 1954 yılında kaleme alınan “Yılanların Öcü”, 1962 yılında Metin Erksan tarafından beyazperdeye uyarlandı. Toprak mülkiyetinden doğan bir çatışmayı ve köy hayatının zorluklarını konu alan filmin başrol oyuncuları arasında Fikret Hakan, Nurhan Nur, Erol Taş, Aliye Rona ve Ali Şen yer alıyor.“Türk Klasikleri Yeniden” projesi ile sanata ve Türk kültür mirasına verdikleri desteği bu yıl da devam ettireceklerini belirten Groupama Genel Müdürü Ramazan Ülger, “Gurur duyduğumuz projemiz kapsamında, bu yıl Türk Sineması'nın en çok ses getiren filmlerinden biri olan Yılanların Öcü'nü restore ediyoruz. Bu başyapıtı sinemaya yeniden kazandıracağımız için çok mutluyuz.” dedi.2008 yılında Erden Kıral’ın “Bereketli Topraklar Üzerinde” (1979) filmiyle “Türk Klasikleri Yeniden” projesine başlayan Groupama, 2009 yılında Ömer Lütfi Akad’ın “Vurun Kahpeye” (1949), 2010 yılında Atıf Yılmaz’ın “Selvi Boylum Al Yazmalım” (1978), 2011 yılında Memduh Ün’ün Üç Arkadaş (1958), 2012 yılında Halit Refiğ’in “Gurbet Kuşları” (1964), 2013 yılında Lütfi Ö. Akad’ın “Vesikalı Yarim” (1968) ve 2014 yılında Yavuz Turgul’un “Muhsin Bey” (1987) filminin restorasyonlarını üstlenmişti. (www.groupama.com.tr)

    0 0

    Kardeş Türküler “barış” ve “kardeşlik” için söyledikleri şarkılarla bu akşam 21.30’da Salon sahnesinde olacak.Türk, Kürt, Azeri ve Ermeni şarkılarıyla başlayıp Laz, Gürcü, Çerkez, Çingene, Makedon, Alevi şarkılarıyla repertuvarını genişleten Kardeş Türküler, ikisi Vizontele filmleri için olmak üzere toplamda yedi albüm yayınladı. Anadolu, Trakya ve Mezopotamya halk şarkılarını, kendi kültürel bağlamlarını dikkate alarak, orijinal dilleriyle yorumlamaya çalışan Kardeş Türküler, müzikleriyle çok kültürlü bir coğrafyada kardeşlik içinde bir arada yaşamayı öneriyor. Yarın akşam ise Berlinli elektronik caz grubu Dictaphone sahne alacak. Salon’da 7 Mart Cumartesi saat 22.30’da ise yeni albümleri ‘Sömestr’ın ilk konseriyle Ayyuka adlı grup sahneye çıkacak.

    0 0

    Alif Art’ın hafta sonu yapılacak müzayedesi ilginç bir satışa sahne olacak. Şimdiye kadar hiçbir müzayedede görülmemiş bir eser satışa sunuluyor.Sultan IV. Mehmed’in (1648-1687) Hazinedârı Mustafa Ağa’ya ait “Edirnekari, Murassa, Hazinedar Küreği” 400.000 TL muhammen bedelle açık artırmaya çıkarılacak. 8 Mart 2015 Pazar günü saat 14.30’da The Ritz-Carlton İstanbul Balo Salonu’nda yapılacak Cenap Yazansoy Hat Koleksiyonu Müzayedesi’nde “Hazinedar Küreği” dışında Osmanlı dönemine ait önemli hat eserleri ve tablolar yer alıyor. Müzayedenin başyapıtı; İzmir Milletvekili Mustafa Kâmil Dursun için özel siparişle ünlü ressam Şevket Dağ’a yaptırılmış ve bugüne kadar aynı koleksiyonda muhafaza edilmiş “Ayçiçekleri” isimli iki adet tablo da 300.000 TL’den açık artırmaya sunulacak. Müzayedenin ilk bölümünde ise Osmanlı döneminin ünlü hattatlarından Raşid Eyyubî’nin torunu olan ve aynı zamanda kendisi de çok önemli bir koleksiyoner olan Cenap Yazansoy’a ait 57 eserden oluşan hat koleksiyonu toplam 550.000 TL muhammen değerden artırmaya çıkacak. Koleksiyonun en dikkat çeken eseri 18. yüzyılın önemli hat hocalarından “Saray-ı Sultani Hat Hocası Derviş Ahmed Bin Mehmed Tokadî” ketebeli ve 1699 tarihli Kur’an-ı Kerim.

