Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Showcase


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 260 | 261 | (Page 262) | 263 | 264 | .... | 375 | newer

    0 0

    65. Berlin Film Festivali, dün yapılan açılış töreni ile başladı. 15 Şubat’ta sona erecek festival, İspanyol yönetmen Isabel Coixet’nin yönettiği ve Juliette Binoche’un başrolde yer aldığı Nobody Wants the Night filminin gösterimiyle açılışını yaptı.72 ülkeden 441 filmin katıldığı festivalin ana yarışmasında 19 film, 14 Şubat gecesi açıklanacak Altın Ayı ve Gümüş Ayı ödülleri için yarışacak. Ana yarışmada Terrence Malick, Werner Herzog, Peter Greenaway, Cafer Panahi ve Pablo Larrain gibi yönetmenlerin son filmleri de yer alıyor. Festivalin ilk günü Darren Aronofsky başkanlığındaki Altın Ayı jürisi basın karşısına çıktı. Alman oyuncu Daniel Brühl, Güney Koreli yönetmen Bong Joon-ho, ABD’li yapımcı Martha De Laurentiis, Perulu yönetmen Claudia Llosa, Fransız oyuncu Audrey Tautou ve Mad Men, Sopranos dizilerinin kreatif direktörü Matthew Weiner’dan oluşan jüri, görevlerinin zor ama eğlenceli olduğunu belirtti. Berlin’e ilk defa gelen Matthew Weiner dışındaki üyeler Berlinale tecrübelerinden ve unutamadıkları anlardan bahsetti. Örneğin, 2009’da Acı Süt ile Altın Ayı kazanan Claudia Llosa, ödül aldığı anı unutamadığını söyledi.Siyah Kuğu ve Nuh filmlerinin yönetmeni Darren Aronofsky, 10 gün içinde 19 film izleyeceklerini belirterek, görevlerinin zor ama tutkuyla yapılacak eğlenceli bir iş olduğunu söyledi. Kriterlerinin ülkeye ya da film türüne göre şekillenmeyeceğini ifade eden Aronofsky, “Her film beni heyecanlandırıyor. Çin’deki bir genç kızı anlatsın ya da ABD’de 60 yaşında bir adamı anlatsın. Nerede geçtiği, hangi ülkenin olduğu değil; filmin dürüst olması önemli.” dedi. Bu yıl Berlin’in ana yarışma bölümünde Türk filmi yok. Emine Emel Balcı’nın ilk filmi Nefesim Kesilene Kadar Forum bölümünde, Faruk Hacıhafızoğlu’nun yönettiği Kar Korsanları Generation Kplus bölümünde, Derya Durmaz’ın Gri Bölge filmi ise Generation 14plus bölümünde gösterilecek. Nefesim Kesilene Kadar, aynı zamanda En İyi İlk Film Ödülü için de yarışacak.ALTIN AYI ADAYLARIQueen of the Desert (Werner Herzog), Victoria (Sebastian Schipper), Als Wir Traeumten (Andreas Dresen), Knight of Cups (Terrence Malick), Nobody Wants the Night (Isabel Coixet), Eisenstein in Guanajuato (Peter Greenaway), 45 Years (Andrew Haigh), Taksi (Cafer Panahi),Journal d’une Femme de Chambre (Benoit Jocquot), Ixcanul Volcano (Jayro Bustamante), Under Electric Clouds (Aleksei German JR.), Body (Malgorzata Szumowska), Cha va con va (Di Phan Dang), Yi Bu Zhi Yao (Wen Jiang), Aferim! (Radu Jude), Der Perlmuttknopf (Patricio Guzman), The Club (Pablo Larrain), Chasuk’s Journey (Sabu), Sworn Virgin (Laura Bispuri)

    0 0

    Siyahî Amerikan vatandaşlarının 1965 yılında Martin Luther King öncülüğünde gerçekleştirdiği protesto yürüyüşlerini konu alan ‘Özgürlük Yürüyüşü / Selma’, iyi yönetilmiş, çok iyi oynanmış dürüst ve tutarlı bir politik film.22 Şubat’ta sahiplerini bulacak 87. Oscar ödüllerinin adayları açıklandığında kopan fırtınayı hatırlayalım. Aday listesinde olmaması şaşkınlığa sebep olan birçok oyuncu vardı: Amy Adams (İri Gözler), Jake Gyllenhaal (Gece Vurgunu), Timothy Spall (Bay Turner), Ralph Fiennes (Büyük Budapeşte Oteli) ve Jessica Chastain (En Şiddetli Sene)... Animasyon dalında Lego Filmi, Yabancı Dilde En İyi Film dalında da İsveç yapımı Turist’in aday gösterilmemesi Akademi üyelerinin tercihlerini tartışmaya açmıştı. Ancak esas fırtına başka bir film üzerinden koptu. Yönetmen, senaryo ve erkek oyuncu dallarında da Oscar’a aday olması beklenen Selma filmi, sadece En İyi Film ile Orijinal Şarkı dallarında adaylığa layık görülerek ‘ırkçılık’ tartışmalarının fitilini ateşledi.Ülkemizde Özgürlük Yürüyüşü adıyla gösterime giren Selma, siyahilerin sivil haklar mücadelesinin kritik bir dönemini anlatıyor. 1965 yılında ABD’de ırkçılığın yoğun olarak görüldüğü güney eyaletlerinden Alabama’nın Selma şehrinden eyaletin başkenti Montgomery’ye giden 87 kilometrelik yolda, tarihe geçen üç protesto yürüyüşü yapıldı. Siyahilerin özgürlük mücadelesinin unutulmaz lideri Martin Luther King öncülüğünde gerçekleşen bu yürüyüşler Amerikan kamuoyunda konuya karşı bir hassasiyet geliştirdi ve dönemin Başkanı Lyndon B. Johnson’u Oy Hakkı Kanunu’nu çıkarmaya mecbur bıraktı.BİR HAYALİM VAR...Geçtiğimiz yıl En İyi Film dâhil, üç dalda Oscar alan 12 Yıllık Esaret, siyahilerin mücadelesine antropolojik bir açıdan yaklaşmış, köle-efendi ilişkisinden hareketle ‘beden’in özgürlük mücadelesindeki rolü ve kullanımı üzerine yoğunlaşmıştı. Ava DuVernay’ın yönettiği Selma, meselenin felsefî-antropolojik boyutundan ziyade direniş ayağına odaklanıyor.Selma, her şeyden önce bir biyografi filmi. Politik tavrını net bir şekilde ortaya koyarken, biçimci anlatımdan taviz vermiyor. Yönetmen Ava DuVernay, tarihi karakterleri konu alan biyografi filmlerinin sıradanlığından kurtulmak için FBI’ın fişlemeleri eşliğinde anlatıyor yaşananları. J. Edgar Hoover’ın yönetimindeki FBI, Müslüman lider Malcolm X’i izlediği gibi, siyahi vatandaşların bir başka umudu Hıristiyan vaiz Martin Luther King’i de adım adım takip etmektedir. ‘Kudretli’ J. Edgar ile Başkan Lyndon B. Johnson arasındaki kısa diyalogda Amerikan tarihine ve devlet yönetimine dair önemli detaylar var. Yönetmen DuVernay, Martin Luther King ile Başkan Johnson arasındaki müzakerelere yoğunlaştığı kadar Beyaz Saray, FBI ve Alabama Valisi arasındaki pazarlıkları da öykünün akışına dâhil ederek ‘özgürlük yürüyüşü’nün cephesini genişletiyor.DİRENİŞ, AMA NASIL?Martin Luther King, 1968’de bir suikast sonucu hayatını kaybedene kadar mücadelesinde şiddete karşı mesafe almış, tıpkı Gandhi gibi pasif direnişi seçmiş bir lider. Bu yüzden bazı siyahi gruplar tarafından sert bir şekilde eleştirilmiş. Selma, King’i çelişkileri ile birlikte gerçek bir karakter olarak ele alırken, siyahilerin kendi aralarındaki üslup ve yöntem tartışmasını da filmin ağırlık merkezlerinden biri haline getiriyor. Ateşli bir hatip olan King’in “kamuoyu oluşturmak için drama gerekir” anlayışından, eylemcilere zarar gelir endişesiyle protesto yürüyüşünden vazgeçmesine evrilmesinin çelişki mi yoksa değişim mi olduğu seyirciye bırakılıyor. Ailesiyle yaşadığı sorunlar ve iç dünyasındaki çatışmalar ile pekiştirilen gerçekçi King portresi, David Oyelowo’nun sade ama etkili performansıyla birleşince filmin gücünü artırıyor.Selma’nın esas gücü ise 1960’lardaki sivil haklar mücadelesini anlatırken Ferguson’un yanı sıra dünyanın bütün otoriter yönetimlerindeki direnişlerle kurduğu bağda gizli. Filmi izlerken, Türkiye’nin yakın tarihi kadar günümüz atmosferi de zihinlerde beliriyor. Hele, filmdeki ilk protesto yürüyüşünde yerel halk ile polisin işbirliği içinde göstericilere saldırıp ara sokaklarda ve kafelerde göstericileri ‘el yapımı silahlar’ ile dövmesi, dahası öldürmesi çok tanıdık.Selma, iyi yönetilmiş, çok iyi oynanmış, yerinde üslubu ve biçimci anlatımıyla dürüst ve tutarlı bir politik film. Etkisini uzun süre kaybetmeyen Selma, 87. Oscar ödüllerinin mevcut aday listesinde yönetmen, erkek oyuncu ve senaryo dallarında da yer almayı hak eden bir yapım. Sadece iki adaylıkta kalmasında ırkçılıktan ziyade, 12 Yıllık Esaret ile kota aşımına uğrayan siyahi haklar mücadelesi kontenjanının payı var gibi...