    0 0

    Ağa Han Mimarlık Ödülü’nü üç kez alan, İslam kültürü ile Cumhuriyet döneminin özgün, çağdaş mimarını harmanlayan Turgut Cansever, kendi adına düzenlenen bir sempozyumla anılıyor.İstanbul Deniz Müzesi’nde 7 Mart Cumartesi günü saat 09.00’da başlayacak “Bilge Mimar Turgut Cansever Sempozyumu”na Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İsmail Kara, Beşir Ayvazoğlu, Mustafa Armağan, Korhan Gümüş gibi isimlerin yanı sıra Cansever’in kızı mimar Emine Öğün de katılacak. Sempozyumda Cansever’in düşünce dünyası, modern Türk mimarisi içerisindeki yeri ve yeni şehirler üzerine yaptığı özgün çalışmalar ile günümüz dünyasına uyarlanması tartışılacak. Çevre duyarlılığının geliştirilmesi ve arttırılması için kurulan ve bu yıl 40. kuruluş yılını kutlayan Marmara Belediyeler Birliği (MBB) Şehir Politikaları Merkezi’nin düzenlediği, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe’nin ev sahipliğinde gerçekleştirilecek sempozyumda üç oturum yapılacak. Prof. Dr. İsmail Kara’nın açılış konferansı ile başlayacak sempozyumun “Turgut Cansever’in Düşünce Dünyası” konulu ilk oturumun başkanlığını İstanbul Ticaret Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Korkut Tuna yapacak. Oturumda yazar Beşir Ayvazoğlu, gazeteci Mustafa Armağan ile İÜ Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü öğretim görevlisi Yrd. Doç, Dr. Murat Şentürk Bilge Mimar’ın düşünce dünyasını tartışacak.Sempozyumun öğleden sonraki bölümünün ilk oturumun başlığı ise “Cumhuriyet Dönemi Mimarisi’nde Turgut Cansever”. İstanbul Şehir Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Alim Arlı’nın başkanlığını yapacağı oturumda İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden Doç. Dr. Tansel Kormaz, Abant İzzet Baysal Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nden Yrd. Doç. Dr. Yusuf Civelek ve Mimar Aykut Köksal tebliğ sunacak. Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Recep Bozloğan’ın başkanlığını yapacağı “Turgut Cansever Vizyonundan 21. Yüzyıl Türkiye Şehirleri” konulu 3. oturum, sempozyumun son oturumu olacak. Bu oturumda gazeteci Korhan Gümüş, Mardin Artuklu Üniversitesi Mimarlık Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Halil İbrahim Düzenli ile Turgut Cansever’in kızı mimar Emine Öğün, Bilge Mimar’ın 21. Yüzyıla bakış vizyonunu tartışacak. (www.marmara.gov.tr)