    0 0

    Sarnıç Öykü dergisi, Kadıköy’de bir öykü merkezi açıyor. “Sarnıç Öykü Atölye” adını taşıyan merkez, öyküye yeni başlayanları buluşturma, dergiyi yaşatma ve yaygınlaştırma amacını taşıyor.Sarnıç Öykü Atölyesi üç edebiyat dalıyla başlayacak: Şiir, öykü ve roman. Atölyenin mart-nisan etkinliklerini üç usta isim yönetecek. Şiirde Hilmi Yavuz, romanda Irmak Zileli, öyküde de Faruk Duman katılımcılarla haftada bir buluşacak. Ayrıntılı bilgi ve başvuru için: 0533 667 05 17

    0 0
  • 02/06/15--16:00: Müzik ve tarih buluşması
  • Martı İstanbul Hotel ve Lila Müzik işbirliğiyle gerçekleştirilen “Martı Klasikleri” adlı klasik müzik konserleri ve sohbetleri 10 Şubat’ta piyanist Hüseyin Sermet ve ünlü tarihçi İlber Ortaylı ile devam ediyor.Saat 20.00’de Sermet’in dinletisiyle başlayacak olan “Tarih ve Müzik” konulu program, Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın moderatörlüğündeki sohbet ile devam edecek. Sermet dinletisinde Alman besteci ve müzik eleştirmeni Robert Schumann’ın 21 yaşındayken yazdığı Papillons (Kelebekler) adlı eserini yorumlayacak. Sohbette ise 1800’lü yılların Almanya ve Avrupa’sının tarihi fonu, Alman besteci Schumann’ın hayatı, Papillons isimli eseri, eserin bestelendiği yıllar ve esere ilham kaynağı olan Jean Paul’un Flegeljahre romanı konuşulacak.

    0 0

    Avrupalı kim? Bir İskoçyalı veya İngiliz; Fransız ya da Yunanlı kendini ne kadar Avrupalı hissediyor? Parisli veya Brükselli olmak ne ifade ediyor? Benzer sorular bugünlerde gazete sayfalarından televizyon tartışmalarına, seçim sandıklarından entelektüel mahfillere kadar hiç olmadığı kadar tartışılıyor.İşte bu ve benzer sorular dün Brüksel’de Bozar Müzesi galerisinde açılan bir serginin de teması. “Yüzler: 1990’dan Bu Yana Avrupa Portre Fotoğrafı” sergisi Avrupalı vatandaşların kimlik çeşitliliğini, sınıfsal ayrılıklarını irdeliyor. Portre tarzının menşei olan Rönesans geleneğiyle bağlantı kuran sergi bir yandan da çağdaş Avrupa fotoğrafının farklılığını, çeşitliliğini, gücünü ve zenginliğini ortaya çıkarıyor.Aralarında Anton Corbijn, Rineke Dijkstra, Boris Michailov, Thomas Ruff, Juergen Teller ve Stephan Vanfleteren gibi önemli isimlerle birlikte daha az bilinen fakat güçlü fotoğrafçıları yan yana getiren sergide, 32 sanatçının hem stüdyoda hem de doğal ortamda çektikleri portreler sergileniyor. Mesela moda fotoğrafçısı Juergen Teller, kapak kızı olmak istedikleri için çat kapı gelen genç kızları fotoğraflamış. Tina Barney, varlıklı ailelerin evlerinde çektiği portre serisiyle dikkati çekiyor. Stephan Vanfleteren de Flaman balıkçıların portreleriyle kişisel tecrübelerini paylaşıyor.Sergide aynı zamanda politikacıların, pop starların, sanatçıların portreleri de yer alıyor. Yunanlı üç sanatçının ise serginin temasına üç farklı yaklaşımı var. Kontantinos Ignatiadis, sanatçı portrelerinde, şiirsel etkinin kişinin portresi üzerindeki etkisini sunuyor. Nikos Markou ‘Yaşam Sınırları’ adlı sesli ve görsel çalışmasında, toplum ve bireyin özel yaşamı üzerinden kişisel bir yolculukla aile albümündeki fotoğraflara yöneliyor. Stratos Kalafatis Athos, ‘İnancın Renkleri’ adlı çalışmasında Athos Dağı’nda yaşayan küçük bir topluluk olan rahiplerin yaşamını konu ediniyor.Küratörlüğünü Frits Gierst-berg’in yaptığı sergi Brüksel’de 17 Mayıs’a kadar açık kalacak. 30 Mayıs ile 8 Ağustos arasında Rotterdam’da Hollanda Fotoğraf Müzesi’nde, 11 Eylül ile 28 Şubat 2016 tarihleri arasında ise Selanik Fotoğraf Müzesi’nde görülebilecek.