    0 0

    Türk şiirinin ustalarından Hilmi Yavuz, Rusya'da 2015 Edebiyat Yılı etkinlikleri çerçevesinde gerçekleştirilen söyleşide Rus okurlarıyla bir araya geldi. Son dönem Rus edebiyatında artık ünlü romancıların görülmediğini ve son büyük Rus romancının Aleksandr Soljenitsin olduğunu söyledi.Türk-Rus Kültür Vakfı, St. Petersburg Kültür Merkezi ve St. Petersburg Devlet Üniversitesi Şarkiyat Fakültesi tarafından organize edilen söyleşiye, şairin Rus okurları, şarkiyat öğrencileri ve çok sayıda Rus akademisyen katıldı.St. Petersburg Devlet Üniversitesi Türk Filolojisi Bölüm Başkanı Nikolay Telitsin modaratörlüğünde gerçekleştirilen söyleşide, şair Ercan Yılmaz ve şair Aydın Afacan, Hilmi Yavuz'un Türk şiirindeki yerini anlattı. Bir katılımcının, 'Türklerin şiiri sevmesi duygusallıklarından mı kaynaklanıyor?' şeklindeki sorusuna şair, "Biz duygularımızı, düşüncülerimizi, her şeyimizi şiirle anlatmışız.Nikolay TelitsinDolayısıyla duygusallığımızla değil, şiirin bizim medeniyetimizin dili olmasıdır. Tabii, şiir gerileyip roman ön plana çıkıyorsa bu medeniyetin gerilemesi demektir. Türkiye'de roman ön plana çıkıyor. Romanın ön plana çıkması demek, Batı medeniyetinin ürünü olarak romanın, bizim aidiyet ilişkimizle bağlı olduğumuz medeniyetin ürünü olan şiirin önüne geçmesi demektir. Şiir geriliyor, roman şimdi dolaşımda, neden? Dolayısıyla nedenlerin üzerinde durmamız lazım. Neden roman ön plana çıktı? Türkiye'de veya başka ülkelerde de. Belki, aynı şeyi Rusya için de söylemek mümkün. Mesela Rus edebiyatında da artık büyük romancılar yok. Bana sorarsanız Aleksandr Soljenitsin'le birlikte büyük Rus romancıları geleneği bitmiştir. Son büyük Rus roman yazarı Aleksandr Soljenitsin." sözleriyle cevap verdi. Programın sonunda şair Hilmi Yavuz, şiir poetikasını okurlarıyla paylaştı. Katılımcılar, Hilmi Yavuz'un kendi sesinden şiirlerini dinleme fırsatı buldu.HİLMİ YAVUZ, GELENEĞİ İLE BİRÇOK ŞAİR YETİŞTİRDİSöyleşinin konuşmacılarından şair Ercan Yılmaz, Hilmi Yavuz'u yol açıcı bir şair olarak tanımladı. Yavuz'un kendisinden sonra çizgisini devam ettirecek şairler yetiştirdiğini kaydeden Yılmaz, "O, Türk şairlerini ve şiirini en çok etkileyen edebiyatçılar arasında." dedi. Şair Aydın Afacan ise Hilmi Yavuz'un eleştirel bakışına ve 'düşman kazanma sanatı'na değindi: "Büyük şairler bir anlamda kişisel mitologiyalarını oluşturmuşlardır. Hiç sakınmadan, hiç duraksamadan Türk şiiri içinde ve bildiği dünya şairleri içinde "büyük şair" konumunu hak etmiş, en azından Türkiye'de, az sayıda şairden biridir Hilmi Yavuz. Türk edebiyatının bir anlamda uykusunu kaçıran şairlerden biridir. Onun getirdiği eleştirel bakış, birçok insanı, birçok edebiyatçıyı deyim yerindeyse 'kıskandıracak derecede' kendisine bol sayıda düşman kazandırmıştır. Sadece şiirleriyle değil, edebiyat eleştirmeni kimliğiyle Türk edebiyatının uykusunu kaçıran bir şairdir. Çünkü eleştiriden sakınmayan, yer yer sivri dili ve müthiş bir ironiyle eleştirilerini temellendirmeyi çok iyi biliyor." Söyleşinin ardından Cihan Haber Ajansı'nın sorularını cevaplayan St. Petersburg Devlet Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Bölüm Başkanı Nikolay Telitsin, "Bugün öğrencilerimizle birlikte Türkiye'nin en ünlü edebiyatçılarından birini ağırladık. Bizim öğrencilerimiz ve öğretim görevlilerimizle bir araya gelme teklifini kabul ettiği için kendisine teşekkür etmek istiyorum. Fakültemiz, son dönem Türk edebiyatını yakından takip ediyor. Zaten fakültemizde de, Türk edebiyatı dersleri vermekteyiz. Bir yazar ve şair olarak Hilmi Yavuz, sadece bu alandaki uzmanlara değil, Türk dili ve edebiyatını yeni öğrenmeye başlayanlara da yeni düşünceler, yeni ufuklar sunuyor. Biz ve öğrencilerimiz Hilmi Yavuz'la belki ilk kez tanıştık ama onun şiirleri St. Petersburg'da 50 yıldır okutuluyor. Onun gibi biriyle bir araya gelmek bizim için çok heyecan vericiydi." şeklinde konuştu.Rusya'nın ünlü Türkologlarından Apollinariya Avrutina, Rusya'da bu yıl edebiyat yılı olduğu için söyleşilerin daha çok gündemde olduğunu söyledi. Avrutina, "St. Petersburg Rus-Türk Kültür Merkezi öncülüğünde yapılan bu tip faaliyetler birbirimizi tanımaya önemli bir katkı sağlıyor. Rusya ve Türkiye arasında sürekli gelişen ilişkileri göz önüne alırsak bu tür ortak edebiyat söyleşilerinin sayısını artırmamız gerekiyor. Çünkü bu programlar iki ülke arasındaki gelişmelere büyük katkı sağlıyor." dedi.TÜRKİYE'NİN SADECE KALBİNİ DEĞİL, ZİHNİNİ DE GÖREBİLİYORUZSt. Petersburg Devlet Üniversitesi Şarkiyat Fakültesi'nden öğretim görevlisi Aliya Süleymanova, söyleşiyle ilgili olarak, "Rus Türk Kültür Merkezi'ne teşekkür ediyorum. Bu tür ziyaretler bizim için çok önemliydi. Bu tür ziyaretlerde biz Türkiye'nin sadece kalbini değil zihnini de görebiliyoruz. Bence bu, bizim için çok önemli ve değerliydi." ifadelerini kullandı. Söyleşiyi izleyen Rus öğrencilerden Kseniya Mayakova, "Ben Türk edebiyatını çok seviyorum, bu program bizim için çok etkileyiciydi. Ünlü bir şairin şiirlerini kendi sesinden duymak tarifsiz bir mutluluktu." dedi.YAVUZ: BURALARDA ARKADAŞLARIN FERAGAT-I NEFİSLE ÇALIŞTIKLARINA TANIK OLDUMProgramın ardından ünlü şair Hilmi Yavuz, söyleşinin gerçekleşmesinde Türk-Rus Kültür Vakfı ve St. Petersburg Rus-Türk Kültür Merkezi'nin büyük başarı gösterdiğine inandığını söyledi. Ünlü yazar, "Bunu sadece beni davet etmiş olmaları bağlamında söylemiyorum. İstanbul'daki ve St. Petersburg'daki etkinlikleri gerçekleştirirken, onların gerçekten iki ülke arasındaki kültürel ve entelektüel ilişkileri çok layıkıyla ve üst seviyede ele aldıkları ve burada da fevkalade üstün başarılar gösterdikleri kanısındayım. Benim St. Petersburg'a ikinci gelişim ve her gelişimde de arkadaşların nasıl bir "feragat-ı nefisle" çalıştıklarına tanık oldum ve bu tablodan çok memnun oldum." dedi. Program, Hilmi Yavuz'un katılımcılar için kitaplarını imzalamasının ardından sona erdi.