    0 0

    Karagöz, UNESCO tarafından 2009’da kültürel miras listesine alındı. Peki ne oldu? Altı yılda müzesi bile kurulamadı. Daha da önemlisi, geçen yıl vefat eden ve yine UNESCO’nun ‘yaşayan insan hazinesi’ ilan ettiği Tacettin Diker’in yaklaşık 300 tasviri tanesi 1.000 TL’den satışa çıkarıldı. Bir diğer Karagöz ustası Ragıp Tuğtekin’in 150 parçalık koleksiyonu da geçtiğimiz günlerde Almanya Stuttgart Linden Museum’a satıldı.Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO), Karagöz’ü 2009’da Somut Olmayan Kültürel Miras listesine aldı. Aradan geçen 6 yılda Karagöz’e ait tüm değerlerin Türkiye’de korunup gelecek nesillere aktarılacağı bir müze kurulabilmiş değil. Bu nedenle önemli Karagöz ustalarından kalan tasvirleri Avrupalı koleksiyonerler ve müzeler topluyor. Yakın zamanda, Karagöz ustası Ragıp Tuğtekin yapımı 150 parçalık tasvir koleksiyonu Almanya Stuttgart Linden Museum’a satıldı. UNESCO tarafından ‘Yaşayan İnsan Hazinesi’ ilan edilen ve geçen yıl martta hayatını kaybeden Karagöz sanatçısı Tacettin Diker’in Karagöz tasvirlerinden oluşan 300 parçalık koleksiyonu ise ailesi tarafından tanesi 1.000 TL’ye satışa çıkarıldı.Karagöz müzesi kurulmaması Türkiye’deki koleksiyonerlerin elinde bulunan önemli Karagöz tasvirlerinin yurtdışına satılmasına yol açıyor. Son satış haberini koleksiyoner Dr. Murat Huten, birkaç gün önce sosyal medya hesabından duyurdu. Huten, Almanya Stuttgart Linden Museum’dan yetkililerin Karagöz sanatçısı Cengiz Özek ve kendisinden bazı bilgiler talep edip teklifler sunduğunu anlattı. Linden Museum’un bu yaz büyük bir sergi ile ‘dünya gölge tiyatrosu kuklaları’nı görücüye çıkaracağını hatırlatan Huten, şu bilgiyi paylaştı: “[Linden Museum] yazın açacakları serginin ‘Türk Karagözü’ bölümündeki eksiklikten rahatsızdı. Aralık 2014 tarihi itibarıyla Prof. Dr. Metin And’ın Ragıp Tuğtekin yapımı olan 150 parçalık koleksiyonunu uzun süren pazarlıklarla İstanbul’dan almış olduklarını dün (4 Şubat) itibarıyla tarafımıza bildirdiler.”Türkiye’deki kurumlara ‘bu koleksiyonu alın’ önerisinde bulunacakken satış haberinin geldiğini ifade eden Huten, “Bizdeki kurumların organizasyon kabiliyetsizliği ve ne yapacağına karar vermesi yılları bulduğu için teklifi kime ve nasıl sunacağımızı bulamadık. Meğer zaten atı alan Üsküdar’ı geçmiş.” sözleriyle üzüntüsünü ifade etti. Böylece Türkiye’de kurulması planlanan Karagöz müzesinin alabileceği son kalemlerden birinin Almanya’ya satıldığını belirten Huten, son aylarda Türkiye’den bazı yerel yönetim ve kurumların ‘Karagöz Müzesi’ kurmak üzere Karagöz sanatçısı Cengiz Özek ve kendisiyle bağlantı kurduğunu ancak geç kalındığını söyledi.TACETTİN DİKER’İN KOLEKSİYONU DA SATIŞTAKaragöz ve kukla sanatına 65 yıl hizmet eden Karagöz ustası Tacettin Diker, geçen yıl 31 Mart’ta vefat etti. Aradan geçen 11 ayda Diker’in 300 parçalık koleksiyonuyla ilgilenen olmadı. Ustanın kızı Gülderen Diker, babasından yadigâr kalan Karagöz tasviri koleksiyonunu geçtiğimiz hafta satışa çıkardı. Gülderen Diker, tasvirleri almak için Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan kimsenin aramadığını belirtiyor. Diker’in yardımcılığını yapan Enis Ergün, ustanın mirasının kurulacak bir Karagöz müzesinde sergilenmesi gerektiğini belirtiyor. Tacettin Diker’i tanıyan bir koleksiyonerin bu mirası satın almak istediğini anlatan Ergün, “Bunlar bireysel bir koleksiyona girdiği zaman koleksiyonerlerin elinde kalmış olur. İnsanlar, ancak onlar sergilerse görebilir. Tek tek veya grup grup da satmak istemiyoruz. Koleksiyonun tamamını bir kuruma ya da bir koleksiyonere vermeyi düşünüyoruz.” dedi.MÜZE OLMADIĞI İÇİN TASVİRLER BAKANLIKTA BEKLİYORBütün bunlar olup biterken, Milletlerarası Kukla ve Gölge Oyunu Birliği (UNIMA) Türkiye Milli Merkezi Başkanı Vural Arısoy, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın UNESCO’ya verdiği Karagöz müzesi kurma taahhüdünü henüz yerine getirmediğini belirtti. Karagöz kültür mirasının sergilendiği ulusal düzeyde bir müze bulunmadığını hatırlatan Arısoy, “UNIMA olarak her bakan döneminde Karagöz müzesi kurulması konusunda kendilerine talebimizi iletiyoruz. Henüz bir bina bile tespit edilemedi.” diyor. Bakanlığın arşivinde çok eski ve önemli Karagöz tasvirleri bulunduğunu söyleyen Arısoy, bu tasvirlerin sergilenmek yerine bakanlık binasında tutulduğunu belirtiyor.Tuğtekin’in tasvirleri yerli ve yabancı koleksiyonlara dağılmışDr. Murat Huten’in verdiği bilgilere göre, Ragıp Tuğtekin’in eserleri, Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi’nde (183 parça), Kültür Bakanlığı Halk Kültürleri Dokümantasyon Arşivi’nde (150 parça), İsviçre’de Kimyager Ernst Köhler’de (122 parça), Paris’te Sherif Khaznadar’da (27 parça), ilaç devi Bristol Myers’te (167 parça), altı Alman koleksiyonerinde (ikisi vakıf olarak yaklaşık 900 parça), Akbank Kültür-Sanat Arşivi’nde (124 parça), Murat Huten koleksiyonunda (32 parça), Musée d’Orsay Paris’te (47 parça) bulunuyor. Ayrıca sayısı bilinmemekle birlikte parçalı olarak pek çok küçük koleksiyonda Tuğtekin’in eserleri yer alıyor.

    0 0

    14 Şubat Dünya Öykü Günü’nün İstanbul kutlaması bu sene Heybeliada Ruhban Okulu’nda yapılacak.Bir Öykü Şenliği olarak düzenlenen etkinliğin ev sahipliğini ise Heybeliada Halk Kütüphanesi’ni Koruma Girişimi yapıyor. 2015 bildirisini Murathan Mungan’ın yazdığı, öykü gününde adalı yazarlar anılacak, ‘adalarda edebiyat’ ve ‘edebiyatta adalar’ konuşulacak ve Semih Poroy’un çizgileriyle ‘Öykücülerimiz’ sergi açılacak. Program 14 Şubat Cumartesi saat 14.30’da başlayacak.

    0 0
  • 02/07/15--16:00: O, artık en pahalı tablo
  • Fransız ressam Paul Gaugin’in 1892 yılında iki Tahitili kızı resmettiği tablosu dünyanın en pahalı eseri oldu. 300 milyon dolara alıcı bulan “Nafea Faa Ipoipo” (Ne Zaman Evleneceksin) isimli tablo on yıllardır Basel’deki Kunstmuseum’da sergileniyordu.Ancak tablonun asıl sahibi koleksiyoner Rudolf Staechelin’le müze arasında çıkan anlaşmazlık sonucu Staechelin tabloyu satmaya karar verdi. Eserin kime satıldığı açıklanmasa da Katarlı bir alıcının tablonun yeni sahibi olduğu iddia ediliyor. Gaugin’in bu eseri dünyanın en pahalı tablosu olan Paul Cezanne’ın 259 milyon liraya satılan “İskambil Oynayanlar” eserinin önüne geçmiş oldu.