    0 0
  • 03/05/15--06:44: Göçmüş dergiler bahçesi
  • Selçuk Küpçük, 1980 yılından 2000’lere kadar çıkan farklı poetik, kültürel ve ideolojik geleneklere sahip toplam 40 derginin güncel tarihini ortaya çıkaran bir kitaba imza attı.Kitap, dergilerin yöneticileri ile yapılan söyleşilerle İstanbul, Ankara ve İzmir’in yanı sıra Anadolu’nun farklı noktalarında yayınlanan ve kapanan dergilerin hikâyelerini kayda geçiriyor. 1983 yılında yayına başlayan ve sadece 3 sayı çıkabilen “Üç Çiçek” dergisinden 2006-2010 yılları arasında 9 sayı okurla buluşan “Son İstasyon”a uzanan bu seçkide bulunmayı, konuşmayı kabul etmemiş dergiler de var elbette. Küpçük, bu söyleşi kitabının önsözünde gayesini şu sözlerle anlatıyor: “Uzun yıllardan beri, gerek ulaşabildiğim dergileri toplayarak bir arşiv meydana getirmek gerekse biriken yayınlar üzerine makaleler yazıp, oradan edebiyat tarihimize ve edebiyat sosyolojimize kullanılabilir bulgular çıkartabilmenin gayretinde oldum.” Küpçük böylece, çoğu taşrada mütevazı imkânlarla, çoğu zaman bir çayevinde yahut bir işyeri yazıhanesinde, kısa süre sonra kapanacağı başından belli olan bir derginin çıkışına öncülük edenlerin naif direnişlerinin hikâyesini söyleşilerle kayıt altına aldı.Bu çalışmada dergilerin açılma hikâyelerinin yanı sıra onları kapanmaya götüren süreçler de irdeleniyor. Ekonomik yetersizliklerin yanı sıra kaç sayı çıkacağı ilk günden belli olan, heyecanını yitiren, farklı bir oluşumu hızlandırmak için kapananlar ve yönetim kadrosunun anlaşmazlığı yüzünden yayın hayatına son veren dergilerin her birinin kendine has sebepleri var. Dergilerin sayıları incelenerek okura sundukları siyasal, sosyolojik, kültürel dönem, doldurdukları edebi, poetik alan ve etkileşimleri de bir başka boyutu. Cümle Yayınları’ndan çıkan “Türkiye Edebiyat Dergileri Atlası” Üç Çiçek’ten Şiiratı’na, Hayalet Gemi’den Göçebe’ye, Atlılar’dan İkindiyazıları’na, Kökler’den Ayane’ye, Kırağı’dan Le poète travaille’ya, Kardelen’den Parşömen’e kadar 30 yılın edebiyat haritasını görme imkânı sağlıyor. Dergi tutkunları ve bu dergilerle bir zamanlar şiir ve yazı yayımlayanlar için ise güzel bir hatıraya yeniden dönüş...