    0 0

    İstanbul Arkeoloji Müzesi, dünyaca ünlü müze mimarı Boris Micka tarafından yeniden tasarlandı. Ne yapılacağına yıllardır karar verilemeyen Darphane-i Amire binaları da müzeye dahil edildi. Şu anda bir kısmı kapalı olan müze, 7 bin metrekarelik yeni alanı ve tasarımıyla 2016'da açılacak. Boris Micka, "Yaklaşık 7 bin metrekarelik bir alanı tasarladık. İstanbul Arkeoloji Müzesi, dünyadaki en iyi beş arkeoloji müzesi arasındaydı. Yeni tasarımıyla, dünyadaki üzerindeki en büyük arkeoloji müzelerinden biri olacak.” diyor.İstanbul Arkeoloji Müzeleri (İAM), ülkemizdeki en talihsiz müzelerden biri. Türkiye'de en çok gezilen iki müze; Topkapı Sarayı ve Ayasofya Müzesi ile dip dibe olmasına rağmen ziyaretçi sayısı onların üçte biri kadar. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın geçtiğimiz aralık ayında açıkladığı rakamlara göre Topkapı ve Ayasofya'yı 2014'te 3'er milyondan fazla kişi ziyaret etti. İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin ziyaretçi sayısı ise yaklaşık 300 bin. İAM'ın çevresiyle ilişki kuramama gibi bir sorunu da var. Müze, Gülhane Parkı'nın içinden Topkapı Sarayı'na çıkan Osman Hamdi Bey Yokuşu'nda fakat bilhassa yaz aylarında sayıları artan parkın sakinleri, burunlarının dibindeki müzeyi fark etmiyor bile. Bu olumsuzluklar bir yana, İstanbul Arkeoloji Müzesi, dünyanın en iyi 5 arkeoloji müzesinden biri oluyor. 2016'da müzecilik teknolojileri kullanılarak yapılan yeni sergileme tasarımı bitince hem en iyi hem de en büyük müzelerinden biri haline gelecek. Çünkü ne yapılacağına yıllardır karar verilemeyen tartışmalı tarihi binalardan biri olan ve Topkapı Sarayıbirinci avlusundan ta Gülhane Parkı'nın girişine kadar uzanan eğimli ve geniş alandaki Darphane-i Amire binaları artık İstanbul Arkeoloji Müzeleri kullanacak. Böylece müzenin hem metrekaresi büyüyecek hem de depolarda bugüne kadar hiç sergilenmeyen eserler gün yüzüne çıkacak. Tüm bunları, müzenin sergileme alanlarını yeniden tasarlayan Boris Micka'dan öğreniyoruz. Dünyaca ünlü müze mimarı ve sergileme tasarımcısı Boris Micka, ‘müzelerin kaderini değiştiren adam' olarak tanınıyor. Müzecilerin yapmak istediklerini o ziyaretçilerin anlayacakları dile çeviriyor. Yaptığı iş, müzeografi olarak tanımlanıyor. Kendisi Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda dün sona eren Heritage Restorasyon, Arkeoloji, Müzecilik Teknolojileri Fuarı'nda, İAM için nasıl bir tasarım yaptığını anlattı. Micka ile sunumu sonrasında ayrıntıları konuştuk. “OSMAN HAMDİ BEY GÖRSE MUTLU OLURDU”İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin bir kısmı şu anda kapalı. Depreme karşı sağlamlaştırılıyor ve restore ediliyor. Micka'ya 100 yıl önce kurulan müzede neyi değiştirdiğini soruyoruz. Öncelikle 'derleyip toplayıp temizlik yaptığını' söylüyor ve sözlerine şöyle devam ediyor: “Çok fazla katman, çok fazla yorum vardı. Osman Hamdi Bey, müzeyi kurarken aklında ne varsa, ona geri dönüyoruz. Ama tabii ki 21. yüzyılın teknolojisini kullanarak. Bence Osman Hamdi Bey, yaptığımızı görseydi mutlu olurdu. Hâlâ onun ruhunu koruduğumuzu düşünüyorum.”‘Bilmem kaçıncı yüzyıldan kalan çanak, çömlek' gibi bir sergileme anlayışı yeni planda yok. 7 bin metrekarelik bir alanı tasarlayan Micka, müzeyi salonlara bölmüş ve her salonda farklı hikâyeler anlatmış. Onun ifadesiyle konuşmayan bütün eserler dile geliyor. Mesela Troya salonuna kentin interaktif bir modeli kurulmuş ve Osman Hamdi Bey'in satın aldığı orijinal vitrinleri kullanarak Troya kazılarının tarihi anlatılmış.Darphane-i Amire binalarında ise iki ana sergi alanı hazırlanıyor. Birinde, depodan çıkarılan, bugüne kadar hiç sergilememiş sikke koleksiyonu olacak ve mekânın tarihi anlatılacak. Diğerinde İstanbul'un arkeolojik geçmişine uzanılacak. Micka, “Arkeoloji Müzesi'nin inanılmaz bir sikke koleksiyonu var. Tabii ki böyle bir koleksiyonu Darphane'de sergilemek en doğrusu.” diyor. Peki, yeni tasarım İAM'ın kaderini değiştirecek mi? Micka, “Evet… Eğer buna inanmasaydım bu işi yapmazdım. Dünyadaki diğer arkeoloji müzeleri eğitim sistemiyle bağlantılı çalışıyor. Yeni tasarımda buna çok önem verdik. Yerli ziyaretçiler, özellikle küçük ziyaretçilerimiz artacak.” diyor. İstanbul Kent Müzesi'ni de tasarladı1962 doğumlu Çek mimar Boris Micka, 1992 yılından beri İspanya'nın Seville kentindeki GPD-Museums and Exhibitions firmasını yönetiyor. İspanya ve Avrupa'da müzeografinin en önemli referans ismi olan Micka, tasarımını yaptığı Alicante Arkeoloji Müzesi (MARQ) ile hem 2003'te Avrupa'da Yılın Müzesi Ödülü'nü (EMYA 2003) aldı hem de İspanya'daki tüm müzelerin konseptlerinin değişmesine öncülük etti. Türkiye'de 2010'da Sakıp Sabancı Müzesi'nde sergilenen "Efsane İstanbul: Bizantion'dan İstanbul'a-Bir Başkentin 8000 Yılı" sergisi ve yine Sakıp Sabancı Müzesi koleksiyonlarından derlenerek oluşturulan ve 2014'te Bahreyn'de sergilenen "İslam Hat Sanatının Beş Yüz Yılı" sergisini tasarladı. Micka, İstanbul Arkeoloji Müzeleri dışında, bir türlü kurulamayan ve sürekli tartışılan İstanbul Kent Müzesi'nin de tasarımcısı. “İstanbul Kent Müzesi'nin tasarımı bitti. Şu anda bu uygulamayı kimin yapacağı ihale aşamasında. Bu kadar büyük bir müzenin yönetimsel prosedürleri uzun sürüyor.” diyor. Micka'nın, 19-21 Şubat'ta Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda yapılacak All Design 2015'in konuşmacıları arasında olduğunu belirtelim.

    0 0

    İstanbul Arkeoloji Müzesi, dünyaca ünlü müze mimarı Boris Micka tarafından yeniden tasarlandı. Ne yapılacağına yıllardır karar verilemeyen Darphane-i Amire binaları da müzeye dahil edildi. Şu anda bir kısmı kapalı olan müze, 7 bin metrekarelik yeni alanı ve tasarımıyla 2016'da açılacak. Boris Micka, "Yaklaşık 7 bin metrekarelik bir alanı tasarladık. İstanbul Arkeoloji Müzesi, dünyadaki en iyi beş arkeoloji müzesi arasındaydı. Yeni tasarımıyla, dünyadaki üzerindeki en büyük arkeoloji müzelerinden biri olacak.” diyor.İstanbul Arkeoloji Müzeleri (İAM), ülkemizdeki en talihsiz müzelerden biri. Türkiye'de en çok gezilen iki müze; Topkapı Sarayı ve Ayasofya Müzesi ile dip dibe olmasına rağmen ziyaretçi sayısı onların üçte biri kadar. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın geçtiğimiz aralık ayında açıkladığı rakamlara göre Topkapı ve Ayasofya'yı 2014'te 3'er milyondan fazla kişi ziyaret etti. İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin ziyaretçi sayısı ise yaklaşık 300 bin. İAM'ın çevresiyle ilişki kuramama gibi bir sorunu da var. Müze, Gülhane Parkı'nın içinden Topkapı Sarayı'na çıkan Osman Hamdi Bey Yokuşu'nda fakat bilhassa yaz aylarında sayıları artan parkın sakinleri, burunlarının dibindeki müzeyi fark etmiyor bile. Bu olumsuzluklar bir yana, İstanbul Arkeoloji Müzesi, dünyanın en iyi 5 arkeoloji müzesinden biri oluyor. 2016'da müzecilik teknolojileri kullanılarak yapılan yeni sergileme tasarımı bitince hem en iyi hem de en büyük müzelerinden biri haline gelecek. Çünkü ne yapılacağına yıllardır karar verilemeyen tartışmalı tarihi binalardan biri olan ve Topkapı Sarayıbirinci avlusundan ta Gülhane Parkı'nın girişine kadar uzanan eğimli ve geniş alandaki Darphane-i Amire binaları artık İstanbul Arkeoloji Müzeleri kullanacak. Böylece müzenin hem metrekaresi büyüyecek hem de depolarda bugüne kadar hiç sergilenmeyen eserler gün yüzüne çıkacak. Tüm bunları, müzenin sergileme alanlarını yeniden tasarlayan Boris Micka'dan öğreniyoruz. Dünyaca ünlü müze mimarı ve sergileme tasarımcısı Boris Micka, ‘müzelerin kaderini değiştiren adam' olarak tanınıyor. Müzecilerin yapmak istediklerini o ziyaretçilerin anlayacakları dile çeviriyor. Yaptığı iş, müzeografi olarak tanımlanıyor. Kendisi Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda dün sona eren Heritage Restorasyon, Arkeoloji, Müzecilik Teknolojileri Fuarı'nda, İAM için nasıl bir tasarım yaptığını anlattı. Micka ile sunumu sonrasında ayrıntıları konuştuk. “OSMAN HAMDİ BEY GÖRSE MUTLU OLURDU”İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin bir kısmı şu anda kapalı. Depreme karşı sağlamlaştırılıyor ve restore ediliyor. Micka'ya 100 yıl önce kurulan müzede neyi değiştirdiğini soruyoruz. Öncelikle 'derleyip toplayıp temizlik yaptığını' söylüyor ve sözlerine şöyle devam ediyor: “Çok fazla katman, çok fazla yorum vardı. Osman Hamdi Bey, müzeyi kurarken aklında ne varsa, ona geri dönüyoruz. Ama tabii ki 21. yüzyılın teknolojisini kullanarak. Bence Osman Hamdi Bey, yaptığımızı görseydi mutlu olurdu. Hâlâ onun ruhunu koruduğumuzu düşünüyorum.”‘Bilmem kaçıncı yüzyıldan kalan çanak, çömlek' gibi bir sergileme anlayışı yeni planda yok. 7 bin metrekarelik bir alanı tasarlayan Micka, müzeyi salonlara bölmüş ve her salonda farklı hikâyeler anlatmış. Onun ifadesiyle konuşmayan bütün eserler dile geliyor. Mesela Troya salonuna kentin interaktif bir modeli kurulmuş ve Osman Hamdi Bey'in satın aldığı orijinal vitrinleri kullanarak Troya kazılarının tarihi anlatılmış.Darphane-i Amire binalarında ise iki ana sergi alanı hazırlanıyor. Birinde, depodan çıkarılan, bugüne kadar hiç sergilememiş sikke koleksiyonu olacak ve mekânın tarihi anlatılacak. Diğerinde İstanbul'un arkeolojik geçmişine uzanılacak. Micka, “Arkeoloji Müzesi'nin inanılmaz bir sikke koleksiyonu var. Tabii ki böyle bir koleksiyonu Darphane'de sergilemek en doğrusu.” diyor. Peki, yeni tasarım İAM'ın kaderini değiştirecek mi? Micka, “Evet… Eğer buna inanmasaydım bu işi yapmazdım. Dünyadaki diğer arkeoloji müzeleri eğitim sistemiyle bağlantılı çalışıyor. Yeni tasarımda buna çok önem verdik. Yerli ziyaretçiler, özellikle küçük ziyaretçilerimiz artacak.” diyor. İstanbul Kent Müzesi'ni de tasarladı1962 doğumlu Çek mimar Boris Micka, 1992 yılından beri yönettiği İspanya'nın Seville kentindeki GPD-Museums and Exhibitions firmasından 2013'te ayrılarak İstanbul merkezli Arnas & Micka Mimarlık şirketini ortağı Naim Arnas ile birlikte kurdu. Tasarımlarıyla İspanya’daki tüm müzelerin konseptlerinin değişmesine öncülük eden Micka, Türkiye'de 2010'da Sakıp Sabancı Müzesi'nde sergilenen "Efsane İstanbul: Bizantion'dan İstanbul'a-Bir Başkentin 8000 Yılı" sergisi ve yine Sakıp Sabancı Müzesi koleksiyonlarından derlenerek oluşturulan ve 2014'te Bahreyn'de sergilenen "İslam Hat Sanatının Beş Yüz Yılı" sergisini tasarladı. Micka, İstanbul Arkeoloji Müzeleri dışında, bir türlü kurulamayan ve sürekli tartışılan İstanbul Kent Müzesi'nin de tasarımcısı. “İstanbul Kent Müzesi'nin tasarımı bitti. Şu anda bu uygulamayı kimin yapacağı ihale aşamasında. Bu kadar büyük bir müzenin yönetimsel prosedürleri uzun sürüyor.” diyor. Micka'nın, 19-21 Şubat'ta Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda yapılacak All Design 2015'in konuşmacıları arasında olduğunu belirtelim.

    0 0

    Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Orhan Pamuk, dün Bursa Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde gerçekleşen bir söyleşide konuştu.Semih Gümüş'ün moderatörlüğünü yaptığını söyleşide konuşan Orhan Pamuk, Kafamda Bir Tuhaflık adlı romanının neden altı yılda bittiğini anlattı: "İstiyorum istiyorum bitmiyor, yaşadığın şey sabır değil, çalıyorsun, yazıyorsun memnun kalmıyorsun veya kitap uzun oluyor. Kafamda Bir Tuhaflık altı yılımı aldı. Önceki kitapla bu kitap arasının arasına altı yıl girdi. Bu arada Masumiyet Müzesi'ni yaptım. Saf ve Düşünceli Romancı adlı kitabımı yazdım. Sonra, bir sürü makale yazdım. 'Manzaradan Parça' adlı kitabımın yarısını da yazdım. Yani altı yılda yalnızca Kafamda Bir Tuhaflık'ı yazmadım. İki buçuk yılında başka şeyler de yaptım. Yeni romanıma başlamak üzereyim." 'Karakter Batı medeniyetinin bulduğu ve abarttığı bir şey' "Benim için karakter hayal gücümüzle bulduğumuz bir şeydir." diyen Pamuk, Saf ve Düşünceli Romancı adlı kitabında da anlattığı gibi karakter denilen şeyin aslında edebiyatın abarttığı bir şey olduğunu dile getirdi: 'Saf ve Düşünceli Romancı' adlı kitabımda karşı çıktığım ama çekine çekine dillendirdiğim kuramım, karakter biraz batı medeniyetinin bir buluşudur ve abartmasıdır. Karakter dediğimiz şey, okuyucuyu romana bağlayan şeydir. Ama gerçekten romanlarda anlatılan karakter ne kadar bizlerde var, normal insanlarda var, hayatta var. Karakter biraz abartıdır. İnsanlar her yerde aynı, yapımız böyle, 15 ile 30 yaş arasında bir mücadele veriyoruz, toplumda bir yere geliyoruz, biraz da yoruluyoruz. O yere gelince otoriter oluyoruz, değişim istemiyoruz. Artık, 'edebiyat böle olur, karakter böyle olur' diyoruz ve yenilere gücümüz de yetmiyor. Bunlarla boğuşamıyoruz, bizi silip götüreceklerini düşünüyoruz."

    0 0

    Berlin Film Festivali'nde beklenen heyecan ve coşku dün yaşandı. Münzevi yönetmen Terrence Malick'in son filmi Knight of Cups, festival alanını hareketlendirdi. Basın gösterimi sonrası Berlinale Palast'ı coşkulu alkış sesleriyle yankılandıran film ile festival aradığı coşkuya da kavuşmuş oldu.Geçtiğimiz Perşembe başlayan festivalde yarışma filmleri bir türlü beklenen parıltıyı taşımıyordu. Geçen yıl Wes Anderson'ın Büyük Budapeşte Oteli'nin tatmin edici coşkusuyla açılan festivalin bu yılki açılış filmi Nobody Wants the Night, son yılların en kötü açılış filmi olmaya aday. Ardından gelen Werner Herzog imzalı Queen of the Desert da beklendiği gibi çıkmayınca festivalin havası ilk haftadan kaybolmaya yüz tuttu. Bir ara, Cafer Panahi'nin son filmi Taxi, yasaklı yönetmenin pes etmediğini göstermesi ve sinema adına taşıdığı umut ile gönüllere girse de festival aradığı kanı Knight of Cups'ta buldu. “Terrence Malick geri döndü” yorumlarına neden olan filmin basın toplantısına Christian Bale ile Natalie Portman katıldı; alışıldığı üzere münzevi yönetmen yoktu. Başrol oyuncusu Christian Bale, çekimler sırasında ne yaptığını bilmeden oynadığını söyleyince basın mensuplarından pek şaşıran olmadı, hatta salonda gülüşmeler vardı. Çünkü filmde rol alan Antonio Banderas birkaç gün önce verdiği bir söyleşide benzer ifadeler kullanmıştı. Sinemaseverler Malick'e Cannes'da Altın Palmiye kazandıran Hayat Ağacı filminin oyuncularından Sean Penn'in de bu yöndeki açıklamalarını hatırlayacaktır. Bu, Malick'in bilinen tarzı. Natalie Portman da Terrence Malick'in sinema diline ve dünyasına dikkat çekerek, kendi adına parçaları birleştirmekte zorlandığını söyledi. Bir aktörün geçmişini ve hayatını sorgulamasını konu alan film, aynı zamanda gerçek aşkı arayan bir adamın öyküsü. Yönetmen Terrence Malick'in hayat, ölüm, aşk, insan olma gibi değişmez temalarını da barındıran film, özellikle görüntü yönetimi ve kurgusuyla dikkat çekiyor. Eleştirmenlerin “İnce Kırmızı Hat'tan bu yana en iyi Malick filmi” yorumlarını yaptığı film, festivalin beşinci gününe gelinirken, şimdilik Altın Ayı'nın en güçlü adayı olarak öne çıkıyor.