    0 0

    Ankara’nın ilk özel arkeoloji ve sanat müzesi Erimtan, tarihî Kale bölgesinde 14 Mart’ta açılıyor. İşadamı Yüksel Erimtan’ın 55 yılda oluşturduğu koleksiyonun sergilendiği müzede iki bin eser yer alıyor. Eskiden buğday ambarı olarak kullanılan müze için 12 milyon TL harcandı fakat içindeki eserlerin değeri bundan kat kat fazla.Türkiye’de 280 özel müze var, bunların sadece yedisi arkeoloji müzesi. 14 Mart’tan itibaren bu sayı sekiz olacak. Ankara’nın ilk özel arkeoloji ve sanat müzesi Erimtan, tarihi Kale bölgesinde gelecek hafta açılıyor. İşadamı Yüksel Erimtan’ın 55 yılda satın aldığı iki bin tarihî eser koleksiyonunun yer aldığı müzede, Kültepe tabletleri, Urartu kemerleri, Roma camları, Bizans damga mühürleri, Roma ve Helenistik döneme ait sikkelerin yanı sıra, dönemlere ait canlandırmalar da olacak. Üç Ankara evi yeniden yapılandırılarak (restorasyon değil) inşa edilen müzenin mimarlarından Prof. Dr. Ayşen Savaş, “Burası Ankara Kalesi’nin surdışı yapılarıydı. Büyük ihtimalle buğday ambarlarıydı. Ama artık evsizlere ev olmuştu. ‘Üç Ankara evi’ algısı vardı, onu bozmak istemedik.” diyor. İLK ÇAĞDAŞ SANAT SERGİSİ ALEV EBUZZİYA’NINErimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi’nin koleksiyonu arasında dünyadaki en eski görsel belge niteliği taşıyan Fayum Portreleri bulunuyor. Eski çağ insanlarını resmeden ve dönemin modasından güzellik anlayışına ve sosyal hayatına ışık tutan Fayum Portreleri, üst sınıf Romalılara öykünen Mısırlı kadın, erkek ve çocukların giysi, takı ve eşyalarını resmediyor. Bu portreler, müzede Ana Sergi Salonu’nda sergileniyor. Kültepe tabletlerinden Urartu kemerlerine, Roma camlarından Bizans damga mühürlerine uzanan seçki, koleksiyonun önemli bir bölümünü oluşturuyor. Müze koleksiyonunun bir diğer bölümünde ise farklı dönemlere ait sikkeler bulunuyor. Müzenin başka bir bölümünde ise mühür yüzükleri var. Müze, koleksiyon sergilerinin yanı sıra arkeolojiyle sanatı yan yana getiren özel ve çağdaş sanat sergilerine de yer verecek. Bu sergilerin ilk konuğu dünyaca tanınan seramik sanatçısı Alev Ebuziyya.HER ŞEY YÜZÜK TAŞLARIYLA BAŞLADIYüksel Erimtan, 1960’lı yıllarda Mersin’de bir avuç yüzük taşı ile başlayan koleksiyonerlik hikâyesini şöyle anlatıyor: “Josef adında bir kuyumcunun ufacık bir dükkânı vardı. O dükkâna zaman zaman uğrardım. Sahibiyle bir gün dükkânda oturup kahvemizi içiyorduk. İki köylü geldi; ellerinde ufak taşlar vardı. Josef’e ne olduklarını sorunca “yüzük taşı” dedi. Köylüler ören yerlerinde yağmurlardan sonra dolaşırlarmış. Yüzük taşı, yüzük ve bunun gibi şeyler bulurlarmış. Bu yanıt bana evde bir kâsede duran babamdan yadigâr küçük taşları hatırlattı. Bu taşları alıp Josef’e getirdim. Romalılardan beri kullanılan yüzük taşları olduğunu söyledi. Böylece, o yıllardan bugüne kadar devam eden koleksiyonerlik yolculuğum başladı.”Yüksel Erimtan (87), koleksiyonerliğinin yanı sıra Türkiye Koleksiyonerler Derneği’nin de kurucusu. Başkan yardımcısı, koleksiyoner Turgut Tokuş ile Ankara’da nerede kırık dökük yapı varsa onların restorasyonu için yıllardır koşturuyorlar. Türkiye’de arkeoloji deyince akla ilk önce ‘definecilik’ geliyor, koleksiyonerlere de kaçakçı muamelesi yapılıyor. Böyle bir algının oluşması normal. Çünkü derneğin sadece 36 üyesi var, oysa koleksiyoner sayısı 1700. Onlardan kaçının arkeoloji alanında koleksiyon yaptığı ise bilinmiyor. Tonkuş, “İnsanların köylerinde arkeolojik eser bulunca devlet müzesine getirmesi lazım. Ama başına bir şey geleceği korkusundan getirmiyor. Eserler ya kaçakçıların eline düşüyor ya da koleksiyonerlere ulaşıyor. Yüksel Erimtan gibi koleksiyonerler bu eserlerin yurtdışına çıkmasını önlüyor.” diyor. Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi, ‘definecilik’ ve ‘kaçakçılık’tan öteye gidemeyen arkeoloji algısının değişmesi yönünde olumlu adımlarından biri. Fakat ne kadar katkı sağlayacağını zaman gösterecek. Müze, 14 Mart’tan itibaren pazartesi hariç her gün saat 10.00 ve 18.00 arasında ziyaret edilebilir. www.erimtanmuseum.org Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi yetkilileri dün müzeyi basına gezdirdi. Soldan sağa: Mimar Can Aker, Erimtan Vakfı Başkanı Çağrı Erimtan Aker, mimar Ayşen Savaş ve Müze Müdürü Emin Mahir Balcıoğlu. Ankara Kalesi’ne kapı komşusu Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi, Ankara Kalesi’nin giriş kapısının karşısında yer alıyor. Arsa, Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan 25 yıllığına kiralanmış. Bölgede aynı zamanda, Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin de olduğu Mahmut Paşa Bedesteni ve Kurşunlu Han, tarihî saat kulesi, Çukur Han ve önceki yıllarda yine bir özel müzeye dönüştürülen Çengel Han Rahmi M. Koç Müzesi bulunuyor. Mimarlar Ayşen Savaş, Can Aker ve Onur Yüncü’nün tasarladığı müzenin mimarisi bölgenin tarihi göz önünde bulundurularak yapılmış. Mesela, pencereler, kale surlarındaki gözetleme kulelerindeki pencere stilinde tasarlanmış. Arkeoloji müzeciliğini 19. yüzyıl kalıplarından çıkararak, çağdaş müzeciliğin amaçlarını yerine getirmeye odaklandıklarını belirten Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi Müdürü Emin Mahir Balcıoğlu, müze ziyaretçilerinin artık sadece seyretmekle ve bilgi almakla yetinmediklerini, katılımcı ve paylaşımcı olmayı istediklerini söylüyor.

    0 0
  • 03/05/15--16:00: Samimi bir hesaplaşma

  • 0 0
  • 03/05/15--16:00: Ölümsüzlük hevesi

  • 0 0
  • 03/05/15--16:00: Mazeretimiz var, asabiyiz

older | 1 | .... | 266 | 267 | (Page 268) | 269 | 270 | .... | 375 | newer