    0 0

    Ömer Erdem'in yeni şiir kitabı "Pas" Everest Yayınları'ndan çıktı. Ömer Erdem şiiri, Evvel'in (2006) ardından gelen Kireç (2010), Kör (2012) ve son Pas ile yeni bir mecrada akmaya başladı. Şair ile yeni sesler, imgeler ve duyuşlarla gelen Evvel'in sonrasını ve özellikle Pas'ı konuştuk.'Edebiyat üzerinden düşünmek' kurmuş olduğunuz şiirle ilişkilendirilebilir mi? Daha özele indirgersek, şiirlerinizde 'şiir üzerinden düşündüğünüzü' söyleyebilir miyiz?Burada tarihe bakıyoruz biz. Konuşup yazdığımız dilin yükü ve gücü bize bu imkanı veriyor. Eğer şiir özgür düşüncenin ufku olamıyorsa, şiddetin ve yokluğun iklimi kader oluyor. İnsan ve insanlık unutuluyor. Selçuklu tecrübesinin bile onca geriden bize ışıttığı hakikat bu. Türkler, Doğu, bütün Ortadoğu şiir üzerinden ancak bir kimlik ve kişilik inşa edebiliyorlar. Şairin ve şiirin koyulduğu yol bu değilse eriyip kaybolmak onun için de mukadder. İşte bakın, paramızı saymak, malı mülkü saklamak için değil kendimizi açıklamak için şiire dönüyoruz. Öyleyse şiir Türkiye'nin neresine dokunur, bunu unutmamak gerekiyor. Felsefe değil, analitik düşünce değil, daha ötesi bir şey, şiir üzerinden düşünmek. Varlığımızı ve bastığımız yeri tanımlama o. Bir toplumun gerçek karşılığı edebiyatındadır her zaman. Bu, gerçekliğin karşılığı olabilme meselesi.Son kitabınız Pas'ta, 21. yüzyıl küresel kapitalizmi ve Türkiye'deki yansımalarına karşı 'muhalif' tonun yükseldiğini görüyoruz. Bir şair olarak nelere kafa tutuyorsunuz?Şiir, karşısında kötü olduğu zaman konuşmaz. Kötüyü önceden bilir. Uyanıklığı sonuca bağlı sebeplerden yürür hep. Her tür iktidar ve güç ilişkisine karşıyım ben. Muhalif olmak kafa tutmak için ontolojik bağlamda eşit olmak gerekiyor bir de. Benim derdim karşıtlıklarla değil. Seviye meselesi. Türkiye, kendi varlığını hangi düzlemde tanımlayacak? Şiir, bizim şiirimiz o asil tutumunu şu ölüp gidenler karşısında nasıl koruyacak? Yağmacılık tarihi bir zaaf bizde ve dinden sosyolojiye, tarihten coğrafyaya değin deşilmesi gerekiyor. Söz bir armağan ise varlığa, şair bu armağanı bütün cömertliği ile insana sunmakla ödevli. Her ama her şeyin sahibi olmaya çalışan bunun için her tür dili ve yolu mübah gören barbarlık karşısında, susacak mıyız? Ben 50 yaşına yaklaştım. Elimde ne varsa yokluğun armağanıdır. Küresel pençelerin ve yerel aktörlerin neden eteğinde durayım? Sözden ve Allah'tan niye kesileyim? Ama unutmayın, şiir kitapları 1000 adet basılır nihayet bu ülkede. Ama siz her bir nüshayı hakikatin etkin binlerce öznesi sayın.Şiirinizin benzer kaynakları paylaştığı Sezai Karakoç ve Cahit Zarifoğlu'nda muhafazakar değerler epik/destansı bir anlatıma kavuşmuştu. Sizin bugün yazdığınız şiirin muhafazakarların epiğiyle sürekli bir ilişkisi var mı, yoksa size/bugüne ait bir kırılma söz konusu mu?Ben kolayca bir kanadın gölgesine sığınıp da oradan ikbal devşireceklerden değilim. Böylesi tanımlamaları da kolaycılık olarak değerlendiriyorum. Dini bir mask hatta toplayıcı ayna gibi önümde de tutmaya hiç niyetli değilim. 21. yüzyıl, çetin tartışmalarını henüz tamamlamadı din açısından. İlahiyatın arazisine de hiç dalmam. Şiir açısından her şey yalın, açık ve yüksektir. Andığınız şairlere de haksızlık yapılıyor. Ardılları, siyasal ve sosyolojik aktörler, onları kendilerine göre yuvarlamanın yoluna gittiler. Benim ayrıştığım noktaya, gerçekçi yeni metafizik diyebiliriz. Derinliğini ve gücünü kavramdan, soyutlamalardan ve aktüel dini tartışma konularından almaz bu ayrışma. İdeolojik bir maske takmaz. Hakkım olan, kendi özgün tanımlamalarımı yapıyorum. Şiirin ve sözün enerjisi ile değil tam da yaşamanın kendisiyle dokunuyorum oralara.Pas'ta 'Tanrı' başlığını taşıyan özel bir bölüm var. Tanrı'nın yoksulhane'ye şeksiz ve şekilsiz gelip oturması, Cemal'in ağ olması gibi yeni duyuşlar var bu dizelerde...Bunun görülmesini, işte bunun duyulup yaşanmasını çok arzu ederim. Bizim Tanrımız, tam da yanımızda, yoksulhanemizde, işçilerin gözlerinde, çocukların kırık sözlerinde, şiddete maruz kalmış kadınların morluklarında, ışığın akkor aleminde. Duyup yaşadığımız her yerde. O bizim ve o kadar güçlü. Sesimizin buğusu ekmeğimiz kadar taze. Biz maddi bütün aletleri kuşanarak Tanrı'yı kuşatmaya karşıyız. Bir kuşun gagasındaki yarım damla sudur derdimiz.Pas'ta, Şems'in 'doğudan doğuya kaçış'ından söz ediyorsunuz. Bu, bize yaşadığımız günler için yeni bir Şark bilgisi veriyor sanki. Doğu'nun içinde bir başka Doğu var mı, kaçabileceğimiz?Doğu, kendi kendisini kutsallaştırmanın ve oraya mitik bir geri dönüş rüyası beslemenin artık bir yol olmadığını gözden geçirmek zorunda. Bakın bizde Osmanlı tarihçileri, İnalcık dahil, çokça torunlarına yatmadan önce kahramanlık hikâyeleri anlatan kimseler gibi konuşuyorlar. Eleştirel bir cümleleri yok. Uyku saati gelince dil ve anlatım işlevini yitiriyor. Hükümdarını ve vaizlerini alkışlamaya alışmış bir toplumda önce el değiştirmek gerekiyor. Sürekli savunma lüksü yok artık Doğu'nun. Daha onu birileri eleştirmeden kendisine bakmanın hatta kendi stratejik eleştirisini yapmanın uyanıklığını ve ataklığını göstermeli. Öteki türlü bastığımız yeri ve artık geride kalmış eylemi kutsallaştırmaktan kurtulamaz, sonra da gerçekten kopma gibi travmatik bir duruma düşeriz. Benim önerim, Şems neden doğudan doğuya kaçtı, bunun cesurca sorulabilmesidir…Son olarak, şiir ve cesaret sözcüklerini aynı cümle içinde kullanmanızı istesem?Roman mümkünlük sanatı. Hikâye temkin. Şiir ise sadece cüret meselesi. Roman yazarken hayatın ve insanın bütün mümkünlüklerini araştırıp yazabilirsiniz. Öyküde temkinli olmak hem biçimsel bir zorunluluk hem de özle ilgili bir gerçeklik. Şiir ise duyuş ve ifade edişin cüretidir. Yoksa insan ve dil yükselemez.‘Kentli değiliz, kentin kendisiyiz’Nijinsky 'Günlük'ünde ''Bir sokakta oturmam ben, insanların içinde otururum'' diyor. Yazdığınız şiir giderek kentin ortasından sesleniyor. Şiirinizi, kentle ve kentliyle ilişkisi bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz?Ben kentte sadece yaşamıyorum, onu hem bir yük hem de bir çıkış fırsatı olarak içimde taşıyorum. Modern Türk şiirinin vaktiyle kentle kurduğu karşıtlık yıkılmıştır artık. Sorgulamanın ötesine geçtik biz. Sorunun öznesiyiz. Kent bizim ne idealize ettiğimiz ne de eleştirmek için kullandığımız bir mask değil. Kentli değiliz, kentin kendisiyiz. Yaşadığımız zamanı o dolduruyor, ancak onu tanımlamak, görmek, göstermek ve ruhunu okumak boynumuzun borcu. Adımlarımızın yankılandığı, köşede öpüştüğümüz sokağın yabancısı gibi duramayız artık. Eleştirim bir kendilik amacına dayanıyor. Onu sahiplenici bir tutum bu. Salt lanetleyici değil, onun yerine başka bir önermede bulunuyor. Kötülüğün soyut karşılığı değil. Kötünün tam da kendisi gerektiğinde.

    0 0

    Bursa 13. Kitap Fuarı, 14-22 Mart 2015 tarihleri arasında Bursa Uluslararası Fuar ve Kongre Merkezi’nde açılacak.Fuarda bu yıl Türk tiyatrosunun usta ismi Haldun Taner’in 100. yaşı çeşitli etkinliklerle kutlanacak. Fuar süresince Taner’in yaşamı, eserleri ve tiyatroya sunduğu katkılar söyleşi ve panellerle ele alınacak. TÜYAP Bursa Fuarcılık AŞ ve Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliğiyle düzenlenen fuar, 300 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla gerçekleştirilecek. Söyleşi, panel ve çocuk etkinlikleri gibi 80 kültür etkinliğinin yapılacağı fuar süresince pek çok yazar ve şair kitaplarını imzalayacak.

    0 0

    Usta yazar Jorge Luis Borges pek çok gazete için kitap eleştirisi yazmak zorunda olduğundan söz eder.Eleştirilerini yazmayı istediği kitapları ‘genellikle’ kendisi seçse de zevkini de bir kenara bırakmaz: “Örneğin biri benden edebiyat tarihi hakkında çıkan bir kitap için eleştiri yazısı istedi. Kitapta birçok gaf ve saçmalık buldum ve yazarını şair olarak çok beğendiğim için eleştiri yazısını kabul etmedim çünkü eğer kabul etsem yazdıklarım tamamen aleyhinde olacaktı. İnsanlara saldırmaktan hoşlanmıyorum –özellikle de şimdi, gençken bayılırdım ama zaman ilerledikçe insan bunun iyi bir şey olmadığını anlıyor.”Türkiye’de kitap eleştirisinin zayıflığından sıkça şikâyet edilir. Bu ihtiyaç son yıllarda daha görünür oldu.Kitap dergilerinde ve gazetelerin kitap eklerinde yazı kaleme alanlar, bazen tıpkı Borges’ın sözünü ettiği o zorunluluk halinden bu işe yönelirken, okura ve eleştiri kurumuna olan sorumluluk ıskalanabiliyor.Enis Batur’un işaret ettiği gibi, “Kitap piyasası ve yayın sektörü, lojistik destek kimliğiyle yer açıyor tanıtım eksenli eleştiriye; bu alanı reklâm bütçesiyle genişletmeye çalışıyor.” Dergilerde yayımlanan bu yazıların eleştiri adına yararsız bir uğraş olarak değerlendirilmeyeceğini dile getiren Batur, bir uyarıda bulunuyor: “Eleştiri aygıtını bu işleve indirgememek koşuluyla.” Batur’un bu tembihini bir kenara yazarsak… New York Times gazetesi, geçtiğimiz hafta “kitap eleştirisi bir kamu hizmeti mi yoksa sanat mı?” başlıklı bir tartışmaya yer verdi. Türkiye’deki kitap eklerinin azımsanmayacak çokluğu ve buralarda yayımlanan tanıtım ve eleştiriler dikkate alındığında bu tartışma ülkemiz için de hayli anlam kazanıyor.Kültürel temizlik olarak kitap eleştirisiTartışmaya katılan editör, yazar James Parker, kitap eleştirmenliğinin elbette halk için yapıldığına vurgulayarak, bunun, bir nevi, tahliye borusunu temiz tutmaya benzediğini söylüyor. Parker, kitap eleştirmenliğini kültürel temizlik olarak tanımlıyor. Kitap eleştirisinin bir eylem olarak sanat kısmının da ıskalanmaması gerektiğini belirtiyor Parker. Öncelikle bu uğraşın eleştiri olduğunu vurgulayarak, bunu sanat olarak görenlerin batmakla karşı karşıya kalabileceği uyarısında bulunuyor. Bu türden bir entelektüel üretimin biricik oluşunu göz önünde bulundurursak, kitap eleştirisinin sanat yönünün olmadığını söyleyemeyiz. Parker’ın sözünü ettiği hedefi şaşırma, yani bu işin eleştiriden önce bir sanat olduğunu görme, ele alınan metnin bir başkası tarafından yazılmış kitap olduğu gerçeğine kulak tıkamak olur.Gazetedeki tartışmaya katılan yazar Anna Holmes bu eylemi, bir kamu hizmeti olarak görüyor. Okurun “kitap iyi mi veya okunmaya değer mi?” sorusuna cevap aradığını dile getiren yazar, kitap eleştirisi yapanların, bu temel soruyu akıldan çıkarmaması gerektiğini düşünüyor. Holmes, kötü eleştirinin yapılıp yapılmaması gerektiği tartışmasını ise değerli buluyor. Ona göre, kitabın bir kusuru varsa bunun dile getirilmesi, okurun en doğal hakkı. Türkiye’de kitap eleştirilerinin ve kitap tanıtım yazılarının bazen yayınevi ve kitap eki işbirliği içerisinde üretildiğine dair söylentiler sık sık dile getirilir. Böyle hallerde reklamı verilen kitabın eleştirisini/tanıtımını yazmak yayınevinin editörlerine düşer. Parker ve Holmes’ın üzerinde durduğu hem okura hem de eleştirinin kendisine karşı olan sorumluluk da böylece göz ardı edilmiş olur. Dergilerde yer alan kitap eleştirilerinin niteliği ise içinden çıkılamayacak bir alan… Bu yüzden, New York Times’ın tartışmasının yanı sıra Enis Batur’un uyarısı da bir hayli değerli.

    0 0

    İngiltere’nin geleneksel sinema ödülleri Bafta’nın sahipleri önceki gün Londra’daki tarihi kraliyet opera binasında düzenlenen törenle açıklandı.Oscar ödüllerinin habercisi olarak görülen Bafta’da bu yıl beklentilerin aksine sürpriz bir liste çıktı. Tahminler altüst olurken, Oscar’a göz kırpan filmler ana ödüllerden hiçbirini alamadı. En iyi film ve yönetmen ödülü, Richard Linklater’ın yönettiği ‘Boyhood’ filmine gitti. Oscar’ın en güçlü adayları arasında gösterilen ‘Birdman’ 10 dalda aday olduğu Bafta’da sadece görüntü ödülü alabildi. Sinema çevreleri bunun gerçek bir şok olduğunu ifade ediyor. Damien Chazelle’in yönettiği ‘Whiplash’ ise ‘En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu’, ‘Ses’ ve ‘Kurgu’ olmak üzere üç ödüle değer görüldü. 11 adaylığı bulunan ‘Büyük Budapeşte Oteli’ de ancak 5 yan ödül alabildi. Julianne Moore ‘Still Alice/Unutma Beni’ ile en iyi kadın oyuncu ‘Her Şeyin Teorisi’nde ünlü fizikçi Stephen Hawking’i canlandıran Eddie Redmayne ise en iyi erkek oyuncu ödülünü aldı.2015 BAFTA ÖDÜLLERİEn iyi film: BoyhoodEn iyi İngiliz filmi:The Theory of Everything/ Her Şeyin TeorisiEn iyi erkek oyuncu:Eddie Redmayne(The Theory of Everything/ Her Şeyin Teorisi)Kadın oyuncu:Julianne Moore (Still Alice/ Unutma Beni)Yardımcı erkek oyuncu:JK Simmons (Whiplash)Yardımcı kadın oyuncu: Patricia Arquette(Boyhood)Yönetmen: RichardLinklater (Boyhood)Uyarlama senaryo:The Theory of Everything/ Her Şeyin Teorisi(Anthony McCarten)Orijinal senaryo:The Grand Budapest Hotel (Wes Anderson)Animasyon:The Lego MovieBelgesel: CitizenfourYabancı film: IdaGörüntü: Birdman(Emmanuel Lubezki)Kostüm tasarımı: The Grand Budapest HotelKurgu: Whiplash(Tom Cross)Makyaj ve saç: The Grand Budapest HotelMüzik: The GrandBudapest HotelProdüksiyon tasarımı: The Grand Budapest HotelSes: WhiplashGörsel efekt: Interstellarİngiliz kısa animasyon: The Bigger Pictureİngiliz kısa film: Boogaloo and Graham

    0 0
  • 02/10/15--16:00: Ahmet Kabaklı anılıyor
  • Türk Edebiyatı Vakfı’nın geleneksel çarşamba sohbetlerinde bugün, vakfın ve Türk Edebiyatı dergisinin kurucusu gazeteci yazar Ahmet Kabaklı, vefatının 14. yıldönümünde anılıyor.Türk Edebiyatı Vakfı Başkanı Servet Kabaklı’nın yöneteceği toplantıda, Ahmet Kabaklı’nın yanında uzun yıllar bulunan, dergiye ve vakfa emek veren Ayla Ağabegüm, Belkıs İbrahimhakkıoğlu, İsa Kocakaplan, Mehdi Ergüzel ve Zeki Gezer, Kabaklı’yı farklı yönleriyle anlatacak. Saat 17.00’de başlayacak olan program herkese açık. (0212 526 16 15)

    0 0

    !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali bugün 14. kez başlıyor.Oscar’ın güçlü adaylarından “Birdman”, fantastik öykülerin usta yönetmeni Tim Burton’ın “Big Eyes” (Büyük Gözler) ve Joshua Oppenheimer’in belgeseli “The Look of Silence’ın (Sessizliğin Bakışı) Türkiye’de ilk kez gösterileceği festivalin bu yılki odak ülkesi Suriye.Ülkelerindeki savaştan kaçıp Türkiye’ye sığınan 2 milyondan fazla Suriyelinin ötekileştirilip tehdit altında tutuldukları hayat şartlarına ses olabilmek amacıyla, Suriyeli sinemacıları ve sanatçıları İstanbul’da bir araya getiren !f İstanbul’da, Suriye sinemasından üç film gösterilecek.İlk film, galası Cannes Film Festivali’nde yapılan ve izleyenleri çok etkileyen ‘Gümüş Suyu: Suriye Otoportresi’nin (Silvered Water, Syria Self-Portrait) iki yönetmeni var. Biri, Paris’te sürgünde yaşayan Suriyeli Ossama Muhammed, diğeri Suriye’de yaşayan Kürt Wiam Simav Bedirxan. Filmi, birlikte internet üzerinden haberleşerek yönetiyorlar. Bedirxan, Suriye’de çektiği görüntüleri Ossama Muhammed’e gizlice gönderiyor. İkinci film, 1980’lerde tutuklanıp 16 yıl hapis yatan ve sonra 2011’deki Suriye ayaklanmasını destekleyen Yassin’in kaçış hikâyesini anlatan ‘Bizim Dehşet Dolu Ülkemiz’ (Our Terrible Country) ve son olarak Liwaa Yazji’nin Ruh İşgali (Haunte).Festivalin sözel etkinliğinde ise bu üç filmin yönetmeni 19 Şubat Perşembe günü SALT Beyoğlu’nda bir araya gelecek. “Suriye bize ne anlatıyor?” başlıklı söyleşide konuşacak olan yönetmenler, savaş ve direnişe karşı sinemanın gücünü konuşacaklar. !f İstanbul’un bu yıla özel düzenlediği !f music gecesi “Suriye Ses Veriyor” ise, 18 Şubat’ta saat 20.30’da Babylon’da gerçekleşecek. Gecede, “Gümüş Suyu: Suriye Otoportresi” filminde sesiyle beğenilen Suriye’nin ünlü opera sanatçısı Noma Omran da sahneye çıkacak. 22 Şubat’ta sona erecek olan !f İstanbul, 26 Şubat-1 Mart günleri arasında Ankara ve İzmir’de seyirciyle buluşacak. Gösterim yerleri için: www.ifistanbul.com.tr

    0 0

    Güneşe Yolculuk, Bulutları Beklerken, Pandora’nın Kutusu ve Araf filmlerinin yönetmeni Yeşim Ustaoğlu’nun yeni filmi Tereddüt’ün (Clair Obscur) çekimleri Sakarya’nın Karasu ilçesinde başladı.Yaklaşık 4 hafta sürecek filmin çekimleri İstanbul ve İzmir’de devam edecek. Yeşim Ustaoğlu, Marianne Slot ve Titus Kreyenberg ortak yapımcılığında gerçekleşecek ve başrollerinde Funda Eryiğit, Ecem Uzun, Mehmet Kurtuluş, Okan Yalabık’ı izleyeceğimiz Tereddüt, bir kasaba hastanesinde psikiyatrist olarak göreve başlamış İstanbullu genç bir kadının hastasıyla olan ilişkisini anlatıyor. Eylül 2014’te Busan Film Festivali’nin Asya Proje Marketi’ne seçilen ve burada Yaratıcı Yönetmen Ödülü’nü kazanan “Tereddüt”, Fransa’dan Marianne Slot ve Almanya’dan Titus Kreyenberg ortaklığıyla çekilecek ve 2015 sonunda tamamlanacak.

    0 0

    Bu yıl 9 Mayıs-22 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilecek Venedik Bienali 56. Uluslararası Sanat Sergisi’nde Türkiye Pavyonu ünlü sanatçı Sarkis’in ‘nefes’ başlıklı yerleştirmesine ev sahipliği yapacak. Dün düzenlenen toplantıda serginin hikâyesini ve ‘nefes’i anlatan Sarkis, “Tarih içindeki belirli anlara sabitlenmek yerine bugünün ve uzak geçmişin güncelliğine aynı anda sahip çıkacağız. ” dedi.Geçtiğimiz yıl ağustos ayında, Venedik Bienali 56. Uluslararası Sanat Sergisi Türkiye Pavyonu’nda uzun yıllardır Fransa’da yaşayan Sarkis’in eserlerinin yer alacağı açıklanmış ve bu haber büyük bir ilgiyle karşılanmıştı. Dün, İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından bu vesileyle düzenlenen toplantıda Sarkis, 50 yılı aşkın sanat hayatında (sanatçı 500’ün üzerinde sergi yaptı), ilk kez bir basın toplantısına katıldı ve serginin hikâyesini tüm detaylarıyla anlattı. Biz de Sarkis’in ifade ettiği gibi, ‘detaylar önemlidir’ diyerek, üzerinde özenle durduğu bütün detayları aktaralım...Geçen mayıs ayının sonlarına doğru bir gün, Sarkis’in telefonu çalar. Yoğun bir dönemdir bu, çünkü sanatçının güney Fransa’da bir sergisi vardır o sıralarda. Telefondaki ses, İKSV’nin genel müdürü Görgün Taner’e aittir ve bienal için kendisini düşündüklerini söylüyordur. O sıra zaten bir kalabalığın ortasında olan Sarkis, birden kavrayamaz gelen teklifi. “2015 için mi?” diye sorar. Sonra diyor Sarkis, “Niçin bu yıl beni çağırıyorlar diye kafama takıldı. 86’dan itibaren çok sergi açtım, niye bu yıl?” Birkaç gün sonra İKSV Başkanı Bülent Eczacıbaşı kendisini arar kutlamak için. Halbuki Sarkis, henüz net bir karar vermiş değildir.TÜRKİYE SERGİSİNDE GÖKKUŞAĞISarkis’i bienale katılmaya tam anlamıyla ikna eden, ekipten birileriyle görüşüp onlarla kurduğu göz teması olur. Sonraki aşamada küratör belirlenir. Başlarda birlikte çalışabileceğini düşündüğü 3-4 küratör varken, aklında tek bir isim belirir sanatçının: Defne Ayas. Benzer bir düşünme sistemine sahip ve sürekli Türkiye’ye gelerek buradan beslenen biri olduğu için, gönül rahatlığıyla Ayas’ın ismini verir. Bienalin yapılacağı Arsenale’deki Sale d’Armi ziyaret edilir. Tarihî ve çok eski duvarları olduğu için binanın duvarlarına herhangi bir müdahale yapılamayacaktır. Bu yüzden, hakiki vitray tekniğiyle yapılmış 36 vitray, küpe gibi tavana asılacak şekilde hazırlanır.Sarkis, “Zamanların başlangıcına, ilk gökkuşağına, diğer bir deyişle ışığın ilk kırılma anına gideceğiz. Tarih içindeki belirli anlara sabitlenmek yerine bugünün ve uzak geçmişin güncelliğine aynı anda sahip çıkacağız. Durağanlığa karşı dönüşmeye, dönüştürmeye, nefes almaya, hissettirmeye devam edeceğiz.” diyerek, tasarladığı iki gökkuşağını anlatıyor. Bu iki gökkuşağı, farklı desenlere sahip olacak ve Sarkis’in nefes alışveriş ritminde nefes alacaklar. Proje zaten buradan hareketle, İtalyancada “nefes” anlamına gelen “Respiro” adını taşıyor. Bir aynayla ikiye bölünecek mekânda nerede durulursa durulsun, gökkuşağının görülmesi de sağlanacak.Küratör Defne Ayas, farklı sanat, tarih, din ve felsefeleri hafıza ve mekânla ilişkilendirmesiyle de tanınan sanatçı için “Sarkis’in sanatı kullanışı, ona olan inancı, işinin zamansızlığı ve zamanlılığı, aynı zamanda eşzamanlılığa sahip çıkışı çok önemli. Bütün sinyalleri, kodları tığ gibi işliyor. İnsanlık tarihine bakmak için bir şansımız olacak.” diyor. Binlerce yıl önce, buz devrinden kalma bir kadın figürünün de işlendiği yerleştirmede hiçbir isim, tarih, yazı ya da damga bulunmayacak. Böylece herhangi bir yazının eserler arasındaki serenadı bozmasına izin verilmeyecek. Bunun yerine metinlerini Ruben Arevshatyan, Karin Karaşlı, David Kazanjian gibi isimlerin yazacağı bir kitap yayımlanacak.Bienal için özel besteSarkis, “Respiro” (Nefes) için Jacobo Baboni-Schilingi’den de bir beste sipariş etti. Gökkuşağının kırılma noktaları, 7 rengi, bu renklerin sıcaklığı, ılıklığı ve soğukluğundan yola çıkarak 48 dakika uzunluğunda bir eser ortaya çıktı ve bu eser, bienal bitene kadar mekânda 24 saat boyunca çalmaya devam edecek. 7 Mayıs 2015 tarihinde de eşzamanlı olarak Türkiye ve Cenevre’de paralel iki yerleştirme yapılarak Türkiye Pavyonu’nda devam eden sergiyle bir bağ kurulacak.

older | 1 | .... | 260 | 261 | (Page 262) | 263 | 264 | .... | 375 | newer